Medineweb Forum/Huzur Adresi

Medineweb Forum/Huzur Adresi (http://forum.medineweb.net/)
-   İslam Tarihi -I (http://forum.medineweb.net/607-islam-tarihi-i)
-   -   İslam Tarihi -Kitap- (http://forum.medineweb.net/islam-tarihi-i/27803-islam-tarihi-kitap.html)

Abdulmelik 22 Aralık 2013 19:46

İslam Tarihi -Kitap-
 
İslâm Tarihi II


ANKARA ÜNİVERSİTESİ UZAKTAN EĞİTİM YAYINLARI

İslâm Tarihi II

Yazarlar
Prof. Dr. Nesimi Yazıcı
Prof. Dr. Seyfettin Erşahin
Prof. Dr. Eyüp Baş
Öğr. Gör. Dr. Halide Aslan

Editör
Prof. Dr. Nesimi Yazıcı


Sunuş


İçindekiler
Sunuş……………………………………………………………………………iii
İçindekiler……………………………………………………………………….iv
Editörden……………………………………………………………………….v
Ünite I: Türklerin İslâmiyeti Kabulü…………………………………………..1
Ünite II: Türk Valilerince Kurulan Devletler…………………………………..43
Ünite III: İdil (Volga) Bulgar Hanlığı …………………. .…………………….77
Ünite IV: Karahanlılar …………...…………………………………………...103
Ünite V: Gazneliler …………………………………………………………..129
Ünite VI: Selçuklu Devleti Siyasî Tarihi ……………..……………………146
Ünite VII: Selçuklu Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti ...…………….168
Ünite VIII: Hârizmşahlar …………………………………………………….190
Ünite IX: Anadolu ve Balkanlarda Kurulan Türk-İslâm Devletleri……….214
Ünite X: Osmanlı Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti…………………249
Ünite XI. Orta Asya, Hindistan, İran ve Doğu Avrupada Kurulan Türk-İslâm
Devletleri…………………………………………………………………….278
Değerlendirme Sorularının Yanıtları………………………………………….311
iv


Editör’den;
Bilindiği gibi İlâhiyat Fakültesinin son iki sınıfına karşılık olarak değerlendirilebilecek olan
İLİTAM uygulaması ülkemizde ilk defa 2005-2006 öğretim yılında Ankara Üniversitesi
İlâhiyat Fakültesi’nce, yani bizim Fakültemizce başlatılmış ve birkaç yıl süreyle ilk yapılan
programa uygun olarak devam ettirilmiştir. Bu devrede uygulanan ders programı ilerleyen
zaman içerisinde elde edinilen tecrübelerin de yol göstermesi ve diğer İlâhiyat Fakültelerinin
bazılarının da İLİTAM uygulamasına geçmesiyle kısmen değiştirilmiştir. Bu çerçevede İslâm
Tarihi dersleri de iki yarıyılda okunmak üzere yeniden düzenlenmiş, ders kitaplarının da buna
göre yeniden hazırlanması gerekmiştir. Halihazır İslâm Tarihi 2 isimli kitabımız işte bu yeni
uygulama esasları dikkate alınarak hazırlanmaya çalışılmış bulunmaktadır.
Buna göre programın ilk senesinde İslâm Tarihi I kitabında Hz. Peygamber (SAV) ve Hulefâi
Râşidîn sonrası dönem, biraz daha net ifade etmek gerekirse Emevîler, Abbasîler, Abbasîlere
bağlı devletler, Afrika’da kurulan İslâm devletleriyle, Endülüs siyasî tarihleri ve devlet
teşkilâtları, bu çerçevede ortaya konan kültür ve medeniyet unsurlarıyla birlikte işlenmiştir.
Doğal olarak İslâm Tarihi 2 ismini taşıyan kitapta da İslâm Tarihi’nin kalan konuları,
özellikle Türk İslâm devletlerinin ağırlıklı olarak işlenmesi öngörülmüştür.
İşin başlangıcında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi İslâm Tarihi Anabilim Dalı, bu iki
kitabın öğretim üyesi arkadaşlarımızın ihtisaslarının da dikkate alınarak oluşturulan iki ayrı
ekip tarafından hazırlanmasını kararlaştırmıştır. Bu çerçevede İslâm Tarihi 2 kitabı 11 ünite
halinde hazırlanmış bulunmaktadır. Bu ünitelerden ilk üçü olan; Türklerin İslâmiyeti Kabulü,
Türk Valilerince Kurulan Devletler ve İdil (Volga) Bulgar Hanlığı
üniteleri Prof. Dr. Nesimi
Yazıcı, Anadolu ve Balkanlarda Kurulan Türk-İslâm Devletleri ile Orta Asya, Hindistan,
İran ve Doğu Avrupa’da Kurulan Türk-İslâm Devletleri üniteleri Prof. Dr. Seyfettin Erşahin,
Karahanlılar ve Hârizmşahlar üniteleri Prof. Dr. Eyüp Baş, Gazneliler, Büyük Selçukluların
Siyasî Tarihi, Selçuklularda İdarî Teşkilât, Kültür ve Medeniyet, Osmanlı Kültür ve
Medeniyeti üniteleri de Öğr. Gör. Dr. Halide Aslan tarafından hazırlanmış bulunmaktadır.
İslâm Tarihi 2 kitabı, genel okuyucunun da istifade edebileceği bir çalışma olmakla birlikte,
esas olarak kendisi için belirlenen sisteme uygun olarak hazırlanmaya çalışılmıştır. Bu
bakımdan format konusunda belirli zorunluluklarımızın olduğunu ifade etmemiz yerinde
olacaktır. İLİTAM öğrencilerinin kitabımızdan en geniş istifadeyi sağlayabilmeleri için
sistemin gereklerine uymaya çalışmalarını hatırlatmak durumundayız.
Her çalışmada eksiklikler ve hattâ hatalar bulunabilir. Bizim de bütün iyi niyet ve
dikkatlerimize rağmen gözümüzden kaçan eksikliklerimizi zaman içerisinde telâfi etme
arzusu taşıdığımız izaha muhtaç olmayan bir husustur. Her türlü tenkit ve katkıyı
teşekkürlerimizle karşılayacağımız açıktır.
05 Eylül 2012, Ankara
Prof. Dr. Nesimi YAZICI
v


1. TÜRKLERİN İSLÂMİYETİ KABULÜ
Prof. Dr. Nesimi Yazıcı

2. Türk Valilerince Kurulan Devletler
3. İdil (Volga) Bulgar Hanlığı
4. Karahanlılar
5. Gazneliler
6. Selçuklu Devleti Siyasî Tarih
7. Selçuklu Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
8. Hârizmşahlar
9. Anadolu ve Balkanlarda Kurulan Türk-İslâm Devletleri
10. Osmanlı Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
11. Orta Asya, Hindistan, İran ve Doğu Avrupada Kurulan Türk-İslâm Devletleri

Ünitede Ele Alınan Konular
I. Tarih Ve Coğrafya Açısından Türkler
II. Türklerle Arapların İlişkileri
A. Arapların Türkler Hakkındaki İlk Bilgileri
B. Türklerle Müslüman Arapların İlişkileri
C. Emevîler Döneminde İlişkiler (Mücadele Safhası)
D. Abbasîler Döneminde İlişkiler (Dostluk Safhası)
1. Talas Meydan Savaşı
2. Talas Sonrası (Hizmet Safhası)
III. Türklerin İslâm Dinini Kabulleri
A. Emevîler Döneminde İslâmın Kabulü
B. Abbasîler Döneminde İslâmın Kabulü
IV. İslâm Tarihinde Türklerin Yeri
Ünite Hakkında
Bir milletin yeni bir dini kabulü, ortaya çıkaracağı neticeleri dolayısıyla tarihinde
karşılaşabileceği en önemli gelişmelerin başında yer alır. Türklerin de gerek Geleneksel Türk
Dini’ni ve gerekse daha sonra kabul ettikleri diğer bir kısım dinleri bırakarak İslâmiyet’i
tercih etmelerinin, Türk Millî Tarihi açısından olduğu kadar İslâm ve Dünya tarihleri
açısından da çok büyük önemi bulunmaktadır. Dersimizin bu ilk ünitesinde biz işte bu
gelişmeyi, geniş coğrafyalarda yaşamakta olmaları yanında gerçekten uzun bir tarihe sahip
Türk topluluklarının İslâmiyet’i hangi şartlarda, nasıl kabul ettikleri ve bu kabulün ne gibi
gelişmeleri birlikte getirdiği konusunu en özlü biçimiyle göstermeye çalışacağız.
Öğrenme Hedefleri
Bu üniteyi tamamladığınızda;
.
Türklerle Arapların ilişkilerinin başlangıç ve ilk dönemlerdeki gelişimiyle ilgili
sağlam bir kanaat sahibi olacaksınız.
.
Türklerle Araplar arasında değişik coğrafyalardaki silahlı mücadeleleri bir bütün
olarak değerlendirebileceksiniz.
.
Türklerin, Emevîlerin son dönemlerinden itibaren başlamak üzere İslâm Devleti
hizmetindeki durumlarını öğreneceksiniz.
.
Türkleri İslâmiyet’i kabule sevk eden sebepleri bütün olarak değerlendirebileceksiniz.
.
Türklerin İslâmiyet’i kabullerinde hangi yol ve yöntemlerin öne çıktığını

öğreneceksiniz.
.
Türklerin silahlı ilişkilerden tamamen bağımsız, bütünüyle kendi hür iradeleriyle
İslâmiyet’i seçmiş oldukları gerçeğini göreceksiniz.
.
Türklerin İslâmiyet’i kabullerinin neden çok kısa sürede gerçekleşmemiş olduğunun
sebeplerini öğreneceksiniz.
2


Üniteyi Çalışırken
.
Üniteyi okurken yanınızda bir tarih atlası bulundurmanız, hiç değilse İslâm’ın yayılışı
sırasında Türk dünyasını gösteren bir haritadan faydalanmanız yararlı olacaktır.
.
Üniteyi çalışmaya başlamadan önce son kısımda verilen Özet’i okuyup öğrenme
hedefleri hakkında kesin bir kanaat edinmeniz isabetli olacaktır.
.
Sistem gereği ünitelerin oldukça özlü biçimde işlenmesi gerekmekte bu durum da bazı
defalar anlaşılmasını güçleştirebilmektedir. Unutmayınız ki ünite metninde verilen
kapsamı sınırlı bilgileri, Kaynakça’daki çalışmalardan faydalanarak geliştirme
imkânına sahip bulunmaktasınız.
.
Nihaî hedefiniz sınavlarda başarılı olmaktan ziyade sağlam bir İslâm Tarihi kültürü
kazanmak olmalıdır. Hedefinizi bu şekilde belirlemenin size çok önemli katkıları
olacağını aklınızdan asla çıkarmayınız.
.
Gözden Geçir bölümü ve Değerlendirme Soruları’yla kendi kendinizi
sınayabileceğiniz gibi, sınavlara ne şekilde hazırlanmanız gerektiği konusunda da fikir
sahibi olabilirsiniz.
3


TÜRKLERİN İSLÂMİYETİ KABULÜ
I. TARİH VE COĞRAFYA AÇISINDAN TÜRKLER
Ünitemize başlarken Türklerle ilgili bazı bilgilerimizi tekrar hatırlamamızda yarar
bulunmaktadır. Bilindiği gibi araştırmalar Türk adının çeşitli anlamlar taşıdığını ortaya
koymuşlardır. Esasen Türkler, bilinen en eski tarihlerinden itibaren diğer bazı millet ve
topluluklardan farklı olarak, çok geniş bir coğrafyaya dağılmış bulunduklarından, Türk adı,
sınırları belirli, dar bir çerçevede yaşayan etnik bir ırkın ismi olarak ortaya çıkmamıştır. Türk
kelimesi, ilk defa siyasî bir isim olarak Gök-Türk (Kök-Türk) Devleti tarafından kullanılmış,
daha sonra aynı imparatorluğa bağlı ve fakat kendi özel isimleriyle anılan bütün Türk
topluluklarını ifade eden millî bir ad olmuş, nihayet aynı soydan gelen bütün toplulukların
ortak ismi halini almıştır. Nitekim bu durum Türk Tarihi dediğimizde, belirli bir dönem ve
toprak parçasında yaşayan tek bir topluluğun değil, fakat Türk adını taşıyan veya farklı
isimler taşımış olsalar da aynı Türk zümrelerince ortaya konan tarihlerin bütününün
kastedilmesi tarzında, karşımıza çıkmaktadır. Tabiatıyla bu tespit, Türk Tarihi’nin olduğu
kadar, Türk Kültürü’nün de, birbirinden oldukça farklı görünümler ortaya koymuş bulunması
vâkıasını da düşünmemizi gerektirmektedir.
Türklerin en eski kökleri birçok araştırmaya konu oluşturmuş ve bu yolda farklı iddialar,
görüşler ortaya konmuştur. Bizzat Türk kelimesinin anlamı da tartışılmıştır. Bugün için en
fazla kabul gören görüşler; daha önceleri Törük veya Türük şeklinde telaffuz edilen Türk
kelimesinin cins ismi olarak; güç, kuvvet, sıfat haliyle de; güçlü, kuvvetli, kudretli, olgun”
anlamlarına geldiği yönündedir.
Gök-Türk Devleti’nin kuruluşundan itibaren siyasî bir isim olarak ortaya çıkmış bulunan Türk
ismi, Bizans kaynakları arasında ilk defa Gök-Türkler dolayısıyla Agathias (ö. 582)’ın
eserinde, Araplarda Câhiliye dönemi şairi Nâbiga ez-Zübyânî (ö. 600’e doğru)’nin Divânı’nda
zikredilmiş, Rus yıllıklarındaysa oldukça geç bir dönemde, XI-XII. yüzyılda gösterilmiştir.
Coğrafî bir isim olarak Türkiye (Turkhia) tabirine Orta Asya’yı kastederek VI. yüzyılda
Bizans kaynakları yer vermiş, yine onlar tarafından IX ve X. yüzyıllarda Volga’dan Orta
Avrupa’ya kadar uzanan sahaya da Türkiye adı verilmiş, XI-XII. yüzyıllarda Suriye ve Mısır
aynı
şekilde isimlendirilmiş, Avrupalıların Anadolu’yu Türkiye olarak isimlendirmeleri ise
XII. yüzyıldan itibarendir.
Türklerin ilk anayurtları konusu, geçtiğimiz yüzyıldan beri tartışılan bir konudur.
Araştırmacılar, Türklerin baştan itibaren geniş bölgelere dağılmış olmaları kadar, mensup
oldukları bilim dallarının da tesiriyle, farklı neticelere varabilmişlerdir. Altay dağlarının, İç
Asya’nın kuzey bölgelerinin, Kırgız bozkırı ile Tanrı dağları arasının, kuzeybatı Asya
sahasının, Altay ve Kırgız Bozkırları arasının Türklerin ilk anayurdu olduğu ileri sürülmüştür.
Farklı görüşlerden ulaşılan netice olarak ifade etmek gerekirse; Türklerin ilk anayurdunu,
Altay-Sayan dağlarının kuzey-batısı, Tanrı dağlarının kuzeyi, Aral gölü çevresi ve Hazar
denizinin doğusu şeklinde tarif edebiliriz. Bununla birlikte ilerleyen zaman içerisinde bu
coğrafyanın çok daha genişletilmiş olduğunun bilinmesi yerinde olacaktır.
4


Türkler uzun tarihleri boyunca birçok defa, farklı sebeplere bağlı olarak, muhtelif yönlere ve
ülkelere göç etmişlerdir. Bu göçlerin sebeplerini; nüfus artışı, bulundukları toprakların
darlığı, iklime bağlı sebeplerle geçimlerini sağlayamamaları, kendi aralarında veyahut
yabancı milletlerle yaptıkları mücadeleler olarak özetlememiz mümkündür. Tarihteki Türk
göçlerinin en eskilerinden itibaren tamamının, zamanlarını ve istikametlerini çok iyi
bilemiyorsak da, özellikle Mîlat’tan sonrakiler konusunda oldukça yeterli bir kanaate sahip
bulunmaktayız. Neticede Türkler, göçler başta olmak üzere sızma ve fütuhâtla
anayurtlarından çok uzak bölgelere dağılmış, sahip oldukları hareketli ruh halleri ve sıkıntıları
aşabilme becerileriyle oralarda çok sayıda devletler kurmuş, bölgesel olduğu kadar dünyanın
gidişi üzerinde de aktif biçimde rol oynamışlardır.
Bu kitabın gelecek ünitelerinde Müslüman Türkler tarafından kurulmuş olan başlıca devletleri
göreceğiz. Yeri gelmişken İslâm öncesi dönemde kurulan başlıca Türk devletlerini de ismen
hatırlayabiliriz: Büyük (Asya) Hun Devleti (M. Ö. 318-M. S. 216), Batı (Avrupa) Hun Devleti
(375-469), Ak Hunlar/Eftalit Devleti (IV. y.y. ortaları-557), Tabgaç Devleti (385-550), Gök-
Türkler (552-743), Uygurlar (744-840), Türgişler (690-766), Hazar Hakanlığı (630-965).
II. TÜRKLERLE ARAPLARIN İLİŞKİLERİ
Türklerin topluca İslâmiyet’i din olarak kabulleri ve İslâm medeniyeti dairesine girmeleri,
Türk Tarihi açısından son derece önemli bir olaydır. Nitekim büyük Türk tarihçisi Osman
Turan, “Türkler ve İslâmiyet” başlıklı makalesine şu cümle ile başlar: “Yeni bir din veya
medeniyetin kabulü, cemiyet içerisinde inanış, düşünüş ve yaşayış gibi türlü bakımlardan
husule getirdiği derin değişiklik ve inkişaflar dolayısıyla bir kavmin tarihinde en mühim bir
hadise olmak vasfını daima muhafaza eder”. Fakat bu olayın ehemmiyeti yalnızca Türk
Tarihi’nde sebep olduğu gelişmelerden ibaret değildir. Türklerin İslâm’ı benimsemeleri, İslâm
Tarihi açısından da pek önemli bir dönüm noktası teşkil ettiği gibi, yüzyıllar boyunca ortaya
çıkan değişik şekillerdeki tezahürleri dolayısıyla Genel Dünya Tarihi’nin de en mühim
hadiselerinden birini oluşturur.
Eski Türklerin millî dinleri, Şaman denilen din adamlarına sahip oldukları düşüncesinden
hareketle, bizce hatalı bir biçimde, çoğu zaman Şamanîlik (Şamanizm) diye isimlendirilmiştir.
Biz bugün hâlâ tartışması devam eden bu isim konusunu bir tarafa bırakacak olursak, eski
Türk dininin de kendi içerisinde bir gelişim geçirdiğini ve nihayet her şeye kâdir bir yüce
yaratıcı, Gök-Tengri (Tanrı) inancına ulaştığını söyleyebiliriz. Genel kabul gören ve bizim
Geleneksel Türk Dini diye isimlendirdiğimiz bu din yanında Türkler, İslâmiyet’i tanımadan
önce Budizm, Zerdüştlük (Mecusîlik), Maniheizm ve Hıristiyanlık, hattâ Yahudilik gibi bazı
dinleri de kabul etmişlerdir. Bütün bu dinler, Türk dünyasının değişik bölgelerinde ve bazen
değişik devirlerinde kendilerine sâlikler bulabilmişlerdir. Burada Türklerin İslâmiyet’ten
önceki dinî tarihlerinin detayları üzerinde durulacak değildir. Bununla birlikte bilinebilen en
uzak geçmişlerinden günümüze Türklerin inanç dünyalarında, en önemli yeri İslâmiyet’in
tutmuş olduğunu önemle ifade etmemiz gerekecektir. Öyle ki, İslâmiyet’in Türk illerine ulaşıp
belirli bir tanışma döneminin sonunda Türkler arasında yayılmaya başlamasıyla, bu milletin
hayatında yepyeni bir dönem başlamıştır. Ayrıca da Türkler İslâmiyet’i, çok küçük gruplar
halindeki istisnaları hariç, bir millet bütünü olarak kabul etmişlerdir. Bu topluca kabul ediştir
5


ki, çok defa Türk denince Müslüman, Müslüman denince de Türk’ün anlaşılmasına neden
olmuştur.
Milletlerin, atalarının dinlerini terk ederek yeni inanç sistemlerini benimsemeleri, çoğu defa
kolayca gerçekleşmeyen bir hadisedir. Çeşitli dinlerin yayılış tarihleri yanında, bizzat Hz.
Peygamber’in, içlerinden çıktığı kendi toplumunu ve daha sonra da en yakınlarından
başlayarak insanlığın tamamını Hak yola daveti sırasında çektiği sıkıntılarla karşılaştığı
güçlükler ve elde ettiği neticeler bilinmektedir. Konuya bu noktadan bakıldığında,
İslâmiyet’in Türkler arasında çok kısa bir zamanda yayılmadığını tahmin etmek mümkün
olur. Diğer bir kısım sebepler yanında bu sonuca ulaşılmasındaki en önemli bir diğer etken
ise, Türk dünyasının genişliği ve buna bağlı olarak uzak bölgelerde yaşayan Türk
topluluklarına İslâm mesajının ulaşmasının uzun zaman almış olmasıdır. Sonuç olarak
Türklerin İslâmiyet’i, Müslüman Araplar vasıtasıyla tanımaları ve önceleri tek tek veya
münferit gruplar halinde bu dini kabul etmeleri, nihayet yüz binleri aşan çadırlar halkının bir
anda Allah’ın hidayetine ulaşmaları süreci, üç asrı geçen bir zaman diliminde gerçekleşmiştir.
Şimdi sıra, zorunlu olarak biraz öncesinden başlamak üzere, Müslüman Araplarla Türklerin
ilişkilerini irdelemeye gelmiş bulunuyor.
A. Arapların Türkler Hakkındaki İlk Bilgileri
Türklerle Arapların ilişkilerinin başlangıcı çok eski devirlere kadar geri gitmektedir. İlk temas
yerleri olarak Kafkaslar bölgesini gösterebiliriz. Bu bölgede M.Ö. VII. yüzyılda Sakalardan
itibaren çeşitli Türk kavimleri Derbend (el-Bâb, Bâbu’l-Ebvâb) yoluyla Kafkasları aşarak
Azerbaycan’ın kuzey bölgelerine gelip yerleşmişler, bu nedenle Derbend “Türk Kapısı”
ismiyle de tanınmıştır. Yâkut el-Hamavî’nin bir kaydına göre ise İslâm öncesinde Hazarlar,
zaman zaman Derbend’i geçerek Hemedân ve Musul’a kadar gelirlerdi. Buna mani olmak
üzere Sâsânî hükümdarı Enuşirevan, Bâbu’l-Ebvâb Seddi’ni yaptırmıştı.
Türklerle Arapların tanışmalarına imkân veren bir ilişki de, Arap Yarımadası’nın kuzey
sınırında önceki Sâsânîlere, diğeri Bizans’a bağlı tampon iki Arap devletçiği, Hîre ve
Gassânîler vasıtasıyla olmuştur. Aynı
şekilde İslâm öncesinde İran’la, Arapların olduğu gibi
Türklerin de yoğun bir askerî ilişkileri bulunmakta, bunlara ek olarak Sâsânîlere ait bazı
bölgelerde de muhtelif Türk toplulukları yaşamaktaydılar. Bütün bunlar haricinde 604-628
yılları arasında Sâsânîlerle Bizans arasında yapılan uzun silahlı mücadelelerde Göktürkler,
Hazarlar ve Avarlar faal roller oynamışlardır. Bu tarihî gelişmelerle Arapların yakından
ilgilenmiş olmalarıysa bizzat Kur’ân-ı Kerîm’in şehâdetiyle (Rûm suresi, âyet 2-5) sabittir.
Buna göre Müslümanlar Ehl-i Kitap’tan olan Bizans tarafını, Mekke Müşrikleri ise İranlıları
tutmuşlardı. Hüsrev Perviz, Bizans-Hazar-Göktürk ittifakına yenilmiş, öldürülmesi üzerine
yerine Göktürk hakânının kızından olan oğlu Şîraveyh geçmiştir.
Türklerle Arapların İslâm öncesinde birbirini tanımalarının vasıtalarından birinin de ticaret
olduğunu düşünmemiz mümkündür. Nitekim geçmiş dönemlerin en önemli ticaret güzergâhı
olan İpek Yolu’nun önemli bölümlerine, uzun devreler halinde çeşitli Türk kavim ve
devletlerinin hakim oldukları bilinmektedir. Dolayısıyla bu yol üzerinde ve az da olsa
ilerisinde Türk tacirlerinin faaliyet göstermiş olmaları kadar, ticarete yatkınlıklarıyla tanınan
6


Hicaz Arap toplumunun bazı üyelerinin de kendi geleneksel sınırlarını aşarak Türk
bölgelerine kadar uzanmış olmalarını doğal karşılamamız gerekmektedir.
Türklerle Arapların İslâm öncesinde birbirlerini, belirli ölçüler içerisinde de olsa
tanıdıklarının en önemli kanıtlarından biri olarak Cahiliye Dönemi şairlerinden Nabiga ez-
Zübyanî, Hassan b. Hanzala, Evs b. Hacer, A’şa b. Ekber ve Şemmah b. Zirâr’ın şiirlerinde
Türklerin askerî yönleri ve kahramanlıkları üzerinde durulmuş olmasını gösterebiliriz.
Şimdilik VI. yüzyıldan itibaren takip edebildiğimiz bu bilgiler yanında dikkat çeken bir husus
da, Arapça’da Türkler için, Cahiliye devrinden başlamak üzere daimi olarak “Türk”
kelimesinin kullanılmış olmasıdır. Bilindiği gibi Türk ismi 540 dolaylarında Göktürklerle
beraber kullanılmıştır ve böylece Arapça, Türk kelimesinin en önce kullanıldığı dillerin
başında yer almış olmaktadır. Hz. Peygamber’in Hendek Muharebesi (5/627)’nin hazırlıkları
sırasında bir Türk Çadırı
(Kubbetü Türkiyye)’ında istirahat etmesi ve Müslim’in kaydına göre,
Medine’de bir defasında yine Türk Çadırı’nda itikâfa çekilmesi, bu çadırların Sâsânî başkenti
Medâin’de olduğu gibi Arabistan’da da kullanılmakta olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak
Cahiliye dönemi yanında Hz. Peygamber dönemi Arap toplumunun da Türklerle ilgili belirli
bir fikre sahip bulunduğu kesinleşmektedir. Tabiatıyla bu ilk bilgilerin, yakın ilişki noksanlığı
dolayısıyla, oldukça da müphem, ancak Türklerin askerî kabiliyetleri, cesaret ve
kahramanlıkları gibi bazı noktalarda yoğunlaştığı muhakkaktır.
Bu vesileyle hatırlanabilecek bir konu da Türkler hakkında Hz. Peygamber’e atfedilen bazı
hadislerin bulunmakta olmasıdır. Önce İsmail Hami Danişmend ve daha sonra sırasıyla
Ramazan Şeşen, Zekeriya Kitapçı, Ahmet Ağırakça, Talat Sakallı bu meseleyi araştırdılar.
Şimdi biz onların bu çalışmalarından Türklerle ilgili bir kısım hadislerin sağlam senetlerle
Buharî (ö. 869), Müslim (ö. 875), Ebû Davud (ö. 888) gibi Kütübü Sitte içerisinde yer alırken,
diğer muhtelif eserlerde de Türkleri konu edinen hadislerin bulunduğunu öğrenmiş
bulunuyoruz. Birkaç örnek vermek gerekirse Peygamberimiz; “Siz, küçük gözlü, kırmızı
yüzlü, basık burunlu, yüzleri örsle dövülmüş kalkana benzeyen Türklerle harp etmedikçe
Kıyamet kopmayacaktır. Yine siz, kıldan ayakkabı giyen bir kavimle harp etmedikçe kıyamet
kopmayacaktır”. “Benim bir ordum var. Ona Türk adını verdim. Ve Doğuya yerleştirdim. Bir
millete kızdım mı, bu orduyu onlara musallat ederim”. “Türk dilini öğreniniz. Zira onların
uzun sürecek hâkimiyetleri vardır”. “Hafızlık ona taksim edildi. Bunun dokuzu Türklerde,
diğer bir parçası başka milletlerdedir”. Bir kısmı sağlam senetlerle Kütübü Sitte’de de yer
alan bunlar ve benzeri hadislerin, hadisçilerce ciddî bir biçimde ele alınarak sıhhatleri
konusunun açıklığa kavuşturulması gerektiği kanaatindeyiz. Çünkü bu metinlerin büyük
ölçüde tereddütlerle karşılandıklarını görüyoruz. Bununla beraber bugüne kadarki araştırmalar
ve görüşler, çoğunlukla tarihçilerce ortaya konulmuştur. Hadisçilerin bu metinleri ciddî bir
tenkide tabi tutmalarını temennî etmekteyiz. Sonuç olarak biz, bu hadislerin sahihlerinin Hz.
Peygamber’in, uydurmalarının ise o dönemde İslâm dünyasının Türklere karşı duyduğu
ilginin birer göstergesi olmak itibarıyla her halde tarihî kıymet taşıdıklarını belirtmek
durumundayız.
B. Türklerle Müslüman Arapların İlişkileri
Türklerle Arapların doğrudan ilişki içerisine girmeleri ilk İslâm fetih hareketleri sırasında
7


gerçekleşmiştir. Bilindiği gibi Hz. Ebû Bekir’in hilâfetinin ikinci yılı olan 633 senesi, İslâm
Devleti’nin Hz. Peygamber’in vefatıyla ortaya çıkan sarsıntıları atlatıp, kendi iç problemlerini
hallettikten sonra, gözlerini dışarıya çevirdiği bir tarihi işaret eder. Bu tarihte başlayan ve Hz.
Ömer’in hilâfeti ile Hz. 0sman’ın ilk altı yılını içeren kısa dönemde, İslâm Tarihi’nin olduğu
kadar, belki de dünya tarihinin en hızlı fetih hareketlerinden biri gerçekleştirilmiştir. Bu
cümleden olmak üzere, dönemin Bizans’la birlikte en güçlü devletlerinden biri olan Sâsânî
İmparatorluğu kısa zamanda tamamıyla ortadan kaldırılmıştır. İslâm orduları
Kadisiye
(635)’de İranlıları büyük bir hezimete uğratmıştı. Müteakiben vukû bulan Celula Harbi (637)
ise Müslümanlara, Zağros dağları geçitlerine hakim olma imkânını vermişti. İran’ın kesin
biçimde Müslümanların eline geçmesi ise Nihavent Savaşı (642)’yla gerçekleşecektir.
Sâsânî İmparatorluğu’nu tamamen ortadan kaldırarak Ceyhun nehrini geçen İslâm ordusu
komutanı Ahnef b. Kays, hiç beklemediği sırada kuvvetli bir mukavemetle, doğrudan doğruya
Türklerle karşılaşmıştır. İslâm ordusunun bu ilk seferinde Hz. Ömer’in talimatıyla Belh’e geri
dönmesi söz konusudur. Bu sırada Nihavent’de İran ordularına komuta eden III. Yezdicerd’in
son bir direniş için Türklerden yardım istemesiyle, Araplarla Türklerin tekrar ve ciddî bir
biçimde karşı karşıya geldiklerini görüyoruz. Hızla gelişen İslâm akınlarının kendisi ve ülkesi
için de tehlikeler arz ettiğini iyi değerlendiren Türk Hakânı, Fergana Türkleri ve Soğdlulardan
oluşan ordusunun başına geçerek, III. Yezdicerd’le birlikte hareket etti.
Ceyhun nehrini aşarak Belh’e doğru ilerlemeye başlayan Türk ordusu, Ahnef b. Kays
komutasındaki İslâm ordusuyla Merv önlerinde karşılaştıysa da, Ahnef b. Kays’ın sonuçtan
endişe duyarak ordusunu müdafaada tutması ve bu sırada Türk illeri için ortaya çıkan Çin
tehlikesi dolayısıyla savaş olmamıştır (644). Böylece Müslüman Araplarla Türkler arasında
doğrudan ilişkiler başlamış oldu. İşte bu ilk münasebetlerin başlamasından ilk Türk-İslâm
devletlerinin ortaya çıkmasına kadar üç asırlık bir zaman diliminin geçmesini beklemek
gerekecektir. Yöneticileriyle tebaasının büyük çoğunluğunu Müslüman Türklerin oluşturduğu
Türk-İslâm devletlerinin beklendiği bu dönem, bizce çok önemli bazı gelişmeleri sinesinde
barındırmaktadır. Nitekim bu devrede öncelikle bir kısım Türkler ve mahallî Türk
hükümdarlarının İslâmiyet’i kabul ettiklerine şahit oluruz. Ayrıca Müslüman Türk valilerinin
kurdukları bizim bazı
yarı bağımsız devletler olarak nitelediğimiz siyasi teşekküller
bulunmaktadır. Bu gelişmeler nasıl ve hangi şartlar altında, hangi dönemlerin geçmesinden
sonra ortaya çıkmıştır, şimdi sırasıyla bunları göstermeye çalışalım.
Hz. Ömer’in, İslâm ordularının Ceyhun’u geçmemeleri ve Türkler karşısında temkinli
davranmaları konusundaki tavsiyeleri, daha sonraki dönemde dikkate alınmamıştır. Artık
siyasî bir birlikten yoksun, aslî unsurunu Türklerin oluşturduğu Buhara, Semerkant, Taşkent,
Beykend, Uşrûsana, Fergana gibi şehirlerle çevrelerine sahip küçük devletleri ve Çağanyan,
Aharun, Şuman gibi beylikleri sinesinde barındıran Mâverâünnehir ve dolayları sürekli olarak
Müslümanların akınlarına maruz kalacaktır. Önceleri bu akınlar, taciz hareketleri tarzında ve
ganimet teminine matuftur. Hulefâ-i Râşidîn dönemindeki bu hareketlerin başlangıç tarihini
651 olarak belirlemek mümkündür.
Hulefâ-i Râşidîn döneminde Türklerle Müslüman Araplar arasındaki silahlı ilişkilerin ikinci
cephesini ise Kafkaslar bölgesi oluşturur. 643’te Sürâka b. Amr, Halife Hz. Ömer tarafından
8


Derbend ve Kuzey Azerbaycan’ın fethiyle görevlendirilmiştir. Bölgede önce İranlı bir
kumandan, daha sonra da Hazarlarla silahlı ilişkiler söz konusu olmuştur. Sürâka’nın vefatı
üzerine bu cephedeki İslâm ordularının başına Abdurrahman b. Rabia getirilmiş, onun
tarafından 645 ve 646 senelerinde Hazarlara gerçekleştirilen akınları 653’te dönemin Hazar
başkenti Belencer’i hedef alan ve Abdurrahman’ın da şahadetiyle başarısızlıkla sonuçlanan
büyük çarpışmalar izlemiştir.
C. Emevîler Döneminde İlişkiler (Mücadele Safhası)
Emevîler dönemi İslâm ordularının Horasan ve Mâverâünnehir bölgelerine yani Türklerin de
yoğun biçimde yaşadıkları topraklara sık sık akınlar yaptıkları bir devre olarak karşımıza
çıkar. Bu sahada ilk planlı faaliyetler, 665’te Basra valiliğine tayin edilen Ziyâd b. Ebîh’in,
kendisine bağlı Horasan valiliğine getirdiği Hakem b. Ömer el-Gıfârî (667) tarafından
başlatıldı. Nitekim bu faaliyetlerin Kûfe ve Basra ordugâhlarından idaresinin güçlüğü
dolayısıyla, Ziyâd b. Ebîh’in Halife Muâviye’yi ikna etmesi üzerine 671’de Merv’in ordugâh
şehri yapıldığı ve Horasan eyaletinin teşekkül ettiğini görüyoruz. Ziyâd b. Ebîh’in Irak
valiliği sırasında uyguladığı planlı fetih hareketleri sonunda Horasan ve Toharistan’ın büyük
bölümü, Müslümanların eline geçmiş, bu bölgede Müslüman Arapların hâkimiyeti
sağlamlaşmıştı. Böylece yakın gelecekte Ceyhun nehrini aşmak kolaylaşıyordu.
Mâverâünnehir bölgesine ilk ciddî sefer Ziyâd b. Ebîh’in ölümünden sonra Muâviye’nin
Horasan valisi olarak tayin ettiği Ubeydullah b. Ziyâd tarafından 674’te 24.000 kişilik bir
orduyla gerçekleştirilmiştir. Bunu ertesi sene 675’te Halife Osman’ın oğlu Said’in ve daha
sonra 680’de Selm b. Ziyâd’ın Semerkant ve Buhara’ya hücumları takip etmiştir. Fakat bu
bölgede düzenli ve etkili seferler, bir bakıma İslâm fetihlerinin Hulefâ-i Râşidîn döneminden
sonraki en önemli dalgasını oluşturan Velîd b. Abdülmelik (705-715) döneminde, Kuteybe b.
Müslim’in Horasan’a gelişinden sonra gerçekleşmiştir (705). Onun Horasan ve
Mâverâünnehir’in bütününü ele geçirmek hattâ Çin’e kadar İslâm hâkimiyetini yaymak
şeklindeki hedefini tam olarak tahakkuk ettiremediyse de Beykent, Buhara, Talakan,
Semerkant, Şaş (Taşkent) ve Fergana gibi şehir ve bölgeleri fethederek çok haklı bir ün
kazanmış olduğunu biliyoruz (ö. 715).
Emevîlerin Kuteybe b. Müslim’den sonraki Horasan valileri de onun fetih siyasetini devam
ettirmişlerdir. Bu arada Horasan’a gelen Yezid b. Muhalleb (717) de Türk yurtlarına akınlar
düzenliyor ve fetihleri yürütüyordu. Nitekim onun çok kanlı bir biçimde Dihistan, Taberistan
ve Cürcan’ı fethettiğini görüyoruz. Kendisini takip eden Said b. Hâris, Müslim b. Said el-
Kilabî, Esed b. Abdullah el-Kasrî, Eşres b. Abdullah es-Sülemî, Cüneyd b. Abdullah el-Murrî
dönemlerinde de Müslüman Araplarla Türkler arasında silahlı mücadeleler devam etti. Bu
safhayı Araplar lehine düzelten ise 738 ortalarında Horasan’a gönderilen Nasr b. Seyyâr’dır.
Onun biraz da şansının yardımıyla çok kötü bir durumda iken, Türgiş Hakânı Kur-Sûl’ü
öldürtmesiyle Mâverâünnehir’de Müslümanların üstünlüğü kesinleşecektir. Tabiatıyla bu
devre, mücadele yanında mahallî Türk hakânlarının bir kısmının ve Türk aristokrat
tabakasının kısmen İslâmiyet’i kabul etmesi dolayısıyla da önemlidir.
Bilindiği gibi Emevîler döneminde Müslüman Araplarla Türklerin doğrudan ilişkide
9


bulundukları bir diğer bölge de Kafkaslar’dır. Bu devrede Müslüman Araplarla Hazarlar
arasındaki mücadeleler Velid b. Abdülmelik (705-715)’in hilâfetinde Mesleme b.
Abdülmelik’in 708’de Derbend’e kadar uzanan seferi ile başlamıştır. Bunu Mesleme’nin
Derbend’e yönelik diğer seferleri takip edecektir. Mesleme b. Abdülmelik’in 717-18’de
İstanbul kuşatmasına katılmak üzere bölgeden ayrılması üzerine Hâtim b. Numan el-Bâhilî
Hazarlarla mücadelede görevlendirilmiş, karşılıklı seferler süresince de muhtelif İslâm
kumandanları bölgede görev yapmışlardır. Teferruatı geçecek olursak bu bölgede yani
Hazarlar karşısında Müslümanların başarılı olması, el-Cezîre, Azerbaycan ve İrminiyye valisi
Mervan b. Muhammed’in Hazarların başkenti İtil’i kuşatarak, Hazar Hakânı’nın İslâmiyet’i
kabul mecburiyetinde kaldığı 737’deki seferde mümkün olmuştur. Bununla birlikte bu
cephede mücadeleler daha sonra da devam etmiştir. Nitekim Hakân da zor altında kabul ettiği
İslâmiyet’ten daha sonra çıkmış, ilerleyen zaman içerisinde Hazar Hakân ailesi ve devlet ileri
gelenleri Musevîliği kabul etmişlerdir.
D. Abbasîler Döneminde İlişkiler (Dostluk Safhası)
Abbasîleri iktidara getiren harekette İranlılar ve Soğdlular yanında Türkler de önemli bir yer
tutarlar. Bilindiği gibi Emevîler, kısa süren Ömer İbn Abdülaziz (717-720) dönemi hariç,
Türklerin de dahil bulundukları Arap asıllı olmayan Müslümanlara (Mevalî) karşı ayrımcı bir
politika uygulamışlardı. Aynı
şekilde Emevîler döneminde Araplar, Türk yurtlarını çoğu defa
yalnızca, ganimet kaynağı olarak düşünmüşler, Hak dinin tebliğinde ilk dönemlerdeki
samimiyet ve doğruluktan büyük ölçüde ayrılmışlardı. Biraz da bu politika sonucu olarak
Türklerle Araplar arasında mücadeleler devam etmişti. Halbuki yeni dönemde, hanedân
değiştiği gibi, uygulanan siyaset de değişmiş, Türk bölgelerine hücumlar yavaşlamış, bazen
de tamamen durmuştur. İlk Abbasî halifesi Ebu’l-Abbas, çıkardığı bir emirnâme ile
Müslüman olanlardan asla cizye alınmamasını emrederek, adaletsizliği önlemeyi hedeflemişti.
Artık görevlere getirilmek için ehliyet ön plana çıkarılmıştı. Böylece bir asırdan beri karşılıklı
mücadeleler tarzında devam etmekte olan Türk-Arap ilişkileri yeni bir görünüm kazanmıştı.
Bu yeni durumun ortaya çıkışında Talas Savaşı’nın da önemli bir yeri vardır. Türk Tarihi’nde
olduğu kadar, İslâm Tarihi’nde de pek mühim bir mevkî işgal eden bu savaş üzerinde biraz
durmamız yerinde olacaktır.
1. Talas Meydan Savaşı (751)
Müslüman Arapların Türk yurtlarına gerçekleştirdikleri seferleri buraların sakinleri önceleri
ganimet elde etmeye yönelik geçici askerî hareketler olarak düşünmüşler, dolayısıyla fazla
önemsememişlerdir. Fakat Müslüman ordularının ileri hareketlerini aralıksız denebilecek
yoğunlukla ve ısrarla sürdürmekte olmaları üzerine bu hususun daha ciddî biçimde takip
edilmesi gerektiğine karar vermişler, bu çerçevede 712’den itibaren muhtelif Türk
topluluklarınca Müslüman Araplara karşı zaman zaman Çinlilerden yardım istenmiştir. Doğal
olarak bu talepleri kendi ülkelerinin menfaatleri açısından değerlendiren Çinliler nihayet
747’de büyük bir ordu ile batı yönünde harekete geçmişlerdir. Fakat Çinlilerin geçtikleri
bölgelerdeki sert tutumları ve özellikle Taşkent Beyi Bagatur Tudun’u öldürmeleri, Türkleri
bu defa da Çinlilere karşı Araplardan yardım istemeye sevk etmiştir. Bunun üzerine Horasan
Valisi Ebû Müslim, Ziyâd b. Salih komutasında güçlü bir orduyu Çinlilere karşı göndermiştir.
10


Çin ve Müslüman kuvvetleri 751 senesi Temmuz’unda Talas şehri yakınında karşılaştılar. Beş
gün devam eden savaş, muhtemelen son günde, Göktürklerin bir boyu olan Karlukların Çin
birliklerine arkadan taarruz etmeleri sonucunda, Çinliler için büyük bir hezimetle son
bulmuştur. 70.000 kişilik Çin birliklerinin büyük bir kısmı savaş meydanında yok edilmiş,
20.000 kadarı esir olarak Müslümanların eline geçmiş, Çin ordu komutanı ise ancak az bir
kuvvetle ve zorlukla canını kurtarabilmiştir.
Talas Savaşı, takip eden devrede ortaya çıkardığı gelişmeler dolayısıyla İslâm Tarihi’nin
önemli olayları arasında yer almayı hak ettiği gibi, Türklerin İslâmiyet’i kabulleri açısından
da dikkatle incelenmeye değer niteliktedir. Özlü biçimde sıralamak gerekirse Talas Savaşı’nın
neticeleri olarak şu hususları gösterebiliriz:
1- Bilindiği gibi Müslüman Arap ordularının Türk sınırlarına ulaşmasıyla başlayan
Türk-Arap ilişkileri, özellikle de Emevîlerin yanlış politikaları dolayısıyla uzun süre olumsuz
bir görünüm sergilemiştir. Bu görünüm, kanlı savaşlar ve Türklerin İslâmiyet’i kabulde
gecikmeleri olarak özetlenebilir. Şimdi Talas Savaşı’nda bu iki gücün Çinliler karşısında
birleşmesi, Türk-Arap ilişkilerinin geleceği açısından önemli bir dönüm noktasını
oluşturmuştur. Hattâ Talas Savaşı’nın Türk tarihinin akışını yönlendirdiğini söyleyebiliriz.
Nitekim bu tarihten itibaren Müslüman Araplarla Türkler arasında barış ve dostane ilişkiler
dönemi başlayacaktır. Bunun sonucu ise, Türklerin tedricen İslâm Devleti hizmetine
girmeleri, Müslümanlığın kabulünün hızla artmasıdır. Tabiatıyla Türkler arasında İslâmiyet’in
yayılması, Türk ve İslâm tarihleri açısından olduğu kadar, dünya tarihi açısından da çok
önemli bir gelişmedir. Talas Savaşı’nın en önemli sonucu da, böyle bir gelişmeye imkân
hazırlamasıdır. Liu En-Lin’in belirttiğine göre; “Eğer savaş Arapların aleyhine neticelenmiş
olsaydı, Müslümanlığa vurulacak darbenin tamiri çok güç olacaktı. Belki de Orta Asya’da
yaşayan Türklerin çoğunluğu, hatta bütünü Budistliği kabul etmek mecburiyetinde kalacaktı”.
Nitekim bu hakikati Barthold da şu cümleleriyle dile getirir: “Bu muharebenin Türkistan
tarihindeki önemi çok büyüktür. Çünkü İslâm ve Çin medeniyetlerinin hangisinin Türkistan’da
hakim olacağı meselesi bu suretle halledilmiştir”.
2- Çin’in Türkler üzerinde hâkimiyet kurma siyasetinin uzun bir geçmişi vardır. Bu
hedefin gerçekleşmesi, Türklerin siyasî ve askerî güçleriyle yakından ilgili ve bunlarla ters
orantılıydı. VIII. yüzyılın ortalarında Çinliler, geleneksel politikalarının bir tezahürü olarak
Batı Türkistan’a karşı önemli bir askerî harekâta giriştilerse de, 751 Temmuzundaki Talas
hezimeti, onların bu bölgeyle ilgili emellerinden ebediyen vazgeçmeleriyle sonuçlanmıştır.
Savaş akabinde iç buhrana düşen Çin’e, 745’te Ötüken’de Göktürkler yerine bir devlet kuran
ve güçlenen Uygurların müdahale etmeleri mümkün olmuş, Tarım havzası Uygurlara
geçmiştir.
3- Talas Savaşı’na tekaddüm eden yıllarda Batı Türkistan’da sarsılmış olan Türk
nüfûzu, Çinlilerin yenilmesi ve meydanı boş bırakmalarıyla yeniden tesis edilmiştir. Nitekim
savaşın sonucu üzerinde etkili olan Karluklar, Türk birliğini yeniden kurmak üzere harekete
geçerek 766’da müstakil bir devlet olarak (766-943) ortaya çıkmışlardır. Bu durum
Karlukların gerek savaş öncesi, gerekse savaş sırasında ve daha sonrasında, tesadüflere bağlı
olarak değil, millî menfaatlere uygun, son derece de iyi planlanmış ve uygulanmış bir siyaset
11


takip ettiklerini göstermektedir.
4- Talas Savaşı’nın dünya kültür tarihinde de önemli bir yeri olmalıdır. Çünkü bu
savaşla Çin, Batı ile münasebet kurmaya başlamıştır. Hatta Liu En-Lin’in ifade ettiği gibi, bu
sefer bir kültürler çarpışması ve sonucunda karşılıklı etkileşime imkân vermiştir. Bu tarihe
kadar yalnızca Çin’de keten ve kenevirden üretilen kâğıt, bu savaşta Müslümanların eline esir
düşen Çinliler vasıtasıyla ilk defa Çin’in dışında bir yerde Semerkant’ta üretilmiş, bu gelişme
ilerleyen zamanda Avrupa’yı da etkilemiştir. Talas öncesinde Çin haricindeki bütün dünyada
olduğu gibi, İslâm dünyasında da yazı malzemesi (papirus, parşomen... v.s.) az, sağlıksız ve
pahalı idi.
Bilindiği gibi kâğıt; pusula, barut, matbaa gibi çok önemli bir icattı. M. S. 105’te Çin’de
TS’ai Lun tarafından yapılmış ve zamanla bu ülkede imâlatı artmış, V. yüzyılda gayet
bollaşmıştı. Çinliler kâğıt üretiminin sırlarını büyük bir titizlikle gizlemekte, tekel olarak ülke
dışına ve bu arada Semerkant ve İran’a kendi belirledikleri fiyatla ihraç etmekte idiler.
Talas Savaşı sonrasında Müslümanların eline geçen Çinli esirler sayesinde ucuz kâğıt yapımı
öğrenilmiş ve İslâm dünyasında ilk kâğıt imâlathanesi Semerkant’ta kurulmuştur. Bu
başlangıcı
Şam, Tiberius, Hama, Trablusşam, Yemen ve Kahire’deki imâlathaneler takip
etmiştir. Bağdat’ta ise ilk kâğıt imâlathanesi 794’te Harun Reşîd döneminde Bermekîlerden
Horasan valisi Fazl b. Yahyâ’nın teklifi ile kurulmuştur. Kısa süre içerisinde kâğıt İslâm
dünyasının her yerinde üretilen ve gayet bol, ucuz fiyatlı bir madde haline gelmiştir. Ayrıca
da Müslümanlar, kâğıt imâlinde bitki lifleri kullanarak bu alanda Çinlilerin önüne
geçmişlerdi. Hatta o kadar ki, M. Hamidullah’ın ifadesiyle; En fakir yazar bile yazmak
istediklerinin tamamını yazacak kâğıt bulmakta zorlanmamıştı. Nitekim kâğıdın önce
Avrupa’ya ihracı ve sonra da burada üretimine Sicilya ve İspanya’da Müslümanlar aracı
olmuşlardı.
Kâğıdın bollaşmasının, Avrupa’da Rönesans’ın doğmasının etkenlerinden biri olduğu
belirtilmektedir. İslâm dünyasında ise kâğıdın ucuza üretilebilmesi kitap yazımını, kitapçı
dükkanlarının ortaya çıkmasını ve sonuçta bilginin yayılmasını önemli ölçüde etkilemiştir.
Nitekim İslâm Tarihi’nde, Medreselerin kurulmasından önceki dönemdeki öğretim yerleri
içerisinde, kitapçı dükkânları
ve bunlardan oluşan kitapçılar çarşıları (Sûku’l-Varrâkîn)’nın
pek önemli yerleri vardı. İlk bakışta ticarî birer kuruluş gibi görünseler de, kitapçı dükkânları
(varrâk), çok sayıda kitabı bir arada görebilme imkânı vermesi ve sahiplerinin genellikle
kültürlü kimseler olmaları dolayısıyla, birer öğretim kurumu olarak da değerlendirilmişlerdir.
Buralarda tartışmalar ve fikir alış verişleri gerçekleştirilmiş, küçük bir ücret karşılığında kitap
istinsahı mümkün olabilmiştir. Nitekim meşhur müellif Câhız (ö. 869), zaman zaman kitapçı
dükkânlarını kiralayarak ve gecelerini orada geçirdiği bilinmektedir.
5-Talas Savaşı’nın İslâm dünyasına kazandırdıklarından biri de daha sonra Avrupa’ya
da geçecek olan yel değirmenleridir. Bu vesile ile bazıları zehiri açığa vurma özelliğine de
sahip olduğundan, sultanlar ve yüksek dereceli zevat tarafından pek aranan, Çin porselenlerini
de hatırlamamız gerekecektir.
12


6-Talas Savaşı’nın Çin’deki yansımaları konusunda da şunları belirtmemiz
gerekecektir. Uzakdoğu’da İslâm ve Türk kültürü ilk defa Talas Savaşı sonrasında iyice
hissedilmiştir. Talas Savaşı’ndan dört sene sonra (756), Çin’in kuzey eyaletlerinde bir isyan
başladığında dönemin Çin İmparatoru, Arap ve Uygurlardan yardım istemişti. Bunun üzerine
ilişkiler normalleşmiş, 4 veya 10.000 kişilik bir Müslüman ordusu Çin’e gönderilmiştir. İsyan
bastırıldığında (757), Müslüman askerlerden dileyenlerin Çin’de kalabilmeleri müsadesi
verilmiştir. Bunun üzerine gönderilen ordunun çoğunluğu Çin’de kalmış, tüccar ve devlet
görevlisi olarak bu ülkede kendi dinlerini yaşamaya devam etmişler, İslâm’a yeni müntesipler
kazandırmışlardır.
7-Talas Savaşı’nın Çin’deki kültürel etkileri içerisinde, Arap ve İslâm dünyasına
ilginin artmasını ve İslâmiyet konusunda ilk eserin bundan sonra yazılmış olmasını da
hatırlamamız mümkündür. Talas’da esir düşen Çinliler arasında bulunan Tu Huan adlı bir
rahip, 12 sene süreyle Kûfe’de yaşadıktan sonra ülkesine döndüğünde, Ching Hsing Chi
başlıklı bir kitap yazmış, burada İslâmiyet ve prensipleri konusunda son derece doğru bilgiler
vermiştir.
Görüldüğü gibi Talas Savaşı yalnızca katılanları ve yakın çevreyi değil, çok geniş bir
coğrafyayı ve farklı toplumları ilgilendirmiş, etkilemiş bir savaştı. Biz konuya Türk-Arap
ilişkileri açısından yaklaşarak tekrar edecek olursak, başlangıcından itibaren yüz yıla yakın bir
süre genellikle savaşlar şeklinde devam eden münasebetlerin, Talas’tan itibaren büyük çapta
barış ve dostluğa dönüştüğünü ifade edebiliriz. Şüphesiz Türk dünyasının bütünü için her şey
bir anda değişmediği gibi, bundan sonra hiç savaş yapılmamış olduğunu söylemek de
mümkün değildir. Fakat yeni dönemde, genelde ilişkilerin ağırlığını dostluk, yardımlaşma,
Türklerin daha büyük oranlarda İslâm Devleti’nin hizmetine girmeleri gibi esaslar
oluşturmuştur. Tabiatıyla bu durum Türklerin İslâmiyet’i kabullerinde de olumlu etkiler
yapmıştır.
2. Talas Sonrası (Hizmet Safhası)
Emevîler döneminde İslâm Devleti, Pirene dağlarından Türkistan’a, Kafkaslar’dan Hint
Okyanusu’na ve Büyük Sahra içlerine kadar ulaşıyordu. Bu genişlikle tarihteki en büyük
imparatorluklardan biri haline gelmişti. Bununla birlikte İslâm coğrafyası bundan sonra da
genişlemiştir. Dünyanın farklı bölgeleri yanında önemli ölçüde Türk ülkeleri de İslâm
coğrafyasına katılmıştır. Fakat Abbasîlerin başından itibaren görülen genişlemede artık
Arapların rolü, büyük çapta belirleyici olmaktan çıkmıştır. Biz diğer bölgeleri bir tarafa
bırakarak dikkatimizi Türk ülkelerine çevirecek olursak şunu görürüz: Abbasîler döneminde
Türk ülkelerinde Müslüman Arapların doğrudan fetihleri söz konusu değildir. Türk
topraklarıyla her türlü ilişki, doğu bölgesinde ortaya çıkan devletler vasıtasıyla
gerçekleştirilmektedir ki bu alanda Sâmânîler (819-1005) öncelikle hatırlanmak
durumundadırlar.
Kadim Türk ülkelerinin İslâm coğrafyasına katılmasında en büyük etken, Türklerin
İslâmiyet’i kabulü ve böylece İslâm ümmeti dairesine kendi istekleriyle girmeleridir. Nitekim
ilk bağımsız Türk-İslâm Devleti İdil (Volga) Bulgar Hanlığı, İslâm ülkelerinin tamamen
13


uzağında idi ve bu dinin kabulüyle Bulgar toprakları
İslâm coğrafyasına katılmış, Bulgar
milleti de Abbasî Hilâfeti’nin manevî otoritesini kabul etmişti. Takip eden devrede tarih
sahnesine çıkan Karahanlı, Gazneli ve Selçuklular gibi önemli Türk-İslâm devletleri ise,
kuruluş aşamasında İslâm topraklarından bazı bölgelere sahip olmakla birlikte, zaman
içerisinde çok geniş bölgeleri de İslâm ülkesi haline getirmişlerdir. Buradan bizim varmak
istediğimiz nokta, Kafkaslarda Hazarlarla Mansur döneminde başlayarak Harun Reşîd
döneminde son bulan silahlı ilişkilerle Emevî valisi Nasr b. Seyyar’ın daha önce başarısız bir
sefer yapmış olduğu Uşrûsana’nın Me’mun dönemindeki fethi haricinde, Orta Asya
bölgesindeki Türk topraklarında Abbasîler döneminde, Türklerle Araplar arasında doğrudan
savaşların olmadığıdır. Tabiatıyla savaşların olmaması Türklerle Müslüman Arapların
ilişkilerinin kesildiği değil, yeni şekiller kazandığı tarzında değerlendirilmek durumundadır.
Bu vesile ile hatırlanması gereken bir diğer husus ise bu dönemde Türk-Arap ilişkilerinin,
Türk bölgelerinden daha çok, doğrudan İslâm Devleti’nin merkezinde veya değişik
yörelerinde cereyan etmiş olduğudur ki, bu yeni devreyi Hizmet Safhası başlığı altında
değerlendirmemiz mümkündür.
Emevîler döneminde İslâm Devleti birçok ulusu birleştiren bir büyük devlet olduğu halde,
hanedânın sürdürdüğü politika dolayısıyla bu milletlerin tamamını, eşit şartlarda devlet
hizmetine alamamıştı. Halbuki Abbasîleri iktidara getiren harekette Mevalînin önemli
katkıları vardı ve Abbasî Hilâfeti de daha sonra devlet hizmetlerinde Mevalîden,
yeteneklerine göre eşit biçimde faydalanma yoluna gidecekti. Bu arada başta, ilk defa bu
sırada ortaya çıkan vezâretle birlikte birçok idarî ve askerî kadrolarda İranlılar istihdam
edildiler. Türklerse önceleri az da olsa, daha sonra gitgide sayıları ve ağırlıkları artmak üzere
askerî alanda görev aldılar. Bununla birlikte Türklerin İslâm Devleti’nde askerî hizmetlere
çok daha önceden beri alınmakta olduklarını da ifade etmemiz gerekir. Nitekim ilk dönemde
642’de Ahnef b. Kays ile başlayıp 707’de Kuteybe b. Müslim’in Buhara ve Semerkant’ı
fethine kadar süren devrede, gerek esir düşen ve gerekse antlaşmalar sonucunda verilen çok
sayıda Türk’ün İslâm Devleti hizmetine alındıkları ve özellikle de orduda istihdam
edildiklerini belirtmemiz yerinde olacaktır. Bir örnek vermek gerekirse, Muâviye’nin Horasan
valisi Ubeydullah b. Ziyâd’ın 674’te, Buhara melîkesi Kabac Hatun ile yapmış olduğu
antlaşma sonucu, Buharalı iki veya dört bin genci savaş ganimeti olarak almasını
gösterebiliriz. Özellikle okçulukta mahir oldukları ifade edilen bu gençler, Araplarla
karıştırılmayarak Basra’da kendi adlarıyla anılacak olan es-Sikketü’l-Buhariyye (Buharalılar
Caddesi)’ye yerleştirileceklerdir. Bir başka örnek ise, Hz. Osman’ın oğlu Said b. Osman’ın
Semerkant’tan aldığı binlerce Türk gencidir. Emevîler dönemi için bu örnekleri artırmamız
mümkündür. Nitekim Mâverâünnehir bölgesindeki fetihlerde başta Kuteybe b. Müslim olmak
üzere, İslâm orduları komutanlarının mahallî birliklerden sıkça faydalanmış oldukları
bilinmektedir. Bununla birlikte Emevîler döneminde İslâm Devleti’nin çeşitli kademelerinde
görev alan Türklerin sayılarının çok da abartılmaması gereği açıktır. Türklerin İslâm
Devleti’nde sürekli ve yoğun biçimde hizmete alınmaları ise Abbasîler döneminde
gerçekleşmiştir.
Türkler Abbasî ihtilalinin hazırlık döneminden başlamak üzere ve bilhassa da Talas Savaşı
sonrasındaki devrede, İslâm Devleti’nin hizmetinde, başta orduda olmak üzere büyük çapta
14


kendi istekleriyle görev almışlardır. İhtilalin birlik kumandanlarından Muhammed b. Sûl,
Merv’de Abbasîlerin lehine propaganda yapan Tarhûn b. ez-Zâî ve Ebû Müslim’in güvenilir
adamlarından Tarhûn el-Cemmâl bu çerçevede Abbasî idaresinde öne çıkan ilk Türklerdir.
Talas Savaşı sonrasında Hizmet Dönemi şeklinde isimlendirilen zaman diliminde Türklerin
İslâm Devleti hizmetine girmeleri büyük yekûnlara ulaşmıştır. Nitekim Halife Mansur (754775)’
un ordusunda Türkler belirli bir nispette yer alıyorlardı. Onun daire şeklindeki planını
bizzat çizdiği Bağdat’ta Horasan kökenli birlikler için kışlalar yaptırdığı bilinmektedir. Onun
döneminde görev yapan Türkler arasında Züheyr et-Türkî, Mubarek et-Türkî ve Hammâd etTürkî’yi
tanıyoruz. Fakat çok tanınan bu üçü yanında kaynaklara geçmeyen Türklerin de
önemli bir sayıya ulaştıklarında şüphe yoktur. Nitekim bu husustaki tahminimiz İbnü’lEsîr’deki
bir rivayet sayesinde oldukça güçlenmektedir. Buna göre Halife Mansur oğlu
Mehdî’ye; “Mevalîne teveccühle bak. Kendilerine iyilikte bulun. Onları kendine
yaklaştırmaya çalış. Onlarlardan çok dost edin. Çünkü bir sıkıntıya düşersen, onlar senin
yardımına koşarlar. Horasan halkını hususi suretle tavsiye ederim. Çünkü onlar bu devlet
uğrunda mallarını ve canlarını fedâ etmiş, en büyük yardımcıların ve taraftarlarındır”
şeklinde vasiyette bulunmuştu.
Harun Reşîd (786-809)’in Muhafız Birliği’nin ise tamamıyla Türklerden oluştuğu
nakledilmektedir. Harun Reşîd’in 786-87’de yeniden tanzim ve tahkim ettiği Tarsus, Adana,
Maraş, Malatya hattı boyunca devam eden Bizans sınırında yani Sugûrda, el-Avâsım adıyla
müstakil bir idarî bölge kurduğunu görüyoruz. Halifenin burada daha Mansur döneminde
bölgeye getirilmiş olan Mehdî döneminde de sayıları artmaya devam eden ve içlerinde yoğun
biçimde Türklerin de bulunduğu Horasanlı askerlerden özellikle faydalandığını, hatta Ebû
Süleym Ferec el-Hâdim et-Türkî’yi bazı bölgelerin genel komutanlığına tayin ettiğini
biliyoruz. Ebû Süleym, bölgede 25 yıldan fazla kalarak, Sugûrun tahkim ve imar faaliyetlerini
sürdürdüğü gibi, âmilliği veya valiliğini de üstlenmiş, askerî açıdan bu son derece önemli
bölgenin âdeta çeyrek asır yegâne hakimi olmuştur. Tabiatıyla o buradaki tek Türk asıllı
değildir. Ebû Süleym Ferec el-Hâdim et-Türkî’nin ordusunda da çok sayıda Müslüman Türk
hizmet etmektedir. Zaten Abbasîler döneminde asker olarak İslâm Devleti’ne hizmet eden
Türklerin önemli bir bölümü bu Sugûr ve Avâsım bölgelerinde bulunmuşlardır. Bununla
birlikte buradaki Müslüman Türklerin yalnızca askerî faaliyetlere katılmakla yetinmediklerini,
ilmî ve kültürel çalışmalarda da belirli bir düzeye gelmiş olduklarını vurgulamamız yerinde
olacaktır. Nitekim 1037’de Meyyâfârikîn (Silvan)’e yerleşip, daha sonra Bağdat
Nizamiyesi’nde müderrislik yapacak olan Ebû Bekir Şâşî, Taşkentli bir Türk olarak burada
ilmî çalışma yapan çok sayıdaki Müslüman Türklerin bir geç dönem örneğidir.
Halife Me’mun (813-833)’un hilâfete geçişinde İranlı unsurların etkili olduğu bilinmektedir.
Onun annesi de İranlı idi. Bu durum Me’mun’un İranlılara karşı hissî bir yakınlık duymasına
ve onları devlet kadrolarına yoğun biçimde yerleştirmesine neden oldu. Fakat bir süre sonra
İranlı unsurlardan rahatsızlık duymaya başlayan Halife bu defa da, İranlıların artan nüfûzlarını
Türklerle dengelemeye karar verdi. Onun bu kararı ve aynı istikametteki uygulamaları,
Türklerin Abbasî Hilâfeti’ndeki ağırlıklarının kuvvetle hissedilmesi açısından bir dönüm
noktası teşkil etmiştir. Me’mun kardeşi Mu’tasım vasıtasıyla Türk illerinden düzenli bir
15


biçimde ücretli askerler getirtiyordu. Kısa sürede bunların Bağdat’taki sayıları 18.000’i
bulmuştur. Me’mun, Mısır’daki bir isyanı bastırması için kardeşi Mu’tasım’ı
görevlendirdiğinde (830), onun ordusunda 4.000 kadar Türk askeri vardı ve görevlerini
başarıyla tamamlamışlardı. Aynı
şekilde Me’mun Bizans’a karşı olan seferlerinde bu
askerlerden büyük çapta faydalanıyordu. Gelecekte Mısır’da bir devlet kuracak olan
Ahmed’in babası
Tolun bu sırada gelen askerlerdendir. Me’mun’un ordusunun komuta
kademesi içinde yer alan Afşin Haydar b. Kâvûs, Eşnâs et-Türkî, Boğa el-Kebîr, Hakân Urtuc
hep Türk asıllıdırlar.
Mu’tasım (833-842)’ın hilâfete geçişinde ordudaki Türk unsurunun önemli rol oynadığı
görülür. Onun döneminde Araplardan sonra İranlılar da devlet idaresindeki nüfûzlarını önemli
ölçüde kaybetmişler, hilâfet ordusuna Türkler tamamıyla hakim olmuşlardır. Bu sırada on
binlerce Türk anayurtlarını terk ederek İslâm ordusuna katılmışlardır. Nihayet Mu’tasım,
sayıları çok fazla artan (tahminen 25-30.000 civarında), başkentteki halkla yeterli uyum
sağlayamayan Türkler için 836’da Bağdat’ı terk ederek, özel olarak kurdurduğu Sâmarrâ
şehrine geçti. Artık buradaki Türkler şehir içerisinde kendileri için ayrılmış özel mahallelerde
kalmakta olup, imtiyazlı bir konumda idiler ve doğrudan halife üzerinde etkili
olabilmekteydiler. Mu’tasım’la başlayan 56 senelik süredeki (836-892) sekiz halife
döneminde (Mu’tasım, Vâsık, Mütevekkil, Muntasır, Mutaîn, Mu’tez, Muhtedî ve Mu’temid)
Türkler, hilâfet merkezinde yalnız askerî alanda değil, siyasî ve idarî alanlarda da büyük
nüfûz sahibidirler. Bu nüfûzun halife seçiminde bile geçerli olduğunu, bu devrede halifelerin
Türklerin istekleri dışına çıkamadıklarını ifade etmemiz gerekir.
892’de Mu’temid tarafından Sâmarrâ terkedilerek tekrar Bağdat’a dönülmesi, Türklerin
devlet kademelerindeki nüfûzunu kırar gibi olduysa da, bu durum sürekli olamadı. Mu’tezid
(892-902) ve Muktefî (902-908) dönemlerinde içte ve dışta bazı başarıların kazanılması,
halifelerin güçlerini artırmıştı. Fakat Muktedir (908-932)’in halife olmasıyla durum yeniden
bozuldu ve eski haline döndü. Bunun üzerine Radî (934-940)’nin Kasım 936’da Basra ve
Vâsıt’ın güçlü valisi Hazar Türklerinden Muhammed b. Râik el-Hazârî et-Türkî’yi geniş
yetkilerle Emîru’l-Ümerâ tayin etmesiyle Türk nüfûzu, tekrar eski gücüne ulaşmıştır. İbn Râik
el-Hazârî’yi 11 Eylül 938’den itibaren Ebu’l-Hüseyin Beckem et-Türkî (ö. 21 Nisan 941) ve
Tûzûn (943-945) takip edecektir. Bilindiği gibi bu dönem, Türk valilerince hilâfet toprakları
üzerinde kurulan ilk Türk-İslâm devletlerinden (Tolunoğulları, Sâcoğulları, İhşidîler) sonra
bağımsız Türk-İslâm devletlerinin (İdil (Volga) Bulgar Hanlığı, Karahanlılar, Gazneliler) de
tarih sahnesine çıktıkları bir devredir.
Abbasî Hilâfeti döneminde başta askerlik olmakla birlikte farklı alanlarda da İslâm Devleti’ne
hizmeti geçen Türklerin çoğunun ismini belirlememize tarih kaynakları imkân
vermemekteyse de M. Şemseddin Günaltay, Zekeriya Kitapçı, Hakkı Dursun Yıldız ve Ekrem
Pamukçu gibi tarihçilerimiz sayesinde bunlardan bir kısmını isim ve hizmetleriyle birlikte
öğrenebilmekteyiz. Yeri geldiğinde hizmetleri dolayısıyla tekrar bahsedeceğimiz bu kişlerden
en önemlilerinin isimlerini burada vermekle yetinmek istiyoruz: Sûl Ailesi (Sûl-Tekin,
Süleyman b. Sûl, Muhammed b. Sûl, İbrahim b. Sûl, Ebû Bekir es-Sûlî ve Amr b. Mes’ade es-
Sûlî), Hammâd et-Türkî, Züheyr et-Türkî, Mubarek et-Türkî, Yahya b. Da’ud el-Hursî, Ebû
16


Süleym Ferec el-Hâdim et-Türkî, Afşin Haydar b. Kâvûs (ö. 841), Eşnâs (ö. 844), İnak (İtah)
et-Türkî (ö. 849), Boğa el-Kebîr et-Türkî (ö. Ağustos 862), Boğa es-Sağîr et-Türkî (ö. 867),
Vasîf et-Türkî (ö. 30 Ekim 867), Yâzmân, Ubeydullah b. Yahya b. Hakân et-Türkî (ö. 876),
İshak b. Kundacık el-Hazârî (ö. 892), Bilgeçur.
Türklerin İslâm dünyasında ilk dönemlerde ve öncelikle askerî hizmetlerde istihdam
edildikleri görülmektedir. Bu sırada bazı idarî kadrolarda da Türklere görev verildi ise de,
bunlar küçük memuriyetlerdir. Fakat Halife Mu’tasım ile yoğunlaşan Türk nüfûzu devresinde
Türklerin, üst kademe idarî kadrolarda da yerlerini aldıklarını tespit etmek mümkün
olmaktadır. Bunlar arasında askerî bir mahiyet de taşıyan valilik başta gelir. Bu takdirde çoğu
defa bu valiler yerlerine vekil gönderir, kendileri merkezde kalmayı tercih ederlerdi. Bunun
yanında her hangi bir isyan durumunda bölgeye gönderilen kumandan aynı zamanda vali
tayin edilerek, her iki idarenin tek bir elde toplanması hedeflenirdi. Bu valiler de isyanın
bastırılmasından sonra merkeze dönerlerdi. Türklerin bu dönemde üstlendikleri bir görev de,
yer yer valiliği de içeren âmillikti. Sarayın önemli bir memuriyeti sayılan hâciplik
(mabeyincilik)’e ise, bilhassa Sâmarrâ döneminde hemen tamamıyla Türkler tayin edilmiştir.
Şimdi sırasıyla hilâfetin merkez ve taşra teşkilâtında askerlik haricindeki hizmet alanlarında
görev yapmış olan Türkleri, kaynakların verdiği bilgiler ölçüsünde, tanımaya çalışalım:
Eşnâs et-Türkî, Halife Mu’tasım tarafından 834’te Mısır valiliğine tayin edildi. O, 844’teki
ölümüne kadar ölümüne kadar bu görevi vekilleri vasıtasıyla idare etti. Eşnâs’a İnak et-Türkî
halef oldu (844-849). Onun bir ara Yemen, daha sonra sırasıyla Kûfe, Hicaz, Mekke ve
Medine valisi olması da söz konusudur. Tabiatıyla o bu görevlere de vekiller göndermiştir.
Mısır’a daha sonra da Türk asıllı valiler gönderilecektir: Asker kökenli olmayan Feth b.
Hakân b. Artuk (856-861), asker olarak tanınan Muzâhim b. Hakân b. Urtuc et-Türkî (867),
onun vefatı üzerine oğlu Ahmed b. Muzâhim (868) ve bu sonuncusunun da kısa süre sonra
ölümünü müteakip Uzcûr (Uhrûz) b. Uluğ Tarhan et-Türkî, yine aynı sene Bayık Bey’in vekili
olarak Tolunoğlu Ahmed, Mısır’a vali olarak gelmişlerdir. Bu vesileyle Ahmed’in burada daha
sonra, halkının çoğunluğu Arap ve diğer unsurlar olmasına rağmen, bir devlet kurabilmesinde,
kendisi ve daha önceden beri Türk valiler dolayısıyla gelen çok sayıdaki Türk’ün askerî ve
idarî kadrolarda yer alarak, burayı âdeta Sâmarrâ’dan sonra Türklerin ikinci bir üssü haline
getirmiş olmalarının etkili olduğunu belirtelim.
Mısır dışında Türklerin valilik yaptıkları ikinci önemli bölge Suriye ve Sugûr’dur. Bu bölge
Bizans etkeni dolayısıyla âdeta devamlı bir dâru’1-harptir. Bölgenin değişik merkezlerinde
vali ve yer yer âmil olarak görev yapan Türkler arasında; Eşnâs, Âferidûn et-Türkî, Boğa el-
Kebîr, Fetb b. Hakân, Nûrşî b. Tâcbek et-Türkî, Amâcûr et-Türkî, oğlu A1i, Musa b. Boğa,
Asâtekin, Mancûr, Bektemir b. Taştemir, İshak b. Kundacık’ı tanıyoruz.
Türklerin vali ve âmil olarak bulundukları üçüncü bölge ise Azerbaycan, İrminiye ve
Horasan’ı içeren Doğu Eyaleti’dir. Bu geniş eyâletin değişik bölgelerinde görev yapan
Türkler arasında ise; Afşin, İnak, Boğa el-Kebîr, Boğa es-Sagîr, Musa b. Boğa, Tekin el-
Buharî, Ağartmış et-Türkî, Kayıglıg, Asâtekin ve Kûncûr et-Türkî’yi tanımaktayız.
17


Taşra teşkilâtında görev yapan Türk asıllılar yanında, merkezde görev yapan Türkler
arasından, Abbasî devletinde vezaret makamına ulaşan ilk Türk, Ubeydullah b. Yahya b.
Hakân’ı daha önce zikretmiştik. Onun oğlu Muhammed ve torunu Abdullah da bu makama
getirileceklerdir. Abbasîler döneminde vezirlik yapan bir diğer Türk de Müstaîn’in bu
makama getirdiği Otamış (Haziran 862)’tır. Abbasî hâcipleri arasındaki Türk asıllılar ise; ilk
defa Mu’tasım döneminde göreve getirilen Vasîf, Simâ ed-Dımaşkî, Eşnâs, İnak’tır. Daha
sonraki halifeler de Türkleri hâcip olarak tayin etmeye devam etmişlerdir. Örnek; Boğa es-
Sagîr, Otamış, Vasîf, Bayık Bey, Musa b. Boğa, Yarcûh et-Türkî, Hotarmış, Begtemir ve
diğerleri. Merkez teşkilâtındaki divânlarda görev yapan Türkler olarak ise ancak Sûlî ve
Hakânî ailelerini tanıyoruz.
Müslüman Türkler, İslâm Devleti içerisinde asker ve kısmen idareci olarak değişik kadrolarda
görev yapmaları yanında, Mütevekkil ile Feth b. Hakân örneğinde olduğu gibi, Halifenin
yakın çevresindeki bir dostu (mahremi esrarı), farklı alanlardaki hizmetleriyle yeni girdikleri
İslâm medeniyetinin yapıcı birer unsuru olmuşlar, Müslümanlıklarının bir gereği ve sonucu
olarak da dinî ilimlerle İslâm toplumu çevresinde gelişme imkânı bulan diğer bilim dallarında
önemli başarılara sahip olmuşlardır. Bunları, Türklerle Arapların ilişkileriyle ilgili olmakla
birlikte, bu ilişkilerin bir sonucu olmaları dolayısıyla daha sonra kısaca değerlendireceğiz.
Şimdi ulaştığımız sonucu özetle tekrarlamak gerekirse; Araplar Türkleri, müphem bir biçimde
de olsa, İslâmiyet’ten önce tanımışlardır, İslâmiyet’le birlikte dolaylı ilişkiler var olmuş, bunu
İran’ın fethinden itibaren doğrudan münasebet dönemi takip etmiştir. Halife Ömer İbn
Abdülaziz dönemi (7l7-720) hariç Emevîler dönemini bir Mücadeleler Safhası olarak
tanımlamak gerektiği kanaatindeyiz. Abbasîleri iktidara getiren hareketin içinde de yer alan
Türklerle Arapların ilişkilerinde 75l Talas Savaşı bir dönüm noktası oluşturmuştur. Artık
Dostane İlişkiler Devresi başlamış, bunu da Hizmet Safhası takip etmiştir. Tabiatıyla bu
tezahürler Türklerin İslâmiyet’i kabulünde de akislerini bulmuştur.
III. TÜRKLERİN İSLÂM DİNİNİ KABULLERİ
Peygamberimizin İslâmiyet’i tebliğe başladığı sırada, coğrafî mekan itibarıyla ondan çok
uzaklarda bulunan Türkler içerisinden bir sahabenin çıkıp çıkmadığını bilemiyoruz.
Tabiatıyla sahabeden bir veya birkaç Türk asıllı bulunsaydı da, bunlar istisna olurlardı. Çünkü
Türklerin İslâmiyet’i kabulü, İslâm mesajının kendilerine ulaşmasıyla doğrudan alâkalıdır ve
bu da Müslüman Araplarla vasıtasız bir ilişki içerisine girmelerinden sonra gerçekleşmiştir.
Bununla birlikte Nihavent savaşı (642) sonrasında başlayan doğrudan/birebir ilişkilere rağmen
ilk Müslüman Türk devletlerinin ortaya çıkması, bir başka ifadeyle İslâmiyet’i kabul eden
Türklerin devlet kuracak çokluklara ulaşabilmeleri için, üç asırlık bir zamanın geçmesi
gerekmiştir. Burada karşımıza Müslüman Araplarla Türklerin ilişkilerinin yoğunluk ve
mahiyetiyle paralellik arz eden bir durum çıkar. Şimdi bu gelişmeleri sırasıyla görebiliriz.
Fakat bunlardan da önce Batılıların konversion/conversion dedikleri din değiştirme kavramı
üzerinde özlü biçimde durmamız yararlı olacaktır.
Ferdî veya topluca olsun, din değiştirme, hayatta karşılaşılabilecek en önemli olaylardan
biridir. Girilecek din İslâm olduğunda bu kabulü ifade etmek üzere ihtida terimi
kullanılmaktadır. İlâhiyatçılar başta olmak üzere ihtida, Dinler Tarihi, Din Psikolojisi, Din
Sosyolojisi ve Din Felsefesi’nin inceleme alanlarına girmektedir. Din değiştirme, değişik şekil
18


ve şartlarda gerçekleşen ve farklı neticeler ortaya çıkaran son derece karmaşık yapıya sahip
bir gelişmedir. Zira kişinin bağlanmış olduğu dini bırakarak başka bir dine intisabı bazen
duygusal, bazen entelektüel, bazen de her ikisinin değişik oranlarda rol oynadığı sebep ve
problemlere bağlı olarak gerçekleşebilir. Ayrıca din değiştirmede, kişinin veya toplumun
içinde bulunduğu şartlar, sunulan dinin içeriği, sunulma şekil ve zamanıyla, burada hemen
sayamayacağımız çok sayıda etken, farklı ağırlıklarda önem taşımaktadır. Gerçekten çok
geniş olan bu konuyla ilgili olarak, Katolik, aristokrat bir aileden gelerek, araştırmalarıyla
dünya çapında bir üne kavuşan, bu arada İkbâl’i ve onun vasıtasıyla da Mevlânâ’yı tanıyarak
İslâm’ı seçen Eva de Vitray-Meyerovitch’in birkaç cümlesini hatırlamak yerinde olacaktır:
“Yeryüzündeki fertler kadar yollar vardır. Bazıları için bu, bir yıldırım çarpmasını andırır;
bazıları içinse, uzun zaman benim için söz konusu olduğu gibi, iki adım ileri bir adım geri
şeklinde gerçekleşir. Söz gelimi, yıldırım çarpmışçasına Müslüman olan çok iyi dostlarım var.
Onlar Kahire’ye geldiklerinde, bir camiye girdiler ve kubbenin başlarına çöktüğü hissine
kapıldılar. Niçin ikisi de birden hıçkırıklara boğulduklarını, onlar bugün dahi söyleyebilecek
durumda değillerdir. Onlar ateşli Müslümanlar oldular. Diğer bazı dostlarım ise, daha çetin
ve çoğu zaman da açıkçası çok zor bir güzergâh takip ettiler”.
Buradan anlaşılan muhtedî (İslâm’ı din olarak kabul edip, giren) sayısı kadar farklı ihtida
olayıyla karşılaşılabileceği, yani biri diğerine tıpatıp uyan iki ihtida bulmanın mümkün
olmadığı, bununla birlikte anlamayı kolaylaştırmak açısından bazı sınıflamaların
yapılabileceğidir. Buna göre ihtida ya bir anda olur, ya da uzun uzun düşünme ve araştırmanın
neticesinde gerçekleşmiş olabilir. Konuyla ilgilenenler, birinci gruba girenlerin, birbirinin
aynı veya benzer bir süreçten geçtiklerini belirterek, psikodinamik bir yaklaşımla bunların,
çocuklukları boyunca ve din değiştirme hadisesinden hemen önce duygusal karmaşa
yaşadıklarını iddia ederler. Böylece duygusal bir yaklaşımla ve bir anda olan din
değiştirmelerde muhtedî pasif, diğerinde ise aktif ve müdrik bir biçimde nitelendirilmiştir.
İhtidanın ikinci şekli, genelde dört merhaleyi içerir: Birinci merhale, kişinin inanmakta olduğu
dine bağlılığının, şu veya bu sebeple zayıflamış olmasıdır. Bu zayıflamanın mukabili olarak,
kendisini tatmin edecek yeni bir inancı araştırıp, öğrenmesi veya dışarıdan bir şekilde
kendisine ulaştırılması, ikinci merhaleyi oluşturur. Bundan sonra yeni din ile eskiden sahip
olduğu din arasında çatışma ve kişinin bunlar arasında, uzun veya kısa süreli tereddüt devresi
gelir. Nihayet dördüncü merhale yeni dinin benimsenmesi ve ona girmedir. Netice olarak, her
ne şekilde olursa olsun, din değiştirmek çok ciddî bir iştir ve bu nedenle de kişilerin veya
toplumların din değiştirmeleri, aynı
şekilde çok dikkatle ve değişik cepheleriyle birlikte
titizlikle değerlendirilerek anlaşılmak durumundadır.
Türklerin İslâm’ı kabulü konusuna geldiğimizde, bunun da İslâm’ın diğer milletler tarafından
kabulü veya dünyanın muhtelif coğrafyalarında yayılmasından çok farklı ve kendi şahsına
özel bir gelişme olarak değerlendirilmemesi gerektiği kanaatindeyiz. Böyle olunca da,
öncelikle İslâm’ın diğer Müslüman milletler arasındaki kabul sürecinin, örnekler olarak
önümüzde bulundurulmasının gereği ortaya çıkmaktadır. Yani İslâm bütün dünyada hangi
şartlarda kabul edildiyse, çok veya az değişmekle birlikte, Türkler arasında da aynı
şartlarda
yayılmış olmalıdır.
19


İslâm’ın dünyanın çok geniş bölgelerinde, farklı topluluklar ve milletler tarafından kabulünün
en önemli etkeni İslâm’ın bizzat kendisidir. İslâm mesajı, özüne uygun yöntemlerle tebliğ
edilebildiğinde, muhataplarınca kabul edilmesinde, büyük sıkıntılarla karşılaşılmamıştır.
Bununla birlikte bu durum çoğu zaman başarılamamış, İslâm’ı bazı Müslümanların ortaya
koydukları görüntülerle tanıyan/tanımlayan insanlar, bu dini benimsemekte çekimser
davranmışlar veya karşı durmuşlardır.
Bu münasebetle altı çizilmesi gereken bir husus da, genel olarak dinlerin yayılmasında silahlı
gücün etkisinin abartılmaması gerektiği, İslâm’ın yayılmasının ise hiçbir şekilde silah zoruyla
ilişkilendirilemeyeceği, aynı
şekilde mucizevî bir süratle İslâmlaşmadan da
bahsedilemeyeceğidir. Dikkatle incelendiğinde İslâm dininin hızlı ve fakat açıklanabilir bir
tarzda yayılmış olduğu anlaşılmaktadır. Bizim tespitlerimize göre dünyada İslâm, misyonerli
bir din olmamakla birlikte, kendisine inanan samimi müminlerin çabaları, ticarî ilişkiler,
Tasavvuf, toplumların önderlerinin Müslümanlığı kabulü, muhataplarının diliyle dinin
anlatılması, eğitim öğretim kurumları, evlilik, evlat edinme... v.b. bir kısım vesile ve
vasıtalarla yayılmıştır. Şüphesiz bu yayılmada muhatap toplumların durumları da önemlidir.
İslâm’ın tebliğ ve kabulündeki bu genel durumlar, Türkler için de büyük ölçülerde geçerlidir.
Şimdi sıra bu prensipler çerçevesinde önce Emevîler ve daha sonra da Abbasîler döneminde,
Türkler arasında İslâm’ın yayılmasıyla ilgili durum tespitine gelmiş olmakla birlikte, bundan
da önce bu konunun izahında ortaya çıkan iki eğilime, kısaca temas etmemiz yerinde
olacaktır. Bir kısım araştırmacılar İslâm’ın Türkler tarafından çok kısa zamanda, hiçbir
mukavemet görmeksizin kabul edildiğini ifade etmektedirler. Onlara göre bu kolay kabulün
arkasında yatan sebep, eski Türk inançlarıyla, İslâm arasındaki yakınlıktır. Tabiatıyla böyle
bir görüşe katılma imkânı bulunmamaktadır. Çünkü İslâm Türkler arasında hızla yayılmadığı
gibi, o günün şartlarında yayılması mümkün de değildi. Bir defa şunu unutmamak gerekir ki,
İslâm Türklerin tamamına aynı zamanda eksiksiz bir paket program gibi tebliğ edilmiş
değildir. Bu sebeple Türklerin bir kısmı
İslâm’la muhatap olduğunda, diğer bazı Türk
topluluklarının böyle bir dinden haberdar olmaları için bile, aradan uzun zaman dilimlerinin
geçmesi gerekiyordu. Ayrıca inançlar arasındaki yakınlığın dinlerin değiştirilmesinde değil,
ancak yeni kabul edilen dine kolay uyabilmede etkili olabileceği unutulmamalıdır. Bununla
birlikte Türkler, uzunca bir zaman içerisinde ve fakat istisna denilebilecek küçük topluluklar
hariç, bu dini bir millet bütünü olarak kabul etmek başarısını göstermiş bulunmaktadırlar.
Türklerin İslâm’ı kabulü konusunda ortaya konan ikinci görüş ise, silah zoru meselesidir.
Tabiî olarak bu düşünce de, konuyu izahtan uzaktır. Fikirler ve inançlar silah zoruyla değil,
ikna ve gönülden tasdikle değişebilir. Silah zoru, en nihayet bazı fikirlerin bir süre için,
gizlenmesinden fazla bir etkiye sahip olamaz. Yoksa Mısır kapılarına kadar, bütün İslâm
dünyasını boydan boya ezen Moğolların, bir süre sonra İslâmiyet’i benimsemiş olmaları nasıl
izah edilebilir. İslâm’ın yayılmasında fetihlerin rolünü abartmamak gerektiği gibi, bugün
Müslümanların yaşadığı bölgelerin çok önemli bir kısmına İslâm adına hareket eden silahlı
güçlerin hiçbir zaman ayak basmadıkları da kesindir. Nihayet ilk dönemlerden beri
Müslümanların egemenliğinde bulunan, İslâm’ın coğrafî kaynağına çok yakın bir konumdaki
Suriye, Mısır, Irak gibi bazı ülkelerde günümüze kadar gelmiş olan Gayrimüslimlerin
20


varlığını da, başka türlü açıklamanın imkânı yoktur. Ayrıca dikkat çekmek istediğimiz önemli
bir nokta da, silahlı ilişkiler ve neticesindeki fetihler konusunu Türklerle ilişkilendirenlerin,
genelde yalnız Horasan ve Mâverâünnehir bölgelerini göz önünde bulundurmakta
olduklarıdır. Bilindiği gibi Mâverâünnehir, İslâm öncesinden beri Türklerin yaşadıkları
bölgelerden biridir. Bu bölgede, özellikle Emevîler döneminde, İslâm Devleti’ne yeni
topraklar kazandırma hedefine yönelik olarak savaşlar olmuştur. Buna karşılık vatan
topraklarını koruma adına Türkler de ellerinden geleni yapmışlar, Müslüman Arap orduları
karşısında direnmişlerdir. Fakat Türkler arasında İslâm’ın yayılması denildiğinde düşünülmesi
gereken coğrafya çok daha geniştir ve bu geniş ülkelerdeki ilişkiler silahlı değil, barışçı
münasebetlerdir. İslâm’ın kabulünde etkili olanlar da bunlar, yani hür irade ile İslâm’a
girilmesidir.
İşte bu zarurî girişten sonra sıra, önce Emevîler döneminde Türkler arasında İslâm’ın küçük
gruplar halinde yayılmasının, sonra da Abbasîler döneminde dostluk ve hizmet ilişkilerinin de
etkisiyle büyük toplulukları içerecek şekilde kabulünün gösterilmesine gelmiş bulunuyoruz.
Bu gelişmeler sonucunda öncelikle Abbasî Hilâfeti’ne ait topraklar üzerinde Türk valilerince
yarı bağımsız diye nitelediğimiz Tolunoğulları
(868-905), Sâcoğulları (890-929) ve İhşidîler
(935-969) devletleri, sonra da ya tamamen dışarıda veya kısmen hilâfet toprakları içerisinde
olmak üzere İdil (Volga) Bulgar Hanlığı (VII-XV. yy), Karahanlılar (840-1212), Gazneliler
(963-1186), Selçuklular (1040-1157) ve Hârizmşahlar (1097-1231) gibi bağımsız Türk-İslâm
devletleri tarih sahnesine çıkacaktır. Şüphesiz bu süreç Türklerin İslâm’ı kabulleri açısından
eksiktir. Bundan sonra da Türklerin İslâmiyet’i kabulleri devam etmiş ve sonuçta istisnaları
haricindeki bütün Türk toplulukları Müslümanlığa dahil olmuşlarsa da, bunlar bizim bu
kitaptaki sınırlarımızın dışarısında kalmaktadırlar ve haklarında da bu kadarlık bir
hatırlatmadan daha fazla bir şey söylenecek değildir.
A. Emevîler Döneminde İslâmın Kabulü
Emevîler döneminde (66l-750) Türklerin İslâmiyet’i kabulü, büyük gruplar halinde değil,
ancak münferit ihtidalar veya küçük toplulukların Müslüman olması
şeklinde gerçekleşmiştir.
Burada aklımıza Türklerin Müslümanlarla ilk temaslarından itibaren, yeni dinin yayılmasının
neden çok çabuk olmadığı sorusu gelmektedir. Şüphesiz bunda Emevî idarecilerinin, özellikle
de Horasan’a gönderilen Emevî valilerinin tutumlarının önemli rolü vardır. Çünkü bu devir
idarecileri genelde İslâm’ı cihanşümul bir din haline getirme idealinden oldukça da
uzaklaşmışlardı. Emevî yönetimine göre Türk bölgelerine yapılan akınların başta gelen sebebi
ganimet elde etmekti. Türk toprakları
“halifenin çiftliği” olarak telâkkî ediliyor ve daima
daha fazla gelir temini hedefleniyordu. Bu hedef o derece öncelikli idi ki, Müslümanlığı kabul
edenlerden de Gayrimüslimlerden alınan harac ve cizyenin tahsiline devam edilebiliyordu.
Nitekim bu husus 720’de Horasan’a vali olarak gönderilmiş olan Said b. Hâris’in, bir Türk
isyanını bastırdıktan sonra, bozulan Türkleri takip etmek isteyen Araplara karşı söylediği şu
sözlerde çok açık bir biçimde görülmektedir: “Sakın onları takip etmeyiniz. Onlar
mü’minlerin emirinin vergi kaynağıdırlar. Onların katledilmeleri verginin kaybolması
demektir”.
Ordugâh şehirlerini (Emsâr) meydana getirmek için yalnız Araplar silah altına alınıyor, Divân
21


sicillerine de çoğunluk onlar kaydediliyorlardı. Fetihlerden aldıkları ganimet dışında, devlet
bütçesinden aylık ve yıllık şeklinde ödenekler alıyorlardı. Buna karşılık orduda asker olarak
görev yapan Türklere daha az ödeme yapılmaktaydı. Arap olmayan Müslümanlar, bu arada
İslâmiyet’i kabul etmiş Türkler, Mevalî ismi altında idarî, iktisadî ve sosyal bakımdan ikinci
sınıf vatandaş uygulamasına tabi tutuluyorlardı. Tabiatıyla bu uygulamalar, Türklerin
İslâmiyet’i kabullerinde oldukça da yavaş davranmalarına neden oluyordu. Nitekim halkın,
İslâmiyet’i kendilerinden öğrenecekleri Müslüman Araplara karşı ruhî durum ve hallerini
belirtmek maksadıyla Semerkant Türk hükümdarının, Çin İmparatoru’na yazdığı bir
mektupta; “Arap hâkimiyetinin 718’de zevâl bulacağı” ifadesine yer vermesi bu açıdan
dikkati çekicidir.
Hilâfet hazinesinin en önemli gelir kaynakları arasında, savaşlarda elde edilen ganimetlerden
intikal eden pay ile Gayrimüslim tebaadan alınan harac ve cizye bulunmakta idi. Bu son iki
verginin durumunu bir örnekle açıklığa kavuşturalım. Hz. Ömer devrinde Irak ve havalisinin
fethini takip eden dönemde buradan l24 milyon dirhem civarında vergi toplanıyordu.
Gayrımüslim (zımmî) halktan toplanan bu vergi miktarı, Haccâc’ın Irak valiliği döneminde
l88 milyon dirheme kadar ulaşmıştı. Fakat bölge halkının İslâmlaşmasıyla birlikte, harac ve
cizye alınamaması dolayısıyla Abdülmelik (685-705) döneminde bu miktar ilkinden 2/3
oranda noksanına 40 milyon dirheme düşmüştü. Tabiatıyla Emevî yöneticileri bu düşüşten
memnun kalmamışlardı. Böylece son derece ters bir durum, İslâm hilâfetinin ihtidaları
benimsememesi gibi bir netice ortaya çıkabilmişti.
Bu durumun Hişâm (724-743) dönemindeki, Mâverâünnehir’e ait bir diğer örneğiyle konu,
daha iyi anlaşılacaktır. Horasan valisi Esed b. Abdullah, Türkistan’da sükûn ve emniyeti
sağlayamamış, Türklerle yaptığı birçok savaşı da kaybetmişti. Bunun üzerine Eşres b.
Abdullah es-Sülemî Horasan valisi tayin edilmiştir (727-729). Eşres göreve başlamasıyla
birlikte hemen geniş bir İslâmlaştırma kampanyası açmış ve başta Semerkant, Buhara olmak
üzere Mâverâünnehir’e bir tebliğ heyeti göndermiştir. O, yeni muhtedîlerin resmî vergilerden
tamamen muaf tutulacaklarını ilan ettirmişti. Bu çabalar kısa zamanda semeresini vermiş,
kitle halinde İslâmlaşmalar başlamıştır. Tabiatıyla çoğalan Müslüman sayısıyla ters orantılı
olmak üzere, vergi gelirlerinde büyük çapta azalmalar başlamıştır. Bu durum karşısında
telaşlanan Eşres, Taberî ve İbnü’l-Esîr’in kaydettiklerine göre, Semerkant âmiline ve o
çevredeki vergi tahsildarlarına şu emri göndermiştir: “Daha önce kimlerden harac alıyorsanız
ister Müslüman olsun ister olmasın, yine onlardan aynı miktar haracı alınız”. Tabiatıyla
Müslüman olmanın, Arap dindaşlarıyla kendilerine eşit şartlar temin edemediğini görmek;
Türkler için yeni dine geçmeyi cazip kılmıyordu. İslâm’ın ana prensiplerine taban tabana zıt
bu uygulamalar İslâmlaşmayı yavaşlatıyor, idareye karşı isyanlara neden oluyordu.
Emevî komutanlarının fethettikleri Türk bölgelerinde yer yer halka çok sert davrandıkları
görülüyordu. Bu tutum da karşılığını isyanlar tarzında buluyordu. Kuteybe b. Müslim’in
Beykent’i fethinden sonra yerli halk, Arapların şiddet içeren muameleleri karşısında isyan
etmişti. Bu baş kaldırma çok kanlı bir biçimde bastırılmış, şehir tamamıyla yağmalanmıştı
(706). Benzer bir akibet Buhara için de geçerli idi.
Tabiatıyla Emevîler döneminde Müslüman Araplarla Türklerin ilişkileri tamamıyla bir
22


olumsuzluklar resmigeçidinden ibaret değildi. Emevî idarecilerinin bir kısmı Türk
bölgelerinde Müslümanlığın yayılması için bazı teşebbüslere girişmekten de geri durmadıkları
gibi Ömer İbn Abdülaziz benzeri, sahabe dönemi ihlasıyla İslâm’ın yayılmasına çaba sarf
edenler de olmuştur. Nitekim bütün olumsuzluklarına rağmen bu dönem, öncelik İslâm
Devleti’nin hâkimiyetine giren bölgelerde olmak üzere Müslümanlığın, Türkler arasında
yayılmaya başladığı bir devreyi oluşturur. Şimdi bu yöndeki en önemli çabaları ve sonuçlarını
hatırlatalım.
İslâmiyet Türkler arasında öncelikle Mâverâünnehir bölgesinde yayılmaya başlamıştır.
Kuteybe b. Müslim (valiliği 705-7l5)’in bu bölgede, bir taraftan fetihler yaparak buralarda
Müslümanlar adına askerî hâkimiyeti yerleştirirken, bir taraftan da bölge halkı ve ileri
gelenler arasında İslâm dininin yayılması için bazı çabalar sarf ettiğini görüyoruz. Nitekim o,
Buhara’nın kesin olarak Müslümanların eline geçmesinden sonra, 713 yılında burada bir cami
yaptırmış, şehrin ileri gelenlerinden dihkân Hîne’nin İslâm’ı kabul etmesinde etkili olmuştur.
Semerkant’ın Müslümanlara teslim şartları arasında da, şehirde bir caminin yapılmasına karşı
konulmaması hükmü yer alıyordu. Varılan antlaşmaya göre ayrıca Kuteybe’nin, maiyetindeki
askerlerle birlikte şehre girerek namaz kılması, hutbe okutması ve misafir edilmeleri
gerekiyordu. Kuteybe b. Müslim bu caminin yapılmasına bizzat nezaret etmiştir. Benzer
hususlar Beykent’in fethinde de uygulamaya konulmuştur. Ayrıca o, her ne kadar İslâm’ın
kabulüne katkıda bulunmuş olması
şüpheliyse de, fethedilen yerlere, hattâ aileler yanına
Müslüman Arapları yerleştiriyordu. Böylece bir kaynaşmanın gerçekleşmesini
amaçlamaktaydı. Nitekim bu uygulama Buhara’da yapılmıştı. Bunlar yanında Kuteybe’nin
Buhara ve başka bazı yerlerde Cuma namazına gelenlere teşvik amacıyla para dağıttığı
görülüyordu. Hattâ namazlarda Kur’ân’ın Arapça dışında bir lisanla okunması da söz konusu
olmuştu. Fakat her şeye rağmen onun fetihlerde gösterdiği başarıyı, İslâm dinini yaymada
gösteremediği de bir gerçektir. Bu neticede onun tutumundan ziyade, Emevî Hilâfeti’nin takip
ettiği koyu Arapçı politikanın tesirli olmuş olduğunu düşünmek mümkündür.
Halife Süleyman (7l5-7l7) döneminde Horasan valisi Yezid b. Muhalleb, Cürcan üzerine
yürümüş ve burasını zapt etmişti. Bölgenin hükümdarı
Sûl-Tekin’i de esir eden İslâm ordusu
komutanı, adamlarıyla birlikte Müslüman olması dolayısıyla onu kendi hizmetine almıştır. Bu
durum Cürcan bölgesinin Müslümanlığı kabul etmiş olduğu tarzında yorumlanamasa da,
kısmî bir İslâmlaşmadan söz etmemizi mümkün kılar.
Ömer İbn Abdülaziz (7l7-720)’in hilâfet dönemini, Mâverâünnehir’in İslâmlaşması
açısından, kısa fakat nispeten olumlu bir devre olarak değerlendirmek gerekir. Bilindiği gibi
Ömer İbn Abdülaziz’in en büyük ideallerinden biri, İslâm dininin, Emevî Devleti’nin geniş
hudutları içinde yaşayan; dil, din ve ırk bakımından farklı unsurlar arasında, özellikle de
Türkler arasında yayılması ve sosyal bünyesi sağlam, kendi içinde güçlü bir İslâm
toplumunun tesisi idi. Halife bu hedefi gerçekleştirmek için bir kısım icraata girişmiş, bu
cümleden olmak üzere; önce Türkistan seferlerini durdurmuş, bölgeye yeni idareciler tayin
etmiş, onların yumuşak bir yönetim kurmalarını temine çalışmıştır. Ayrıca o, Müslümanlar
arasındaki vergi adaletsizliğini önlemiş, İslâmiyet’in tebliği amacıyla “çağrı mektupları”
göndermiştir. Bu çabaların müspet sonuçlarının alınmış olduğunu düşünmememiz için hiçbir
sebep yoktur. Fakat hilâfetinin çok kısa sürdüğü ve Ömer İbn Abdülaziz’in ölümüyle bu
23


politikaya son verildiği de bir gerçektir. Bir başka gerçek de, Halife’nin çabalarının Emevî
bürokrasisi tarafından bile, hiçbir zaman kavranmadığı gibi, devamlı bir biçimde de
engellemelerle karşılaştığıdır.
Hişâm b. Abdülmelik (724-743) döneminde Horasan valisi tayin edilen Eşres b. Abdullah
es-Sülemî’ye yukarıda temas edilmişti. Onun Türkler arasında İslâmiyet’in yayılması
amacıyla Ebu’s-Seydâ Salih b. Tarîf ve Rebî b. İmrân et-Temîmî’yi görevlendirmesi söz
konusudur. Bu ikisi Semerkant ve civarı Türkleri arasında gayretle çalışmışlardır. 742’de
Belh’te bir cami yaptırılmıştır. Yine Hişâm döneminde Halifenin Türk Hakânı’nı
İslâm’a
davet için büyük bir elçilik heyeti gönderdiği görülmektedir. Kaynağımızın verdiği
bilgilerden, bu heyetin ne zaman ve hangi Türk hakânına gönderildiğini belirlemek mümkün
olamamakla birlikte, muhtemelen bu sırada Türkistan’ın en güçlü devleti olan Türgişlerin
Hakânı Su-lu’ya gönderilmiştir. Elçi Hakân’a İslâm inancıyla ilgili bilgiler vermiş, bundan
sonra Hakân Elçi’ye, büyük bir törenle askerlerini göstermiş ve “bu askerler içinde ne bir
hekim, ne bir kunduracı ve ne de bir terzi vardır; hepsi askerdirler, eğer bunlar Müslümanlığı
kabul eder ve İslâm’ın şartlarını yerine getirecek olurlarsa hayatlarını nasıl sürdürürler”
demiştir.
Emevîlerin son Horasan valisi Nasr b. Seyyar (tayini 738)’ın, İslâm hâkimiyetine karşı
mukavemet gösteren Mâverâünnehir sakinlerini, Araplarla aralarındaki farkları ortadan
kaldırarak, kazanmaya çalıştığını görüyoruz. O bu çabalarında bir dereceye kadar başarılı da
olmuştur.

İslâmiyet’in Yayılışı (6220-1500) (DİA, XXIII/28)
24


Sonuç olarak özetlememiz gerekirse, Emevîler döneminde İslâmiyet Türkler arasında,
öncelikle Müslümanların yönetimine geçen topraklarda yayılmıştır. Mâverâünnehir’deki bazı
bölge ve şehirleri ihtiva eden küçük devletlerin yöneticileri durumundaki bir kısım mahallî
Türk hükümdarı da İslâmiyet’i kabul etmiştir. Zekeriya Kitapçı’nın tespitlerine göre bunlar,
Bazğis ve civarının hükümdarı Türgişlerden Nizak Tarhan (644?- 710), Toharistan hükümdarı
Yabgu Bey (?-?), Buhara hükümdarı Tuğşade (707-739), Cürcan hükümdarı -Medine’de Hz.
Peygamber’in kabri başında Müslüman olan Sûl-Tekin (650-7l9), Soğd ve Semerkant
hükümdarı Akşid Gûzek (709-745)’tir. Bunlar yanında ileri gelen ailelere mensup bazı kişiler
de İslâmiyet’i kabul etmişlerdir. Bu gruba girenler içerisinden; Gazvan, Basan, dihkan Hîne,
Dîvaşnîç, Nemrûn’u tanıyoruz. Tabiatıyla bunlar yanında halktan ihtida edenler de
bulunmaktadır. Bu durumu; İslâmiyet’in daha sonra âdil bir idare altında ve aslına uygun
tebliğ metotlarıyla takdimi halinde, hızlı bir biçimde yayılabileceğinin hayırlı bir işareti olarak
değerlendirmek mümkündür. Bununla birlikte Emevî hanedânının takip etmiş olduğu yanlış
politika dolayısıyla bu devrede İslâmlaşmanın, süratle olmadığı da açıktır. Bilhassa
mücadelelerin yoğun olduğu bölgelerde Müslümanlığın kabulünün daha yavaş gerçekleşmiş
olması, tabiî bir neticedir.
B. Abbasîler Döneminde İslâmın Kabulü
Hilâfetin Emevîlerden AbbasîIere geçişini yalnızca bir hanedân değişikliği olarak düşünmek,
olayı gerçek boyutlarıyla değerlendirmemek olur. Hilâfet değişikliği, başkentin Şam’dan
Bağdat’a taşınmasından ibaret de değildir. Asıl önemli nokta, Abbasî Hilâfeti’nin devletin
temel politikasında yaptığı değişikliklerdir. Emevî yönetimi, birçok kavmi hükmü altında
topladıysa da, bunlar arasında gerçek bir bağ kurmayı başaramamıştı. Müslümanlar arasında
bile eşit hak ve sorumluluklara dayanan bir idare oluşturamamıştı. Özellikle Mevalîye karşı
tutumları, gitgide artan bir gayri memnunlar kitlesi meydana getirmişti. Arap kabileleri
arasında da, eski devirlerin devamı olan kan davaları sürüp gidiyordu. Tabiatıyla bu
gelişmeler, İslâmiyet’in Türkler arasında hızla yayılmasını kolaylaştırmıyordu.
Emevîlere tepki biçiminde ortaya çıkan Abbasî ihtilali muvaffak olduğunda, idaredeki
olumsuzluklar, olabildiğince giderilmeye çalışıldı. Bunun sonucunda da, özellikle Türk-Arap
ilişkileri düzeldi. Türkler arasında İslâmiyet’in yayılması hızlandı. Abbasî halifelerinden
Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerine, muhtelif davranış ve tedbirleriyle olumlu katkısı
olanlar arasında ikinci halife Câfer el-Mansur (754-775)’u hatırlamak gerekir. O bir taraftan
“İlk defa Türkleri devlet hizmetinde vazifelendirmiş” biri olarak karşımıza çıkarken, öte
taraftan da oğlu Mehdî’ye Mevalîye iyi davranmasını, onların isteklerine kulak vermesini,
haklarını korumasını vasiyet eden bir halife olarak tanınır. Yine o, İslâmiyet’i kabul
edenlerden asla cizye alınmamasını emretmiştir. Nitekim Mehdî (775-785) de Soğd,
Toharistan, Fergana, Uşrûsana, Karluk, Dokuzoğuz (Uygurlar) ve diğer bazı Türk
hükümdarlarına elçiler göndererek onları itaat ve İslâm’ı kabule davet etmiştir. Bunlardan bir
kısmının bu teklifi kabul ederek Müslüman olmaları söz konusudur. Tarihçi Yakubî, Karluk
Yabgusu’nun Halife Mehdî vasıtasıyla İslâmiyet’i kabul ettiğini belirtir. Şaş halkı bu sırada
yani X. yüzyılda İslâm dairesine dahil olmuştur.
25


Halife Me’mun (8l3-833) Mâverâünnehir ve çevresinde, bilhassa da önde gelen aileler
arasında İslâmiyet’in yayılması için çaba sarf etmiştir. Uşrûsana hükümdarı Kâvûs bu sırada
Müslüman olmuştur. Me’mun Mâverâünnehir’in tam olarak itaate alınmasından sonra, bölge
valilerine Türkistan üzerine seferler yapılmasını emrediyor; valiler de Müslümanlığı kabul
edenlere maaş bağlanacağını vaat ederek öncelikle hükümdar ailelerini kazanmaya
çalışıyorlardı. Bizzat Me’mun da İslâmiyet’i kabul edenleri taltif ediyordu. Nitekim onun ordu
komutanları arasındaki çok sayıda Müslüman Türk’ü tanımaktayız. Bu vesile ile toplumda
önder konumunda bulunan kişilerin İslâm’ı kabul etmesinin diğer halk üzerinde benzer bir
kabul yününde olumlu etki yapmış olacağını da hatırlamamız yerinde olacaktır.
Me’mun’un siyaseti Mu’tasım (833-842) döneminde de devam ettirilmiştir. Bu sırada hilâfet
ordusunda görev yapan Türklerin sayılarının ne kadar artmış olduğuna daha önce temas
edilmişti. Sonuç olarak halifelerin Türklere karşı yaklaşımları paralelinde Me’mun ve
Mu’tasım dönemlerinde Mâverâünnehir ahalisi çoğunlukla İslâmiyet’i kabul etmiş
bulunuyordu.
Türk ülkelerinin tamamının, hiçbir zaman Müslüman ordularınca fethedilmemiş olduğuna
daha önce işaret etmiştik. Silahlı ilişkilerin olmadığı geniş Türk yurtlarına İslâmiyet,
karşılıklı
ticarî ilişkiler ve İslâm sûfîleriyle, dervişlerinin çabaları sayesinde ulaştırılmıştır.
Nitekim İslâm ülkelerinin uzağındaki Bulgarların İslâmiyet’i kabulünde Harizmli tüccarların
çok önemli rolleri olduğu gibi, Hoca Ahmed Yesevî’nin İslâmiyet’in Karahanlılar sahasındaki
Türk illerinde neşvünemâ bulmasındaki önemli katkısı göz ardı edilemez. Aynı
şekilde Halife
Hz. Ömer (634-644) devrinde başlayıp Harun Reşîd (786-809) dönemine kadar fasılalarla
devam eden Hazarlarla Müslümanlar arasındaki mücadelelerde, 737’de Mervân b.
Muhammed’in başkent İtil’i almasından sonra Hazar Hakânı Müslümanlığı kabul ettiyse de,
çaresizlik karşısında İslâmiyet’in kabulü, daha sonra bu dinin terk edilerek Musevîliğe geçişle
sonuçlanmıştır. Bununla birlikte Mervân, yapılan antlaşma gereği burada Sabit el-Esedî ve
Abdurrahman el-Hulânî adlı iki fakihi Hazarlara İslâmiyet’i öğretmek üzere bırakmıştır.
Kısmen bunların çalışmaları ve kısmen de diğer ilişkiler neticesinde İslâmiyet bu bölgelerde
tanındı. Böylece burada da İslâmiyet savaşların bitimini müteakip, 799’dan sonra başlayan
barış devresinde ve özellikle de ticarî ilişkilerin gelişmesinden sonra yayılma imkânı
bulmuştur. Dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında başkent haricinde Belencer ve Semender gibi
önemli Hazar kentlerinde bile oldukça da geniş Müslüman kolonileri bulunuyordu. Nitekim
İbn Rusteh X. yüzyılın başlarında Hazar başkenti İtil’de çok sayıda Müslüman, mescid, imam
ve müezzinin bulunduğundan bahseder. İbn Fadlan’ın verdiği bilgilerdense Hakân’ın
Müslümanları himaye ettiğini öğreniyoruz. Halbuki Hakân ve devlet erkânı Musevîliği kabul
etmişlerdi. X. yüzyılın ikinci yarısında İtil’de 30 cami ve l0.000 kadar Müslüman
bulunmaktaydı.
Araplarla Orta Asya milletleri arasında çok eski dönemlerden beri ticarî ilişkiler bulunmakta
idi ve sekizinci asrın başlarından itibaren bu alanda önemli ölçüde gelişme kaydedilmişti. Çin
kaynaklarına göre Arap tacirler, üç senede bir defa Kuça’dan İpek yüklü kervanlar
çıkarıyorlardı. Buradan Yenisey menbalarına doğru Kırgızların merkezlerine ulaşıyorlardı.
Kuvvetle muhtemeldir ki, din adamları da bu kervanlardan istifade etmişlerdir.
26


Müslüman tüccarlar doğal olarak ticarî merkezlere uğruyorlardı. Bu uğrak merkezlerinin
hemen hepsinde camiler yaptırıp, onları desteklemeleri, hem inandıkları dinin bir gereği ve
hem de kendilerine emin bir sığınak temin etme arzularının neticesiydi. Tabiatıyla bu
camilerin, zaman içerisinde Müslüman cemaatin oluşmasında önemli rolleri vardı. Türk
coğrafyasındaki diğer yerler yanında özellikle de Seyhun’un doğusu, Karadeniz ve Hazar
Denizinin kuzeyinde yerleşmiş olan Türk toplulukları için İslâm mesajının ulaştırılması ticarî
faaliyetlerle doğrudan bağlantılı olmalıdır.
Türklerin İslâmiyet’i kabulünde Tasavvuf ehlinin çalışmalarından söz edilmişti. Bu vesile ile
İbrahim b. Edhem (ö. 783) ve Şakik-i Belhî (ö. 790)’nin Budist Türklerin İslâmiyet’i kabul
etmeleri yönünde yaptıkları çalışmalarla, Hoca Ahmed Yesevî’ye bağlı dervişlerin
Karahanlılar ve İdil Bulgar Hanlığı sahalarındaki faaliyetlerini hatırlamamız yerinde olacaktır.
Türkler tarafından İslâm’ın kabulünde İslâmî ilimlerin okunduğu merkezlerin, özel adlarıyla
Medreselerin de önemli rollerini dikkate almamız gerekir. Bilindiği gibi medreseler, Batı
İran
ve Bağdat’tan önce Merv, Belh, Nişabur yörelerinde kurulmuşlardır. Eldeki bilgiler X.
yüzyılda yalnızca Horasan ve Mâverâünnehir’de mevcut bulunan medreselerin, o bölgelerde
ve daha ilerilerde İslâmiyet’in yayılması için en güçlü bir vasıta rolünü oynadıklarını
gösteriyor. Zaten bu sırada Orta Asya’da görülen İslâm tebliğ hareketi, İslâm dünyasının diğer
hiçbir yerinde görülmeyecek ölçüde idi ve başarıyla da gelişiyordu.
Türkler arasında İslâmiyet’in tanınıp yayılmasında, Sâmânîlerin ve daha önce Müslüman
olmuş
ırkdaşlarının silahlı mücadelelerinin de önemli yeri vardır. Nitekim bu yolda bazı
şiir
örneklerine Divânu Lugati’t-Türk’de de rastlamaktayız. Bu vesile ile Türkistan’da varlıkları
binlerle ifade edilen ribâtların, Türklerin İslâmiyet’i kabullerindeki muhtemel rollerine de
dikkat çekmek istiyoruz. Bilindiği gibi Arapça RBT kökünden gelen bu kelimeye Kur’ân-ı
Kerîm’de Enfâl suresinin 60. ayetinde “...min ribâti’l-hayl... ” tamlaması içerisinde
rastlanmakta ve tefsirlerde “Kâfirlerle cihada hazır bulunan süvarilerin atlarını
bağlayacakları yer” anlamı verilmektedir. İslâm dünyasında H. II. yüzyıl ortalarına doğru
görülen ve değişen zaman ve mekâna bağlı olarak, fonksiyonları da az çok değişen ribâtlar,
önceleri İslâm Devleti’nin sınırlarında kurularak, İslâm’ın cihad emrini yerine getirdiğini
düşünen ve tamamen gönüllülerden oluşan personeliyle, İslâm sınır karakolları
durumundaydılar. Daha önce hiçbir benzeri görülmeyen, bu bakımdan tamamıyla
Müslümanlara has bir müessese olan ribâtlar, zamanla sınırdan iç bölgelerde kaldığında, bir
şeyhin çevresinde, Hz. Peygamber’e atfedildiğine göre “büyük cihad”, yani nefis terbiyesiyle
uğraşan toplulukların barındığı müesseseler olmuşlardır. Bu bakımdan birer mektep, dinin
öğrenildiği ve yaşandığı yerler olan ribâtların, Türk bölgelerinde İslâmiyet’in tebliği ve
Müslümanların irşadı açısından son derece de önemli roller üstlenmiş olduklarını düşünmek
yanlış olmasa gerektir. Zira Mağrib’de XVI. yüzyıla kadar ribâtların askerî fonksiyonları
görülüyorsa da, İslâm ülkelerinin doğu bölgelerinde, yani “kâfirlerin İslâm’ı tehdit etmesinin
söz konusu olmadığı yörelerde” ribâtlar, IX. yüzyıldan itibaren yer yer, X. yüzyılda ise artık
çok büyük çapta, işlevlerini askerî alandan, başka sahalara kaydırmışlardı. Bu sırada artık
ribât ıstılahı hanakâh tabiri ile eş anlam taşıyordu. Bu gelişme XI. yüzyılın ilk yarısında
ribâtların artık tamamıyla hanakâh anlamını almalarıyla sonuçlandı. Daha sonra bu bölgelerde
27


tarikatlar büyük gelişme gösterdiler. Artık ribâtlar birer zaviye ve tekke idiler. Nitekim
Mâverâünnehir’de on bin ribâtın bulunduğu konusundaki İbn Hallikân’a ait rivayeti, başka
türlü değerlendirmek de mümkün değildir.
Sâmânîler, fetihlerle elde ettikleri bölgelerde İslâmiyet’i yayıyorlardı. Ayrıca onlar, bir kısım
Türkleri kendi bölgelerinde iskân etmekteydiler. Türklerin arasında İslâmiyet’in yayılmasında
bu çalışmaların da katkıları olmalıdır. Nitekim onların Oğuz ve Karluklardan oluşan l.000
aileyi, hududa yerleştirmek suretiyle, tecavüzleri önlemeyi hedeflediklerini ve bunların
Müslüman olduklarını biliyoruz. Aynı
şekilde Sâmânîler, Mâverâünnehir’den gelen
göçmenlerin yerleştirilmesinde de İslâmlaşmayı öne çıkarıyorlardı. Seyhun’un aşağı kısmında
Cend, Huvare ve Yenikent bu şekilde kurulmuş üç Müslüman şehridir.
İslâmiyet’in Türkler arasında yayılmasında sûfîliğin de önemli bir yeri vardır. Nitekim
Karahanlı Devleti’nin İslâmî bir renge bürünmesiyle sonuçlanan Satuk Buğra Han’ın
Müslüman olması da böyle bir gelişmenin sonucudur. Karahanlı Hükümdarı
Oğulcak,
Sâmânî Hanedânı içerisinde baş gösteren kargaşadan faydalanmak amacıyla asî Sâmânî
şehzâdelerinden birinin ülkesine sığınmasına izin vermişti. Bu Müslüman şehzâde veya İslâm
sufîlerinin vaazları sonucunda Oğulcak’ın yeğeni Satuk Müslüman olmuş, daha sonra
amcasına karşı yaptığı mücadeleyi kazanarak Batı Karahanlıların İslâm dinini resmen kabul
etmelerini sağlamıştır. Hayatı ve İslâm uğruna yaptığı mücadeleler Satuk Buğra Han Destanı
(Tezkire-i Satuk Buğra Han) adıyla derlenmiş olan Karahanlı Devleti’nin bu ilk Müslüman
hükümdarı (İslâmî adı
Abdülkerim)’nın İslâmiyet’i kabul edişi, Türklerin Müslümanlığa
hızla geçişlerinde önemli bir dönüm noktası oluşturmuştur. Bundan sonra İslâmiyet’in kabulü
çok büyük topluluklar şeklinde gerçekleşmiştir. Nitekim tarihçilerin kaydına göre 349/960’da
Karluk, Yağma, Çigîl ve Tushi gibi Türk boylarından 200.000 çadırlık Türk topluluklarının
kısa sürede Müslüman oldukları görülür. Bu şekilde toplu İslâm’a geçişe bir başka örnek de
435/l043-44’te l0.000 çadırlık bir Türk topluluğunun İslâmiyet’i kabul ederek, ilk kurban
bayramında 20.000 kurban kesmeleridir. Bu İslâmlaşmalarda Müslüman derviş ve şeyhlerin,
Türk ülkelerinin çeşitli bölgelerine giden kervanların arkası sıra giderek, her tarafta
İslâmiyet’i anlatmalarının büyük rolü olmuş olmalıdır. Barthold bu durumu iki değişik
eserindeki şu ifadeleriyle teyit etmektedir; “Sûfîler İslâmiyet’i yaymak amacıyla bozkırlardaki
Türklere gidiyorlardı. Ve son devirlere kadar her vakit bunların propagandası medreselerde
İslâm ilimlerini öğrenen fakihlere nispeten daha başarılı oluyordu. …Şeyhler ve İslâm
tasavvufunun diğer mümessilleri, mukayese kabul etmeyecek kadar büyük tesir meydana
getirdiler ve bugün bile bozkırlarda en çok onların taraftarları vardır”.
Türklerin İslâmiyet’e geçişi, genişİslâm dünyasında, X. yüzyıl boyunca devam ettiği gibi XI.
yüzyılda da büyük gelişmeler göstermiştir. Daha sonra da devam eden İslâmiyet’in din olarak
kabulü olgusu, XIV. yüzyılda artık Türk dünyasının çok önemli bir bölümünün Müslümanlığı
kabul etmesiyle sonuçlanmıştır. Bu vesileyle bir defa daha ifade etmek yerinde olacaktır ki,
Türkler arasında İslâmiyet’in ilk yayıldığı yerler savaşlara sahne olan bölgeler olmakla
birlikte, Türklerin bulundukları ülkelerin bunlara nispetle çok geniş olduğu ve bu geniş
bölgelerde İslâmiyet’in savaşsız yayıldığı muhakkaktır. Bulgarlar başta olmak üzere,
Mâverâünnehir ve Batı Türkistan haricinde bu olgu, daima karşımıza çıkar. Nihayet Türkler
28


bir millet bütünü olarak ve bütün benlikleriyle İslâm’ı kabul etmişlerdir. Bu hususu meşhur
tarihçi Fahreddin Mubarekşah (ö. XIII. yüzyılın ilk çeyreği)’ın şu ifadelerinde açıkça görmek
mümkündür: “Başka kavimlerin Müslüman iken de Gayrimüslim ana, baba ve yakınlarıyla
ilişkilerini kesmedikleri çok defa görüldüğü ve samimi bir Müslüman olmak için uzun bir
zamana ihtiyaç hasıl olduğu halde Türkler Müslüman olduktan sonra Müslümanlığa öyle
sarılırlar ki, bir daha adlarını, yerlerini ve yakınlarını hatırlamazlar; hiçbir Türkün irtidat
ettiği de görülmemiştir”.
IV. İSLÂM TARİHİNDE TÜRKLERİN YERİ
Türklerin İslâmiyet’i kabulünün, hem Türk Tarihi, hem İslâm Tarihi ve hem de Dünya Tarihi
açısından son derece önemli sonuçları olmuştur. Gerek bu sonuçları ve gerekse Türklerin
İslâm’a hizmetleriyle, İslâm’ın Türk kültür ve medeniyetine getirdikleri üzerinde genişliğine
durulabilir. Böyle bir incelemenin faydalarına bütün kalbimizle inanmış olmamıza rağmen,
burada bu konuya fazla bir yer ayırmamız, ünitemizin bütünlüğü açısından uygun
düşmeyecektir. Bununla beraber Türk-İslâm birlikteliğinin, özellikle de ilk dönemlerinin
tezahürlerine, en kısa çizgileriyle de olsa temas etmek yerinde olacaktır.
Bilindiği gibi Türklerin büyük topluluklar halinde İslâmiyet’i kabul ettikleri ve ilk Türk-İslâm
devletlerinin kurulmaya başladığı X. yüzyıl, İslâm medeniyetinin zirveye ulaşıp, durgunluk
içerisine girdiği bir devredir. İslâm Devleti çok geniş sınırlara ulaşmıştır. Buna karşılık
devletin, bu sınırları koruyacak, ülke içerisindeki asayiş ve düzeni sağlarken, aynı zamanda da
yeni toprakları Müslümanların hizmetine açacak taze kuvvetlere ihtiyacı vardır. Çünkü Arap
ve İranlı unsurlar artık enerjilerini büyük ölçüde kaybetmiş durumdadırlar. İşte İslâm’ı kabul
eden Türkler bütün bu ve İslâm’ın ihtiyaç duyduğu diğer hizmetleri üstlenmişlerdir. Nitekim
l058’de halife Kâim-Biemrillah Bağdat’ta yapılan bir törenle bu hususu resmîleştirmiş, bu
çerçevede Tuğrul Bey’e önemli görevler vermiştir. Böylece Hz. Peygamber dönemini bir
kenara bırakacak olursak, 632’de Hulefâ-i Râşidîn ile başlayan ve 426 sene süren Arap
dönemi sona ermiş ve İslâm Tarihi’nde hilâfetin kaldırıldığı l924’e kadar 866 sene sürecek
Türk devri başlamıştır. Bu devre de kendi içerisinde ikiye ayrılabilir. 1517’ye kadar süren 459
yıllık birinci devre cismanî hâkimiyetin, bu tarihten hilâfetin kaldırıldığı 1924’e kadar süren
407 yıllık ikinci devre ise, hem dinî ve hem de dünyevî hâkimiyetin Müslüman Türklerin
elinde bulunduğu dönemdir.
Abbasî Hilâfeti’nin karşılaştığı çok sayıdaki isyanın bastırılmasında en önemli görevleri
Müslüman Türkler üstlenmişlerdir. Bizans’ın uzun bir aradan sonra, İslâm Devleti’nin
zayıflamasından faydalanarak başlattığı karşı atağın önünde bütün güçleriyle duran, hatta yeni
yerleri fetheden Müslüman Türklerdir. İslâm dünyasındaki fikrî parçalanmaya karşı, İslâm
eğitim-öğretim tarihinde en önemli dönüm noktası sayılabilecek olan Medreselerin
kurulmasını Selçuklu Türkleri gerçekleştirmişlerdir. İlk darbesi Türkiye Selçukluları,
Eyyubîler ve Memluklar tarafından; ikinci darbesi, Osmanlılar tarafından karşılanan Haçlı
Seferleri, Müslüman Türkler sayesinde sanki geçici birer taarruz hareketi haline getirilmiş,
Müslüman yurtları Hıristiyan tasallutundan kurtarılmıştır. Buna karşılık Anadolu sahasında,
Müslümanlar açısından bir türlü kalıcı olarak aşılamayan Toroslar çizgisi, Alparslan’ın
kazandığı l07l Malazgirt Meydan Muharebesi’yle kesin olarak ortadan kaldırılmış, Anadolu
29


bir daha değişmemek üzere ebedî Müslüman yurdu haline getirilmiştir. Bilindiği gibi
Osmanlılar, İslâm’ın bayraktarlığını üstlendiklerinde, çok daha ilerilere, Avrupa içlerine kadar
gitmişlerdir. Diğer taraftan İslâm ülkeleri üzerinde felaket getiren çekirge sürüleri gibi esen
Moğolları, Ayn-i Câlût’ta durduran da Türklerdir. Günümüzde milyonlarla ifade edilen Hint
Müslümanları (Hindistan, Pakistan, Bengaldeş), nasıl ilk Müslüman Türk devletlerinden
Gaznelilerin ve onun unutulmaz sultanı
Gazneli Mahmud’un yorulma bilmez enerjisinin eseri
iseler, her şeye rağmen mevcudiyetlerini koruyan Balkanlar ve doğu Avrupa’daki İslâm
varlığı da Osmanlıların çabalarının eseridir.
İslâmiyet’i kabul eden Türkler bu dine yalnızca asker olarak hizmet etmiş değillerdir.
Müslüman Türkler siyasî, idarî ve ilmî alanlarda da önemli başarılara imza atmışlardır.
Nitekim önceleri Arapların, sonra İranlıların ve İslâmiyet’i din olarak benimsemiş bütün
milletlerin, kaynağını
İslâm’dan alarak geliştirdikleri İslâm kültür ve medeniyetinde,
Türklerin de inkârı kabil olmayan katkıları bulunmaktadır. Bunların en önemli birkaçını bu
vesile ile hatırlayabiliriz: Ebû Nasr Muhammed el-Fârâbî (ö. 950); Şaş bölgesinde Farablı bir
Türk’tür. İslâm dünyasının yetiştirdiği en büyük filozoflardan ve âlimlerden biridir. İslâm
Felsefesini metot, terminoloji ve problemler açısından temellendiren Farabî, Felsefe haricinde
Matematik, Fizik, Astronomi, Mantık, Psikoloji, Siyaset, Musiki... v.b. alanlarda 160 kadar
eser sahibidir ve Aristo ile ilişkilendirilerek kendisine Muallim-i Sanî denilmiştir. Onunla aynı
asırda yaşayan İshak b. İbrahim el-Fârâbî (ö. 961) ise Arap ülkelerinde Arapça üzerine
araştırmalar yapmış
Divânü’l-Edeb adlı ünlü eserin sahibidir. Bu zatın yeğeni İsmail b.
Hammad el-Cevherî (ö. 1003) de Şam’da Mudar ve Rebîa Arapları arasında dil araştırmaları
yapmış, meşhur kâmus el-Cevherî’yi yazmıştır.
İslâm dünyasında ilk dönemde yetişen Türk asıllı âlimlerin başında büyük musikîşinas İbn
Süreyc gelmektedir. O Emevîler döneminde yetişen dört büyük musikî üstadından biridir. İran
udunu Hicaz’a getirmiştir. Ebu’l-Mu’temir Süleyman b. Tarhan et-Teymî el-Basrî (ö. 760) ise
Tabiûndan olup, ilk Hadis ve Megazî âlimlerindendir. Onun oğlu Ebû Muhammed elMu’temir
(ö. 803) de büyük bir Hadis ve Megazî âlimi ve Kitabü’l-Megazî’nin yazarı olup,
Ahmed b. Hanbel’in hocalarındandır. Abdullah b. Mubarek el-Mervezî et-Türkî (ö. 797);
müfessir, muhaddis, tarihçi, nahivci, fakih ve lugatçı idi. İlim yolunda birçok seyahatler
yapmıştı, Hanbelî mezhebinin kurucusu Ahmed b. Hanbel kendisine üstad diyordu. Sûl
ailesinden daha önce bahsedilmişti. Ebû İshak İbrahim b. el-Abbas b. Muhammed b. Sûltegin
(ö. 857), devlet teşkilâtında Divânu’l-İnşâ’da görev yaptı. Çok iyi bir nesir ustası ve aynı
zamanda da şairdi. Edebiyat, Siyaset, Kimya ve yemekler alanlarında eserler vermişti.
Muhammed b. Yusuf el-Firyâbî (ö. 827) ise Hadis alanında üstattı ve Buharî’nin hocaları
arasında yer almıştı. Cebir hakkında ilk önemli eserin müellifi Muhammed b. Musa el-
Havârizmî, yine aynı
şekilde Cebir kitabı yazarı
Abdülhamid b. Türk (IX. yüzyılda yetişti),
ayrıca astronomik gözlemler yapmış olan Ferganalı
Ahmed b. Muhammed b. Kesir el-Fergânî
(861’de sağ), Ebu’l-Kâsım Abdullah b. Amâcûr ile oğlu Ebu’l-Hasan Ali bu devrede yetişen
önemli Türk bilim adamlarıdır.
Listemizi büyük filozof ve Orta Çağ Tıbbının önde gelen temsilcisi olup Eş-Şeyhu’r-Reîs
unvanının sahibi el-Kanun fi’t-Tıb müellifi İbn Sinâ (ö. 1037); Astronomi, Matematik, Fizik,
30


Tıp, Coğrafya, Tarih, Dinler Tarihi başta olmak üzere birçok bilim dalında eserler vermiş,
dünyaca meşhur Ebû Reyhan el-Bîrûnî (ö. 1061), Trigonometrinin kurucusu Abdullah el-
Baranî (ö. 929), Matematik ilminin Doğu’daki başlıca temsilcilerinden biri ve Kitabu’l-Cebr
ve’l-Mukabele’nin yazarı
İbn Türk el-Cîlî, nihayet Risâle-i Kuşeyriye yazarı büyük sufî Ebu’lKâsım
el-Kuşeyrî (ö. 1072), el-Milel ve’n-Nihal’in yazarı Orta Çağİslâm Tarihi’nin en büyük
dinler ve mezhepler tarihçisi Muhammed eş-Şehristânî (ö. 1076), başta Keşşâf adlı Tefsir
olmak üzere çok sayıda eserin yazarı
ez-Zemahşerî (ö. 1144) ile tamamlayalım. Hiç şüphesiz
İslâm kültür ve medeniyetine hizmet eden, Türk asıllı ilk dönem âlimleri bunlardan ibaret
değildir. Sonuç olarak İslâmiyet’i kabulde öncelik, İslâm Devleti’ni kuran ve geliştirenler
olmanın şerefi Araplara aitse, onu, özellikle de X. yüzyıldan itibaren yaşatmak ve Araplar
ölçüsünde yaymak şerefi de Türklere aittir.
Bu vesileyle şu hususu da önemle belirtmek gerekir. Türkler İslâm dünyasına devamlı, tek
taraflı katkıda bulunmuş da değillerdir. İslâm’dan aldıkları değerler sayesinde millî
benliklerini koruma, muhafaza edebilme imkânını bulmuşlardır. Tarihçi İsmail H.
Danişmend; “İnkârına imkân olmayan bir hakikat vardır: İslâmiyet Oğuz-Türklüğünden ne
kadar kuvvet almışsa, Türklük de İslâmiyetten o kadar kuvvet almış ve netice itibariyle
İslâmiyeti Türklük, Türklüğü de İslâmiyet yaşatmıştır” derken, çok haklıdır, Gerçekten de
İslâmiyet sayesinde Türkler, millî varlıklarını korumak ve geliştirmek imkânını bulmuşlardır.
Halbuki diğer dinler ve medeniyet ortamlarına girenlerin Türklüklerini büyük ölçüde
kaybettiklerine şüphe yoktur. Göktürk hakânı
Bilge Kağan (ö. 734)’ın, veziri Tonyukuk’tan
bir Budist mabedi inşasını istediğinde, vezirin ona verdiği; “Savaşı ve hayvan eti yemeği
yasaklayan ve miskinlik telkin eden bu dinin kabulü Türkler için felaket olur” cevabında
olduğu gibi, Musevîliği kabul eden Hazarlarla, Hıristiyanlığı kabul eden Tuna Bulgarları ve
Macarların, bugün için Türklüklerinden acaba ne ölçüde söz edilebilir? Bunun yanında
Türklerin, çoğu defa İslâm dünyasının lideri olarak uzun ömürlü devletler kurmalarında, bu
dinin verdiği ruhun yeri çok önemli olmalıdır. Hakikaten Türk insanındaki İslâm inancı
olmasaydı bir Selçuklu, bir Osmanlı devleti ne ölçüde gerçekleşebilirdi? Bu bakımdan Osman
Turan’ın da haklı olarak belirttiği gibi, Türk Tarihi’nin en mühim devresinin İslâm medeniyeti
içerisinde ortaya çıkan yüzyıllar olduğunda şüphe yoktur.
31


ÖZET
Türkler, bilinen en eski tarihlerinden itibaren diğer bazı millet ve topluluklardan farklı olarak,
çok geniş bir coğrafyaya dağılmış bulunduklarından, Türk adı da, sınırları belirli, dar bir
çerçevede yaşayan etnik bir ırkın ismi olarak ortaya çıkmamıştır. Türk kelimesi, ilk defa
siyasî bir isim olarak Gök-Türk (Kök-Türk) Devleti tarafından kullanılmış, daha sonra aynı
imparatorluğa bağlı kendi özel isimleriyle anılan bütün Türk topluluklarını ifade eden millî bir
ad olmuş, nihayet aynı soydan gelen bütün toplulukların ortak adı halini almıştır.
Türklerin en eski kökleri birçok araştırmaya konu oluşturmuş ve bu yolda farklı iddialar,
görüşler ortaya konmuştur. Bizzat Türk kelimesinin anlamı da tartışılmıştır. Bu alanda bugün
için en fazla kabul gören görüşler; daha önceleri Törük veya Türük şeklinde telaffuz edilen
Türk kelimesinin cins ismi olarak; güç, kuvvet, sıfat haliyle de; güçlü, kuvvetli, kudretli,
olgun” anlamlarına geldiği yönündedir.
Türklerin ilk anayurdunu, Altay-Sayan dağlarının kuzey-batısı, Tanrı dağlarının kuzeyi, Aral
gölü çevresi ve Hazar denizinin doğusu şeklinde tarif edebiliriz. Bununla birlikte bilinen
tarihlerinin farkı dönemlerinde sıklıkla yer değiştirdiklerinden coğrafî bir isim olarak Türkiye
(Turkhia) tabiriyle, değişik devirlerde ve farklı milletler tarafından Orta Asya, Volga’dan
Orta Avrupa’ya kadar uzanan saha, Suriye ve Mısır ve nihayet günümüzde de genel kabul
gördüğü şekli ile Anadolu kastedilmiş/kastedilmektedir.
Türkler İslâm öncesinde Şaman denilen din adamlarına sahip oldukları düşüncesinden
hareketle, hatalı bir biçimde, çoğu zaman Şamanîlik (Şamanizm) diye isimlendirilen, bizim
Geleneksel Türk Dini demeyi tercih ettiğimiz kadim dinleri yanında farklı zaman ve
bölgelerde Türk grupları
Budizm, Zerdüştlük (Mecusîlik), Maniheizm ve Hıristiyanlık, hatta
Yahudilik gibi bazı dinleri de kabul etmişlerdir.
Din değiştirmek fertler, küçük veya büyük topluluklar için olduğu kadar milletler için de
önemlidir. Hattâ din değiştirmenin, bir milletin tarihinde karşılaşabileceği en önemli
gelişmelerden birini oluşturduğunu söylemek mümkündür. Konuya bu noktadan bakıldığında
Türklerin, atalarını inanır buldukları dinlerini bırakarak İslâmiyet’e geçmeleri hadisesinin,
millî tarihleri boyunca karşılaştıkları en önemli gelişme olduğunu söylememiz mümkündür
Türkler İslâmiyet’i bir millet bütünü halinde kabul etmişler, o kadar ki, genelde Türk
dendiğinde Müslüman, Müslüman denildiğinde de Türk anlaşılır olmuştur. Bununla birlikte
bu durum çok kolay ve kısa zamanda gerçekleşmiş de değildir. Bu durumun birçok sebebi
varsa da, öncelikle İslâmiyet’in bütün Türk toplumlarına aynı zamanda, benzetmek gerekirse
müşterek bir eğitim programı içerisinde bir paket program halinde sunulmamış olmasıdır.
Türk dünyasının genişliği ve buna bağlı olarak Türk topluluklarının birbirinden çok uzak
coğrafyalarda yaşamakta olmaları, İslâm mesajının ulaştırılmasının asırlar almasına neden
olmuştur.
Araplarla Türklerin tanışmalarının İslâm öncesine, hattâ Milattan öncelere giden bir geçmişi
bulunmaktadır. Nitekim Kafkaslar bölgesinde M.Ö. VII. yüzyılda Sakalardan itibaren çeşitli
Türk kavimlerinin Derbend (el-Bâb, Bâbu’l-Ebvâb) yoluyla bu sarp dağları aşarak
Azerbaycan’ın kuzey bölgelerine gelip yerleştikleri, bu nedenle de Derbend’in “Türk Kapısı”
32


ismiyle de tanınmış olduğunu ifade etmemiz yerinde olacaktır. Yâkut el-Hamavî’nin bir
kaydına göre ise İslâm öncesinde Hazarlar, Derbend’i geçerek Hemedân ve Musul’a kadar
gelmişlerdi. Bu geçişlere mani olmak üzere Sâsânî hükümdarı Enuşirevan Bâbu’l-Ebvâb
Seddi’ni yaptırmıştı.
Türklerle Arapların tanışmalarına imkân veren bir ilişki de, Arap Yarımadası’nın kuzey
sınırında önceki Sâsânîlere, diğeri Bizans’a bağlı tampon iki Arap devletçik, Hîre ve
Gassânîler vasıtasıyla gerçekleşmiştir. Aynı
şekilde İslâm öncesinde İran’la, Arapların
olduğu gibi Türklerin de yoğun bir askerî ilişkileri bulunmakta, bunlara ek olarak Sâsânîlere
ait bazı bölgelerde de muhtelif Türk toplulukları yaşamaktaydılar. Bütün bunlar haricinde
604-628 yılları arasında Sâsânîlerle Bizans arasında yapılan uzun silahlı mücadelelerde
Göktürkler, Hazarlar ve Avarlar gibi Türk unsurları faal roller oynamışlardır. Bu tarihî
gelişmelerle Arapların yakından ilgilenmiş olmalarıysa bizzat Kur’ân-ı Kerîm’in şehâdetiyle
(Rûm suresi, âyet 2-5) sabittir. Türklerle Arapların İslâm öncesinde birbirini tanımalarının
vasıtalarından birinin de ticaret olduğunu düşünmemiz mümkündür. Nitekim geçmiş
dönemlerin en önemli ticaret güzergâhı olan İpek Yolu’nun önemli bölümlerine, uzun devreler
halinde çeşitli Türk kavim ve devletlerinin hakim oldukları bilinmektedir.
Türklerle Arapların İslâm öncesinde birbirlerini, belirli ölçüler içerisinde de olsa
tanıdıklarının en önemli kanıtlarından biri olarak Cahiliye Dönemi şairlerinden Nabiga ez-
Zübyanî, Hassan b. Hanzala, Evs b. Hacer, A’şa b. Ekber ve Şemmah b. Zirâr’ın şiirlerinde
Türklerin askerî yönleri ve kahramanlıkları üzerinde durulmuş olmasını gösterebiliriz.
Şimdilik VI. yüzyıldan itibaren takip edebildiğimiz bu bilgiler yanında dikkat çeken bir husus
da, Arapça’da Türkler için, Cahiliye devrinden başlamak üzere daimi olarak “Türk”
kelimesinin kullanılmış olmasıdır. Bu durumda Arapça, Türk kelimesinin en önce kullanıldığı
dillerin başında yer almış olmaktadır. Hendek Muharebesi (5/627)’nin hazırlıkları sırasında
Hz. Peygamber’in bir Türk Çadırı
(Kubbetü Türkiyye)’ında istirahat etmesi ve Müslim’in
kaydına göre, Medine’de bir defasında yine Türk Çadırı’nda itikâfa çekilmesi, bu çadırların
Sâsânî başkenti Medâin’de olduğu gibi Arabistan’da da kullanılmakta olduğunu
göstermektedir. Sonuç olarak Cahiliye dönemi yanında Hz. Peygamber dönemi Arap
toplumunun da Türklerle ilgili belirli bir fikre sahip bulunduğu kesinleşmektedir. Aynı
durumun Türkler için de geçerli olmuş olduğu düşünülebilir.
Bu vesileyle hatırlanabilecek bir konu da Türkler hakkında Hz. Peygamber’e atfedilen bazı
hadislerin bulunmakta olmasıdır ki, Ünite metninde bu konuda özlü bir değerlendirme
yapılmış bulunmaktadır.
Müslüman Araplarla Türklerin doğrudan ilişki içerisine girmeleri ilk İslâm fetihleri sırasında
yani Hulefâ-i Râşidîn döneminde, başlıca iki bölgede, Kafkaslar ve Horasan’la
Mâverâünnehir bölgelerinde başlamış ve devam etmiştir. Bilindiği gibi bir seri silahlı
mücadele sonrasında Nihavent Savaşı (642)’yla Sâsânî İmparatorluğu yıkılmış, Müslüman
orduları Türlerin de yoğun biçimde yaşamakta oldukları topraklara kadar ulaşmışlardır. Bu
sırada Kafkaslar bölgesinde ise çok güçlü bir Türk devleti olan Hazar İmparatorluğu
bulunmaktadır ve bu bölgede 643’te Sürâka b. Amr, Halife Hz. Ömer tarafından Derbend ve
Kuzey Azerbaycan’ın fethiyle görevlendirilmiştir. Her iki bölgedeki bu başlangıçları ilerleyen
33


zaman içerisinde Emevîler (661-750) döneminde büyük çapta silahlı mücadeleler tarzındaki
ilişkiler yani savaşlar takip etmiştir. Emevîler dönemi Müslüman Araplarla Türklerin
ilişkilerini Mücadele Safhası
olarak nitelemek mümkündür.
Emevî Hilâfeti dönemi İslâm ordularının Horasan ve Mâverâünnehir bölgelerine yani
Türklerin de yoğun biçimde yaşadıkları topraklara sık sık akınlar yaptıkları bir devre olarak
karşımıza çıkar. Bu sahada ilk planlı faaliyetler, 665’te Basra valiliğine tayin edilen Ziyâd b.
Ebîh’in, kendisine bağlı Horasan valiliğine getirdiği Hakem b. Ömer el-Gıfârî (667)
tarafından başlatılmıştır. Bu başlangıcı diğerleri takip etmiştir ki, bu çerçevede bölgede görev
yapan Emevî kumandanları içerisinde Ubeydullah b. Ziyâd, Said b. Osman, Selm b. Ziyâd,
Kuteybe b. Müslim, Yezid b. Muhalleb, Said b. Hâris, Müslim b. Said el-Kilabî, Esed b.
Abdullah el-Kasrî, Eşres b. Abdullah es-Sülemî, Cüneyd b. Abdullah el-Murrî ve Nasr b.
Seyyâr’ı hatırlamamız mümkündür. Her biri belirli bölgelerin fethinde veya korunmasında
görev yapan ve Mâverâünnehir’in fethine katkısı olan bu Emevî komutanları içerisinde
Kuteybe b. Müslim ile Nasr b. Seyyâr’ın özel yerleri bulunmaktadır.
Horasan ve Mâverâünnehir bölgesindeki ilişkinin bir benzerinin Kafkaslar bölgesi için de söz
konusu olduğunu belirtmeliyiz. Bu bölgede Müslüman Araplarla Hazarlar arasındaki
mücadeleler Velid b. Abdülmelik (705-715)’in hilâfetinde Mesleme b. Abdülmelik’in 708’de
Derbend’e kadar uzayan seferi ile başlamış, onu Hâtim b. Numan el-Bâhilî, Mervan b.
Muhammed ve diğer bir kısım Emevî kumandanlarının ordularıyla giriştikleri faaliyetler takip
etmiştir. Doğal olarak Emevîler dönemi kısa süren Ömer İbn Abdülaziz (717-720)’in hilâfet
devresi hariç, daha önce de ifade edildiği üzere silahlı mücadelelerin öne çıktığı bir zaman
dilimidir ve bu durumun her iki bölgede de İslâm’ın tebliği açısından uygun bir ortamın
tesisine yardım etmemiş olduğu açıktır.
Bilindiği gibi Emevîleri Abbasîler (750-1258) dönemi takip etmiş, bu dönemde Müslüman
Araplarla Türklerin ilişkileri savaşlarla değil daha farklı
şekillerle gündeme gelmiştir. Onları
iktidara getiren harekette İranlılar ve Soğdlular yanında Türkler de önemli bir yer
tutmaktaydı. Abbasîler Mevalî politikasını değiştirmişler, Müslümanlar arasında farklı
uygulamalara son vermişlerdi. Böylece bir asırdan beri karşılıklı mücadeleler tarzında devam
etmekte olan Türk-Arap ilişkileri yeni bir görünüm kazanmıştır. Bu yeni durumun ortaya
çıkışında Talas Savaşı’nın da önemli bir yeri vardır. Sonuç olarak bu dönem Dostluk Safhası
olarak nitelendirilmeyi hak kazanmıştır ki, bu durumun da İslâm dininin Türkler arasında
kabul görmesinde çok olumlu bir ortam meydana getirmiş olduğu açıktır.
Türk Tarihi açısından olduğu kadar İslâm Tarihi açısından da büyük öneme sahip olan Talas
Savaşı, Müslüman Arapların Türk yurtlarına yönelik olarak gerçekleştirdikleri sürekli akınlar
karşısında Çinlilerden birçok defa istenen yardım taleplerine Çin tarafının, kendilerince uygun
bir zamanda ve doğal olarak yardımdan ziyade Çin millî menfaatlerini gözeterek güçlü bir
ordunun gönderilmesiyle başlamıştır. Fakat Çinlilerin geçtikleri bölgelerdeki sert tutumları ve
özellikle Taşkent Beyi Bagatur Tudun’u öldürmeleri, Türkleri bu defa da Çinlilere karşı
Araplardan yardım istemeye sevk etmiş, bunun üzerine Horasan Valisi Ebû Müslim, Ziyâd b.
Salih komutasında güçlü bir orduyu Çinlilere karşı göndermiştir. Çin ve Müslüman kuvvetleri
751 senesi Temmuz’unda Talas şehri yakınında karşılaşışlardır. Beş gün devam eden savaş,
34


muhtemelen son günde, Göktürklerin bir boyu olan Karlukların Çin birliklerine arkadan
taarruz etmeleri sonucunda, Çinliler için büyük bir hezimetle son bulmuştur. Fakat Talas
Savaşı’nı önemli yapan yalnızca Müslümanların büyük bir zafer kazanmış olmasından ibaret
değildir. Biz hepsini saymasak da Talas Savaşı’nın ve bu sıradaki yardımlaşma ile kazanılan
zaferinin Türk yurtlarının geleceği açısından bir dönüm noktası oluşturduğu ve bu sebeple de
dikkatle incelenmeye değer olduğunu özellikle belirtmeliyiz. Bununla birlikte Talas
Savaşı’yla ilgili bir diğer hususun da vurgulanması gerekmektedir ki o da zafer sonrasından
itibaren Müslüman Araplarla Türkler arasında barış ve dostane ilişkiler döneminin başlamış
olduğudur. Bu durum ise, Türklerin tedricen İslâm Devleti hizmetine girmeleri,
Müslümanlığın kabulünün hızla artması olarak tezahür etmiştir.
Abbasîler Emevîlerden Pirene dağlarından Türkistan’a, Kafkaslar’dan Hint Okyanusu’na ve
Büyük Sahra içlerine kadar ulaşan çok geniş bir ülke devralmışlardı. Bu sınırlar daha sonra da
genişletilmiştir. Fakat Abbasîlerin başından itibaren görülen genişlemede artık Arapların rolü,
büyük çapta belirleyici olmaktan çıkmıştır. Dikkatimizi Türk ülkelerine çevirecek olursak
şunu görürüz: Türk topraklarıyla her türlü ilişki, Müslüman Araplarca değil, doğu bölgesinde
ortaya çıkan devletler vasıtasıyla gerçekleştirilmektedir ki bu alanda Sâmânîler (819-1005)
öncelikle hatırlanmak durumundadırlar. Müslüman Araplarla Türkler arasında doğrudan
savaşların olmadığı bu devreyi Hizmet Safhası olarak isimlendirebiliriz. Bu devrede çok
sayıda Türk, asker veya başka nitelikleri dolayısıyla İslâm Devleti’nin hizmetine girmiş, başta
başkent olmak üzere geniş ülkenin değişik yörelerinde yerleşmiştir.
Halife Mansur (754-775)’un ordusunda Türkler belirli bir oranda yer alıyorlardı ve Bağdat’ta
Horasan kökenli birlikler için kışlalar yaptırmıştı. Ayrıca da o oğlu Mehdî (775-785)’ye;
Mevalînin durumu ile yakından ilgilenmesini vasiyet etmişti. Harun Reşîd (786-809)’in
Muhafız Birliği’nin ise tamamıyla Türklerden oluştuğu nakledilmektedir. Onun tarafından
Bizans sınırında yani Sugûrda, el-Avâsım adıyla müstakil bir idarî bölge kurulduğunda
içlerinde yoğun biçimde Türklerin de bulunduğu Horasanlı askerlerden özellikle
faydalanılmıştı. Me’mun (813-833)’un hilâfete geçişinde İranlı unsurlar etkili oldularsa da,
Halife onların artan nüfûzlarını dengelemek istediğinde Türklerden istifade etmiş, kardeşi
Mu’tasım vasıtasıyla devamlı olarak Türk ülkelerinden askerler getirtmişti. Nitekim gelecekte
Mısır’da bir devlet kuracak olan Ahmed’in babası
Tolun bu sırada gelen askerlerdendir.
Me’mun’un ordusunun komuta kademesi içinde yer alan Afşin Haydar b. Kâvûs, Eşnâs et-
Türkî, Boğa el-Kebîr, Hakân Urtuc hep Türk asıllıydılar. Mu’tasım (833-842)’ın hilâfete
geçişinde ordudaki Türk unsuru önemli rol oynamıştır. Onun döneminde Araplardan sonra
İranlılar da devlet idaresindeki nüfûzlarını önemli ölçüde kaybetmişler, hilâfet ordusuna
Türkler tamamıyla hakim olmuşlardır. Nihayet Mu’tasım, sayıları çok fazla artan, başkentteki
halkla yeterli uyum sağlayamayan Türkler için 836’da Bağdat’ı terk ederek, özel olarak
kurdurduğu Sâmarrâ şehrine geçmiştir. Mu’tasım’la başlayan 56 senelik süredeki (836-892)
sekiz halife döneminde (Mu’tasım, Vâsık, Mütevekkil, Muntasır, Mutaîn, Mu’tez, Muhtedî ve
Mu’temid) Türkler, hilâfet merkezinde yalnız askerî alanda değil, siyasî ve idarî alanlarda da
büyük nüfûz sahibidirler. Bu nüfûzun halife seçiminde bile geçerli olduğunu, bu devrede
halifelerin Türklerin istekleri dışına çıkamadıklarını ifade etmemiz gerekir.
35


892’de Mu’temid tarafından Sâmarrâ terkedilerek tekrar Bağdat’a dönülmesi, Türklerin
devlet kademelerindeki nüfûzunu kırar gibi olduysa da, bu durum sürekli olamamış, ilerleyen
dönemlerde de Türk komutanları halifeler üzerinde güçlerini her zaman hissettirmişlerdir.
Nitekim Halife Radî (934-940)’nin Kasım 936’da Hazar Türklerinden Muhammed b. Râik el-
Hazârî et-Türkî’yi geniş yetkilerle Emîru’l-Ümerâ tayin etmesiyle Türk nüfûzu, tekrar eski
gücüne ulaşmıştır. Tabiatıyla bu devrede askerlik yanında diğer muhtelif hizmetlerde
çalışmak üzere çok sayıda Türk, İslâm ülkesinin değişik yörelerinde bulunmaktaydı. Bilindiği
gibi bütün bu gelişmelerin tabii bir sonucu olmak üzere bu dönem, Abbasî Hilâfeti toprakları
üzerinde veya dışında ilk Müslüman Türk devletlerinin de kuruldukları ve geliştikleri bir
zaman dilimini oluşturmaktadır.
Türklerin İslâmiyet’i kabulüyle ilgili olarak yapılan çalışmalarda genelde din değiştirmenin
mahiyeti üzerinde yeterince durulmadığı görülmektedir. İster ferdî, isterse topluca olsun, din
değiştirme, hayatta karşılaşılabilecek en önemli olaylardan biridir. Bilindiği gibi girilecek din
İslâm olduğunda bu kabul yani din değiştirme için ihtida terimi kullanılmaktadır. Birden fazla
ilim dalının mensuplarınca muhtelif yönleriyle değerlendirilmek durumunda olan ihtida,
değişik şekil ve şartlarda gerçekleşen ve farklı neticeler ortaya çıkaran son derece karmaşık
yapıya sahip bir gelişmedir. Bizim kanaatimize göre, Türklerin İslâmiyet’i kabulleri meselesi
gündeme geldiğinde önceliğin, ihtidanın anlaşılması/anlatılmasına verilmesinin gerektiğidir.
İhtidayı takiben bilinmesi gereken ikinci öncelikli husus ise İslâm’ın diğer toplumlar ve
milletler arasında hangi şart ve şekillerde kabul görmüş olduğu hakkında sağlam bir kanaat
sahibi olmaktır. Çünkü İslâm bütün dünyada hangi şartlarda kabul edildiyse, çok veya az
değişmekle birlikte, Türkler arasında da aynı
şartlarda yayılmış olmalıdır. Bizim tespitlerimize
göre dünyada İslâm, misyonerli bir din olmamakla birlikte, kendisine inanan samimi
müminlerin çabaları, ticarî ilişkiler, Tasavvuf, toplumların önderlerinin Müslümanlığı
kabulü, muhataplarının diliyle dinin anlatılması, eğitim öğretim kurumları, evlilik, evlat
edinme... v.b. bir kısım vesile ve vasıtalarla yayılmıştır. Şüphesiz bu yayılmada muhatap
toplumların durumları da önemlidir.
Emevîler (66l-750) döneminde Türklerin İslâmiyet’i kabulü, büyük gruplar halinde değil,
ancak münferit ihtidalar veya küçük toplulukların Müslüman olması
şeklinde gerçekleşmiştir.
Şüphesiz Emevîler döneminde Türklerin İslâmiyet’i kabulleri açısından yapılan bazı doğru
uygulamalar da vardı. Bu istikametteki bir kısım faaliyetleri şu şekilde hatırlayabiliriz.
Kuteybe b. Müslim (valiliği 705-7l5) Mâverâünnehir bölgesinde, bir taraftan fetihler yaparak
buralarda Müslümanlar adına askerî hâkimiyeti yerleştirirken, bir taraftan da bölge halkı ve
ileri gelenler arasında İslâm dininin yayılması için bazı çabalar sarf ettiğini görüyoruz.
Halife Süleyman (7l5-7l7) döneminde Horasan valisi Yezid b. Muhalleb, Cürcan üzerine
yürümüş ve burasını zapt etmişti. Bölgenin hükümdarı
Sûl-Tekin’i de esir eden İslâm ordusu
komutanı, adamlarıyla birlikte Müslüman olması dolayısıyla onu kendi hizmetine almıştır.
Ömer İbn Abdülaziz (7l7-720)’in hilâfet dönemini, Mâverâünnehir’in İslâmlaşması
açısından, kısa fakat nispeten olumlu bir devre olarak değerlendirmek gerekir.
Hişâm b. Abdülmelik (724-743) döneminde Horasan valisi tayin edilen Eşres b. Abdullah
36


es-Sülemî Türkler arasında İslâmiyet’in yayılması amacıyla Ebu’s-Seydâ Salih b. Tarîf ve
Rebî b. İmrân et-Temîmî’yi görevlendirmiştir. Bu ikisi Semerkant ve civarı Türkleri arasında
gayretle çalışmışlardır. Emevîlerin son Horasan valisi Nasr b. Seyyar (tayini 738)’ın, İslâm
hâkimiyetine karşı mukavemet gösteren Mâverâünnehir sakinlerini, Araplarla aralarındaki
farkları ortadan kaldırarak, kazanmaya çalıştığı görülmektedir. O bu çabalarında bir dereceye
kadar başarılı da olmuştur.
Sonuç olarak Emevîler döneminde İslâmiyet Türkler arasında, öncelikle Müslümanların
yönetimine geçen topraklarda kişiler ve küçük gruplar arasında yayılmış, Mâverâünnehir’deki
bazı bölge ve şehirleri ihtiva eden devletlerin yöneticileri durumundaki bir kısım mahallî Türk
hükümdarı da İslâmiyet’i kabul etmiştir. Bunlar yanında ileri gelen ailelere mensup bazı
kişiler ve halk içerisinden küçük gruplar İslâmiyet’i kabul etmişlerdir. Bununla birlikte Emevî
hanedânının takip etmiş olduğu yanlış politika dolayısıyla bu devrede İslâmlaşmanın, süratle
olmadığı da açıktır. Bilhassa mücadelelerin yoğun olduğu bölgelerde Müslümanlığın
kabulünün daha yavaş gerçekleşmiş olması, tabiî bir neticedir.
Hilâfetin Abbasîlere (750-1258) geçişi Türklerin İslâm’ı kabulleri açısından çok hayırlı bir
dönemin başlamış olması
şeklinde değerlendirilebilir. Abbasîler idaredeki olumsuzlukları,
olabildiğince gidermeye çalıştılar. Bunun sonucunda da, özellikle Türk-Arap ilişkileri düzeldi.
Türkler arasında İslâmiyet’in yayılması hızlandı. Abbasî halifelerinden Türklerin İslâmiyet’i
kabul etmelerine, muhtelif tutum ve tedbirleriyle olumlu katkısı olanlar arasında ikinci halife
Câfer el-Mansur (754-775)’u hatırlamak gerekir. Onun oğlu Mehdî (775-785) de Soğd,
Toharistan, Fergana, Uşrûsana, Karluk, Dokuzoğuz (Uygurlar) ve diğer bazı Türk
hükümdarlarına elçiler göndererek onları itaat ve İslâm’ı kabule davet etmiştir. Halife
Me’mun (8l3-833) Mâverâünnehir ve çevresinde, bilhassa da önde gelen aileler arasında
İslâmiyet’in yayılması için çaba sarf etmiştir. Bu vesile ile toplumda önder konumunda
bulunan kişilerin İslâm’ı kabul etmesinin diğer halk üzerinde de benzer bir kabul yününde
olumlu etki yapmış olacağını da hatırlamamız yerinde olacaktır. Me’mun’un siyaseti
Mu’tasım (833-842) döneminde de devam ettirilmiştir.
Türk yurtlarının büyük bölümlerine İslâmiyet, karşılıklı
ticarî ilişkiler ve İslâm sûfîleriyle,
dervişlerinin çabaları sayesinde ulaştırılmıştır. Nitekim İslâm ülkelerinin uzağındaki
Bulgarların İslâmiyet’i kabulünde Harizmli tüccarların çok önemli rolleri olduğu gibi, Hoca
Ahmed Yesevî’nin İslâmiyet’in Karahanlılar sahasındaki Türk illerinde neşvünemâ
bulmasındaki önemli katkısı göz ardı edilemez. Türkler tarafından İslâm’ın kabulünde İslâmî
ilimlerin okunduğu merkezlerin, özel adlarıyla Medreselerin de önemli rolleri dikkate
almalıdır. Bu vesile ile Türkistan’da varlıkları binlerle ifade edilen ribâtların, Türklerin
İslâmiyet’i aslına uygun biçimde öğrenip yaşamalarındaki katkılarını hatırlamak yerinde
olacaktır.
Kafkaslar bölgesine Hazarlarla Müslümanlar arasındaki mücadelelerde, 737’de Mervân b.
Muhammed’in başkent İtil’i almasından sonra Hazar Hakânı Müslümanlığı kabul ettiyse de,
çaresizlik karşısında İslâmiyet’in kabulü, daha sonra terk edilerek Musevîliğe geçişle
sonuçlanmıştır. Bununla birlikte Mervân, yapılan antlaşma gereği burada Sabit el-Esedî ve
Abdurrahman el-Hulânî adlı iki fakihi Hazarlara İslâmiyet’i öğretmek üzere bırakmıştır.
37


Kısmen bunların çalışmaları ve kısmen de diğer ilişkiler neticesinde İslâmiyet bu bölgelerde
tanınmıştır. Böylece burada da İslâmiyet savaşların bitimini müteakip, 799’dan sonra
başlayan barış devresinde ve özellikle de ticarî ilişkilerin gelişmesinden sonra yayılma
imkânı bulmuştur.
Sonuç olarak Türkler Emevî Hilâfeti döneminde, bir kısım Türk ülkelerinin fethi sonrasında
İslâm’ı tanımışlar, yavaş da olsa bu dini kabul etmeye başlamışlardır. Türklerin İslâmiyet’i
yakından tanımalarıyla IX. yüzyıl ortalarından itibaren Müslümanlığın kabulü artmış, nihayet
X. yüzyılın ilk yarısından itibaren halkı ve yöneticileri Türk olan ilk İslâm-Türk devletleri
ortaya çıkmaya başlamışlardır. Bu devrede sırasıyla önce Hilâfet toprakları üzerinde Türk
valilerince kurulan ve genellikle yarı bağımsız şeklinde nitelenen Tolunğulları, Sâcoğulları ve
İhşîdîler devletleri müteakiben de İdil (Volga) Bulgar Hanlığı, Karahanlılar, Gazneliler,
Selçuklular ve Hârizmşahlar gibi tam bağımsız Türk-İslâm devletleri tarih sahnesine
çıkmışlardır.
Tabiatıyla Türklerin İslâm dinini kabullerinin neticesi yalnızca siyasi teşkilâtlar
oluşturmalarından ibaret değildir. İslâm’ın kabulüyle Türklerin tarihi yepyeni bir mecraya
girmiştir. Bundan sonra Türkler genişİslâm ailesinin bir ferdi olarak bu dinin gösterdiği
istikamette birçok güzel gelişmeye katkıda bulunmuşlardır.
GÖZDEN GEÇİR
Türkler ve Türk Tarihinin bilinen en eski zamanları hakkında özlü bir değerlendirme yapınız?
.
Din değiştirme konusunda neler biliyorsunuz? Sizce bu konunun bilinmesi Türklerin
İslâmiyet’i kabulleri açısından ne gibi bir öneme sahiptir?
.
Türkler İslâm öncesinde hangi dinlere intisap etmişlerdir?
.
Araplarla Türklerin İslâm öncesi dönemdeki ilişkilerini açıklayınız?
.
Hz. Peygamber döneminde Arapların Türklerle ilgili bilgilerini anlatınız?
.
Emevîler döneminde Müslüman Araplarla Türkler arasındaki ilişkileri belirtiniz?
.
Talas Savaşı’nın Türk, İslâm ve dünya tarihleri açısından neler ifade ettiğini
açıklayınız?
.
Kâğıdın Çin’de başlayıp Talas Savaşı sonrasında İslâm ülkelerine yayılan macerasını
ve bu durumun İslâm ülkelerinde ortayı çıkardığı değişim ve gelişimi anlatınız?
.
Türkler İslâm dinini kadim dinlerine olan yakınlığı dolayısıyla kolayca kabul
etmişlerdir, görüşünü tartışınız?
.
Türkler İslâm dinini silah zoruyla kabul etmişlerdir görüşünü tartışınız?
.
Emevîler döneminde Türkler arasında İslâm’ın kabulü konusu çok yönlü olarak
tartışınız?
.
Abbasîler döneminde Türkler arasında İslâm’ın kabulü konusu çok yönlü olarak
tartışınız?
.
Müslüman Türklerin İslâm medeniyetindeki mevkîlerinin özlü bir değerlendirmesini
yapınız?
38


DEĞERLENDİRME SORULARI
1. İslâmiyet’in kabulü öncesi aşağıdaki dinlerden hangisi Türkler tarafından kabul
edilmemiştir?
a.
Budizm,
b.
Şintoizm,
c.
Mniheizm,
d.
Hıristiyanlık,
e.
Zerdüştlük
2. Aşağıda sayılan ülkü/bölgelerden hangisine Tarih içerisinde coğrafî bir isim olarak Türkiye
(Turkhia) denmemiştir?
a.
Balkanlara,
b.
Orta Asya’ya
c.
Volga’dan Orta Avrupa’ya uzanan sahaya,
d.
Suriye ve Mısır’a
e.
Anadolu’ya
3. Sizce Emevîler döneminde Horasan ve Mâverâünnehir bölgesinde görevlendirilen
komutanlar arasında içerisinde, gerçekleştirdiği faaliyetler dolayısıyla, en etkili olanı
hangisidir?
a.
Hakem b. Ömer el-Gıfârî,
b.
Kuteybe b. Müslim,
c.
Ubeydullah b. Ziyâd,
d.
Nasr b. Seyyâr,
e.
Selm b. Ziyâd
4. Aşağıda sayılanlardan hangisi Talas Savaşı’nın sonuçları arasında yer almaz?
a.
Türklerle Müslüman Arapların sağlam bir dostlukla birbirlerine bağlanmalarına
imkân vermiştir.
b.
Bu savaş Türk Tarihi’nin akışını önemli ölçüde etkilemiştir.
c.
Türkler arasında İslâm’ın yayılışını hızlandırmıştır.
d.
Çin’in önemli bir bölümü Müslümanların yönetimi altına girmiştir.
e.
Çin, Türkistan üzerindeki emellerinden uzun bir dönem için vazgeçmek
mecburiyetinde kalmıştır.
5. Abbasîler döneminde halifeler tarafından eyaletlere tayin edilen valilerin bazıları
gönderildikleri bölgelerde devletler kurmuşlardır. Bunlardan hangisi Türk bölgeleriyle
ilişkilerde önemli role sahiptir?
a.
Tahirîler (821-873),
b.
Saffârîler (867-1163),
c.
Sâmânîler (819-1005),
d.
Ağlebîler (800-909),
e.
Rüstemîler (777-909),
39


KAYNAKÇA
Ağırakça, Ahmet (1999). “Hz. Peygamber’in Hadislerinde Türkler”, XII. Türk Tarih
Kongresi Bildiriler, Ankara, c. II, s. 527-537.
Arnold, T. W. (1971). İntişâr-ı
İslâm Tarihi, Çev. Hasan Gündüzler, Ankara.
Barthold, W. (1975). Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, Yayına Haz. Kâzım
Yaşar Kopraman, Afşar İsmail Aka, Ankara.
Danişmend, İsmail Hami (1959). Türkler ve Müslümanlık (Türk Irkı Niçin Müslüman
Olmuştur), İstanbul.
Esin, Emel (1987). “Türklerin İslâmiyet’e Girişi”, Tarihte Türk Devletleri, Ankara, c.
I, s. 287-320.
Günaltay, M. Şemseddin (Temmuz-Ekim 1942). “Abbas Oğulları
İmparatorluğunun
Kuruluş ve Yükselişlerinde Türklerin Rolü”, TTK Belleten, c. IV, S. 23-24 (Ankara), s. 177

205.
Günaltay, M. Şemseddin (Tarihsiz). Müslümanlığın Çıktığı ve Yayıldığı Zamanlarda
Orta Asyanın Umumî Vaziyeti, Ankara.
Günay, Ünver-Güngör, Harun (1997). Başlangıçtan Günümüze Türklerin Dinî Tarihi,
Ankara.
İnan, Abdülkadir (1976). Eski Türk Dini Tarihi, İstanbul.
İzzetî, Ebulfazl (1984). İslâmın Yayılış Tarihine Giriş, Çev. Cahit Kaytak, İstanbul.
Kafesoğlu, İbrahim (l977). Türk Millî Kültürü, Ankara.
Kafesoğlu, İbrahim (l980). Eski Türk Dini, Ankara.
Kitapçı, Zekeriya (1988). Türkistanda İslâmiyet ve Türkler, Konya.
Kitapçı, Zekeriya (1993). Saadet Asrında Türkler İlk Türk Sahâbe Tabiî ve Tebea
Tabiîleri, Konya.
Kitapçı, Zekeriya (2002). “Türklerin Müslüman Oluşu”, Türkler, Ed. Hasan Celâl
Güzel-Kemal Çiçek-Salim Koca, c. IV, Ankara, s. 263-270.
Kitapçı, Zekeriya (2009). Hz. Peygamber’in Hadislerinde Türkler, Konya.
Koca, Salim (1996). Türkler ve İslâmiyet, Erdem, c. VII, S. 22, Ankara, s. 263-286.
Köse, Ali (1999). “İslâmın İlk Devirlerde YayılışŞekilleri”, Akademik Araştırmalar
Dergisi, S. 2, İstanbul, s. 45-75.
40


Kurt, Hasan (1998). Orta Asya’nın İslâmlaşma Süreci (Buhârâ Örneği), Ankara.
Kurt, Hasan (2002). “Maveraünnehir’e İslâm’ın Girişi”, Türkler, Ed. Hasan Celâl
Güzel-Kemal Çiçek-Salim Koca, c. IV, Ankara, s. 279-289.
Kutlu, Sönmez (2000). Türklerin İslâmlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesirleri, Ankara.
Özaydın, Abdülkerim ( 2002). “Türklerin İslâmiyeti Kabulü”, Türkler, Ed. Hasan
Celâl Güzel-Kemal Çiçek-Salim Koca, c. IV, Ankara, s. 239-262.
Pamukçu, Ekrem (1994). Bağdat’ta İlk Türkler, Ankara.
Sakallı, Talat (2007). “Hadislerde “Türk” Mefhumu ve Rivayetlerin Çağrıştırdığı

Zihniyetin Analizi”, Uluslararası Türk Dünyasının İslâmiyet’e Katkıları Sempozyumu,
Isparta, s. 227-241.
Sevinç, Necdet (Şubat l980). Türklerin İslâma Girişini Kolaylaştıran Sebepler, TDA.,
S. 4, İstanbul, s. 5-30.
Şeşen, Ramazan (1969). “Eski Araplara Göre Türkler”, Türkiyat Mecmuası, c. XV,
İstanbul, s. 11-36.
Şeşen, Ramazan (1985). İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri,
Ankara.
Şeşen, Ramazan (1995). “Türklerin İslâmlaşması ve Ortaçağ Arap Dünyasındaki
Rolü”, İbn Fazlan Seyahatnamesi, İstanbul, s. 187-244.
Togan, Zeki Velidî (1970). Umumî Türk Tarihine Giriş, İstanbul.
Turan, Osman (Mayıs Haziran 1946). Türkler ve İslâmiyet, AÜDTCFD., c. IV, S. 4,
Ankara, s. 457-485.
Tümer, Günay-Küçük, Abdurrahman (1997). Dinler Tarihi, Ankara.
Türkiye Diyanet Vakfı
İslâm Ansiklopedisi (DİA.) ve İslâm Ansiklopedisi (İA.)
(Hazarlar, Hulefâ-yi Râşidîn, Emevîler, Abbasîler, Esed b. Abdullah el-Kasrî, Ömer b.
Abdülaziz, Kuteybe b. Müslim, Horasan, Mesleme b. Abdülmelik, İbrahim b. Edhem, Şakik-i
Belhî, Semerkant, Buhara, Emîrü’l-Ümerâ, Ribât, İhtidâ) ve diğer ilgili maddeleri.
Yazıcı, Nesimi (2011). İlk Türk-İslâm Devletleri Tarihi, Ankara.
Yıldız, Hakkı D. (l973). “Talas Savaşı Hakkında Bazı Düşünceler”, Cumhuriyetin 50.
Yılına Armağan Edebiyat Fakültesi, s. 7l-82.
Yıldız, Hakkı D. (1980). İslâmiyet ve Türkler, İstanbul.
Yıldız, Hakkı D. (1981). “Hazarlar Arasında Müslümanlığın Yayılması”, VIII. Türk
41


Tarih Kongresi Tebliğler, Ankara, c. II, s. 855-863.
Yıldız, Hakkı D. (l986). “İslâm Devleti Hizmetinde Türkler”, Doğuştan Günümüze
Büyük İslâm Tarihi, İstanbul, c. III, s. 333-357.
Yıldız, Hakkı D. (l987). “Türklerin Müslüman Olmaları”, Doğuştan Günümüze Büyük
İslâm Tarihi, İstanbul, c. IV, s. l7-54.
Yurdaydın, Hüseyin Gazi (1981). Türk-İslâm Kültürüne Giriş, Diyanet Dergisi Hicret
Özel Sayısı, Ankara, s. 249-283.
42


1. Türklerin İslâmiyeti Kabulü
2. TÜRK VALİLERİNCE KURULAN DEVLETLER
Prof. Dr. Nesimi Yazıcı

3. İdil (Volga) Bulgar Hanlığı
4. Karahanlılar
5. Gazneliler
6. Selçuklu Devleti Siyasî Tarih
7. Selçuklu Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
8. Hârizmşahlar
9. Anadolu ve Balkanlarda Kurulan Türk-İslâm Devletleri
10. Osmanlı Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
11. Orta Asya, Hindistan, İran ve Doğu Avrupada Kurulan Türk-İslâm Devletleri

Ünitede Ele Alınan Konular
I. Giriş
II. Tolunoğulları (868-905)
A. Tolunoğullarının Siyasî Tarihi
B. Devlet İdaresi ve Kurumlar
C. Ekonomik Durum
D. İlmî ve Fikrî Gelişme
III. Sâcoğulları (890-929)
A. Ebu’s-Sâc Divdâd b. Yusuf Dîvdest
B. Ebû Ubeydullah Muhammed El-Afşin (890-901)
C. Ebu’l-Kâsım Yusuf (901-927)
D. Ebu’l-Müsâfir Feth b. Muhammed (928-929) ve Sâcoğullarının Sonu
IV. İhşîdîler (935-969)
A. İhşîdîlerin Siyasî Tarihi
B. Devlet İdaresi, Kurumlar, Ordu, Ekonomik ve Sosyal Yapı
C. İlmî ve Fikrî Gelişme
Ünite Hakkında
Türkler Emevîler döneminde bireyler ve küçük topluluklar düzeyinde oldukça da yavaş
biçimde İslâm dinini kabul etmişler, Abbasîler döneminde ise değişen şartların da etkisiyle
büyük Türk toplulukları Müslümanlığa girmişlerdir. Bu sırada Müslüman olan Türklerden bir
kısmı yaşamakta oldukları esas vatanlarında hayatlarını devam ettirmişler, diğer bir kısım
Türkler ise İslâm Devleti’nin başta başkent Bağdat olmak üzere büyük şehirleri ve askere
ihtiyaç duyulan sınır bölgelerinde hizmet görmüşlerdir.
Bilindiği gibi Müslüman Türkler İslâm Devleti’nde, yeteneklerine uygun biçimde, bilhassa da
asker olarak görev yapmışlardı. Günümüzde mülkî idarî bir görev olarak değerlendirilen
valilik o dönemde bunlar yanında askerî bir niteliğe de sahipti. Bu bakımdan asker
kökenlilerden valiler tayin edilebildiği gibi, valilerden orduları yönetmeleri de istenebiliyordu.
Sonuç olarak Abbasîler döneminde Müslüman Türklerden hilâfet ülkesinin muhtelif
yörelerine asaleten veya vekâleten vali olarak görevlendirmeler yapılmıştı.
Dikkat çeken bir husus da bu dönemin, Bağdat merkezli Abbasî Hilâfeti’nin zayıfladığı ve
geniş ülkenin idaresinde bir takım güçlüklerin ortaya çıktığı bir zaman dilimini
oluşturduğuydu. Nitekim bu durum bir kısmı bizzat Halife tarafından görevlendirilen valiler
veya kendini güçlü hisseden bazı kişilere bağlı olarak, küçüklü büyüklü bazı siyasî
oluşumların ortaya çıkmasına da imkân vermişti. Bunlardan Müslüman Türkler tarafından
kurulmuş olan üçü, yani Tolunoğulları, Sâcoğulları ve İhşîdîler bu ünitenin konusunu
oluşturmaktadır.
44


Her biri, ikinci veya üçüncü nesil Müslüman Türkler tarafından, kurucularının köklerinin ait
olduğu topraklardan çok uzaklarda ortaya çıkan bu devletler, hem Millî Tarihimiz ve hem de
İslâm Tarihi açısından önemli siyasî oluşumlardır. Müslüman Türk valilerince kurulan bu
devletler bu ünitede, siyasî tarihleri yanında bilhassa da İslâm kültür ve medeniyeti açısından
neler ifade ettikleri yönleriyle ele alınarak değerlendirileceklerdir.
Öğrenme Hedefleri
Bu üniteyi tamamladığınızda;
.
Abbasî Hilâfeti’nin zaaf alâmetleri göstermesine karşın Müslüman Türklerin İslâm
Devleti içerisinde zamanla gelişen ve güçlenen konumlarını ve bu durumun onlara
devletler kurma, hanedânlar oluşturma imkânları verdiğini göreceksiniz.
.
Abbasî halifelerince görevlendirilen Türklerden üçü tarafından kurulan Tolunoğulları,
Sâcoğulları ve İhşîdîler devletlerinin siyasî tarihlerini öğreneceksiniz.
.
Sözü edilen bu üç devletin kuruldukları bölge ve İslâm dünyasının geneli açısından
ifade ettikleri anlamı kavrayacaksınız.
.
Tolunoğulları, Sâcoğulları ve İhşîdîler devletleri çevresinde gelişen siyasî olaylar
dolayısıyla, dinlerinin uyarılarına rağmen Müslümanların güçlerini kendi aralarında ve
boşu boşuna nasıl harcayabildiklerinin örneklerini göreceksiniz.
.
İkinci veya üçüncü nesil Müslüman Türkler tarafından kurulmuş olan bu devletlerdeki
kurumları tanıyacaksınız.
.
Adaletli bir yönetim altında farklı dil, din ve etnik kökenlerden milletlerin nasıl
sağlam bir yapı oluşturabildiklerini kavrayacaksınız.
Üniteyi Çalışırken
.
Üniteyi okurken yanınızda bir tarih atlası bulundurmanız, hiç değilse Abbasîleri bir
bütün olarak gösteren bir tarih haritasını takip etmeniz yararlı olacaktır.
.
Üniteyi çalışmaya başlamadan önce sonda verilen Özet ve Öğrenme Hedefleri’ni
dikkatle okuyarak neleri, niçin, ne kadar öğrenmeniz gerektiği hakkında kesin bir
kanaat edinmeniz isabetli olacaktır.
.
Ünite sonunda yer alan Gözden Geçir ve Değerlendirme Soruları’yla ilgili bölümleri
dikkatle inceleyerek hem kendi kendinizi sınayabilir, hem de sınavlara ne şekilde
hazırlanmanız gerektiği konusunda yeterli fikir sahibi olabilirsiniz.
.
Kaynakça’nın hocaların ne kadar kitap veya makaleden haberdar olduklarının bir
göstergesi olmayıp, sizlerin iyi yetişmenizde bir yol haritası oluşturmayı hedeflediğini
unutmayınız. Ancak burada gösterilen çalışmalara uzanan bir araştırma isteği sizleri
tatmin edebilecektir.
.
Üniteyi okurken kim, ne, nerede, ne zaman, niçin, nasıl gibi soruların cevaplarını
bulmaya çalışınız.
.
Bizim size tavsiyemiz, nihaî hedefinizin sınavlarda başarılı olmaktan ziyade sağlam
bir İslâm Tarihi kültürü kazanmak yönünde olmasıdır. Bunun size hayatınızın her
döneminde çok önemli katkıları olacağını hiç aklınızdan çıkarmayınız.
45


TÜRK VALİLERİNCE KURULAN DEVLETLER
I. GİRİŞ
Türklerin İslâmiyet’i önceleri tek tek kişiler veya küçük gruplar, daha sonraları ise büyük
topluluklar halinde kabul etmelerinin mühim sonuçlar doğurmuş olduğunu biliyoruz. Bu
sonuçlar içerisinde bizim açımızdan en önemlilerinden birinin de devletler kurmaları
olduğunu vurgulamak gerekir. Bu gelişme şu şekilde ortaya çıkmıştır. Halife ordularında
görev yapan, Sâmarrâ dönemi (836-892)’nde Abbasî Hilâfeti’ne önemli ölçüde hakim olan
Türkler arasından, geniş ülkenin çeşitli yerlerine valiler tayin edildiğini geçtiğimiz ünitede
görmüştük. Bu valilerden bir kısmı, valilik görevlerini, vekilleri vasıtasıyla yerine getirirken,
bir kısmı da bizzat görevleri başında bulunmuşlardır. Türklerin hilâfet merkezinde artan
güçleri yanında, halifelerin bunlar karşısında zayıflamaları ve geniş ülkeleri içeren Abbasî
Devleti içerisinde yeterli otoriteyi kuramamış olmaları; batı bölgelerinde Rüstemîler (777909),
İdrisîler (789-985), Ağlebîler (800-909), doğu bölgelerinde Tahirîler (821-873),
Saffarîler (867-1163), Sâmânîler (819-1005) gibi Arap ve İran kökenli bir kısım hanedânlar
yanında, bizzat Türkler tarafından da Tolunoğulları, Sâcoğulları, İhşîdîler gibi kısa süreli
bazı hanedânların oluşturulmasına imkân vermiştir. Müslüman Türk valiler tarafından
oluşturulan bu siyasî teşekküllere biz, bir bakıma daha sonra ortaya çıkacak olan önemli Türkİslâm
devletlerini de müjdelemeleri yanında, Abbasî Hilâfet merkezi ve halifeleriyle
sürdürdükleri ilişki düzeni dolayısıyla, daha uygun bir tanımlama bulununcaya kadar, yarı
bağımsız Türk-İslâm devletleri diyeceğiz.
Bilindiği gibi bağımsız devlet, iç ve dış işlerini yürütmekte kendi iradesini üstün tutan ve
bunun gereklerini yerine getirebilen devlettir. Halbuki daha ileride genişçe görülebileceği
üzere, Tolunoğulları, Sâcoğulları ve İhşîdîler hanedânları, bizzat halifeler tarafından
görevlendirilen valilerce kurulmuşlardır. Bu valiler ve onları takip edenlerin halifelerle olan
ilişkileri oldukça özel bir duruma sahiptir. Çoğu defa halifelere rağmen varlıklarını devam
ettirebilmişlerdir. Bu onları devlet olarak tanımamız imkânını bize vermektedir. Bununla
birlikte yer yer adlarına sikke kestirseler bile, genelde paralarında dönemin halifesinin ismine
yer verdikleri gibi, hutbede daima onun ismini zikrettirmişlerdir. Hutbe konusunu İslâmî bir
geleneğin devamı olarak yorumlamak mümkündür. Fakat bu devletlerin, Hilâfet hazinesine,
halifelerin istedikleri kadar olmasa da, belirli bir vergi verdiklerini, zaman zaman
yöneticilerinin meşruiyetlerinin Halife tarafından teyit edildiğini de biliyoruz. Ayrıca bu
devletler, büyük çapta gayrı Türk unsurların bulundukları bölgelerde var olmuşlardır. Bütün
bu ve diğer nedenlerle Tolunoğulları, Sâcoğulları ve İhşîdîlerin, daha ileride göreceğimiz İdil
(Volga) Bulgarları, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular ve Hârizmşahlardan ayrı bir
konumda bulundukları tespit edilmektedir. Biz bu durumu, Türk valilerinin Abbasî
halifelerince gönderildikleri bölgelerde kurdukları bu üç devletin özel durumunu, hiç değilse
şimdilik, yarı bağımsız olarak nitelemeyi uygun bulmaktayız. Bu girişten sonra artık, sırasıyla
Abbasî Hilâfeti sınırları içerisinde Müslüman Türk valiler tarafından kurulmuş bu devletleri
görebiliriz.
46


II. TOLUNOĞULLARI (868-905)
Ahmet b. Tolun tarafından kurulan bu devlet, Türk valilerinin Abbasî Hilâfeti sınırları
içerisinde oluşturdukları devletlerin ilkidir. Bu gelişmede hiç şüphesiz öncelikle kurucusunun
dirayeti en önemli rolü oynamıştır. Bunun yanında Hilâfet idaresinin içine düştüğü zaaf ve
Mısır’ın özel konumu da Tolunoğulları Devleti’nin, halifeye rağmen varlığını
sürdürebilmesinde etkili olmuştur.
Bilindiği gibi Mısır, 639’da Amr İbnü’l-Âs tarafından fethedilmiş ve o tarihten itibaren de
sırasıyla Medine, Şam ve Bağdat gibi başkentlere bağlı olarak yönetilen, İslâm Devleti’nin
büyük ve çok önemli eyaletlerinden biri olarak kalmıştır. Burada devleti temsil eden bir vali,
harac reisi, şurta ve berîd yöneticileri gibi çoğu defa birbirinden bağımsız hareket eden,
doğrudan halife tarafından tayin edilmiş ve ona bağlı önemli görevlilerle, diğer bir kısım
memur ve askerler bulunuyordu. Yetkinin parçalanmış olması, bir kişinin çok güçlenerek
merkezî idare için problem oluşturmasını önleme hedefine yönelikti.
Mısır’da Müslümanlar tarafından fethinden itibaren, her zaman sulh ve sükûn içerisinde, hiç
problemsiz bir yönetim bulunmuş değildir. Burada sıkıntılı dönemlerinin tamamını ayrı ayrı
göstermesek bile, Tolunoğullarına yakın olan bir kaçını hatırlatmamız yerinde olacaktır.
812’de Mısır’da köylülerin katıldıkları bazı huzursuzluklar ortaya çıkmış, benzer durum
Bâbekîler hareketinin başladığı yıllarda, 820’li yılların başlarında tekrar etmişti. Bu sırada
Aşağı Mısır’da Kıptîler başkaldırmış, 831’de durum yeniden gerginleşmiş, vergilerin
toplanması imkânsız hale gelmişti. Abbasî Halifesi Me’mun (813-833) döneminde halkla
birlikte ordu da isyana katılmış, normale dönüş için önce Abdullah b. Tahir, daha sonra da
Afşin’in yoğun çaba sarf etmesi gerekmişti.
Me’mun tarafından el-Cezîre ile birlikte Suriye ve Mısır isyanlarını bastırmakla
görevlendirilen Abdullah b. Tahir önce ilk iki bölgede düzeni sağlamış, daha sonra hilâfet
merkezi ile bağını kesip vergisini göndermeyen Mısır valisi Ubeydullah b. Sârî üzerine
yürümüş (825-826) ve onun emân dilemesini sağlamıştı. Fakat bir müddet sonra Yemenli ve
Kayslı kabileler arasında, Mısır’da tekrar çekişmeler başlamıştı. Halife Me’mun 828’de
kardeşi Mu’tasım’ı Mısır’a vali tayin ederek, karışıklıklara son vermesini istemiş, onun
tarafından da sükûnet temin edilmişti (829). Mısır’da bundan sonra da isyanlar çıkmış, 830’da
buraya gönderilen Afşin, yaklaşık iki yıl (Şubat 832) Mısır’da kalarak, Aşağı Mısır’da çok
geniş bölge ve birçok topluluğu etkilemiş olan sıkıntılara son vermişti.
Bu arada Abbasîler döneminde Mısır’a gönderilen valiler arasında bazı Türklerin de
bulunduğunu görmekteyiz. Bunların hepsi görev yerlerine bizzat gitmemiş olsalar da, bu
vesile ile zaman içerisinde Mısır’da önemli bir Türk varlığının ortaya çıktığında şüphe yoktur.
Bu bakımdan Mısır’ı Sâmarrâ’dan sonra Türklerin, Abbasî Hilâfeti içerisinde yoğun biçimde
bulundukları ikinci merkez olarak tanımlamak mümkündür. Bu dönemde Mısır’a tayin edilen
başlıca Türk asıllı valilerini şu şekilde gösterebiliriz.
Mu’tasım (833-842), Ebû Câfer Eşnas et-Türkî (834-844)’yi, daha sonra Vâsık (842-847)
İnak et-Türkî (844-849)’yi, Mütevekkil (847-861) Feth b. Hakân b. Artuk (856-861)’u,
47


Mu’tez-Billah (866-869) Müzâhim b. Hakân b. Urtuc et-Türkî (867)’yi Mısır valisi olarak
tayin etmiştir. Müzâhim’in vefatı üzerine (868) oğlu Ahmed b. Müzâhim Mısır’a vali olarak
gönderilmiş, bunun iki ay sonra vefatıyla boşalan valiliğe de Uzcûr (veya Urhûz) b. Uluğ
Tarhan et-Türkî getirilmiştir. Bu sonuncusunun da beş ay sonra ölmesini müteakip üvey
babası Bayık Bey’in vekili olarak Ahmed b. Tolun Mısır’a gelmiştir.
A. Tolunoğullarının Siyasî Tarihi
Tolunoğulları hanedânının kurucusu Ahmed b. Tolun, Mısır’a vali vekili olarak gönderilmiş,
sahip olduğu askerî güç sayesinde kısa zamanda burada bir devlet kurmuştur. Ahmed’in
babası
Tolun, Dokuz Oğuz Türklerinden olup, 815-816’da Buhara’dan Sâmânî valisi Nuh b.
Esed tarafından halife Me’mun (813-833)’a gönderilmiştir. Bağdat’ta zamanla yükselen
Tolun, diğer Türk beyleri arasında yerini almıştır. Eylül 835’te Bağdat’ta doğan Ahmed
çocukluğunu, ertesi sene kurulacak olan Sâmarrâ’da geçirmiş, iyi bir dinî ve askerî eğitim
görerek yetişmiş, bu arada Kur’ân-ı Kerîm’i hıfzetmiş, Bizans sınırında ve diğer bir kısım
yerlerde başarılı görevler üstlenerek dikkat çekmiştir. Daha sonra 868’de Mısır’a vali olarak
tayin edilen (üvey babası) Bayık Bey’in nâibi olarak bu ülkeye gelmiş (15 Eylül 868), kısa
süre sonra 870’de Bayık Bey’i müteakip vali tayin edilen kayınpederi Yârcûh et-Türkî’nin
vekili olarak görevinie devam etmiştir.
Tolunoğlu Ahmed’in Mısır’da, göreve başladığı dönemde ülke bazı bölgelere ayrılarak her
birine ayrı bir vali tayin edilmiş olduğu gibi, bir kısım görevliler de valilerin yetki ve
sorumluluk alanı dışarısına çıkarılmış, doğrudan merkezden tayin edilen ve dolayısıyla
merkeze karşı sorumlu kişilere verilmişti. Bu tarz uygulama ile güçlü valilerin istiklâl
arzularına set çekilmesi hedeflenmişti. Nitekim Tolunoğlu Ahmed Mısır’a geldiğinde
İskenderiye’nin idaresi Ahmed b. Dinar, Berka’nınki Ahmed b. İsa es-Saidî’deydi. Devlet
haberleşmesi ve istihbaratla görevli Berîd teşkilâtının başında Halife Mu’tez’in annesi
Kabiha’nın kölesi Şukayr, Maliye’nin başında 856’dan beri Türk asıllı Ahmed b. el-
Müdebbir, Divânu’ş-Şurta’nın başında Bulğâye, Adalet teşkilâtının başında ise kadı olarak
Bekkâr b. Kuteybe bulunmakta idi ve bunların her biri doğrudan Bağdat’taki Halife’ye karşı
sorumluydular. Tolunoğlu Ahmed, kendisi gibi Hanefî olan kadı dahil bütün bu görevlileri,
kısa süre içerisinde tesirsiz hale getirdiği gibi, bizzat Bağdat’taki yönetim merkezinde ve
Halife’nin sarayında da bazı tedbirler alarak, oldukça bağımsız bir yönetimin temellerini
atmayı başardı. Tabiatıyla o bütün teşebbüslerinde, Abbasî Hilâfeti’nin içinde bulunduğu
olumsuz şartları, kendi adına dikkatle değerlendirmişti. Şimdi sırasıyla onu Mısır’da bir devlet
kurma ve hanedân oluşturmaya götüren gelişmeleri görebiliriz.
Tolunoğlu Ahmed, 869 senesi Nisan-Mayısında Boğa es-Sağîr’in İskenderiye ile Berka
arasında etkili olan isyanını bastırdı. Bunu İbn Sûfî el-Alevî diye meşhur İbrahim b.
Muhammed’in ayaklanmasının bastırılması takip etti (Şubat 870). Suriye’de isyan etmiş olan
(870) Ahmed b. İsa eş-Şeyh’in üzerine, halifenin isteğiyle hazırlamış olduğu 24.000 Türk,
40.000 Zenci, 7.000 Arap ve diğerleri Yunanlı olmak üzere toplam 100.000 kişilik kara
ordusu ve donanmayı sevk etmiş olan Ahmed’in bu teşebbüsü, Halife el-Mu’temid-Alallah
(870-892)’ın bütün yetkilerini alarak, onu muktedir olamayan bir iktidar sahibi durumuna
düşürmüş olan kardeşi Ebû Ahmed el-Muvaffak’ın, Tolunoğlu’nu çekememesi dolayısıyla
48


sonuçsuz kalmıştır. Bununla birlikte bu teşebbüs, onun güçlü bir kara ordusu ve donanmaya
sahip olmasına imkân vermiştir ki, bundan sonraki gelişmelerde bu kuvvet daimî olarak
belirleyici bir rol oynayacaktır. Ayrıca da o Halife Mu’temid’den, Ahmed b. Dinar’ın
idaresindeki İskenderiye’nin kendisine bırakıldığını gösterir bir emirnâme almayı da
başarmıştır. İskenderiye’yi teslim almasıyla (Temmuz 870) Tolunoğlu Ahmed, Mısır’ın
bütününü kendi hâkimiyetinde toplama yönünde önemli bir adım atmış olmaktadır. Aynı 870
senesi içerisinde, kendisinin her hareketini Bağdat’a rapor eden Berîd reisi Şukayr’dan, hilâfet
merkezindeki gelişmelerden de faydalanarak kurtulan Ahmed, böylece Mısır’ın resmî posta
dahil her türlü haberleşmesini de kontrol altına almıştır. Nihayet Abbasî Hilâfeti’ni ciddî
olarak meşgul eden, Basra civarındaki “Zencî köleler isyanı” dolayısıyla Halife el-
Mu’temid’in, kendisinden daha fazla malî destek istemesi üzerine Tolunoğlu Ahmed, Mısır
Maliyesi’ni elinde tutan Ahmed b. el-Müdebbir’den kurtuldu. Halife’nin isteğini, Maliye’nin
kendisine bağlı olmaması dolayısıyla yerine getiremeyeceğini bildirdiğinde, daha önce
Şam’ın yönetimi ona bırakıldığı gibi, bu defa da (876) Maliye, Tolunoğlu Ahmed’e verilmiş,
böylece bütün Mısır, her bakımdan onun idaresinde birleşmiştir. Bu sırada Tolunoğlu
Ahmed’in çok azı Türklerden olan güçlü bir hassa ordusu, önemli sayıda gemiye sahip bir
donanması bulunmakta, hilâfet merkezine olan bağımlılığı ise; Cuma ve Bayram hutbelerinde
halifenin adının anılması, 879/880’de Halife Mu’temid ile birlikte kendi adının yer aldığı
Ahmedî ve Tolûnî olduğu şeklinde isimlendirilen sikkeler kestirmesi ve miktarını kendisinin
takdir edeceği bir meblağı, Bağdat’a göndermesinden ibarettir.
Tolunoğlu Ahmed’in Mısır’daki faaliyetleri dolayısıyla üzerinde durulması gereken bir konu
da, dönemin halifesi el-Mu’temid (870-892)’in, kardeşi el-Muvaffak’la olan mücadelesidir.
Halife el-Mu’temid zayıf bir şahsiyetti ve ülkenin yönetiminde oldukça yetersizdi. Merkezde
idareyi veziri Ubeydullah b. Yahya b. Hakân’a bırakmış, ikiye ayırdığı hilâfet topraklarının
Doğu bölgesini ikinci veliaht el-Muvaffak’a, Batı bölgesini ise birinci veliaht el-Muvaffaz’a
vermişti. Bunların her ikisi de idarî ve malî muhtariyete sahip olup, birinin diğerine müdahale
etmemesi ön görülmüştü. Hilâfete dahil ülkelerin oldukça huzursuz, sıkıntılı bulunduğu ve yer
yer isyanların görüldüğü bu devrede Tolunoğlu Ahmed Mısır’ın başında, önemli bir askerî ve
malî gücün sahibi idi ve el-Muvaffak, onun daha ileriye gitmesine, Halife’nin mani
olamayacağını biliyordu. İşte bu durumda iken el-Muvaffak’ın, zencî köleler isyanı
dolayısıyla istemiş olduğu yardıma karşılık, Tolunoğlu’nun gönderdiği 1.200.000 dinarı az
bulması, birbirlerine hakaret ve tehdit içeren mektupların gönderilmesine, bu da aralarının
daha da açılmasına sebep oldu. Fakat gelişmeler Tolunoğlu Ahmed’in lehine sonuçlandı ve
Tarsus halkının ayaklanması üzerine Sugûr valiliği tekrar kendisine verildiği gibi, bütün
Suriye’yi içeren Şam valiliği de buna ilave edildi (878). Böylece Fırat’tan Mağrib'e kadar olan
yerlerin yönetimi onun ellerinde birleşmiş oluyordu. El-Muvaffak’ın tekrar onunla
mücadeleye girişmesi üzerine Tolunoğlu Ahmed, Halife el-Mu’temid’in meşru haklarının
savunuculuğu yoluyla el-Muvaffak’a karşı durdu. Nihayet o, Şam’da topladığı bir ulemâ ve
fukahâ meclisinden; el-Muvaffak’ın “imâmete ehil olmadığı”, bu sebeple veliahtlıktan
azledilmesi gerektiği yönünde karar çıkarttı. Bundan sonra, her ikisinin hakim olduğu
bölgelerin camilerinde okunan hutbelerde, karşılıklı olarak diğeri için lanet okunacaktı. Hiç de
hoş olmayan bu durum ancak el-Muvaffak’ın tutumunu değiştirmesi üzerine normal seyrine
dönmüştür.
49


Tolunoğlu Ahmed, Sugûr bölgesinde Bizans’a karşı harekete geçeceği sırada, Mısır’da yerine
vekil bıraktığı büyük oğlu Abbas’ın isyan ettiği haberini aldı. Zevk ve eğlenceye
düşkünlüğüyle bilinen Abbas, babasının yokluğunda isyan etmiş, fakat durumun babası
tarafından duyulduğunu öğrendiğinde, endişeye kapılarak devlet hazinesinden 2.000.000
dinarı almış, önce İskenderiye’ye, sonra da Berka’ya geçmişti. Onun bu isyanında elMuvaffak’ın
tahriklerinden de bahsedilmektedir. Abbas toplayabildiği kuvvetlerle batı
yönünde ilerlerken Ağlebîler ve Berberîlere yenilmiş, bunun üzerine geri dönerken babasının
gönderdiği kuvvetler tarafından yakalanarak Mısır’a getirilmiş, hapse atılmıştır (882).
Tolunoğlu Ahmed Tarsus sugûrunda çıkan bir ayaklanmayı bastırmak için Antakya’da
bulunduğu sırada hastalandı. Döndüğü Mısır’da devam eden hastalığı sonunda 10 Mayıs
884’te öldüğünde, 16 senedir bu ülkenin başında bulunuyordu. Burada güçlü bir siyasî
organizasyon meydana getirmişti.
Ahmed b. Tolun’un Mısır’da bir hanedân kurmasının üzerinde, birkaç önemli husus
dolayısıyla durmak gerekir. Bir defa böyle bir hareket, kendisini güçlü hissedecek olan
valilere, çok genişleyen hilâfet denizinde, adacıklar oluşturmaları yönünde cesaret vermiş
olmalıdır. Öte yandan yabancı bir ülkede, halkı esas olarak Mısır yerlileri ve Araplardan
oluşan bir ülkede, bir başka unsurun, bir Türk hanedânının ortaya çıkması ve belki de
müşterek din bağı dolayısıyla ülkeyi yönetebilmesi, üzerinde durulması gereken bir husustur.
Nitekim daha sonra İhşîdîler ve Memluklerde de benzer durum görülecektir. Nihayet bir
diğer önemli konu da Ahmed b. Tolun ile çok uzun bir geçmişten beri ilk defa Mısır’ın
müstakil bir devlet oluşturması, hatta Firavunlardan beri görülmeyen Suriye’nin Mısır’a tabi
olması keyfiyetinin gerçekleşmiş bulunmasıdır.
Ahmed b. Tolun’un Mısır’da kurduğu ilk Müslüman Türk devleti 868-905 arasında 37 sene
devam edebilmiştir. Daha sonra Suriye (878)’yi de devletinin sınırları içine alan Ahmed, 10
Mayıs 884’te ölünce yerine 20 yaşındaki oğlu Humâreveyh (884-896) geçmiştir.
Humâreveyh, ağabeyi Abbas’ı ortadan kaldırdıktan sonra, babasından kendisine intikal eden
ülkeleri koruyabilmek için orduya önem vermeye devam etmiştir. O askerlerin eğitimi ve
silahlarının tamamlanmasıyla yakından ilgilenmiştir. Yılda 900.000 dinar harcadığı orduyu,
değişik birliklere ayırmıştı. Ayrıca bedevîlerden Muhtâre adını verdiği özel bir muhafız birliği
kurmuştu. Babası gibi Müslümanlarla birlikte Hıristiyanların da devlete bağlılığını sağlama
yönünde gayret sarf etmiş, bunda da başarılı olmuştur.
Humâreveyh’in dönemi de sürekli mücadelelerle geçmiştir. Nitekim kendisi gibi Türk olan
İshak b. Kundacık (Kundac), Sâcoğullarından Muhammed el-Afşin, Ebû Ahmed elMuvaffak’ın
oğlu olup daha sonra Mu’tezid adıyla halife olacak olan Ahmed’le Suriye’de
mücadele etti. Onun zamanında Bizanslılarla yapılan savaşlar sonucunda ülke sınırları
Toroslara, Musul hariç el-Cezîre (Kuzey Mezapotamya)’ye, batıda da Bingazi’ye ulaştı. Fakat
onun, Suriye’ye yaptığı bir sefer sırasında yaklaşık 32 yaşında iken (8 Ocak 896)
öldürülmesinden sonraki on yıl içerisinde sıra ile yerine geçen oğulları
Ceyş
(ö. 25 Temmuz
896), Harun (ö. 31 Aralık 904) ve ancak dokuz gün tahtta kalabilen kardeşi Şeybân devletin
birliğini koruyamadılar. Bu durumun sebeplerini Tolunoğulları ailesinin kendi içlerinde
parçalanarak Humâreveyh’in kardeşlerinin babalarının mirasını paylaşma yönündeki
50


mücadelelerini, oğullarının da yeterli beceri ve başarıyı gösterememelerini, orduyu olumlu
yönde meşgul edecek hedeflerin bulunamaması ve dolayısıyla kumandanların iç siyasetle
uğraşmaları olarak sıralamak mümkündür. Bu sırada Tolunoğulları önce Suriye’de
Karmatîlerle yıpratıcı bir mücadele yapmak zorunda kaldılar. Bunda başarılı olamamaları,
güçlerinden çok şey kaybettiklerini gösteriyordu. Artık halifenin Muhammed b. Süleyman
el-Kâtibî/et-Türkî komutasında gönderdiği ordusunun görevini tamamlaması zor
olmayacaktı. Önce Suriye alındı, sonra da kendilerine katılan gayrı memnun Tolunoğulları
ümerâsı ile birlikte Mısır (Fustat)’a girilerek Tolunoğulları hanedânına son verildi (10 Ocak
905). Muhammed b. Süleyman el-Kâtibî’nin Mısır’daki dört aylık kısa ikâmeti,
Tolunoğullarının Mısır ve özellikle de başkentte yaptıklarını, büyük çapta ortadan kaldırmak
için yetti. Sonra sıra Tolunoğullarına yakın olanlara ve nihayet halka geldi. Muhammed b.
Süleyman el-Kâtibî Mısır’dan ayrıldığında geride, kısa fakat parlak geçmişin çok az maddî
kalıntısı ayakta kalabilmişti.
B. Devlet İdaresi ve Kurumlar
Tolunoğullarının devlet sistemi, dönemindeki diğer İslâm devletleri ve özellikle de
Abbasîlerinkiyle büyük benzerlikler gösterirken kurucusu dolayısıyla Türklüğün etkilerini de
sinesinde barındırır. Ayrıca da kendisine has bazı özelliklere de sahiptir. Bu durum bilhassa,
zaman zaman bütünüyle bağımsızlığa yakın bir pozisyona sahip olması ve kurucusunun,
kendisine yabancı bir diyarda, öncelikle askerî güce dayalı bir devlet kurmuş bulunmasıyla
ilgilidir. Bu nedenlerle bir kısım kurumlar yeterince geliştirilememiş, ya da yetkiler tam
olarak kullanılamamış, diğer bir kısmında ise Abbasî Hilâfeti’yle olan ilişkinin gerekleri
gözetilmiştir. Biz şimdi bu durumları da dikkate alarak, devlet idaresi ve kurumlarını en özlü
biçimiyle gösterebiliriz.
Tolunoğullarında devletin en üst noktasında, dönem dönem oldukça güçlenmiş bir konuma
sahip Vali/Emir’in yönetici olarak yer aldığı görülmektedir. Güçlü devrelerinde Vali/Emir,
kendi yönetimlerindeki bölgelerde görev yapan her düzeydeki memurları tayin veya
azledebilmektedir. Bizzat Tolunoğlu Ahmed’de de görülmekte olduğu gibi, para
bastırabilmekte, hutbede adına dua ettirebilmektedir. Vali başkent dışında bulunacaksa yerine
bir vekil tayin edebilmektedir. Veliahtlık sistemi uygulanmamış olmakla birlikte, Vali vefat
ettiğinde yerine onun ailesinden biri, oğlu veya kardeşi, ileri gelenlerin de etkin olduğu bir
süreç sonucunda geçmektedir. Vali/Emir’in altında ikinci sırada Vezir bulunmaktaydı.
Nitekim meşhur Mâzerâî ailesinden Ali b. Ahmed el-Mâzerâî (ö. 896), Humâreveyh
döneminde vezirdi.
Ahmed b. Tolun, Mısır’da sağlam bir idarî yapı kurmuştur. O Mısır’a geldiği sıralarda,
Abbasî halifelerinin büyük vilayetlerde bütün yönetim gücünün bir kişide toplanmaması
doğrultusundaki siyasetlerinin bir sonucu olarak, farklı kişilere dağıtılmış yetkileri kısa
zamanda kendinde birleştirmiş, sonuçta Mısır’ın tek yetkilisi olmuştur. Bu çerçevede öncelik
Divânu’l-İnşâ’da olmak üzere, Divânu’l-Ceyş, Divânu’l-Harac, Divânu’ş-Şurta ve Divânu’l-
Berîd gibi divânları kurmuş veya yeniden düzenlemiştir. Mısır’da Divânu’l-İnşâ’nın
kurulması üzerine, başta Halife olmak üzere, diğer devlet ve hükümdarlarla doğrudan yazışma
yapmak mümkün olmuştu. Bu divânda düzenlenen belgeler, kişilerin ülke içi ve dışına
51


seyahatlerine imkân veriyordu. Adalet teşkilâtının başında Kâdı’l-Kudât ve ülke genelinde
ayrıca kadılar bulunuyordu. Mezâlim mahkemesine ise doğrudan devlet başkanı veya
görevlendirdiği bir hukukçu bakıyordu. Diğer din mensupları aralarındaki davalarda, kendi
mahkemelerine gidiyorlardı. Bu durum Mısır’da oldukça sistemli işleyen bir devlet düzeninin
kurulmuş, geliştirilmiş olduğunu göstermektedir. Bütün bunlardan sonra artık Ahmed b.
Tolun, ülkenin daha önceki valileri veya onların nâibleri gibi değerlendirilemezdi. Nitekim o,
adını hutbede zikrettirmek ve sikke kestirmek gibi bağımsızlık alametlerini kullanmaktan da
geri kalmıyordu.
Hükûmet işlerinin yürütüldüğü Dâru’l-İmâre’den başka, huzurda yapılan toplantıların ve
görüşmelerin zabıtlarını tutan Kâtib-i Sırr vardı. Polisin işlevini üstlenmiş olan Şurta teşkilâtı
eş-Şurtatu’l-Ulyâ ve eş-Şurtatu’s-Suflâ olarak ikiye ayrılmış bulunuyordu. Postaya yani Berîd
teşkilâtına önem veriliyor ve bu teşkilât İslâm devletlerinin çoğunda olduğu gibi yalnızca ülke
sınırları içerisindeki normal resmî haberleşmenin teminini değil, casusluğu da üstlenmiş
bulunuyordu. Bu sayede gerek ülke içinde ve gerekse dışındaki (Sâmarrâ, Bağdat gibi) her
türlü gelişmeden merkez kolayca haberdar olabiliyordu. Ülkeden çıkmak isteyenler için,
içerisinde beraber seyahat eden kölelerin bile kayıtlı bulunduğu bir pasaport (cevâz)
gerekiyordu. Sarayda ilk dönemden itibaren hâcipler vardı. El-Hâcibu’l-Kebîr ise ancak
Humâreveyh döneminde görülüyordu. Tolunoğulları döneminde ihtisap işleri de düzenli
yürütülmüştü.
Tolunoğulları Devleti’nin kurulması ve bölgede varlığını devam ettirebilmesi için öncelikle,
kuvvetli bir orduya sahip olması gerekiyordu. Ahmed b. Tolun da, ülkede istikrar unsuru
olarak, mevcudu 100.000’i bulan ve bir bölümü Türkler, çoğunluğu ise Sudanlı ve diğer
zencilerden ve kısmen de Araplar dahil diğer milletlerden oluşan son derece intizamlı
Kara
Ordusu’na dayanıyordu. Komuta kademesinde bilhassa Türklerin yer aldığı ve askerlere
devlet hazinesinden ödeme yapılan bu ordu, esas olarak başkent ile Şam, Halep, Tarsus gibi
merkezlerde üslenmişti ve dönemin geleneksel silahlarını kullanmaktaydı.
Tolunoğulları ordusunda piyadelerle birlikte önemli oranda süvariler bulunmaktaydı. Bununla
birlikte Mısır’a sahip olmak, en az kara ordusu ve belki de ondan daha kuvvetli, bir deniz
gücüne de sahip bulunmayı gerektiriyordu. Çünkü Akdeniz ve Kızıldeniz bu ülkeyi iki
taraftan çevrelerken, Nil nehri gemilerle ülkenin derinliklerine kadar ulaşma imkânı
veriyordu. Mısır nüfusunun % 95’i de kıyı bölgeleriyle nehir kenarlarında yaşıyordu. 878’de
Şam ve Sugûr bölgesinin Tolunoğullarına bağlanması deniz gücüne olan ihtiyacı daha da
artırmıştı. Bütün bu durumları dikkatlice değerlendiren Tolunoğlu Ahmed, denizden
gelebilecek hücumlara karşı, Akka liman ve kalesinin inşası gibi bazı tedbirler alırken ayrıca
da güçlü bir donanma yaptırmıştı. Ahmed ve oğlu Humâreveyh dönemlerinde 100’ün
üzerindeki harp ve gerektiğinde bunlara yardım edebilecek 300 kadar ticarî gemiden oluşan
Tolunoğullarının deniz gücü, Suriye sahillerinin savunması yanında 904’te Selanik’i işgal
edebilecek derecede önemli bir kuvvet haline gelmişti. Akka ve Ravda adasındaki deniz üsleri
haricinde Dimyat ve İskenderiye’de de tersaneler bulunmaktaydı ve buralarda yerli
sanatkârlar çalışıyorlardı. Donanmada faal Türk unsur yanında Kıptîler, Yunanlı ve Berberîler
görev yapıyorlardı.
52


Tolunoğulları devletinde resmî dil Arapça idi, hanedân Sünnî Müslüman’dı. Başkent ilk İslâm
fetihlerinden hemen sonra kurulmuş olan Fustat ve onunla birlikte daha sonraki vali ve
nâiblerin oturdukları
el-Asker haricinde, devletin kurucusu Tolunoğlu Ahmed’in inşasına
başladığı, oğulları zamanında gelişmesine devam ederek halife orduları komutanı Muhammed
b. Süleyman el-Kâtibî’nin büyük tahribâtına maruz kalmadan hemen öncesinde yüz bin
hanelik bir büyüklüğe ulaşmış olan el-Katâi idi.
Başlangıçta bir mil (3 km.) karelik bir alana kurulan el-Katâi’de Ahmed b. Tolun’un sarayı,
bir büyük cami, Dâru’l-İmâre (Hükümet konağı), komutanların ikâmetgâhları, askerler için
kışlalar, talimleri için el-Meydan, su sarnıcı, kemeri ve arka planda da tüccar ve esnafa ait
evler, hamamlar vardı. Humâreveyh’in aşırı harcama ve lüks merakının sonucu olarak daha
sonra da çok sayıda güzel bina ile süslenen bu şehirde, bütün Mısır’da İslâm mimarîsinin
günümüze ulaşabilen en eski eserlerinden biri olduğu gibi, İslâm âleminin de belli başlı dinî
yapıları arasında sayılan Ahmed b. Tolun Camii (Toluniyye) de yer almaktaydı.
Tolunoğlu Camii 876-879 yılları arasında Cebelyeşkür adlı bir tepenin üzerinde inşa
edilmiştir. Makrizî’nin belirttiğine göre, burası Hz. Musa’ya atfedilen özel bir mekândır.
Bilhassa helezonik minaresi Sâmarrâ’daki büyük caminin hususiyetlerini taşıyan bu abide
eser 120.000 dinara mal olmuştur. Ekrem Akurgal’ın değerlendirmesine göre bu cami,
mimarlık tarihinin en güzel ve en şirin eserlerinden biridir. İlk örnekleri İran’da görülen sivri
kemerin, Mısır’daki en güzel ve göz alıcı uygulaması bu camidedir. Nitekim Tolunoğlu
Camii’ndeki sivri kemer, Sicilya yoluyla Normandiya’ya geçmiş, Roman sanatında, bu
camideki tenasübüyle kullanılmış, sonra da Gotik sanatının ana motifi olarak yüzyıllarca
Avrupalıların ruhunu ve gözünü okşamıştır. Rivayete göre firavunların birinin mezarında
bulunan hazineden karşılanan bu giderlerden arta kalan meblağ ile de Mısır’da türünün ilki
olan bir hastane ve diğer bazı hayır eserleri yaptırılmıştır.

İbn Tolun Camii
53


Tolunoğlu Camii, yapısında kullanılan tuğla malzeme ve kemerlerde ilk defa görülen “sivri
kemer” mimarî tarzı ile dikkati çeker. Planından çok tezyinâtıyla meşhur olan camide Abbasî
geleneği ve Sâmarrâ üslubu tespit edilir. Kufî yazı tarzında ve Kur’ân-ı Kerîm’in 1/17’si
miktarında ayetler, binanın iç kısmında tahta kalaslarla tutturulmuş tavanın hemen altında yer
alarak, kornişşeklinde çepeçevre kuşatmış bulunmaktadır. İbadet mekânındaki payelerden
birinin üzerinde yer alan düz kûfî ile yazılmış orijinal kitabe vakfiye metnini ihtiva
etmektedir. Caminin yanında yer alan Dâru’l-İmâre’den, mihrabın yakınındaki bir kapı
vasıtasıyla Tolunoğlu, doğrudan camiye girebilmekteydi. Caminin arkasında bir eczahane yer
almakta, ayrıca acil müracaatlar için bir de doktor görev yapmaktaydı. Ahmed b. Tolun ve
Humâreveyh, 12 kişiyi geceleri dörder dörder sırayla, minare yakınındaki bir odada, Kur’ân
ve ilahiler okumak üzere görevlendirmişlerdi. Caminin yanında ekmek pişirilir ve ihtiyacı
olanlara dağıtılırdı. Kuruluşundan itibaren Hadis dersleri verilmiş olan Tolunoğlu Camii’ni,
1077’de Fatımî Halifesi Mustansır-Billah ve 1296-97’de Memluk Sultanı Lâçin önemli
ölçüde tamir ettirmiş olup, yine aynı sultan tarafından dört mezhebe göre din eğitimi verecek
müderrisler tayin edilmiş, hattâ Tıp eğitimi verilmesi sağlanmış, ayrıca bir de sıbyan mektebi
eklenmişti.
Tolunoğulları döneminde Mısır’da bir de bîmâristân (hastane)’ın açılması söz konusudur.
Tolunoğlu Ahmed tarafından 872-74’te 60.000 dinar harcanarak kurulan bîmâristân, bu
ülkede olduğu kadar, Türk-İslâm Tarihi’nde de türünün ilk örneğiydi. Tolunoğlu Camii
konusunda olduğu gibi, onun yanında bir çift hamamla birlikte inşa edilmiş olan Tolunoğlu
Bîmâristân’ı için de bilgiler vermiş olan Makrizî sayesinde, bu sağlık kurumunun
zengin/fakir, hür/köle, Müslim/Gayrimüslim ayırımı yapmadan herkese hizmet veren bir
hastane olduğunu, hattâ delilerin de tedavi edildiği bir bölümü içerdiğini öğrenmekteyiz.
Hastaların özel hastane elbiseleriyle bulundukları, ilaçlarının ve yemeklerinin önlerine
getirildiği de Makrizî’nin verdiği bilgiler arasındadır. Tolunoğlu her Cuma günü Bîmâristân’a
gelir, kontrollerde bulunur, doktorlar ve hastalarla görüşerek ihtiyaçların eksiksiz
giderilmesiyle ilgilenirdi.
Ahmed b. Tolun, sistematik bir idare ve intizamlı bir ordu ve donanmaya sahip olması
yanında, kendisinin yabancı olduğu bir ülkeyi idare etmek için başka bazı tedbirlere de ihtiyaç
duydu. O, halkın desteğini yanında bulmak istiyordu. Kendisi Hanefî olmasına rağmen diğer
Sünnî mezheplere de eşit mesafede bulunuyordu. Nitekim Fustat’ta Cuma namazını bazı defa
Malikî kadılar kıldırırlardı. Şam’da daha ziyade Şâfiîler vardı. Buranın Şâfiî olan baş kadısı
daha sonra Harun b. Humâreveyh tarafından bütün ülkenin baş kadısı olarak tayin edilmişti.
Yani baş kadılık için Sünnî mezheplerden birinde bulunmak yeterli kabul ediliyordu. Ülkede
Şiîler de bir sıkıntıyla karşılaşmadan yaşıyorlardı. Seyyid ve Şeriflere hürmet ediliyordu.
Tolunoğulları döneminde Mısır’da yaşayanlar yalnızca Müslümanlardan ibaret değildi.
Araplardan önce bu ülkede bulunan Kıptîlerle Rumlar ve diğer bazı gruplar Hıristiyan’dı.
Ayrıca Yahudiler de vardı ve her bir topluluğun mensupları kendi dinî inançlarının gereklerini
yerine getirmekte bir sıkıntı ile karşılaşmıyorlardı. Bununla birlikte bu dönemde Mısır’da
İslâmiyet daha da güçlenmiş, etkisini Aşağı Mısır ve Sudan’da göstermiştir.
54


Ahmed b. Tolun’un çeşitli dinler karşısındaki hoşgörülü tavrı, bu dinlerin mensuplarının farklı
devlet hizmetlerinde istihdamlarında da devam ediyordu. O, devlet kadrolarını Müslümanların
haricindeki gruplara da açmıştı. Ülkenin refahı için aldığı diğer tedbirlerle birlikte bu
tutumunun da olumlu sonuçlar verdiğini görüyoruz. Nitekim ölümüyle neticelenen hastalığı
sırasında camiler yanında, kilise, manastır ve havralarda da şifa bulması için dua edilmişti.
İşte bütün bu nedenler dolayısıyladır ki Tolunoğulları ve özellikle de hanedânın kurucusu,
Mısır tarihinde ve Mısırlıların zihninde, varlığı nispeten kısa süren devletlerine rağmen, kolay
silinmez izler bırakabilmiştir.
C. Ekonomik Durum
Tolunoğullarının Mısır’a hakim olmalarının hemen öncesindeki senelerde ülke, üst üste gelen
kuraklık ve kıtlık dolayısıyla, ekonomik açıdan sıkıntılı bir dönem geçirmişti. Bu devrede ise,
öncelikle elde edilen gelirin tamamının ülke içerisinde harcanmasına dayalı olarak refah
artmıştır. Ekonomik gelişmenin bir sebebi de, bu döneme kadar görev yapan valilerin
ortalama iki buçuk sene kadar makamlarında kalabilmiş olmalarına karşılık, Tolunoğullarıyla
birlikte, nispeten uzunca bir süre, istikrarlı bir idarenin kurulabilmiş olmasıdır. Neticede bütün
tarihçilerin ittifak ettikleri husus, Mısır’ın iktisadî durumunun Tolunoğulları döneminde
büyük bir gelişme gösterdiğidir. Bu dönem yeniden bir canlanma, gelişme ve refah devridir.
Tolunoğlu Ahmed, Mısır’ın refahının en önemli sebeplerinden birinin ziraat olduğunu
görmüş ve özellikle onu geliştirmeye çalışmıştır. Bunun için de sulama işlerini ele almıştır.
Kahire yakınında Nil nehri üzerindeki er-Ravda adasında, Nil’in sularını mevsimlere göre
ölçmek ve taşkınları önceden tahmin etmek üzere yapılmış olan Mikyâsu’n-Nîl (Nilometre)’i
ıslah ettirmiştir. Yeni su kanalları ve kemerler yaptırmıştır. Bu işlerde daha çok Ferganalı
ustalar çalışmıştır. Gübresi için güvercin yetiştiriciliğini, kümes hayvanları, küçük ve büyük
baş hayvancılığı da bunlara eklemek gerekecektir. Bütün bu tedbirler tahıl tarımının,
hayvancılığın, bağcılık ve bahçeciliğin gelişmesi, üretimin çeşitlenmesi ve artması, neticede
refahın yaygınlaşması sonucunu doğurmuştur.

Ravda Adası’ndaki Mikyâsü’n-Nil/Nilometre
Tolunoğulları döneminde Mısır’ın ziraatıyla birlikte keten ve yünlü dokuma ile pamuklu ve
ipekli dokumacılığı da gelişti. Bunun yanında sabun ve şeker sanayi ilerledi. Maden
işlemeciliği, silah yapımı, yağ elde etme, süsleme ve küçük el sanatlarında önemli ilerlemeler
55


oldu. Fustat’ı bu vesile ile hatırlamak gerekir. Tinnis, Dimyat, İskenderiye diğer sınaî üretim
merkezleridir.
Ekonomik gelişme ile ilgili bir önemli husus da Tolunoğlu Ahmed’in, Mısır’ın konumu
dolayısıyla sahip bulunduğu ticarî önemi yeterince kavramış olduğudur. Bu dönemde
Afrika’dan gelip Mısır ve Suriye’den geçen ticaret yollarının iyi işlemesine gayret
gösterilmiştir. Nitekim Nil boyunca uzanan yol için senede 10.000 dinar harcanıyordu.
Humâreveyh, Eyle ile Tih çölü arasında bulunan ve engebeli oluşu yüzünden atlılar için
aşılması güç olan dağ geçidini tesviye ettirmişti. Bu devirde kara yolları yanında deniz
yoluyla ticaretin imkânları da geliştirilmiştir. Bütün bunlar ve diğer bir kısım tedbirler
sayesinde ülkenin dış ve iç ticareti artmıştır ki, bu vesile ile Yahudilerin çalışmalarının
özellikle hatırlanması gerekmektedir. Bu sırada Asuan, Fustat, İskenderiye, Şam, Halep,
Antakya başlıca ticaret merkezleri arasındadır.
Tolunoğulları döneminde Mısır ve Suriye’de yeni şehirler kurulmamışsa da, devlete ait
toprakların bir bütünlük oluşturması ve bunun sonucunda çeşitli diğer ilişkiler yanında,
ekonomik münasebetlerin yer yer farklılıklar göstermesi, ayrıca askerlik ve üretim
alanlarındaki gelişmeler dolayısıyla bir kısım şehirlerin önem kazanması veya diğer bir
kısmının sönükleşmesi söz konusu olmuştur. Nitekim Asuan, Abbasî Hilâfeti’nin uzak
şehirlerinden biriyken Tolunoğulları zamanında Sudan ve Habeşistan’la ilişkilerde önem
kazanarak bir eyalet merkezi olmuştur. Yukarı Mısır’da Erment, İsna, Luksor, Esyut, Aşağı
Mısır’da Dimyat, Tinnis, Ariş, İskenderiye, Suriye’de Şam, Halep, ayrıca Antakya ve Tarsus
gelişme göstermişlerdir. Bir mil (üç kilometre) kare genişliğindeki Tolunoğullarının başkenti
el-Katâi, tabiatıyla çok farklı ve başlı başına özel bir konuma sahipti.
Tolunoğulları döneminde şehircilik alanında yapılanlardan biri de tarihî abidelerin
onarımıydı. Şam’daki Emeviye Camii ile Meryem Ana Kilisesi Ahmed b. Tolun tarafından,
büyük oranda yeniden inşa ettirilmiştir. O, Emevîler hanedânının kurucusu Muaviye’nin
Şam’daki mezarını da tamir ettirmiştir. İskenderiye yakınında M.Ö. 230 yılında kurulan
İskenderiye Feneri’nin de Tolunoğlu Ahmed ve oğlu Humâreveyh tarafından esaslı bir bakım
ve yenilenmesi geçekleştirilmiştir.
Tolunoğlu Ahmed, Mısır’ın vergi gelirini de arttırmıştır. Fakat onun bu alandaki çalışmalarını
genel maliye politikası içerisinde değerlendirmek gerekir. Nitekim onun Maliye’nin ıslahına
büyük önem verdiğini, bu idareye mutlaka namuslu kişileri görevlendirdiğini tespit ediyoruz.
Ayrıca o, maliyecilerin suiistimallerinin önlenmesi ve halkın vergi tahsili sırasında
incitilmemesinin tedbirlerini almıştır. Bu sayede vergi gelirleri yeni bir vergi konmadan ve
nispetleri arttırılmadan, önemli ölçüde fazlalaşmıştır. Nitekim harac gelirleri yıllık 800.000
dinardan, onun döneminde 4.300.000 dinara yükselmiş, yani Hazine önemli ölçüde
zenginleşmişti. Tolunoğlu Ahmed 872’de kendi adına bakır paralar bastırdığı gibi, 879880’
den itibaren üzerinde Halife Mu’temid ile birlikte kendi adının yer aldığı vezin ve ayarı
sağlam Ahmedî ve Tolûnî şeklinde de isimlendirilen sikkeler kestirmişti.
Ahmed’in oğlu ve halefi Humâreveyh ise kendisi, zevceleri ve şarkıcı gözde kadınların
kabartmalarıyla süslü, duvarları altın yapraklarla bezeli bir saray (Dâruzzeheb) yaptırmıştır.
56


Bu saray diğer özellikleri yanında, Ebülfez Elçibey’in belirttiğine göre; Âl-i İmrân suresinin
173. ayetinin son kısmında, müminlerin duası olarak geçen “Hasbunallahu ve niğmelvekîl”
(Allah bize yeter, O ne güzel vekildir) ifadesinin çiçeklerle yazıya çevrildiği hoş kokulu çiçek
bahçeleri, nadide ağaçlarıyla dikkatleri çekiyordu. Bunlara bir kuş evi ve hayvanat bahçesini
de ilave etmek gerekir. Şüphesiz bunlar yanında sarayın en ilginç taraflarından biri ise,
avlusunda cıva dolu bir havuzun bulunmuş olmasıdır.
Gerçekten ihtişama düşkün olan ve müsrifliği dolayısıyla çok tenkit edilmiş bulunan
Humâreveyh, feci bir biçimde öldürülüşünden kısa bir süre önce kızı
Katru’n-Nedâ namıyla
meşhur Esmâ’yı
Halife Mu’tezid (892-902) ile muhteşem bir düğün yaparak evlendirmişti.
Tarih kitaplarının ifadelerine göre bu düğün sırasında Humâreveyh hiçbir masraftan
kaçınmamış, gelinin çeyizi ve Bağdat Sarayı’na getirilişi, benzerleri ancak masallarda bulunur
bir zenginlik göstergesini oluşturmuştu. Mısır’dan Bağdat’a kadar kızının rahatı için yol
boyunca belirli aralıklarla konaklama yerleri ve köşkler inşa ettiren Humâreveyh, aralarında
baharat dövmek için çok sayıda kıymetli havanın da bulunduğu, altın ve değerli eşya ve
mücevheratı çeyiz olarak göndermişti. Bu sırada 1.000.000 dirhem nakit parayı da 1.000 kese
içinde hazırlayan Humâreveyh’in bu davranışı, müsrifliğinin olduğu kadar, Mısır hazinesinde
biriken servetin de bir göstergesi olması yönüyle önemlidir. Katru’n-Nedâ 9 Mart 895’te
Bağdat’a varmış ve burada yapılan muhteşem bir düğün töreninden sonra Halife ile
evlenmiştir.
D. İlmî ve Fikrî Gelişme
Tolunoğullarının Mısır’ı idare ettikleri, bir devlet ömrü açısından gerçekten çok kısa
sayılabilecek 37 senelik dönemde, ülkede Edebiyat, Tarih, Hukuk, Fen, Tıp, dinî ve felsefî
ilimler başta olmak üzere muhtelif sahalarda önemli gelişmeler sağlanmış, camilerde öğretim
çalışmaları artarak devam ettirilmiştir. Edebiyatın gelişmesinde ülkede müstakil bir Divânu’lİnşâ’nın
kurulmasının önemli katkısı olmuştur. Ayrıca bu divânda görevli kâtipler dolayısıyla
Kitâbet sanatında önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Nitekim burada ilk görevlendirilen ve İbn
Abd diye şöhret bulan Ebû Câfer Muhammed, İbnü’n-Nedim’in ifadesiyle “beliğ ve fasih”
bir kişi idi.
Kendisi de Arapça bilmesi yanında Türkçe şiirler yazabilen, Musikîye meraklı olan Tolunoğlu
Ahmed, şairleri korumuştur. Aynı
şekilde büyük oğlu Abbas da şairdi. Humâreveyh’in israfa
varan cömertliğinden âlim ve şairler de nasiplerini almışlardı. Zaten o, bu gibi kişileri
korumasıyla ün salmıştı. Hüseyin b. Abdüsselâm bu dönemin en meşhur şairidir.
Tolunoğullarının saltanat devirlerinde şiir yanında dil çalışmalarına da önem verilmiştir.
Velid b. Muhammed et-Temimî ve Ahmed b. Câfer ed-Dîneverî bunlardan ikisidir. Aynı
şekilde gramerci Muhammed b. Abdullah (ö. 944) bu devrede himaye görmüş,
Humâreveyh’in oğullarına ders vermiştir. Kâsım b. Yahya el-Meryemî (ö. 929) de
Humâreveyh’in zaferleri için kasideler yazmıştır.
Tolunoğulları döneminde Tarihçilik alanında Ahmed b. Yusuf b. İbrahim’i tanıyoruz. O,
Ahmed b. Tolun ve Ceyş’in biyografilerini yazmıştır. Bu vesile ile Abdullah b. Muhammed
57


Belevî ve eseri Sîretu Ahmed b. Tolun’u hatırlamamız yerinde olacaktır. Belevî’nin kimliğini
belirtmemekle birlikte, istek üzerine kaleme aldığını ifade ettiği bu eserde, Halife Muktedir’in
öldürülmesinden bahsedilmiş olması dikkate alındığında, 932’den sonra yazıldığı
düşünülebilir. Müellifin, Mısır’da ilk defa Ahmed b. Tolun tarafından kurulmuş olan Divân-ı
İnşâ’daki resmî belgelerden ve günümüze ulaşamayan birçok kaynaktan faydalanmış
bulunması, eserinin değerini artırmaktadır. Kıssalar anlatarak Tarih öğretmeyi prensip edinen
Belevî’nin kendisine has bir üslûbu ve tarihçilik anlayışı vardır. Mısır’da yazılan en eski
tarihlerden biri olan Sîretu Ahmed b. Tolun, isminden anlaşıldığı
şekliyle sadece Tolunoğulları
hanedânının kurucusu için değil, oğlu Abbas, gulâmları, IX. yüzyıl Mısır ve Yakın Doğu
tarihi için de birinci elden bir kaynaktır. Eser Harac, Şurta, Berîd ve Adliye teşkilâtlarıyla
ilgili olarak da orijinal ve aydınlatıcı bilgiler içermektedir.
Bu dönemde Mısır’da gelişme gösteren dinî ilimler içerisinde Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Kıraat
başta gelir. Tolunoğulları bu ilimlerin inkişâfı için Mısır’a Doğu’dan ve Batı’dan âlimlerin
gelmesini teşvik etmişlerdir. Bunlar arasında İmam Şâfiî’nin ileri gelen talebeleri adasında
sayılan Hadis ve Fıkıh ulemâsından Rebî b. Süleyman el-Muradî (ö. 884) ile Hanefîlerden
Mısır Kadısı olup, Hadis halkası bulunan Bekkâr b. Kuteybe (ö. 884) ve yine Hanefî fakih
ve muhaddisi olan öğrencisi Ebû Câfer et-Tahâvî (ö. 933)’yi hatırlamak gerekir.
Mısır’da kurulan Türk-İslâm devletlerinin ilki olan Tolunoğulları Devleti 10 Ocak 905’te
başkentinin düşmesiyle 37 senelik ömrünü tamamlamıştır. Şüphesiz bu kadarlık bir zaman
dilimi devletlerin ve milletlerin hayatında önemli olmayabilir. Fakat söz konusu Tolunoğulları
dönemi olunca, bu uzun olmayan devrenin, Mısır için değişik bir anlamı olduğunu belirtmek
gerekir. Zira Mısır, ancak Tolunoğulları sayesinde Müslümanlar tarafından 639’daki
fethinden beri ilk defa müstakil bir devlet olmuş, halk ve ülke iktisadî bakımdan gelişme
göstermiş, ilerlemiştir. Bazı olumsuz durumlara rağmen, genelde idarecilerle halk, ülkenin
gelişmesine müştereken katkıda bulunmuşlardır. Aslında Tolunoğulları devri, askerî rejime
bağlı, yabancı bir hâkimiyeti temsil etmesine rağmen, Mısır için bir altın devri
oluşturduğundan, aradan geçen bin yıla rağmen hâlâ hayırla yâd edilebilmektedir.
Tolunoğulları, Mısır’a yeni bir hayat, kuvvet, ihtişam ve sanat anlayışı getirmiş; bu dönemde
ülke idarî, içtimaî, askerî ve kültürel bakımdan büyük gelişmeler göstermiş, geniş çapta imar
edilmiştir.
Bu hanedânın Türk-İslâm Tarihi açısından önemi ise, halkı Türk olmayan bir bölgede, bir
Müslüman-Türk tarafından kurularak tarihte önemli izler bırakmış, belki de hakim olduğu
topraklarda kendinden sonra kurulacak Türk idarelerine zemin hazırlamış olmasıdır. Aynı
zamanda da Tolunoğulları Devleti, güçlü valilerin, artık büyüklüğü oranında kuvveti olmayan
hilâfet idaresinin zafiyetinden istifade ederek, devlet merkezinin denetiminden en önemli
bölgeleri bile ayırabildiklerinin göstergelerinden birini oluşturmuştur.
III. SÂCOĞULLARI (890-929)
Hilâfetin Abbasîlere intikali üzerine, yoğunluğu giderek artan bir biçimde Türkler, İslâm
Devleti hizmetine girmişler, bu arada ordunun üst kademelerinde komutan, bir kısım sivil
memuriyetlerde ve kısmen sivil, kısmen de askerî bir görev olan valiliklerde bulunmuşlardır.
58


Türk valilerinden bazıları tayin edildikleri vilayetlere hiç gitmez, burada ancak nâibleriyle
temsil edilirken, bazıları da gittikleri vilayetlerde kendilerine bağlı hanedânlar oluşturmuşlar,
Bağdat’taki halife ile olan bağlılık ilişkilerini en alt düzeylere indirebilmişlerdir. İslâm
tarihlerinde bunlardan Mısır’da kurulan ikisi, Tolunoğulları
(868-905) ve İhşîdîler (935-969)
hakkında oldukça geniş bilgi bulunmaktadır. Ayrıca bunlar yeterli sayıda araştırmaya da konu
teşkil etmişlerdir. Halbuki Azerbaycan’da bir devlet kurmuş olan aynı durumdaki Sâcoğulları,
yakın geçmişe kadar hakkında çok az bilgimiz olan bir devletti. Uşrûsana kökenli bir Türk,
Ebû Ubeydullah Muhammed el-Afşin’in kurduğu Sâcoğullarının tarihini, değerli
araştırmacı
Hakkı D. Yıldız’ın 1976’dan itibaren neşrettiği çalışmaları sayesinde bugün
oldukça da yeterli bir biçimde öğrenmiş bulunuyoruz. Buna göre, bu aileden İslâm Devleti
hizmetine giren ilk kişi olan Ebu’s-Sâc Divdâd b. Yusuf Dîvdest’ten itibaren gerek ailenin
ve gerekse kurdukları devletin tarihini şu şekilde özetleyebiliriz.
A. Ebu’s-Sâc Divdâd b. Yusuf Dîvdest
Sâcoğulları ailesi aslen Uşrûsana menşelidir. Aileden İslâm Devleti hizmetine giren ilk kişi
Ebu’s-Sâc Divdâd b. Yusuf Dîvdest’tir. Onun memleketinden ne zaman ayrıldığı
bilinmemekle birlikte, Halife Me’mun (813-833) zamanında Ahmed b. Ebû Halid’in 822823’
te Uşrûsana’yı fethetmesi üzerine ülkesini terk etmek zorunda kaldığı tahmin edilebilir.
Çağdaş tarihçiler bu aile hakkında bilgi verirken, kaynak göstermeden, Türk olduğunu
tereddütsüz belirtirler.
Ebu’s-Sâc Divdâd b. Yusuf Dîvdest’in memleketindeki mevkii bilinmemekte ise de İslâm
Devleti hizmetinde komutan olarak görev yaptığını biliyoruz. Bu sebeple onun daha önce de
memleketinin ileri gelenleri arasında bulunmuş olduğunu tahmin edebiliriz. Halife
Me’mun’un Türklerden oluşan askerî birlikler meydana getirirken, onun hizmetine girdiğini
düşündüğümüz Ebu’s-Sâc’ın, bu sırada ismini duyuracak bir hizmetine rastlayamıyoruz.
Mu’tasım (833-842) döneminde Bâbek isyanını bastırmakla görevlendirilen orduda ise küçük
bir birlik komutanıdır ve savaş meydanından kaçan Bâbek’i takip ederek önce aile fertlerini,
sonra bizzat Bâbek’i yakalamış (15 Eylül 837), Afşin’e göndermiştir. Bu sırada başka bazı
isyanların bastırılmasında da kendisinin yararlılıklar gösterdiğini kaynaklar nakletmektedirler.
Fakat Mengüçur’un Azerbaycan’daki isyanını bastırmak üzere kendisine verilen görevde
başarılı olamamış, ayrıca Afşin’le yakınlığı ve onun da gözden düşmesi üzerine uzunca bir
süre pasif kalmıştır. Nihayet Mütevekkil (847-861)’in son yıllarına doğru kendisine
muhtemelen Irak’la Mekke arasındaki hac yolunun güvenliğini temin etmekle ilgili bir görev
olan Tarik Mekke Valiliği verilmiştir (856-857).
Daha sonra Halife Mustaîn (862-866) ve Mu’tez (866-869) arasındaki hilâfet mücadelesinde
Mustaîn’in tarafını tutan ve onun adına savaşan Ebu’s-Sâc, 25 Ocak 866’da Müstaîn’in
makamından çekilerek Mu’tez’in hilâfete geçmiş olmasına rağmen cezalandırılmamış,
Muhammed b. Abdullah’ın vekili sıfatıyla Kûfe ve çevresinin idaresine memur edilmiştir.
Fakat bu görevde fazla durdurulmayan Ebu’s-Sâc, kısa süren diğer bazı görevlendirilmelerden
sonra tekrar eski vazifesi olan Tarîk Mekke Valiliğine tayin edilmiştir (866).
59


Ebu’s-Sâc, Mart 868’de Diyar-ı Mudar, Kınnesrîn, Halep ve Avâsım valiliğine getirildi.
870’da Basra çevresinde isyan ederek, kısa zamanda çok geniş sahalara yayılan ve Abbasî
Hilâfeti’ni tehdit ederek 13 yıl devam eden Zencî köleler isyanında birlik komutanı olarak
bulunan Ebu’s-Sâc, 874-875’te Ahvaz Valisi oldu. Fakat burada zencîlerle yaptığı iki savaşı
da kaybedince, valiliğinin birinci yılını doldurmadığı halde azledildi. Daha sonra Saffarîler
(867-1163) safında yer alan Ebu’s-Sâc, tekrar Abbasîlerin hizmetine girmek amacıyla
Bağdat’a gelirken Kasım-Aralık 879 sonunda Cundişâpur’da öldü.
Ebu’s-Sâc’ın İslâm Devleti hizmetindeki askerî ve idarî faaliyetleri 40 yıl kadar devam
etmiştir. Sâmarrâ döneminde komutanlar arasındaki mücadelelere katılmamıştır. O sırada
tanınan Afşin, Eşnâs, Boğa el-Kebîr, Boğa es-Sağîr, Vasîf et-Türkî gibi komutanlar düzeyinde
olmasa bile, devlet erkânı içerisinde nüfûz ve itibara sahip olduğu bilinmektedir. Bağdat’ta bir
grup askerî birliğe ona nispetle Ecnâdü’s-Sâciyye denilmişti.
B. Ebû Ubeydullah Muhammed El-Afşin (890-901)
Ebu’s-Sâc’ın Muhammed el-Afşin ve Yusuf adlı iki oğlu vardı. Babalarının ölümü üzerine
daha sonra Sâcoğulları hanedânını kuracak olan Muhammed el-Afşin’e Tarîk Mekke Valiliği
ile Haremeyn Valiliği’nin birlikte verildiğini görüyoruz (880). Daha önce neler yaptığı
konusunda pek bilgimiz bulunmayan el-Afşin, muhtemelen Sâmarrâ’da doğmuş ve bazı
devlet hizmetlerinde bulunmuş olmalıdır. Nitekim babasının ölümünden sonra getirildiği
Tarîk Mekke ile Haremeyn valiliklerinde ve müteakip dönemlerde hilâfetin hizmetinde
üstlendiği görevlerde başarılı olmuştur. Bütün bunların sonucunda itibarı artmış, kendisine
yeni yeni mevkiler verilmiştir. Muhammed el-Afşin’in Abbasî Hilâfeti hizmetinde 890
tarihine kadarki dönemde, çeşitli iç karışıklık ve mücadelelerde görev yaptığı tespit
edilmektedir. Tolunoğullarıyla olan mücadeleleri, Musul ve el-Cezîre’yi elde etmek için
Humâreveyh’i de yanına alarak daha önce birlikte Tolunoğullarına karşı mücadele ettiği
İshak b. Kundacık’la savaşmasını bu vesileyle hatırlayabiliriz. Nihayet bu mücadele çeşitli
devreler geçirdikten sonra Muhammed el-Afşin, mağlup olarak Bağdat’a çekilmiştir.
İşte bu çekilişle eski bölgelerini kaybeden Muhammed el-Afşin’e Halife Mu’temid’in kardeşi
Ebû Ahmed el-Muvaffak tarafından, Azerbaycan Valiliği verildi (889-890). Bu tayin bölgede
bir devletin, babalarının ismine izafeten Sâcoğulları diye adlandırılacak devletin kurulması
sonucunu doğuracaktır.
Muhammed el-Afşin buradaki valilik görevine başlamasıyla birlikte, bir taraftan kendi
bölgesinde sulh ve sükûnu temin etmeye çalıştı, diğer taraftan da komşu İrminiye’deki
gelişmeleri yakından takip etmeye başladı.
Bilindiği gibi İrminiye’nin güney doğusuna Müslümanların ilk seferi 641 başlarında
Mezopotamya fatihi Iyaz b. Ganem tarafından gerçekleştirilmiş, fakat bölgede fasılalı da olsa,
fiilî hâkimiyet Hz. Osman’ın hilâfetinde, 645/46 sonlarına doğru mümkün olabilmişti.
Emevîlerin başından itibarense bölgede İslâm hâkimiyeti kesinleşmiştir. Bu sırada Dvin
merkez olmak üzere fethedilen bölgeler bir eyalet haline getirilmiştir. Abbasîler dönemine
gelindiğinde halifelerin bölgeyle ilişkisi, vergilerin düzenli alınmasının temininden ibaret
olmuştur. Bu sırada Ermeniler büyük çapta kendi kendilerini idare etmekteydiler. Hatta
60


862’de Aşot b. Simbat Ermeni naharar ve işhanlarının başı, İşhanlar İşhanı tayin edilerek
kendisine hil’at giydirilmiştir. Düzenli idaresi ve vergiyi zamanında göndermesi sebebi ile
882-883’te kendisine kral unvanının da verildiği görülmektedir.
Muhammed el-Afşin’in Azerbaycan valisi tayin edildiği sene, İrminiye’de kral Aşot ölmüş,
yerine oğlu Simbat geçmişti (890). Simbat Abbasîlere bağlılığını devam ettirirken, babası
gibi Bizans İmparatoru’na da elçiler göndermekten geri kalmadı. İmparator VI. Leon (886912)
ile görünüşte bir ticaret antlaşması imzaladı. Fakat aslında bu siyasî bir antlaşma idi ve
gelişmelerden el-Afşin hiç de memnun kalmamıştı. Bu nedenle de onlardan gelecek anî bir
baskına karşı hazırlanmaya başlamıştı. İki ordu arasındaki çarpışma son anda önlenerek
antlaşma yapıldı (893). Fakat Simbat, bu antlaşmaya uymadı. Eyaletin merkezi Dvin’de
bulunan İslâm garnizonunun buradan çıkarılmasını istedi. Burayı kendine bağlamak istiyordu.
Nitekim bir müddet sonra Dvin’i zaptetti. Gürcü kabilelerini de kendine bağlamıştı. Bunun
üzerine Muhammed el-Afşin çok hızlı hareket ederek, Ermeni kuvvetleri toparlanamadan
Dvin önüne geldi, şehri geri aldı. Sonunda iki ordu Alagöz dağı eteğinde karşılaştığında
Muhammed mağlup olarak geri çekildi, sulh yapıldı. Bununla birlikte bu sulhtan sonra da
Simbat’la Muhammed’in mücadelelerinin değişik görünümler arz ederek devam ettiğini
görüyoruz. Bu arada o, Simbat’a karşı başarılı savaşlar yapmış, tekrar Dvin’i alarak oğlu
Divdâd’ı orada vali olarak bırakmıştır.
Bilindiği üzere Muhammed el-Afşin’in Azerbaycan Valisi olduğu dönem, merkezî otoritenin
iyice zayıfladığı ve mahallî hanedânların müstakil hareket etmeye başladıkları bir dönemdir.
Nitekim Mısır’da Tolunoğulları, Musul, Halep, el-Cezîre ve çevresinde Hamdanîler (9051004),
Mâverâünnehir’de Sâmânîler (819-1005) ve ülkenin değişik bölgelerinde muhtelif
hanedânlar hüküm sürmekteydi. Muhammed el-Afşin’in de bu gelişmelerden uzak kalmadığı
tespit ediliyor. O, bulunduğu bölgeyi daha önce gördüğümüz Tolunoğulları ve bundan sonra
göreceğimiz İhşîdîler benzeri bir düzene kavuşturmuş, kısacası bir Türk-İslâm devleti kurmuş
ve babasının ismine nispet edilen hanedânı oluşturmuştur.
C. Ebu’l-Kâsım Yusuf (901-927)
Ebu’s-Sâc Divdâd’ın oğlu, Muhammed el-Afşin, Sâcoğulları hanedânının mümessili olarak
Azerbaycan ve İrminiye’de 11 sene süren, yarı bağımsız bir valilikten sonra 901’de öldü.
Afşin kendisinden sonra oğlu Divdâd’ın başa geçmesini vasiyet etmişti. Ancak onun arzusu
hilafına yerine kardeşi Yusuf yönetimin başına geçti. Dönemin halifesinin bu değişikliğe
müdahale etmemesini, merkezî otoritenin zayıflığı yanında, Sâcoğullarının oldukça da
bağımsız hareket etmekte olduklarının göstergesi şeklinde değerlendirmek mümkündür.
Nitekim Yusuf, Azerbaycan’da iktidarı ele geçirmesinden kısa bir müddet sonra 902’de
Erdebil’de adına gümüş dirhem bastırmıştır. Bu dirhemlerin üzerinde kendi ismi yanında
Halife Mu’tezid’in isminin de bulunması onun halifeye tam olarak bağımlı olduğunu
göstermez. Zira benzer bir uygulama halife ile savaş halinde iken Tolunoğlu Ahmed ve
Humâreveyh’te de görülmektedir.
Yusuf Simbat’la olan münasebetlerini bazı askerî hareketlerden sonra düzeltti. Fakat bu
antlaşma uzun süreli olamadı. Yusuf döneminde İrminiye’nin büyük kısmı fethedildi.
61


Simbat’ın yerine geçen oğlu Aşot zamanında ise Yusuf’un fethettiği yerler kısmen onun
tarafından geri alındı. Aşot, Bizans İmparatoru ile antlaşma yaptı, bunun için İstanbul’a gitti.
Yusuf’un halife ile baştan itibaren olumsuzluklar içeren ilişkilerinin de zaman içinde
düzeldiğini görüyoruz. Nihayet Halife Muktedir-Billah (908-932), Mart 909’da Yusuf’un
Azerbaycan ve İrminiye Valiliği’ni resmen kabul etti. Yusuf da yapılan antlaşmaya göre her
yıl halifeye 120.000 dinar ödeyecekti. Böylece sekiz senedir fiilen bölgeyi elinde bulunduran
Yusuf, artık resmen buraya sahip oluyordu. Fakat antlaşma uzun ömürlü olamadı. Hatta o, esir
edilerek (919) üç yıl kadar Bağdat’ta hapsedildi. Hapisten 922 Mayıs’ında kurtuldu.
Yusuf 914’e kadar Ermenilerle mücadele edip sonuçta kesin zafer elde edince doğuya
yönelmişti. O, 304/916-917’de Rey valiliğini elde etmiş, sonra da Kazvin, Zencân ve Ebher’i
fethetmiştir.
IX. yüzyılın ikinci yarısında Basra bölgesinde çıkan Zencî isyanının büyük güçlükle
bastırılmasından sonra, bu devirde de Bahreyn’de Karmatîlerin isyanı çıktı ve hızla yayıldı.
Vezir Ahmed el-Hasibî Halife Muktedir’e Karmatîlere karşı Azerbaycan valisi Yusuf’un
gönderilmesini tavsiye etti. Halife Muktedir’in 926-927’de Yusuf’u Azerbaycan ve İrminiye
Valiliği de dahil olmak üzere geniş salâhiyetlerle bütün Doğu bölgelerinin valiliğine tayin
ettiğini görüyoruz. Yusuf, idaresine bırakılan yörelerin vergilerini de merkeze göndermeyip,
kendi birliklerinin ihtiyacı için harcayacaktır. Bununla birlikte halife ondan, Karmatîlerle
savaşmak üzere Irak’a gelmesini istemiştir. Fakat Kûfe önündeki savaşta Yusuf, zaferin
mutlak kendinde olduğunu düşündüğü bir sırada Ebû Tahir Süleyman el-Karmatî’ye esir
düşmüş (8 Aralık 927), sonuçta onun tarafından idam edilmiştir.
Yusuf b. Ebû Sâc 901’den ölümüne kadar, Bağdat’ta hapiste bulunduğu üç yıl hariç,
Azerbaycan ve İrminiye’de müstakil bir hükümdar gibi hareket etmiştir. Abbasî Halifesi’nin,
onun valiliğini her zaman tanımamış olması bu durumu değiştirmeyecektir. Bastırdığı
paralarda halifenin adının bulunması da, her hususta halifeye bağımlı olduğu tarzında
yorumlanmamalıdır. Zira çeşitli zamanlarda halifeye göndermekte olduğu vergiyi kesmiş, ona
cephe alabilmiştir.
Yusuf’un hâkimiyeti altındaki bölgelerde iktisadî vaziyetin iyi olduğunu, muhtelif tarihlerde
bastırdığı çoğu altın sikkelerden anlamak mümkündür. İyi bir tahsil görmüş olan Yusuf’un,
Arap dil ve kültürüne vâkıf olduğu ve döneminin edebî çevreleri ile iyi münasebetler kurmuş
bulunduğu anlaşılmaktadır. O bir kumandan olarak da yeterli vasıflara sahiptir.
D. Ebu’l-Müsâfir Feth B. Muhammed el-Afşin (928-929) ve Sâcoğullarının Sonu
Yusuf b. Ebû Sâc’ın ölümü üzerine yeğeni Ebu’l-Müsâfir Feth b. Muhammed el-Afşin,
Halife Muktedir (908-932) tarafından Şubat 928’de Azerbaycan ve İrminiye Valiliği’ne tayin
edildi ise de, bunun iki seneye yakın süren valiliği esnasında hiçbir siyasî ve askerî faaliyeti
kaynaklara aksetmemiştir. Ekim 929’da Ebu’l-Müsafir’in ölümü üzerine ise Sâcoğullarının
bölgedeki hâkimiyeti son bulmuştur.
Sâcoğullarının Azerbaycan ve kısmen İrminiye’deki hâkimiyetleri 890’dan 929 yılı sonuna
kadar sürdü. Genişİslâm Devleti sınırları içerisinde bulunmakla birlikte, iç ve dış

62


siyasetlerinde oldukça serbest hareket eden Sâcoğulları, dönem olarak Mısır’daki
Tolunoğulları (868-905) ile İhşîdîler (935-969) arasında yer alan ikinci Türk-İslâm
hanedânıdır.
Sâcoğullarının İslâm dünyası içerisinde siyasî, askerî ve kültürel bakımdan büyük bir varlık
gösterdikleri iddia edilemez. Nitekim kendileri hakkında bilgi bulmak da oldukça güçtür.
İrminiye’deki başarılı seferlerine rağmen onlar, Tolunoğullarının Mısır’da gerçekleştirdikleri
siyasî, sosyal düzey ve gerçekleştirdikleri imar faaliyetleri yanında sönük kalmışlardır.
İktisadî bakımdan ise bu dönemde onların bölgelerinde, bir canlılık olduğu, hanedân
mensuplarının kendi adlarına kestirdikleri altın ve gümüş sikkelerden anlaşılmaktadır. Ebû
Ubeydullah Muhammed el-Afşin adına Erdebil’de kesilmiş 899 tarihli dirhem ile Yusuf’a ait
dört ve Ebu’l-Müsâfir Feth’in bir altın sikkesi elimize geçmiş bulunmaktadır. Sâcoğullarının
askerî bakımdan güçlü olduklarıysa gelişen olayların neticelerinden kolayca anlaşılmaktadır.
Hanedânın merkezinin, Muhammed el-Afşin zamanında Meraga’da olduğu kaynaklarda
belirtilmiş ise de, Yusuf döneminde Erdebil’in ülkeye merkezlik yaptığı anlaşılmaktadır.
Azerbaycan’ın Türkleşmesinde Sâcoğullarının ne derece rol oynadıklarını tespit etmek güçtür.
Bununla birlikte onlar bölgeye geldiklerinde, burada büyük bir Türk nüfusunun ve nüfûzunun
bulunmadığı açıktır. Onların döneminde de fazla bir Türk yerleşmesi söz konusu değildir.
IV. İHŞÎDÎLER (935-969)
905 senesi Ocak başında Mısır’da Tolunoğulları Devleti’ne son vermiş olan Abbasî Hilâfet
orduları komutanı Muhammed b. Süleyman el-Kâtibî, Ahmed b. Tolun’un yaptırdığı cami
haricinde başşehir el-Katâi’yi tamamen yerle bir etmiş, hanedân mensuplarını da Bağdat’a
götürmüştü. Fakat Mısır’ın uzun bir dönemden sonraki bu kısa bağımsızlık devresi halk
üzerinde çok olumlu bir etki bırakmıştı ve nitekim bunun hatırası uzun süre canlı bir biçimde
yaşadığı gibi, Tolunoğullarını ihya için bazı isyanlar da ortaya çıkmıştı. Tabiatıyla bütün bu
gelişmeler esas olarak bizim konumuzun dışında bulunmaktadır. Bununla birlikte Mısır’ın
İhşîdîler Devleti’nin kuruluşuna kadarki durumunu en kısa çizgileriyle de olsa hatırlamak
yararlı olacaktır.
Tolunoğullarının hâkimiyetlerinin son bulmasını müteakip Mısır, doğrudan Bağdat’a bağlı
olmak üzere, halifenin tayin ettiği valiler tarafından idare edilmiştir. Nitekim bu sırada ilk
olarak Tolunoğulları Devleti’ne son veren Muhmmed b. Süleyman el-Kâtibî, bir tayin
olmaksızın re’sen vali olarak görev yapmıştır. Kendisini 16 Nisan 905’te Mısır’a gelerek
göreve başlayan Ebû Musa İsa b. Muhammed en-Nûşerî takip etmiştir. Bu arada
Tolunoğulları Devleti ileri gelenlerinden İbnu’l-Halîc diye meşhur Muhammed b. Ali elHalencî’nin
isyanı ile karşılaşıyoruz (Haziran 905). Oldukça başarılı olan İbnu’l-Halîc, önce
Remle’yi aldı. Orada Halife ile birlikte Humâreveyh’in oğlu İbrahim ve kendi adına hutbe
okuttu. Daha sonra Mısır’ın merkezi Fustat’ı da zapt etti (29 Ekim 905). Çevresine toplanan
silahlı gücün sayısı 50.000’i geçmişti. Onun hemen bütün Mısır’ı kaplayan isyanı bir yıla
yakın devam ettikten sonra Mayıs 906’da güçlükle bastırılabildi. İbnü’l-Halîc’in hareketinin
bu derece başarılı olmasında, Mısır’da yeni kurulan Abbasî yönetiminin bölge halkına reva
gördüğü muamelenin büyük etkileri olmuş olmalıdır. Yeni yönetim Mısırlıları
Tolunoğullarına itaatleri dolayısıyla gizli veya açık olarak cezalandırmaya çalışıyordu.
63


Mısır’da bundan sonra valiliğe 10 Mayıs 909’da ölünceye kadar İsa en-Nuşerî devam etmişti.
Yerine onun vasiyeti üzerine oğlu Ebu’l-Feth Muhammed b. İsa geçti ise de kısa süre sonra
(23 Haziran 910) Halife Muktedir (908-932)’in Ebû Mansur Tekin b. Abdullah elHazârî’yi
Mısır valisi tayin ettiği öğrenilmiş ve çok geçmeden de yeni vali görev yerine
gelmişti. Daha sonra da dört defa Mısır Valisi olacak olan Hazar Türklerinden Ebû Mansur
Tekin’in beş yıl sürecek bu ilk valilik dönemi iç isyanlar ve doğuda Fatımîlerle yapılan
mücadelelerle doludur. Bu sırada artık Mısır ve Abbasîler için esas tehlikenin batıdan gelecek
Fatımî orduları olduğu ortaya çıkmış bulunuyordu. Mısır’a müteakiben hadım Mûnis el-
Muzaffer, Ebu’l-Hasan Zekâ el-Âver, Ebu’l-Hasan Hilâl b. Bedr, Ebu’l-Abbas Ahmed
b. Kayıglıg (iki defa), Muhammed b. Toğaç (iki defa) vali tayin edildiler. Bu sıradaki Mısır
valileri, Tolunoğlu Ahmed’in Mısır’a geldiği dönemlerde de olduğu gibi, ülkenin bütününde
ve her alanda yetkili değillerdi. Ülke küçük bölgelere ayrılmış, Harac, Berîd, Şurta gibi
mühim görevler de doğrudan merkezden gönderilen kişilere verilmişti. Böylece bu büyük ve
zengin eyaletin yönetimini bir kişinin ele geçirmesi önlenmek isteniyordu. Fakat bütün bu
devrede bir taraftan artan Fatımî tehlikesi ülkeyi tehdit etmiş, öte yandan dahilî isyanlar ve
bunlara zemin hazırlayan valilerin öç alma çabaları dolayısıyla Mısır’da huzur ve sükûn
kalmamış, iktisadî durum bozulmuştu. İşte bu vaziyetteki Mısır’da ikinci bir Türk hanedânı
İhşîdîler, yönetimi ele alacak ve bir devlet kuracaklardır.
A. İhşîdîlerin Siyasî Tarihi
Mısır, Tolunoğullarından otuz sene sonra bir başka Türk hanedânının doğuşuna şahit oldu. Bu
Muhammed b. Toğaç (Tuğc, Tuğç, Tuggac) tarafından kurulan İhşîdîler hanedânıdır. Zaten
bundan sonra da Mısır bir daha Abbasî Hilâfeti’ne tam olarak bağlanamayacaktır. Çünkü
969’da son İhşîd’i müteakip Fatımî, Eyyûbî, Memluk hanedânları ardarda Mısır’a hakim
olacaklardır.
İhşîdîlerin kurucusu Muhammed b. Toğaç, iki nesilden beri Abbasîlerin hizmetinde bulunan,
Fergana kökenli askerî bir Türk aileden gelir. Bu aileden ilk defa Muhammed’in dedesi Çuff
(Çuk) b. Yultekin Akşid’in Halife Mu’tasım (833-842)’ın hizmetinde olduğunu görüyoruz.
Onun Abbasî halifelerine hizmeti, öldüğü Aralık 861’e kadar Vâsık-Billah (842-847) ve
Mütevekkil-Alallah (847-861) dönemlerinde de devam etmiştir. Muhammed’in babası
Toğaç
ise, Tolunoğullarının hizmetinde Şam ve Taberiye valiliğinde bulunmuş, fakat daha sonra
Halifenin gazabına uğramış, önce hapsedilip 906’da öldürülmüştür. Şubat 882’de Bağdat’ta
doğan ve iyi bir askerî eğitim görmüş olması gereken Muhammed, babasının durumunu
bildiği için önceleri Halife’ye karşı daha dikkatli davranmıştır.
Muhammed’in ilk görevlerinden biri, Mısır Valisi Ebû Mansur Tekin’in verdiği Ahvaf
Valiliği’dir. Burada Fatımîlere karşı çarpışmış, daha sonra hac yollarının emniyetini teminle
görevlendirilmiştir. Bunlardan sonra Halife tarafından önce 928’de Remle, 930’da Şam, üç yıl
sonra 933’te de Mısır Valisi tayin edilmiştir. Fakat bu ilk Mısır Valiliği ancak 32 gün sürmüş
(31 Ağustos-2 Ekim 933), hattâ kendisi Şam’da bulunduğu için görevine fiilen
başlayamamıştır. 935’te ikinci defa Mısır Valisi tayin edilen Muhammed b. Toğaç 29
Ağustos’da görevine fiilen başlamıştır.
64


Muhammed b. Toğaç’ın 935’te Mısır Valiliği’ne başlamasını burada bir devlet ve hanedân
kurması takip etti. Muhammed b. Toğaç, Bağdat’taki Halife ile iyi geçinmeye gayret etti.
Zaten Halife de onu Mısır’a harac idaresi de uhdesinde olmak üzere tayin etmişti.
Aralarındaki olumlu münasebetlerin bir sonucu olarak Ramazan 327/Haziran-Temmuz 939’da
Halife Râzî (934-940) tarafından kendisine, daha sonra kurduğu devletin de adı olacak
“İhşîd” unvanı verildi. Bu unvanın verilmesi, ailenin, kendi kökenlerini Fergana
hükümdarlarına bağlama gayretleri ile ilgili olsa gerektir.
Muhammed b. Toğaç’ın Mısır’da hâkimiyetini pekiştirmesi ve imkânlar ölçüsünde, yeni
toprakları kendisine bağlayabilmesi için fırsatları değerlendirdiğini, bu yolda üzerine düşeni
eksiksiz yapma çabası içerisine girdiğini ifade etmemiz yerinde olacaktır. 31 Mart 936’da
İskenderiye yakınlarında Fatımîleri yenen Muhammed b. Toğaç bundan sonra öncelikle
Mâzerâîler ailesini bertaraf etti. İran asıllı bu aile Tolunoğulları döneminde de Mısır’da idi,
hem bu sırada ve hem de merkezden gönderilen valiler döneminde nüfûzunu Mısır’la birlikte
Suriye’de yaymıştı. Bu aileden İbn Zünbûr diye meşhur olan Ebû Ali el-Hüseyin el-
Mâzerâî, Tolunoğulları sonrasında Mısır’a Âmilü’l-Harac (Maliye teşkilâtının başı) tayin
edilmişti. Bunun sonunda Mısır ve Suriye’nin ekonomisi bu ailenin eline geçmişti. Şimdi
Mısır’da hâkimiyetin Muhammed b. Toğaç’ta toplanması onların menfaatlerini haleldâr
ediyordu. Muhammed b. Toğaç, Mısır’da Mâzerâîlerin nüfûzunu kırabilmek için, bu aile ile
arasında ezelî bir düşmanlık bulunan Halife’nin vezirinden faydalandı. Ailenin müsadere
edilen servetini de kendi hâkimiyetini güçlendirmekte kullandı.
Muhammed b. Toğaç’ın meşgul olması gereken bir büyük sıkıntıyı ise, 936’da Emîru’lÜmerâlık
gibi, hilâfetin bütün maddî yaptırım gücünü temsil eden bir makamı da işgal etmiş
olan Muhammed b. Râik oluşturmaktaydı. Her ne kadar 938’de o bu makamı terk etmek
mecburiyetinde kalmışsa da, İhşîd’in Suriye’deki nüfûzunu kırmak, bu ülkeyi kendi
kontrolüne almak için bir seri çabanın içerisine girmekten geri durmamıştı. Muhammed b.
Râik, Halep’ten başlayıp el-Ariş’e kadar olan bölgeleri istila etti (938). İhşîd’in mukabelesi,
tarafların anlaşması, sonra tekrar bozuşma ve anlaşma gibi devreler geçiren iki tarafın Suriye
merkezli ilişkileri, Muhammed b. Râik’in 942’de Hamdanîler (905-1004)’le giriştiği savaşta
Musul’da öldürülmesine kadar devam etti. Yeni durumdan istifade eden Muhammed b. Toğaç
Mayıs 942’de Suriye’ye yürüdü, 943 başında Mısır’a geri döndüğünde Suriye’nin tamamı,
kuzey bölgelerini Hamdanîlere bırakacağı zamana kadar, kesin olarak ona bağlanmıştı. Aynı
sene Mekke ve Medine’yi hattâ Yemen’i devletine bağladı. Bundan sonra artık Hicaz’ın
kaderi uzun süre Mısır’a bağlı kalacaktır.
Muhammed b. Toğaç 943 ortalarında Mısır’ın kendisinden sonra evladına geçmesini
sağlayacak tedbirlerle meşgul oldu. 30 Ağustos 943’de askerler ve Mısır halkından,
kendisinden sonra Ebu’l-Kâsım Unûcur’a itaat edecekleri konusunda bîat aldı. Nitekim 25
Temmuz 946’da vefatını müteakip yerine oğlu Unûcur kolaylıkla geçmişti. Muhammed b.
Toğaç’ın kendisinden sonra yerine geçecek kişiyi re’sen oğlu olarak belirlemesi,
yönetimindeki bölgelerde bir hanedân oluşturması demektir. Bu durum onun niyetini ve
gücünü gösterdiği gibi, nazarî olarak bütün yetkiyi şahsında toplamış bulunan Halife’nin ve
Hilâfet’in de bu dönemdeki zafiyetinin derecesini işaretlemektedir. Bununla birlikte Abbasî
65


Hilâfeti’yle Muhammed b. Toğaç’ın ilişkileri her zaman olumlu bir seyir izlemiştir. Nitekim
Râzî-Billah, 939’da bizzat veziri Ebu’l-Feth el-Fazl Câfer b. Muhammed el-Furat’ı Mısır’a
göndermiş, ona “el-İhşîd” unvanını verdiği gibi hil’at giydirmiş, hediyelerle taltif etmişti.
Daha sonra Muttakî-Billah (940-944) da Emîru’l-Ümerâ Tûzûn’a karşı ondan yardım
istemişti. Bunun üzerine Muhammed b. Toğaç, Mart 944’te Suriye’ye müteveccihen yola
çıkmıştı. Rakka’daki buluşmada İhşîd Halife’ye değerli hediyelerle para vermiş, saygı
göstermiş, ayrıca da Halife’yi Mısır’a davet etmişti. Mısır daveti kabul edilmeyince Suriye’de
Rakka’da kalmasını, kendisine para ve asker vermeyi teklif etti. Mısır’a gelme teklifini
Halife’nin veziri İbn Mukle’ye de yaptıysa da onun cevabı da olumsuzdu.
Her ne kadar Muttakî-Billah, Muhammed b. Toğaç’ın tekliflerini kabul etmemişse de onun
kendisine bağlılığını, samimiyet ve dürüstlüğünü takdir etmişti. Bu takdirini de İhşîd’e; “Otuz
yıllığına Mısır’ı sana verdim. Senden sonra da oğlun Unûcur’u veliaht yaptım” diyerek
ortaya koymuştu. Muhammed b. Toğaç daha sonraki halife Müstekfî (944-946) ile de iyi
ilişkiler içerisindeydi. O, 940’tan itibaren bastırdığı sikkelerde Halife’nin adının yanında
kendi adını da yazdırıyordu.
Yukarıda İhşîd’in Suriye için Muhammed b. Râik’le olan mücadelesinden bahsetmiştik. Onun
ölümünden sonra İhşîd, gitgide kuvvetlenen ve üstelik Suriye ile ilgili ciddî emelleri bulunan
Hamdanîlerle komşu olmuştu. Çok geçmeden bu durum onları önce iki rakip haline getirmiş
ve nihayet daima olduğu üzere rakipler karşı karşıya gelmişlerdir. Hamdanîlerin Suriye’ye
kuvvet sevk etmeleri üzerine İhşîd de onlara mukabele etmek için kölesi Kâfur yönetiminde
bir orduyu Suriye’ye gönderdi. Bu seneki silahlı mücadelede her iki taraf da diğerine üstünlük
sağlayamamıştı (945). Yapılan antlaşma devamlı olamayınca İhşîd önce kölesi Kâfur ve
Fâtik’i, Seyfüddevle el-Hamdanî ile savaşmak üzere gönderdi. Kendisi de arkalarından
Suriye’ye hareket etti. Kınnesrîn civarındaki savaşta Muhammed b. Toğaç Seyfüddevle’yi
yenerek Halep’i ondan aldı. Bir süre sonra Halife Muttakî-Billah’ın hal’ edilip Müstekfî-
Billah (944-946)’ın halife olduğu haberi geldi (9 Mayıs 946). Yeni halife de İhşîd’in Mısır ve
Suriye Valiliği’ni tasdik etti. Muhammed b. Toğaç bundan sonra çok yaşamadı, döndüğü
Şam’da hastalanarak 25 Temmuz 946’da vefat etti. Cenazesi, kendisinden sonra yönetimi
üstlenecek iki oğlununki gibi Kudüs’te defnedildi. O, Tolunoğullarından otuz sene sonra
Mısır’daki ikinci Türk-İslâm hanedânının kurucusuydu. Devletinin başında yaklaşık on bir
sene bulunmuş, kendisinden sonra da Mısır’ın oğullarınca yönetimini sağlamıştı. Tarihler
onun için cesur, dirayetli, tedbirli, harp sanatında mâhir, askerlerine karşı çok cömert gibi
sıfatları uygun buluyorlar. Adaletliydi ve fazladan vergi alınmasına asla müsaade etmezdi.
Birçok yönüyle Tolunoğlu Ahmed’e benzemekteydi. Kindar değildi, fakat yönetiminde
oldukça sertti.
Muhammed b. Toğaç’tan sonra sırasıyla tahta geçen iki oğlu Ebul-Kâsım Unûcur (946-960)
ve Ebu’l-Hasan Ali (960-966)’nin dönemlerinde devletin gerçek hakimi hadım bir siyahî
olan Kâfur’dur. O, Unûcur ve Ebu’l-Hasan Ali’ye yıllık 400.000 dinar veriyor, diğer gelirleri
ülkenin hayrına, kendi bildiği şekilde sarf ediyordu. Muhammed b. Toğaç’ın, bir yağ
tüccarından 18 (veya 8) Mısır altın lirasına almış olduğu Ebu’l-Misk Kâfur, efendisine
samimiyetle hizmet etmiş, onun en yakını olmuş ve nihayet onun tarafından ordu komutanı

66


olarak tayin edilmiş, ayrıca da ölümünden kısa süre önce çocukları için saltanat nâibi olarak
görevlendirilmişti. Bu durumdan faydalanmasını bilen Kâfur, 20 sene süre ile onlar adına,
müteakip iki sene (966-968) doğrudan kendi adına Mısır’da tek hâkim olmuştur.
Hâkimiyet süresi içerisinde Kâfur’un, içte ve dışta önemli bazı güçlüklerle uğraşması
gerekmiştir. Nitekim içte bazı başkaldırılar, İsmailî propagandası ve eksik tahıl üretiminin
doğurduğu ekonomik güçlükler onu meşgul ederken; dışta Karmatîlerin, Nubyalıların
(Sudanlıların), Hamdânîlerin, Büveyhîlerin ve özellikle de geciktirmeye, bir süre de olsa,
muvaffak olduğu Fatımîlerin artan baskılarına karşı durması gerekmiştir. Tarihçiler onun
“Mahir bir siyasetçi, anlayışlı, zeki, akıllı ve dâhi bir idareci” özelliklerini sayarlar.
İhşîdîler Devletinin başında bulunan en son kişi ise Ebu’l-Fevâris Ahmed (968-969)’dir.
Artık ülkede düzen bozulmuş ve Kuzey Afrika’da uzunca bir süredir nazarlarını buraya
çevirmiş olan Şiî Fatımîlerin beklediği fırsat çıkmıştır. Mısır’dan Fatımîlere müteaddit davet
mektupları gönderilmektedir. Nihayet Fatımîlerin başarılı komutanları
Cevher, Fustat’a
girerek Mısır’ı devleti adına zapt etmiştir (2 Temmuz 969).
Otuz dört senelik kısa ömre sahip olan İhşîdîler Devleti’nin millî tarihimiz açısından önemi,
Tolunoğulları örneğinde olduğu gibi, ırk itibarıyla yabancı bir ülkede, kuvvetli ve teşkilâtçı
bir Türk valinin devlet kurmuş olması ve bu devletin benzerleri içerisinde üçüncü sırayı almış
bulunmasındadır. Bununla birlikte bu kısa dönemde Fustat, kaybetmiş olduğu başşehir olma
özelliğine tekrar kavuşmuş, İhşîdîler Sünnî olmaları dolayısıyla hilâfet merkezini batıdan
gelen Fatımî tehlikesine karşı, dayanabildikleri sürece korumuşlardır. Bilindiği gibi 909’da
İfrîkiye’de Ubeydullah el-Mehdî tarafından kurulan Fatımî Hilâfeti (909-1171) kendisi için
istikbalin Doğu’da olduğunu düşünüyordu ve baştan itibaren Mısır’ın fethini değişmez
siyaseti yapmıştı. Nitekim bu yönde ilk iki silahlı girişim Fatımî Halifesi Mehdî zamanında,
913 ve 919 tarihlerindedir. Onun oğlu Kâim-Biemrillah (934-946) benzer girişimleri devam
ettirmiştir. Mısır’ın Fatımîler adına fethi ise dördüncü halife Muiz-Lidinillah (953-972)
zamanında Cevher es-Sıkıllî’nin eliyle mümkün olmuştur. Şüphesiz bu gecikmede İhşîdîlerin
Mısır’da kurmuş oldukları idarenin gücünü ve bölgeyi Fatımî tehlikesinden koruma azimlerini
görmek gerekmektedir. Buna karşılık İhşîdîlerin ortadan kalkmaları Tolunoğullarınınki gibi
yalnızca bir hanedânın son bulmuş olmasından ibaret değildir. Fatımîlerin Mısır’a
gelmeleriyle birlikte bu ülke Şîî Fatımîlerin merkezi olduğu gibi, bunu takiben de Mısır’la
birlikte Suriye, Hicaz ve Yemen’de hutbeler Fatımîler adına okunmaya başlanmıştır. Bölgede
tekrar Abbasîler adına hutbe okutulması içinse yaklaşık iki yüzyılın geçmesi, yani Zengîlerin
duruma müdahil olmaları gerekmiştir. İhşîdîlerle ilgili ifade etmek istediğimiz son bir husus
da, azat edilmiş bir köle olan Kâfur’un, iktidarı ele geçirip yirmi sene niyâbeten, iki sene de
asaleten devleti yönetmiş olmasıdır.
İhşîdîlerin Bağdat Abbasî halifeleri ile iyi geçindiklerini belirtmiştik. Bu dönemde Mısır ve
ona bağlı ülkelerde hutbeler Abbasî halifeleri adına okunmuştur. Bu ülkelerde İhşîdîlerin
hâkimiyetini de Abbasîler kabul etmişlerdir. Hamdanîlerle Suriye için savaş yapmışlardır.
Aynı bölge için Bizanslılarla da harp etmişlerdir. İhşîdîlerin savaş yaptıkları başka bir millet
de Nubya (Sudan)’lılardır.
67


B. Devlet İdaresi, Kurumlar, Ordu, Ekonomik ve Sosyal Yapı
Devlet İdaresi ve Kurumlar:
İhşîdîlerin devlet teşkilâtı, benzer imkân ve şartlarda oluşturulmuş bir siyasî yapı olması
dolayısıyla, doğal olarak Tolunoğullarınınki ile büyük ölçüde aynîlikler içerir. Buna göre
devletin başında İhşîd hanedânından/ailesinden Abbasî Halifesi’nin onayladığı, çoğu defa
veliaht olarak daha önceden belirlenmiş, bununla birlikte yer yer devlet ileri gelenlerinin de
tasvip ettiği bir Vali/Emir (Bey/Hükümdar) bulunurdu. Vali/Emir’in küçük yaşta olması
halinde onun adına devlet işlerini yürütmek veya yardım etmek üzere bir vasi tayin edilirdi.
Yönetim Abbasî Hilâfeti’ne, yer yer maddî ve büyük çapta da manevî bağlarla bağlıydı ve
fakat bu durum İhşîdîlerin oldukça da rahat hareket etmelerini önlemiyordu. Nitekim onlar
Abbasî halifelerine ancak sembolik bir miktarda vergi gönderiyorlardı. Bütün bu durumlar
nedeniyle İhşîdîleri yarı bağımsız bir Türk-İslâm devleti olarak kabul etmekteyiz. Muhammed
b. Toğaç, 940-41’de kestirdiği sikkelere halifenin adını yazdırmazken “el-Emiru’l-İhşîd
Muhammed b. Toğaç” ibaresini koydurtmuştu. Böylece kendisinin Bağdat Abbasî Hilâfeti’ne
çok zayıf bir bağla bağlı bulunduğunu göstermiş oluyordu.
İhşîdîlerde Vali/Emir’e devlet hizmetlerinin yürütülmesinde, görev yetki ve sınırları iyi
belirlenmiş muhtelif memurlar yardım ederlerdi. İdarî görevliler içerisinde en önde Vezir yer
almaktaydı. Hem dönemi daha iyi kavrayabilmek ve hem de özelde İhşîdîlerde vezirin
durumunu anlayabilmek açısından dikkat çekici bir örnek olarak İbn Hinzâbe diye meşhur
olmuş
Ebu’l-Fazl Câfer b Fazl b. Câfer b. Muhammed b. Musa b. Hasen b. Furât elBağdadî’yi
gösterebiliriz. O, Abbasîlere uzun yıllar hizmet etmişİbnu’l-Furât ailesinin bir
ferdi olarak Nisan 921’de Bağdat’ta doğmuştur. Ataları arasında devlete muhtelif alanlarda
hizmetler yapmış kişiler yanında, vezirlik makamına ulaşmış olanlar da vardır.
İbn Hinzâbe’nin çocukluk ve gençlik dönemi Mısır ve Irak’ta geçti. Bağdat ve İsfahan’da
tanınmış âlimlerden Hadis tahsil ettikten sonra Mısır’a yerleşerek ders vermeye başladı. İşte
bu sırada Ebu’l-Kâsım Unûcur tarafından 30 Mayıs 947’de vezir tayin edildi ve Ebu’l-Hasan
Ali (960-966) ile Ebu’l-Misk Kâfur (966-968) dönemlerinde de mevkiini korudu. Kâfur’un
ölümünden sonra malî işleri yürütmekle görevlendirildi. Bu sırada iç politik gelişmelere
katıldı. Kendisine karşı hoşnutsuzluklar belirdi, hattâ sarayı yağmalandı. İbn Hinzâbe
korkudan saklanmak zorunda kaldı ve böylece otoritesini kaybetti. Makrizî onun bu sırada
Fatımî Halifesi Muiz-Lidinillah’a mektup yazarak Mısır’ı mukavemetsiz alabileceği
konusunda, güvence verdiğini yazar. Nitekim Mısır’ın kan dökülmeden Fatımîlere geçmesi
yolunda başka bazı faaliyetlerin içerisinde de yer alan İbn Hinzâbe’ye, fetih sonrasında
Mısır’ın idaresi, yine vezir pozisyonunda olduğu halde verildi. Oğlu Ahmed’i çeşitli
hediyelerle Fatımî Halifesi Muiz-Lidinillah’a gönderen İbn Hinzâbe 971’de vezirlikten
alınarak malî işlerin yönetimine getirildi ve Haziran 973’e kadar bu görevde kaldı. İlerleyen
zaman içerisinde o, bazen biri bazen de diğeri ağır basmak üzere, eğitim-öğretim ve yönetim
hizmetleriyle meşgul oldu. Ömrünün sonuna doğru maddî manevî sıkıntılarla karşılaştı.
Mallarına el kondu. 10 Şubat 1001’de vefat etti, vasiyeti üzerine cenazesi Medine’de
defnedildi.
68


İbn Hinzâbe vezirliği sırasında ilim erbabına yardım etmiş, Haremeyn halkına önemli ölçüde
maddî yardımlarda bulunmuş, hayır yolunda büyük paralar sarf etmişti. O iyi yetişmiş bir
Hadisçi olarak Mısır’da bu ilmin tedrisinde önemli gelişmelere imkân sağlamıştı.
İhşîdîlerde Vezire yardım etmek, destek olmak üzere, başında liyâkatli ve güvenilir bir kişi
olması gereken Kâtib’in bulunduğu Divânu’l-İnşâ vardı. Malî işleri Âmilu’l-Harac düzenlerdi
ki, bu vesile ile bu dönemde Yahudilikten ihtida eden Yakup b. Killis’i hatırlamak gerekir.
Darphane Mütevellîsi veya Kadı da para darbı gibi önemli bir görev dolayısıyla Maliye
teşkilâtına yardımcı olurdu. Polis teşkilâtı Divânu’ş-Şurta’nın başkanı
Sahibu’ş-Şurta,
merkezde bulunduğu gibi, diğer vilayetlerde de aynı adı taşıyan görevliler bulunurdu.
Divânü’l-Berîd ise postacılık ve istihbârât işlerini üstlenmiş olup, Mısır’da bu hizmetlerde
yeri geldiğinde güvercinlerden de faydalanılmış olduğunu düşünmemiz mümkündür. Yeri
gelmişken vilayetlerin başında İhşîdî ailesine mensup valilerin görev yaptıklarını belirtelim.
İhşîdîlerin Saray’ında görevli olan Hâcip, Emiri görmek isteyen kişilerin belirli kurallar
dahilinde huzura giriş-çıkışlarını düzenlerdi. Sarayda Hâcip haricinde, isimlerinden yaptıkları
görevler de anlaşılacak olan Hazinedâr, Tabib, Muhafız Alay Komutanı, Emîr-i Ahûr ve bir
kısım diğer hizmetliler de bulunurdu.
İhşîd devlet teşkilâtı içerisinde kendi alanlarına ait görevleri yapmak üzere Kaza (Kadı,
adalet), Mezâlim (Divânu’l-Mezâlim) ve Hisbe (Muhtesib) organizasyonlarının da
bulunduğunu belirtelim.
Ordu:
İhşîdîlerin askerî güçlerine gelince; onların da Tolunoğulları gibi, ordu ve donanmaya önem
verdiklerini ifade etmek gerekir. Ordu; Türkler, siyahîler ve diğer muhtelif ırklardan
askerlerden oluşuyordu. Asker sayısının şüphesiz abartılmış olarak 400.000’e ulaştığı
nakledilmektedir. Bununla birlikte ordu, kurucusunun verdiği düzeni uzun süre muhafaza
edememiştir. Donanmadan ise, Suriye seferleri ile Nubyalılara karşı yapılan hareketlerde,
Kızıldeniz ve Nil nehrinde faydalanılmıştır.
Ekonomik ve Sosyal Yapı:
Mısır’ın ekonomik yapısında ziraatın ve bunda da Nil nehrinin her zaman çok önemli bir
mevkii bulunmuştur. Tolunoğulları döneminde de gördüğümüz bu durum, geçerliliğini
İhşîdîler devrinde aynen devam ettirmiştir. Fakat İhşîdîler ziraatta, selefleri Tolunoğulları
kadar muvaffak olamamışlardır. Sulama sistemleri her zaman yeterli derecede faal
tutulamamış, köylüler harac ödemekte sıkıntılarla karşılaşmışlardır. Bu sonuçta 940, 949, 952,
954 ve 963 yıllarında Nil’de su eksikliği, dolayısıyla taşkın olmamasının etkisi vardır. Sanayi
ise, daha önce de görüldüğü üzere, çeşitli dokumacılık, deri işlemesi, ağaç ve maden işçiliğine
inhisar ediyordu. Bu dönemde Mısır’ın ticarî öneminden de istifade edildiğini belirtelim. Bu
alanda özellikle İranlılar ve Yahudilerin öncelikleri bulunmaktadır. Bununla birlikte İhşîdîler
devri, Tolunoğullarındaki ekonomik refah düzeyine hiçbir zaman sahip olamamıştır.
69


İhşîdîler döneminde toplumun en üst tabakasını idareciler olarak İhşîdîler oluşturuyordu.
Onlar da kendilerine cömertlikte Tolunoğullarını örnek almışlardı. İkinci tabakada, hususî bir
statüye sahip bulunan ve kendi içlerinde Nakîbu’l-Eşrâf tarafından yönetilen Seyyid ve
Şerifler geliyor, bunları da zengin tüccarlar takip ediyordu. Mâzerâîler bu ailelerin başındaydı.
En sonda ise zengin-fakir ayırımı yapılmadan halk bulunuyordu. Müslümanların bayramı
olduğu gibi, Hıristiyanların da bayramları dikkate alınıyordu. Bunun yanında din farkı
gözetmeksizin müşterek kutlanan, Nevruz ve Nil’in taşması gibi günler vardı.
C. İlmî ve Fikrî Gelişme
İhşîdîler dönemi, ilim ve fikir hayatının gelişme gösterdiği bir devirdir. Bu sırada Saray ve
çevresi, âlimleri ve edipleri maddî ve manevî yardımlarıyla teşvik etmiş, desteklemiştir.
Buralarda ilim meclisleri kurulmuştur. Eğitim-öğretimde başta Amr ve Tolunoğulları camileri
olmak üzere camilerden faydalanılmış, ayrıca Fustat’ta bir Sûku’l-Varrakîn (kitapçılar çarşısı)
teşekkül etmiştir. Bu çarşı, zaman zaman değişik konularda münazaraların düzenlenmiş
olmasıyla da dikkat çekicidir.
İhşîdîlerin ulemâ için hazırladıkları olumlu ortam birçok âlimin Mısır’a gelmesine sebep
olmuş, özellikle Fıkıh ve Hadis çalışmaları ilerlemiştir. Malikî ve Şafiîler arasındaki yarışı bu
vesile ile hatırlamamız yerinde olacaktır. Şafiî fukahâsının reisi İhşîd’in kadısı
Ebû Bekir b.
Haddâd el-Kinanî (ö. 955) idi. Kur’ân, Hadis, Fıkıh, Ensâb, Dilbilgisi ve şiirde çok tanınmış
bir âlimdi ve Amr Camii’nde dersler veriyordu. Diğer Fıkıh âlimleri arasında Ebû Abdullah
Hüseyin b. Muhammed ed-Dımaşkî, İbn Sükkere, Muhammed b. Yahya el-Asvânî ve
İbn Şaban’ı saymamız mümkündür. Hadis alanında en tanınmış âlimler; Ebû Bekir Ahmed
et-Tahhân, Hamza el-Kinânî, Muhammed b. Ali el-Mısrî ve İbnü’n-Nablusî’dir. 859’da
ölen Zü’n-Nûn el-Mısrî ile başlayan tasavvufî hareket de bu ülkede Tolunoğulları ve
İhşîdîler döneminde gelişmeler göstermiştir. Bu alanda Ebu’l-Hasan es-Sâiğ
ve Ebu’l-Hayr
el-Akta’yı zikredebiliriz. Bunlar haricinde Tıp ve Felsefe’de Ebu’r-Recâ Muhammed el-
Asvânî (ö. 949)’yi, Tıp ve Cedel’de Aristo’nun Kitâbu’l-Hayavân’ını tercüme etmesi yanında
ayrıca bir tarih kitabı yazmış, Tolunoğlunun tabibi ve aynı zamanda da İskenderiye patriği
Saîd b. el-Bıtrîk (ö. 940)’i hatırlamamız gerekecektir. Sarf ve Nahiv’de Ebu’l-Abbas
Ahmed b. el-Vellâd (ö. 943), Ebû Câfer en-Nehhâs (ö. 949); Tarih sahasında İbn Yunus (ö.
958), el-Kındî (ö. 961), İbn Zolak (ö. 998), İbnü’d-Dâye (ö. 945) ve Abdullah el-Fergânî
ile hayatının son dönemini Mısır’da geçiren Mes’ûdî (ö. 958) sayılabilir.
İhşîdîler devrinde Mısır’da Edebiyat denince, nesrin hâlâ şiirden daha fazla gelişmiş olduğunu
belirtmemiz yerinde olacaktır. Nesir yazarlarının başında, İhşîdîlerin İnşa Divânı’nın reisi
olup Muhammed b. Toğaç’ın Bizans İmparatoru Romanos Lakapenos (920-944)’a gönderdiği
cevabî mektubu kaleme alan İbrahim b. Abdullah b. Muhammed en-Nuceyremî
(Necîremî), ayrıca Sîbeveyhü’l-Mısrî diye meşhur olan Ebû Bekir Muhammed b. Musa el-
Kındî es-Sayrafî (ö. 968)’nin de bu dönemde Mısır’da yaşadığını ve geniş ilgi topladığını
belirtelim. İhşîdîler döneminin tanınmışşairleri ise Ahmed b. Muhammed, Ebü’l-Kâsım
İbn Tabâtabâ, Ahmed er-Ressî ile oğulları Kâsım ve İbrahim, Muhammed b. Hasan b.
Zekeriyya, Abdullah b. Muhammed b. Ebü’l-Cû, Salih b. Mûnis’dir. Bunların
eserlerindeki mükemmellik, ulaşılan seviyenin de açık göstergesidir.
70


Gerçekten de İhşîdîler döneminde âlimler ve bunun yanında zanaatkârlar her bakımdan
desteklenmiştir. Muhammed b. Toğaç’la başlayan bu eğilim, oğulları ve özellikle de Ebu’l-
Misk Kâfûr tarafından devam ettirilmiştir. İktidarının zirvesinde iken bile, mütevâzî, nesebini
asla unutmamış olan bu kişi, adalet ve takvası dolayısıyla halk tarafından çok sevilmiştir. O,
sabah akşam divân kurar, halkın şikayetlerini dinler, ihtiyaçlarını gidermeye çalışırdı.
Cömertti ve Hicaz’a her sene para, yiyecek-giyecek gönderirdi. Sanat ve Edebiyat’ın da
sahavetli bir koruyucusu olan Kâfur, bir süre için bile olsa, meşhur şair el-Mütenebbî’yi de
kendi sarayında alıkoymuştur. El-Kındî de onun adına bir tarih kitabı yazmıştır.
İhşîdîlerin mimarlık alnında bazı önemli faaliyetleri olmuşsa da bu sırada ortaya konan
eserler, maalesef zamanımıza kadar ulaşamamıştır. Tarih kitaplarından öğrendiğimize göre,
bu dönemde mimarî oldukça yüksek bir seviyeye ulaşmış; resim, oymacılık ve kakmacılık
gelişmiştir. Muhammed b. Toğaç, 937’de Nil üzerindeki er-Ravda adasında Kasru’l-Muhtar
adı verilen bir saray ve bahçe, hükümet binası
(Dâru’l-İmare) yaptırmıştır. İbn Zolak ve
Makrizî, İhşîdîlerin yaptırdıkları çok sayıda camiinin adını verir. Kâfur da saraylar, iki cami,
bir hastahane inşa ettirmiş, ayrıca Kâfûriye veya Bustânu’l-Kâfûriye diye isimlendirilen
mesire yerini düzenlettirmiştir. Onun tarafından Fustat’ta 957’de kurulan hastahanenin adı
Bîmâristânu’l-Esfel’dir.
Sonuç olarak İhşîdîler, Tolunoğullarının ortadan kaldırılmalarından itibaren Mısır’da
süregelen anarşiye son vermişler, 34 senelik kısa hâkimiyetlerine rağmen hem bu sırada
ülkeyi batıdan gelen Fatımî tehlikesine karşı korumuşlar, hem de çeşitli alanlarda gelişmeler
temin etmişler, en önemlisi kendilerinden sonra, Fatimîler döneminde Mısır’da muhtelif ilim
ve sanat alanlarında görülecek gelişmelerin sağlam temellerini atmışlardır.
71


ÖZET
Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerinin gerek Türk Millî Tarihi özeli, gerekse İslâm Tarihi ve
nihayet Dünya Tarihi genelinde birçok mühim sonuçlar doğurmuş olduğu bilinmektedir.
Bunlar içerisinde bizim açımızdan en önemlilerinden birinin de devletler kurmaları olduğunu
vurgulamamız gerekir. Bu gelişme şu şekilde ortaya çıkmıştır. Halife ordularında görev
yapan, Sâmarrâ Dönemi (836-892)’nde Abbasî Hilâfeti’ne önemli ölçüde hakim olan Türkler
arasından, geniş ülkenin çeşitli yerlerine valiler tayin edilmiş, bu valilerden bir kısmı,
görevlerini vekilleri vasıtasıyla yerine getirirken, bir kısmı da tayin oldukları merkezlere
bizzat gitmişlerdir. Türklerin hilâfet merkezinde artan güçleri yanında, halifelerin bunlar
karşısında zayıflamaları ve geniş ülkeleri içeren Abbasî Devleti içerisinde yeterli otoriteyi
kuramamış olmaları, diğer örnekleri yanında, bizzat Türkler tarafından da Tolunoğulları,
Sâcoğulları, İhşîdîler gibi kısa süreli bazı hanedânların oluşturulmasına imkân vermiştir.
Daha sonra ortaya çıkacak olan önemli Türk-İslâm devletlerini de müjdeleyen, Müslüman
Türk valiler tarafından kurulan bu siyasî teşekkülleri, Abbasî Hilâfet merkezi ve halifeleriyle
sürdürdükleri ilişki düzeni dolayısıyla, daha uygun bir tanımlama bulununcaya kadar, yarı
bağımsız Türk-İslâm devletleri şeklinde nitelemeyi uygun bulmaktayız.
Müslüman Türk valilerinin Abbasî Hilâfeti sınırları içerisinde oluşturdukları devletlerin ilki,
üvey babası Bayık Bey’e vekâleten gittiği Mısır’da Ahmet b. Tolun tarafından kurulan
Tolunoğulları Devleti (868-905)’dir. Bilindiği gibi Tolunoğlu Ahmed, Amr İbnü’l-Âs
tarafından fethedildiği 639’dan beri sırasıyla Medine, Şam ve Bağdat’ın başkentlik ettiği
İslâm Devleti’ne bağlı olarak idare edilmiş bulunan Mısır’a 15 Eylül 868’de gelmiş, belirli bir
süreç içerisinde ısrarla sürdürdüğü mücadeleyi başarı ile tamamlamış ve babasının adıyla
anılan, kendisinden sonra iki oğluyla iki de torununun başa geçtiği 37 yıllık ömre sahip
Tolunoğulları Devleti’ni kurmuştur. Bu devlet Mısır haricinde Berka yöresi, Suriye ve
kuzeyde Toroslar sınırına, Musul hariç el-Cezîre’ye kadar olan toprakları içermekteydi.
Tolunoğlu Ahmed’in beceri ve başarısını kendisinden sonra sırasıyla yönetime geçen oğlu
Humâreveyh (884-896), torunları Ceyş (896) ve Harun (896-904) ile yine oğlu Şeybân (904905)
gösterememişlerdir.
Tolunoğulları Devleti’nin önem ve etkisi 37 yıllık kısa ömrüyle kıyaslanamayacak derecede
büyük olmuştur. Elde edilen bu neticede, oluşturulan ve oldukça sağlıklı biçimde çalıştırılan
devlet sistemi yanında, çok yönlü olarak geliştirilen ülke ekonomisinin, yönetiminin de
desteğiyle güç ve kuvvet kazanan ilim ve fikir hayatının, farklılıkları ötekileştirme nedeni
olarak görmeyen anlayışın olumlu katkıları bulunmuş olmalıdır.
Sâcoğulları (890-929) ise Abbasîler döneminde Türk valilerince kısmen Azerbaycan ve
İran’da kurulan ikinci devleti oluşturmaktadır. Uşrûsana kökenli Sâcoğulları ailesinden İslâm
Devleti’nin hizmetine giren ilk kişi Ebu’s-Sâc Divdâd b. Yusuf Dîvdest’tir. Onun oğlu Ebû
Ubeydullah Muhammed el-Afşin’in Azerbaycan Valiliği’ne tayiniyle Sâcoğullarının devlet
kurma süreçleri başlamış, müteakiben kardeşi Ebu’l-Kâsım Yusuf ve nihayet Ebu’l-Müsâfir
Feth b. Muhammed’in görev yapmalarıyla bu devlet ömrünü tamamlamıştır. Son dönemde
gerçekleştirilen bir kısım araştırma sayesinde siyasî varlığı hakkında oldukça bilgi sahibi
72


olabildiğimiz Sâcoğullarının, Türk-İslâm kültür ve medeniyetine de olumlu katkıları
bulunmuş olduğuna inanmakta isek de şimdilik bu alanda yeterli araştırmaların yapılmamış
olduğunu itiraf etmek durumundayız.
Abbasîler döneminde hilâfet toprakları üzerinde tayin edildikleri bölgelerde Türk valilerince
kurulan Türk-İslâm devletlerinden kronolojik sıraya göre üçüncüsü Muhammed b. Toğaç
tarafından Mısır merkez olmak üzere kurulmuş olan İhşîdîler Devleti (935-969)’dir.
Kurucusundan sonra iki oğlu, Ebu’l-Kâsım Unûcur ve Ebu’l-Hasan Ali ile torunu Ebu’l-
Fevâris Ahmed’in başa geçtiği bu devlette, sayılanların ilk ikisi döneminde yani toplam 20
senelik bir sürede gerçek hâkimiyet azat edilmiş bir köle olan Ebu’l-Misk Kâfur’un elinde
olmuştur. Nitekim Ebu’l-Misk Kâfur takip eden iki senede de Mısır’ı doğrudan kendi adına
yönetmiştir.
İhşîdîler Devleti, Tolunoğullarının daha küçük ölçekteki bir benzeri olarak değerlendirilebilir.
İdarede, orduda, sosyal ve ekonomik hayatta bu benzerliği özellikle takip etmek mümkündür.
Onların döneminde ilim ve kültür hayatı da gelişmesini devam ettirmiştir. Bu çerçevede çok
sayıda âlim, şair İhşîd ailesi mensuplarınca desteklenmiştir. İhşîdîler söz konusu edildiğinde
özellikle unutulmaması gereken bir husus ise, Mısır yönündeki Fatımî ilerlemesini imkânları
ölçüsünde geciktirmiş olmalarıdır.
GÖZDEN GEÇİR
. Tolunoğulları öncesinde Mısır’ın durumunu değerlendiriniz?
.
Tolunoğlu Ahmed Mısır’a geldiğinde ülke yönetimi açısından durumun ne olduğunu,
onun tarafından gerçekleştirilen ilk çalışmaların neler olduğunu anlatınız?
. Tolunoğulları ordusunu kuruluş ve gelişme aşamalarını da dikkate alarak anlatınız?
.
İhşîdîler Devleti’nin kurucusunun kökenine dair bildiklerinizi yazınız?
.
Mâzerâîler ailesi hakkında neler biliyorsunuz?
.
Muhammed b. Toğaç’ın Mısır’da göreve gelmesinden sonra gerçekleştirdiği
faaliyetleri anlatınız?
.
Ebu’l-Misk Kâfur’un İhşîdîler Devleti’ndeki durumunu değerlendiriniz?
.
İhşîd devlet teşkilâtının belli başlı unsurlarını sayınız?
.
İhşîd ordusu hakkında bildiklerinizi söyleyiniz?
.
İhşîdîlerde ekonomik ve sosyal yapı denince neleri hatırlıyorsunuz?
.
İhşîdîler döneminde ilim ve fikir hayatı hakkında bilgi veriniz?
73


DEĞERLENDİRME SORULARI
1. Yarı bağımsız nitelemesi aşağıdaki Türk-İslâm devletlerinden hangisi için geçerlidir?
a. Hârizmşahlar
b. Sâcoğulları
c. İdrisîler
d. Ağlebîler
e. Tahirîler
2. Aşağıdakilerden hangisi Abbasîler döneminde Mısır’da görevlendirilen Müslüman Türk
valilerinden değildir?
a. Ebû Câfer Eşnas et-Türkî
b. Müzâhim b. Hakân b. Urtuc et-Türkî
c. Nuh b. Esed
d. İnak et-Türkî
e. Feth b. Hakân b. Artuk
3. Tolunoğulları Devleti’nin kuruluşu öncesinde Mısır’da ortaya çıkan sıkıntı ve
olumsuzluklar arasında aşağıdakilerden hangisi bulunmamaktadır?
a. Köylülerin 812’de katıldıkları olaylar.
b. Me’mun döneminde halkla birlikte ordunun isyanı.
c. Nil nehrinin sıklıkla taşması.
d. Kıptîlerin başkaldırması.
e. Vergilerin toplanmasında güçler ortaya çıkması.
4. Humâreveyh sonrasında Tolunoğulları Devleti’nin yıkılışa doğru giden bir süreç takip
etmesinin sebepleri arasında aşağıdakilerden hangisi bulunmamaktadır?
a. Tolunoğullarının kendi içlerinde parçalanmış olmaları.
b. Babalarının mirasından daha büyük pay alma hırsını taşımaları.
c. Hanedân üyeleri içerisinde yeterli beceri sahibi kişilerin bulunmaması.
d. Kumandanların iç siyasetle uğraşmaları.
e. İdrisîlerin batı yönünde uyguladıkları mütemadî tazyikler.
5. Tolunoğlu Ahmed Mısır’ın vergi gelirlerini artırmıştır. Bu artışı sağlama yolunda aşağıda
sayılanların hangisi yanlıştır?
a. Maliyeni idaresinde dürüst kişileri görevlendirmiştir.
b. Suistimallerin önlenmesinin tedbirlerini almıştır.
c. Cuma ve bayram hutbelerini kendi adına okutmuştur.
d. Vergi tahsili sırasında halkın incitilmemesinin tedbirlerini almıştır.
e. Üretimin artması ve dolayısıyla ekonominin gelişmesini sağlamıştır.
74


KAYNAKÇA
Akurgal, Ekrem (Mayıs-Haziran 1944). “İslâm Sanatında Türklerin Rolü”,
AÜDTCFD., c. II, S. 4, Ankara, s. 527-533.
Atabek, Emine M. (1977). Ortaçağ Tababeti, İstanbul.
Bozkurt, Nahide (2002). Mu’tezile’nin Altın Çağı –Me’mun Dönemi-, Ankara.
Elçibey, Ebülfez (1997). Tolunoğulları Devleti (868-905), Haz. Fazil Gezenferoğlu-
Selçuk Alkın, İstanbul.
Fayda, Mustafa (1987). “Mısırda Tolunoğulları ve İhşîdîler Devleti”, Tarihte Türk
Devletleri, Ankara, c. I, s. 281-282.
Hitti, P. K. (1980). Siyasî ve Kültürel İslâm Tarihi, Çev. Salih Tuğ, İstanbul, c. III.
İpek, Ali (2001). “Azerbaycan’da Hüküm Sürmüş Bir Türk Hanedanı Sâcoğulları-
Ermeni Münasebetleri: Muhammed el-Afşîn Dönemi (889-901)”, EKEV Akademi Dergisi, c.
VIII, S. 21, Ankara, s. 203-214.
İpek, Ali (2005). “Azerbaycan’da Hüküm Sürmüş Bir Türk Hanedanı Sâcoğulları-
Ermeni Münasebetleri: Ebü’l-Kasım Yusuf Dönemi (901-927)”, EKEV Akademi Dergisi, c.
XI, S. 25, Ankara, s. 189-200.
Kafesoğlu, İbrahim (1976). “Abbasîler Zamanında Türkler”, Türk Dünyası El Kitabı,
Ankara, s. 792-793.
Kopraman, Kâzım Yaşar (1987). “Tolunoğulları”, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm
Tarihi, İstanbul, c. VI, s. 55-80.
Kopraman, Kâzım Yaşar (1987). “Tolunoğulları Devletinin Yıkılışından Ihlşidîler
Devletinin Kuruluşuna Kadar Mısır Tarihine Bir Bakış” ve “Ihşidîler Devleti”, Doğuştan
Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul, c. VI, s. 181-221.
Özkuyumcu, Nâdir (1996). İbn Zûlâk’ta İlk Müslüman Türk Devletleri: Tolunoğulları
ve İhşidîler, İzmir.
Özkuyumcu, Nâdir (2002). “Tolunoğulları”, Türkler, Ed. Hasan Celâl Güzel-Kemal
Çiçek-Salim Koca, c. V, Ankara, s. 15-38.
Özkuyumcu, Nâdir (2002). “İhşîdîler”, Türkler, Ed. Hasan Celâl Güzel-Kemal Çiçek-
Salim Koca, c. V, Ankara, s. 39-59.
Öztuna, Yılmaz (1977). Büyük Türkiye Tarihi, İstanbul, c. I, s. 160-161.
Sümer, Faruk (Ağustos 1987). “Orta Asyalı Bir Prens Afşin”, TTK Belleten, c. LI, S.
200, Ankara, s. 651-665.
75


Sümer, Faruk (Şubat 1988). “Abbasîler Devrinde Büyük Bir Türk Tolunoğulları
Devletinin Kurucusu Ahmed”, TDA., S. 25, İstanbul, s. 9-18.
Şeşen, Ramazan (Nisan 1990). “Selçuklulardan Önce Şam (Suriye ve Filistin)
Diyarında Türklerin Rolü, TDA., S. 65, İstanbul, s. 139-148.
Şeşen, Ramazan (1995). “Türklerin İslâmlaşması ve Ortaçağ Arap Dünyasındaki
Rolü”, İbn Fazlan Seyahatnâmesi, İstanbul, s. 187-244.
Tekindağ, M. C. Şahabeddin (1976). “Mısır ve Suriye’de Türk Devletleri”, Türk
Dünyası El Kitabı, Ankara, s. 866-86.
Yıldız, Hakkı Dursun (1974). “Abbasîler Devrinde Türk Komutanları El-Afşin Haydar
b. Kâvus”, TED., S. 4-5, İstanbul, s. 1-24.
Yıldız, Hakkı Dursun (1976). “Azerbaycan’da Hüküm Sürmüş Bir Türk Hanedânı,
Sâc Oğulları I, Ebu’s-Sâc Divdâd b. Yusuf Dîvdest, TD., S. 30, İstanbul, s. 109-118.
Yıldız, Hakkı Dursun (1978). “Azerbaycan’da Hüküm Sürmüş Bir Türk Hanedânı,
Sâc Oğulları II, Ebû Ubeydullah Muhammed el-Afşin, TED., S. 9, İstanbul, s. 107-128.
Yıldız, Hakkı Dursun (1979). “Azerbaycan’da Hüküm Sürmüş Bir Türk Hanedânı:
Sâc Oğulları III, Ebu’l-Kasım Yusuf , TD., S. 32, İstanbul, s. 29-70.
Yıldız, Hakkı Dursun (1989). “Sâcoğulları”, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi,
İstanbul, c. VI, s. 81-136. Bu makale için ayr. bkz. “Sacoğulları”, Türkler, Ed. Hasan Celâl
Güzel-Kemal Çiçek-Salim Koca, c. V, Ankara, 2002, s. 417-442.
Türkiye Diyanet Vakfı
İslâm Ansiklopedisi (DİA.) ve İslâm Ansiklopedisi (İA.)
(Azerbaycan, Ermeniye, Fâtımîler, Hamdânîler, İhşîdîler, Sâcoğulları, Sâcîler, Tolunoğulları,
Hulefâ-yi Râşidîn, Emevîler, Abbasîler, Fâtımîler, Hamdânîler, İhşid, İhşidîler, Tolunlular,
Tolunoğulları, Abdullah b. Tahir, Afşin, Abbas b. Ahmed b. Tolun, Ahmed b. Tolun, Bekkâr b.
Kuteybe, Belevî (Abdullah b. Muhammed,) Ebu Cafer et-Tahâvî, Ebü’s-Sâc (Divdât b.
Dîvdest), Humâreveyh b. Ahmed b. Tolun, Humâreveyh, İbn Hinzâbe, İbnülfurât, İbn
Hinzâbe, Kâfur, Me’mun, Muhammed b. Ebü’s-Sâc, Muhammed b. (Tuğğac), Rebî b.
Süleyman el-Muradî, Mâzerâîler, İhşid, İbn Tolun Camii, Mescid, Mikyâsü’m-Nil, Mısır,
Dvin, Erdebil, Nil, Mikyâsü’n-Nîl) ve diğer ilgili maddeleri.
76


1. Türklerin İslâmiyeti Kabulü
2. Türk Valilerince Kurulan Devletler
3. İDİL (VOLGA) BULGAR HANLIĞI
Prof. Dr. Nesimi Yazıcı

4. Karahanlılar
5. Gazneliler
6. Selçuklu Devleti Siyasî Tarih
7. Selçuklu Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
8. Hârizmşahlar
9. Anadolu ve Balkanlarda Kurulan Türk-İslâm Devletleri
10. Osmanlı Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
11. Orta Asya, Hindistan, İran ve Doğu Avrupada Kurulan Türk-İslâm Devletleri

Ünitede Ele Alınan Konular
I. İdil (Volga) Bulgar Hanlığı
A. Bulgarların Menşei
B. Bulgarların Siyasî Tarihi
1. Büyük Bulgarya Devleti
2. Tuna Bulgar Devleti (Küçük Bulgaristan)
3. İdil (Volga) Bulgar Hanlığı (Büyük Bulgaristan)
II. İdil (Volga) Bulgar Hanlığında Teşkilât, Kültür Ve Medeniyet
A. Devlet Teşkilâtı
B. İktisadî Hayat
C. Kültür ve Medeniyet
Ünite Hakkında
Türkler uzun bir geçmişe sahip olan tarihlerinde, geniş alanları içeren kendi coğrafyalarında,
irili ufaklı çok sayıda devletler kurmuşlardır. Her biri farklı yönleri dolayısıyla incelenmeyi
hak eden bu devletlerden bildiğiniz gibi bu yarıyılda, İslâmiyet’in kabulünden sonra
kurulanların önemlilerini öğrenmeyi hedeflemekteyiz. Bu çerçevede Abbasî Hilâfeti sınırları
içerisinde, vali olarak tayin edilen Müslüman Türkler tarafından kurulmuş olan üç devleti
geçtiğimiz ünitemizde görmüş, bunları yarı bağımsız Türk-İslâm devletleri olarak
nitelemiştik. Bunun yanında bu siyasî teşekküllerin, ilerleyen zaman içerisinde İslâmiyet’i
kabul etmiş Türklerce kurulacak diğer önemli devletlerin öncüleri olduklarını ifade etmiştik.
İşte bu ünitemizde bu öncüleri takip eden önemli Türk-İslâm devletlerinden birini ve
kronolojik olarak da birincisi olan İdil (Volga) Bulgar Hanlığı’nı inceleyeceğiz.
Öğrenme Hedefleri
Bu üniteyi tamamladığınızda;
.
Tam bağımsız ilk Türk-İslâm devleti İdil (Volga) Bulgarlarının siyasî tarihleri kadar,
geliştirdikleri devlet kurumlarıyla kültür ve medeniyetleri hakkında sağlam bir kanaat
sahibi olacaksınız.
.
Bulgarların İslâmiyet’i kabullerinde hangi yol ve yöntemlerin öne çıktığını
öğreneceksiniz.
.
Türklerin silahlı ilişkilerden tamamen bağımsız, bütünüyle kendi hür iradeleriyle
İslâmiyet’i seçmiş olduklarını
İdil (Volga) Bulgar Hanlığı örneğiyle teyit
edebileceksiniz.
.
İdil (Volga) Bulgar Hanlığı’nın neden ilk Türk-İslâm devleti olduğunu net biçimde
öğreneceksiniz.
78


.
İslâmiyet’i kabul eden Bulgarların bu dini hayatlarının vazgeçilmez bir düsturu haline
getirmiş olduklarını çok net olarak değerlendirebileceksiniz.
.
Ticaretin bir devletin ekonomisinde oynadığı önemli rolü net biçimde tespit
edebileceksiniz.
Üniteyi Çalışırken
.
Üniteyi çalışırken yanınızda bir tarih atlası bulundurmanız, hiç değilse bölge
coğrafyasını gösteren bir haritadan faydalanmanız yararlı olacaktır.
.
Üniteyi çalışmaya başlamadan önce son kısımda verilen Özet’i okuyup öğrenme
hedefleri hakkında kesin bir kanaat edinmeniz isabetli olacaktır.
.
Sistem gereği ünitelerin oldukça özlü biçimde işlenmesi gerekmekte, bu durum da
bazı defalar anlaşılmasını güçleştirebilmektedir. Unutmayınız ki ünite metninde
verilen kapsamı sınırlı bilgileri, Kaynakça’daki çalışmalardan faydalanarak geliştirme
imkânına sahip bulunmaktasınız.
.
Gözden Geçir bölümü ve Değerlendirme Soruları’yla kendi kendinizi
sınayabileceğiniz gibi, sınavlara ne şekilde hazırlanmanız gerektiği konusunda da fikir
sahibi olabilirsiniz.
.
Üniteyi işlerken sınavlarda bu dersten başarılı olma hedefiniz yanında, esas olarak
sağlam bir İslâm Tarihi kültürü kazanma ihtiyacınızı göz önünde bulundurunuz. Bu
amacı öne çıkarmanın size çok önemli katkılar sağlayacağını aklınızdan asla
çıkarmayınız.
79


İDİL (VOLGA) BULGAR HANLIĞI

I. İDİL (VOLGA) BULGAR HANLIĞI
Türklerin Müslümanlarla ve İslâm’la tanışmalarının kendi millî tarihleri yanında İslâm tarihi
ve dünya tarihinin geneli açısından çok önemli neticeleri olduğunu bundan önceki iki ünitede
görmüştük. Nitekim Hulefâ-i Râşidîn döneminden itibaren başlayan doğrudan ilişkiler
neticesinde Türkler önceleri fertler veya küçük gruplar halinde, Abbasîlerin hilâfetinin
başlangıcıyla birlikteyse gitgide hız ve yoğunluğu artan oranlarda, bu yeni dinin güzelliklerini
ve kendi benliklerine uygunluğunu takdir ederek, hiçbir baskı altında olmaksızın İslâm’ı
kabul etmişlerdir. Neticede Müslüman Türklerce Mısır merkez olmak üzere Tolunoğulları
(868-905) ve İhşidîler (935-969)’le, Azerbaycan ve kısmen İran’da Sâcoğulları
(890-929)
isimleriyle, Abbasî Hilâfeti’nin sınırları içerisinde, üç ayrı yarı bağımsız Türk-İslâm devleti
kurulmuştur. Bu sürecin devamı, çoğu defa İslâm Devleti’ne komşu, bazen de ondan çok
uzaklarda bir kısım siyasî oluşumlarla karşılaşmamıza imkân vermektedir ki, bu ünitemizde
bunlardan ilki olan İdil (Volga) Bulgar Hanlığı ele alınıp değerlendirilecektir. Kama
(Çulman) Bulgar Devleti şeklinde de isimlendirilen bu devlete, İtil (Volga) nehrinin orta
havzasında kurulması ve bu nehrin o bölgedeki söylenişi İdil olması dolayısıyla, yaygın
biçimde İdil (Volga) Bulgar Hanlığı ismi verilmektedir. Bununla birlikte bu devlet hakkında
bilinenlerin bilinmeyenlere nispetle oldukça sınırlı olduğunu ifade etmemiz gerekir. Bulgarlar,
özellikle İdil (Volga) Bulgarları sahasındaki bu bilgi noksanlığı, bizzat kendilerine ait yeterli
yazılı malzemenin günümüze ulaşmaması yanında, coğrafî mekânları ve ayrıca da konuyla
ilgili araştırmaların henüz tamamlanmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Bugün için
Bulgarlar hakkında bilgilerimiz, kısmen Bizans, Rus ve İslâm kaynaklarında, oldukça dağınık
bir biçimde yer almakta olan kayıtlara dayanmaktadır. Bununla birlikte son yıllarda gerek
başkentleri Bulgar, gerekse diğer yerleşim merkezlerinde oldukça verimli sonuçlar veren
arkeolojik kazılar gerçekleştirilmiş olduğu gibi, eldeki her tür malzemenin
değerlendirilmesiyle farklı boyutlarda önemli bir kısım araştırmanın verilerini de bilgi
kaynaklarımıza eklememiz mümkündür. Böylece Bulgarları gitgide daha iyi
tanıyabilmekteyiz.
Bu vesileyle İbn Fadlân’ın meşhur Rihle (Risâle)’sini bilhassa zikretmemiz yerinde
olacaktır. Abbasî halifesi el-Muktedir (908-932)’in Bulgar Hanı
Almış’a gönderdiği, İslâm
sefaret heyetinde görevli olarak yer almış bulunan İbn Fadlân, bu seyahatini içeren
Rihle’sinde hem yol boyunca rastladığı topluluklar ve ülkeler hakkında bilgiler vermiş, hem
de dönemi Bulgarları konusunda en önemli malumâtı kaydetmiştir.
A. Bulgarların Menşei
Bulgarların menşeleri meselesi yaklaşık iki yüz yıldan beri çeşitli tartışmalara konu olmuş, bu
arada onların Urallı, Fin, Slav, Moğol olabilecekleri ileri sürülmüşse de, Türk asıllı
olduklarına dair önce Vámbéry’nin ortaya koyduğu görüş, G. Fehér’in arkeolojik, Gyala
Németh ile L. Rásonyi’nin lengüistik araştırmalarıyla kesinlik kazanmıştır.
Bulgar kavmini oluşturan toplulukların en eski tarihleri bir kenara bırakılacak olursa, bir
kavim adı olarak, Bulgar teriminin beşinci yüzyılın ikinci yarısından önce mevcut olmadığı

80


anlaşılmaktadır. Buna göre Bulgar ismi, bir tarihî olayın neticesinde ortaya çıkmıştır. 453’de
Atillâ’nın ölümünden kısa süre sonra oğulları ve Türklerin Batı’ya en çok uzanan, Bizans ve
Avrupalıları titreten ve muhtelif Türk kavimlerini bir birlik halinde teşkilâtlandırmış bulunan
Büyük Hun İmparatorluğu’na bağlı kavimler arasında başlayan mücadele, bu devletin
parçalanması sonucunu doğurmuştur. Atillâ’nın ikinci oğlu Dengizik’in 469’da Bizans
karşısında mağlup olarak ölmesi üzerine, küçük oğlu İrnek yönetiminde Orta Avrupa’yı terk
eden Hun kütleleri, Karadeniz kuzeyinde buldukları diğer Türk topluluklarıyla, Oğuzların
kardeşi Oğur Türk boyları (Oğur, Saroğur, Onoğur, Oyurgur, Kuturgur)’yla karışmışlardır. Bu
karışmadan doğan topluluk Türkçe “Bulgar” ismini almıştır. (Bulamak, bulgamak;
karışmaktan “bulga+r”: Bulgar). Nitekim bugün ancak, geç tarihli bir Rus kroniğinde Slavca
tercümesine sahip bulunduğumuz ve başlangıçtan 765 yılına kadarki Bulgar hükümdarlarının
isimlerini ve hanlık sürelerini gösteren Bulgar Hanları Listesi’nde İrnek, Bulgar hükümdar
sülalesinin başında, efsanevî bir şahsiyet olarak (150 yıl yaşamış) yer almıştır.
Bizans kaynaklarında ilk defa, 482’de İmparator Zenon (474-475 ve 476-491)’un Sirmium’da
Doğu-Gotlarına karşı savaşmak üzere Karadeniz’in kuzeyindeki toplulukların yardımını
istemesi dolayısıyla Bulgar ismi geçer. Bundan sonra ise, özellikle 499’dan itibaren
Bulgarların Bizans sınırında görünmeleri dolayısıyla isimlerine rastlanır. Biz Bulgarların
çeşitli boyları ve bu dönem tarihleri üzerinde genişliğine durmayacağız. Bölgelerindeki çeşitli
kavimler ve siyasî topluluklarla ilişkileri de bizim bu ünitemiz açısından detay bilgiler
niteliğini taşımaktadır. Bununla birlikte bu sırada Bulgar ülkesinin, kısmen Tuna ile Kuban
nehri ve Azak denizi havalisindeki bozkırlardan oluştuğunu ifade etmemiz yerinde olacaktır.
B. Bulgarların Siyasî Tarihi
1. Büyük Bulgarya Devleti
IV-X. yüzyıllarda Karadeniz’in kuzeyinde Türk Tarihi bakımından önemli gelişmeler
görülmüştür. Özlü olarak ifade etmek gerekirse, Bulgarların yaşadığı bölgelere öncelikle
Sabirler hâkim olmuşlar ve VI. yüzyıl başından bu yüzyıl ortalarına, 558’e kadar süren
kuvvetli bir devlet kurmuşlardır. Bu arada 552’de Göktürk Devleti’nin kurulması üzerine, o
zamana kadar onları yönetimleri altında tutan Avarlar yenilmiş ve kendilerini takip etmekte
olan Göktürklerin önünden kaçarak, Kafkasya’ya gelmişlerdir. Böylece buradaki Sabir
Devleti’ne son veren Avarlar (558), Volga nehrinden Tuna’ya kadar geniş bir sahadaki Türk
ve diğer kavimleri hâkimiyetleri altına almışlardır. Bu hâkimiyet on sene sürmüş, 567’de
Göktürk orduları Volga’yı geçerek Güney Rusya istikametinde ilerlemişlerdir. Bunun üzerine
Avarlar korkarak, bölgeyi terk etmişler ve daha uzunca bir süre varlıklarını sürdürecekleri
Orta Avrupa’ya doğru harekete geçmişlerdir. Bu sırada Avarlar kendileriyle birlikte bir kısım
Oğur veya Bulgar halkını da sürüklemişlerdir. Bundan sonra artık Bulgarların yaşadıkları
yerler Göktürklerin yönetiminde bulunmuştur. Nihayet 630’da Göktürklerin fetret devrine
girmeleri üzerine, komşuları Hazarlar (630) gibi Bulgarlar da bağımsızlıklarını elde
etmişlerdir (635). Bu gelişmede, 626’da başarısız İstanbul kuşatmasından dönen ve kendisine
bağlı Slavların baskılarıyla karşılaşan Avar Hakânı’nın ölümüyle, Balkanlar ve Doğu
Avrupa’da siyasî açıdan bir nüfûz boşluğunun ortaya çıkması da etkili olmuştur. Nitekim bu
durumdan istifade etmek isteyen Bulgarlar da 630’dan daha önce, eski dostları Avarların
81


aleyhinde harekete geçmişlerdi. Bu sırada Bulgarların başında Kobrat (Kuvrat, Kovrat, Kurt,
Kourt) (583-665) vardı ve kendisine Bizans İmparatoru Herakliyus (610-641) da yardım
etmişti.
Kafkasların kuzeyi ve Azak denizi havalisinde Bulgarlarca kurulan bu siyasî teşekküle
tarihçiler Büyük Bulgarya (Magna Bulgaria) ismini vermektedirler. Daha sonra sınırlarını
genişleten ve Bizans’la iyi ilişkiler içinde bulunan bu devlet, uzun ömürlü olamamış,
kurucusunun ölümünden (665) az sonra, komşusu Hazar Hakanlığı’nın baskıları sonucunda
parçalanmıştır. Fakat bu parçalanma yalnızca devletin siyasî varlığının ortadan kalkmasıyla
kalmamış, çok daha şümullü neticeler doğurmuştur. Nitekim daha önce Sabir, Avar ve
Göktürkler’in yönetiminde bölgede yaşayan Bulgarların önemli bir bölümü, bu defa
topraklarından ayrılmışlardır. Birlikleri bozulmuş, kavimleri bölünmüştür. Bu bölünmeyi
müteakip Kobrat’ın dördüncü oğlu Kuber bir kısım Bulgar topluluğuyla beraber Tuna
havzasına geçerek Avar Hanlığına tabî olmuştur. Başlarında Asparuh (Esperih)’un
bulunduğu önemli bir Bulgar kütlesi ise (Kuturgur, Bizans kaynaklarında Kutrigur) Tuna
çevresine yönelmiş, Balkanlara geçmiştir (668). Bunlar verimli topraklara sahip olarak yeni
bir Bulgar devletini, Tuna Bulgar Devleti’ni kurmuşlardır. Bu devlet, onlarla yaptığı savaşta
yenilen Bizans’ın, yıllık vergi ödemeyi kabul etmesiyle Bizans tarafından da 679 veya 681’de
resmen tanınmıştır. Eski yurtlarında Kobrat’ın büyük oğlu Batbayan Han kaldıysa da,
bağımsızlığını koruyamamış, Hazarların yönetimine girmiştir. Buradaki Bulgarlar fazla bir
etkinlik gösteremeden uzunca bir süre varlıklarını korumuşlardır. Bolkarlar onların ahfadı
olarak bilinmektedir. Bu bölge Bizans ve Rus tarihçileri tarafından Kara Bulgarya olarak
adlandırılmıştır. Artık bunlar, Bulgar tarihinin geneli içerisinde önemli bir rol oynayamamış,
belki de daha sonra birbiri ardından gelen Macar, Peçenek ve Kuman dalgaları arasında
kaybolup gitmiştir. Çoğunluğu Otuz-oğur (Uturgur, Bizans kaynaklarında Utigur) olan bir
kütle ise Kobrat’ın ikinci oğlu Kotrag yönetiminde kuzeye çekilmiş, burada esas olarak
konumuz olan İdil (Volga) Bulgarları’nı oluşturmuşlardır.
2. Tuna Bulgar Devleti (Küçük Bulgaristan)
Bu ünitede esas olarak ilk Türk-İslâm devleti olması dolayısıyla İdil (Volga) Bulgar
Hanlığı’nı incelemeyi hedeflemiş bulunuyoruz. Bununla birlikte konumuzun bütünlüğü
açısından Tuna Bulgarlarıyla ilgili olarak da bir iki hatırlatmada bulunmamız yerinde
olacaktır. 679 veya 681’den itibaren Tuna Bulgar Devleti’nin sınırları Basarabya ve
Dobruca’dan başka bütün Kuzey Bulgaristan’a, doğuda Karadeniz’e, güneyde Balkan
dağlarının geçitlerine ve batıda İskender nehrine kadar yayılıyordu. Bu devletin kuruluşunun
bölgede önceden beri var olan siyasî teşekküller tarafından hoşgörüyle kabul görmediğine
şüphe yoktur. Nitekim Bizans İmparatoru IV. Konstantin (668-685) onları bu topraklardan
çıkarmak için büyük gayret sarf etmiş, fakat bütün çabaları sonuçsuz kalmıştır. Ortaya çıkan
gelişmeler neticesinde Bizans, Bulgarlara haraç vermeyi kabul etmek zorunda kılmıştır.
Bölgelerinde Bizans ve Avarlardan zapt ettikleri topraklarda, bu iki güçlü devlete rağmen,
tutunabilmiş olmaları; Bulgarların kabiliyet, kapasite ve üstün savaş teknikleri yanında
teşkilâtçı yapılarının bir göstergesi olsa gerektir. Nitekim onlar, bir taraftan Bizans ve
Avarlarla olan sınırlarını istihkâmlarla güçlendirirken, diğer taraftan da bölgelerinde dağınık
gruplar halindeki Slavları toparlamış, organize ederek kendilerine bağlamış, böylece askerî
82


güçlerini arttırmışlardır. Zaten Bulgar Türk Devleti, dünyada Slavlarla ilişki kuran merkezî
teşkilâta sahip ilk devlettir. İlk Slav milletini de, dolayısıyla Bulgar Türkleri yaratmışlardır.
Zira o dönemde diğer Slavlarda ancak oymak adları geçmektedir.
Bu çerçevede genel kabul Bulgarların, daha önce küçük kabile hayatı yaşayarak devlet fikrine
yabancı bulunan Slavlara vatan, devlet ve millet kavramlarını öğretmiş oldukları tarzındadır.
Nitekim Slavları teşkilâtlandıran Bulgar Türkleri, onları Bizans karşısında güçlendirmişler,
kendilerini koruma kabiliyetiyle teçhiz etmişlerdir.
Tuna Bulgarları 713’te Bizans’ın başkenti önlerinde görülmektedirler. Aynı
şekilde İmparator
II. Justinianos (685-695 ve 705-711), 705’te ikinci defa Bizans tahtına çıkarken Bulgar Hanı
Tervel’e dayanmış, 713’te Philippikos (711-713), Bulgar hanının etkisiyle İmparatorluk
tahtını terk etmiştir. Bu organize güçleri sayesinde Tuna Bulgarları, daha kuruluştan 35 sene
sonra, 716’da Bizans’la (III. Thedosios) çok müsait şartlarda bir antlaşma yapmışlardır ki,
bununla hem sınırların korunması, hem de ülkelerinin iktisadî kalkınması hedeflenmiştir.
Bulgarlar 717-718’de Mesleme b. Abdülmelik komutasındaki İslâm ordularına karşı
İstanbul’u Bizans’la birlikte savunmuşlardır. Aradan bir yüzyıl ve bazı sıkıntılı dönemler
geçtikten sonra ise Kurum Han (803-814) döneminde güçlerinin zirvesine çıkmışlardır.
Sınırlar her yönde genişlemiş, Bizans üst üste mağlup edilmiştir. Nitekim Kurum Han 13
Nisan 814’te öldüğünde, Bizans’ın başkentini muhasara etmektedir. O büyük bir savaşçı
olduğu kadar, aynı zamanda da büyük bir teşkilâtçı, organizatördür. Onun zamanında devlet
kurumları geliştirilmiştir. Bu sırada Tuna Bulgar Devleti dönemin iki büyük imparatorluğu
olan Franklar ve Bizans arasındaki ulaşımı, ticarî ve kültürel temasları sağlamaktadır. Bu
önemli konumları dolayısıyla Bulgarlar, transit ticaretten de büyük oranda faydalanmışlardır.
Bunlara işletilen madenler, kurulan, geliştirilen şehirler, saraylar geniş ölçüdeki inşaat ve
imarı, abideleri, su yolları... v.b. ilave etmenin gerekeceği açıktır. O kadar ki, Bulgarların
yıkılışa yüz tuttukları bir dönemde, Rusların Balkanlara saldırdıkları zamanlarda
Svyatoslav’ın 969’da bir Bulgar şehrine hayran bakarak söylediklerinin burada nakledilmesi
Bulgarların durumlarını açıklıkla gözler önüne sermektedir: “Kief’de yaşamak istemem,
Preslav’da yaşamak isterim. Zira buraya her iyi şey toplanmıştır. Yunanlıların kemha
kumaşları, şarap ve her çeşit meyve... Macarların atları köleleri ve gümüşleri... Rus
diyarından gelen kürkler, balmumu, bal ve köleler”.
Tuna Bulgar Devleti’nin başkenti Kurum Han döneminde bugünkü Şumnu’nun güneybatısında
Pliskas (Ababa), Hıristiyanlık devrinde ise Preslav (Çatalar köyü) idi. En sonra ise
Sofya oldu.
Kanaatimizce burada muhtemel bir soruya cevap vererek, tarihçilerce yer yer küçük sıfatıyla
birlikte anılan, aslında bu büyük devletle ilgili satırlarımıza son vermek icap edecektir. Bu
güçlü millet, bu derece kuvvetli bir devlet oluşturduktan sonra Türklüğünü, yani esas
benliğini nasıl unutmuş, kaybetmiştir? Bilindiği gibi Bulgarlar bölgeye geldiklerinde, o sırada
yazıları bile olmayan, Bizans kültürünün tesiri altındaki Slav çoğunluğu yönetimleri altına
almışlardı. Teşkilâtlandırılan bu unsurlar, devlet hizmetinde çeşitli görevler üstlenmişlerdi.
Sayı üstünlüğüne evlenmelerle yerli halka karışma ve çoğunluğun dilinin etkileri de
eklenince, az sayıdaki Türk unsur üzerinde, yerli etkisi, giderek baskısını artırmış olmalıdır.
83


Nitekim özellikle Omurtag’dan sonra hızlanarak gelişen bu oluşum (Balamir 831-836,
Presiyan 836-852) Boris Han (Mihail ) (852-889)’ın 864’te, o zamana kadar tek tanrıcı
Tangra (Tanrı) inancında yaşayan Bulgarların, Ortodoksluğu kabul ederek
Hıristiyanlaştırmasıyla tamamlanmıştır. Mamafih bu iç gelişmeye Bizans’ın etkisinin de ilave
edilmesi yerinde olacaktır. Çünkü Bizans, Bulgarların kendilerine benzemesi ve kendi tesir
çemberi içerisinde kalmasını arzulamaktaydı. Özellikle Bizanslı iki misyoner kardeş
Kyrill ve
Method’un bu uğurdaki çabalarını, bu vesileyle hatırlamak gerekecektir. Sonuçta Türk Tuna
Bulgar Devleti, büsbütün karakterini, benliğini kaybederek Slav-Bizans kültür dairesine
girmiştir. 971’de Bizans hâkimiyetini kabul etmişler, XI. yüzyılın ilk yarısında, tam olarak
1018’de ise Bizans’ın bir eyaleti haline gelmişlerdir.
3. İdil (Volga) Bulgar Hanlığı (Büyük Bulgaristan)
Büyük Bulgarya Devleti’nin Kobrat’ın ölümünden sonra parçalandığını ve önemli bir kısım
Bulgar topluluğunun kuzeye gittiklerini görmüştük. Kobrat’ın oğlu Kotrag yönetiminde,
büyük çoğunluğunu Otuz-oğurlar’ın oluşturdukları bu Bulgar kütleleri, Orta İtil yani İtil
(Volga) ve Kama (Çulman) nehirlerinin birleştikleri bölgeye çekilmişlerdi. Bu çekilmenin
VII. yüzyıl sonu ile VIII. yüzyıl başlarında olması muhtemeldir. Bölgeye gelen Bulgarlar yerli
halk Fin-Ugorları ve M.S. III. yüzyıldan beri buraya bulunan muhtelif Türk topluluklarını da
yönetimlerinde birleştirerek, çevreyi süratle Türkleştirmişler ve İdil (Volga) Bulgar Devleti’ni
kurmuşlardır. Fakat bugün için bu devletin ilk iki yüzyılı hakkında elimizde kesin bilgiler
bulunmamaktadır. Bunun en önemli nedeni, yaşadıkları bölgenin bu sırada medenî merkezlere
olan uzaklığıdır.
İdil (Volga) Bulgar Hanlığı’nın siyasî sınırları, bölgenin çok hareketli olması ve sürekli
çapulcu akınları dolayısıyla zaman zaman bazı değişiklikler gösterdi ise de, en geniş
döneminde Ural dağlarından Oka nehrine, Ustyug’daki Dvina’dan Don ve Samara
kaynaklarına kadar uzanıyordu. Burayı kısaca Volga (İtil) ve Kama (Çulman) arası olarak da
belirlemek mümkündür. İdil (Volga) Bulgar Hanlığı kuruluşundan hemen sonra 679’dan
itibaren Hazarlar’a bağlanmışlardır. Fakat bu bağımlılığın çok sıkı olmadığını, yalnızca vergi
vermek, buna karşılık iç ve dış ilişkilerinde büyük çapta serbest kalmak biçiminde olduğunu
tahmin etmek mümkündür.
İdil (Volga) Bulgar Hanlığı tarihiyle ilgili önemli konulardan birini İslâm’ın kabulü
meselesinin oluşturduğuna şüphe yoktur. Gerçekten de hiçbir İslâm devletiyle müşterek sınırı
bulunmayan, dolayısıyla kendisi bir İslâm devletinin topraklarını fethetmediği gibi, herhangi
bir İslâm ordusunun istilâsına da maruz kalmamış bulunan İdil (Volga) Bulgar Hanlığı
sınırları içerisinde İslâmiyet’in yayılması, hem Türklerin İslâmiyet’i kabulünü hem de bu
dinin dünyanın farklı bölgelerinde ve hususiyle Orta İdil bölgesinde nasıl yayıldığını
anlayabilmemiz açısından, son derece dikkat çekici bir örneği oluşturur. Bu bakımdan
ünitemizin sınırlarını aşma endişesi dolayısıyla en özlü biçimiyle de olsa bu konuya açıklık
getirmemiz yerinde olacaktır.
Samimi müminlerin, dinlerinin kabulünde öncelik ve bu uğurda ortaya koydukları çabalarla
ilgili olarak zaman zaman bazı abartılı bilgi ve değerlendirmelere yer verdikleri sıklıkla
84


karşılaşılabilen bir durumdur. Bu çerçevede Bulgarların da İslâmiyet’i kabullerindeki
kıdemlerini göstermek bakımından Hz. Peygamber’in İslâm’a davet amacıyla kendilerine
Türkçe bir mektup yazdığından ve Allah’ın Rasûlü’nün hayatta bulunduğu sırada Bulgar
ülkesine Sahabeden üç kişinin gelerek İslâm’ı tanıttığı ve bu sırada Bulgar Hanı ile vezirinin,
halktan bir kısım kişilerin bu dini kabul etmiş oldukları hakkında bazı rivayetlerin
bulunduğunu hatırlatmamız mümkünse de, esas olarak tespit edilen şekliyle İslâmiyet’in
doğrudan ilişkilerle ve daha sonraki dönemlerde buralara ulaşmış ve yayılmış olduğunu kabul
etmemiz gerekmektedir.
Bilindiği gibi Hulefâ-i Râşidîn döneminden başlamak üzere Müslüman Araplarlarla Türklerin
silahlı mücadelelerine sahne olan iki bölgeden birini Kafkaslar ve Hazar denizi bölgesi,
dolayısıyla Hazar Kağanlığı toprakları oluşturmuştur. Bu devletin tebaası içerisinde ve
ordusunda da Bulgarlar yer almaktadır. Böylelikle Bulgarların, Müslümanlar ve İslâm’la
doğrudan karşılaşmalarının başlangıcında Hazarlarla olan ilişkileri gelmektedir. Nitekim
Müslüman Arapların 737’deki galibiyetleri, söz konusu ilişkilerde bir dönüm noktası
oluşturması dolayısıyla önemlidir. Müslümanların kazandığı zaferin büyüklüğü karşısında
şaşıran Hazar Kağanı, barışı temin edebilmek için İslâm dinini kabul etmek mecburiyetinde
kalmıştır. Bölgeden ayrılmadan Nuh b. Sabit el-Esedî ve Abdurrahman el-Hulânî isimli iki
fakihi İslâm’ı öğretmeleri için burada bırakan İslâm ordusu komutanı Mervan b. Muhammed,
esir olarak almış bulunduğu 20.000 aileyi kendisiyle birlikte getirmiş ve Derbend’in güneyine
yerleştirmiştir. Bizim için dikkat çekici olan, bu ailelerin büyük çapta Hazarlara yardıma
gelmiş olan Bulgarlardan oluşmuş bulunduklarıdır. Bulgarların Hazar ordularında yer almaları
ve bu vasıtayla Müslümanlarla temasa geçmiş olmaları durumu, Abbasîler döneminde
762’deki Hazar hücumunda, 799’da Harun Reşîd dönemi ilişkilerinde de geçerli olmalıdır.
Fakat karşılıklı tanışma ve İslâmiyet’in yayılmasına imkân verme açısından bunlardan çok
daha etkili ve önemli olan ilişki şekli, tamamen barışçıl amaçlarla yapılan ticaret ve Türkler
için genel geçer bir nitelik olan hoşgörü anlayışı çerçevesinde gerçekleşmiş olmalıdır.
Nitekim başkent İtil yanında Belencer ve Semender gibi Hazar şehirleri bu ticaretin
yoğunlaştığı merkezlerdi ve buralarda Müslüman ticaret kolonileri kurulmuştu. Hazar
ülkesindeki Müslümanların davalarına bakmak üzere iki ayrı hakim tayin edilmişti. Hazar
Kağanlığı’nın savunmasında Müslüman Hârizmli paralı askerler özel bir yere sahiptiler. 10-12
bin kadar oldukları bilinen bu paralı askerler (erîsiyye), hizmete girerken yaptıkları
antlaşmalarla, kendi dindaşlarına karşı yapılacak savaşlarda tarafsız kalma hakkını elde
etmişlerdi. Ayrıca Hazar ülkesinde huzur, refah ve adaletli yönetimle birlikte dinî hoşgörünün
de bulunması, başta Hârizmliler olmak üzere farklı
İslâm ülkelerinden Müslüman
göçmenlerin buraya gelip yerleşmelerini kolaylaştırmıştı. Bunlar arasında sanatkârlar da
vardı. Bütün bunların sonucunda İslâmiyet’in Hazar ülkesinde siyasî otoriteden bağımsız,
belki hızlı değil, fakat oldukça da istikrarlı bir biçimde yayıldığı tespit edilmektedir. Nitekim
X. yüzyılın farklı dönemlerini anlatan İslâm Tarihi kaynaklarında Hazar başkenti İtil,
10.000’den fazla Müslümanın yaşadığı, 30 kadar cami ve mescidi bulunan bir yer olarak
tanıtılmaktadır. Anlaşılan o ki Bulgarların, hiç değilse önemli bir bölümü İslâmiyet’i,
Hazarlarla Müslümanların, farklı görünümler arz eden ilişkileri sırasında tanımış, muhtemelen
bu tanıma sonrasında da bu dini kabul etmişlerdir. Fakat bundan daha da önemlisi İdil (Volga)
85


Bulgarlarının esas yurtlarında İslâm’ı öğrenmeleridir ki, bu da öncelikle ticarî aktiviteler
sırasında gerçekleşmiş olmalıdır.
Bilindiği gibi Orta İdil sahası zenginlik ve ulaşım açısından kuzey bölgelerini Hazar denizi,
İran, Kafkaslar, Türkistan ve dolayısıyla da Orta Asya’ya bağlayan büyük kervan yollarının
üzerinde bulunuyordu. Ülkelerinin bu konumu dolayısıyla Bulgarlar, çok erkenden şehirler
kurmuşlar ve iyi tüccarlar olarak tanınmışlardır. Bilhassa Bulgar şehrinin ticarî önemi,
Hârizm’den gelen kara yoluyla birlikte, İdil (Volga) nehri ve buna paralel uzanan yol
vasıtasıyla Hazar başkentine bağlanmış olması, kuzey ülkeleriyle İslâm dünyası arasındaki
yolların pek önemli bir noktasında bulunmasından kaynaklanmaktaydı. Nitekim bu durumun
bir kanıtı olmak üzere İbn Fadlân’ın meşhur sefareti sırasında Hârizm’den Oğuzların ve
Bulgarların memleketine, ilkbaharda çıkıp sonbaharda geri dönmeyi hedefleyen, 5.000 kişilik
bir kervana katılmış olmasını hatırlayabiliriz. Bulgar ülkesi transit ticaret yönünden
ehemmiyeti yanında, kendi üretimiyle de ticarete ve tüccarların faaliyetine konu
oluşturmaktaydı. Bilhassa da başşehir Bulgar, her yönüyle çok önemli bir ticarî merkezdi.
Buraya kuzey bölgesinden tüccarlar gelip gittiği gibi çok yoğun biçimde Müslüman tüccarlar
da gelirlerdi. Bu ülkede ticaret kolonileri oluşturmuş olan Müslüman tüccarların daha ileri
bölgelere kadar ulaşmaları söz konusuysa da bu durum çok yaygın değildi. Aynı
şekilde
bizzat Bulgarlar da ticarî faaliyete aktif biçimde katılmakta ve kuzey bölgeleri yanında Hazar
başkentine, Hârizm ve daha ötelerde Hindistan’a kadar uzayan bir sahaya ticarî seferler
düzenlemekteydiler. İşte bu canlı ticaretle ona bağlı diğer bazı çalışmalar ve pek muhtemeldir
ki, tüccar kafilelerinin refakatinde gelerek bu ülkede yerleşen Müslümanlar, Bulgarların
ülkelerinde İslâm’ı tanımalarının ilk ve en önemli vasıtası olmuştur.
Müslüman tüccarların Hârizm’in yukarısındaki ülkelerle ilgili durumunu W. Heyd; “Buradan
kuzeye doğru fatih olarak değil, tüccar olarak atılıyorlar, Volga nehri boyunca yukarı
çıkıyorlar, gerek nehrin munsabında yerleşmiş olan uygar ve hoşgörücü bir ulus olan
Hazarlar arasında, gerek bunların ortalarına rastlayan topraklarda yerleşmiş ve İslâmlığı
kabul etmiş tüccar bir ulus olan Bulgarlar arasında, her yerde iyi karşılanıyorlardı” şeklinde
ifadelendirmiş bulunmaktadır. Bu yoğun ve olumlu ilişkilerin sonucu ise, bu bölgelerde İslâm
kültür ve medeniyetinin tesirlerinin yaygınlaşması ve nihaî olarak da bu üstün medeniyetin
kaynağı olan dinin kabulü şeklinde tezahür ediyordu. Tatar âlimi Şehabeddin Mercanî’nin
Müstefâdü’l-Ahbâr fî Ahvâli Kazan ve Bulgar adlı meşhur eserinde de dikkat çektiği bu
hususu Barthold; “İbn Fadlân’ın şimdi artık bize belli olan güzergâhından pek açık olarak
görülüyor ki, İslâm memleketlerinden uzakta kalan kavimler bazen İslâm memleketleriyle
komşu olan kavimlerden daha önce İslâm tesirine giriyorlardı” cümlesiyle vurgulamış
bulunmaktadır.
Söz konusu ticarette ödemeler büyük çapta İslâm sikkeleriyle yapılmaktaydı ve yoğun bir
ticaretin varlığını gösteren bu paraların basılış tarihleri, bu ticaretin hangi dönemlerde
özellikle artarak yapıldığını açık biçimde göstermiş bulunmaktadır. Buna göre Rusya ile
Baltık ülkeleri arasında bulunan İslâm dinarlarının en eskileri VII. yüzyıl sonlarına, en
yenileri ise XI. yüzyıl başlarına aittir. 795-816 arasında bir yoğunlaşma söz konusu olmakla
birlikte, daha sık bulunan sikkeler IX. yüzyıl sonlarıyla X. yüzyıl başlarına, bu arada da 909914
yıllarına aittirler.
86


Şahabeddin Mercanî, Bulgarlar arasında İslâm’ı anlatan vâizlerden bahseder ve Bulgarların
Müslümanlığı kabulünün Halife Harun Reşid (786-809) ve Me’mun (813-833) dönemlerinde
olduğunu vurgular. Bu tarihler yukarıda gösterilen para trafiğinin ifade ettiği ticaret
yoğunluğuyla da uyuşmaktadır. Bütün bunlardan çıkan sonuç Bulgarlar arasında İslâm’ın
kabulünün başlangıcının oldukça erken bir döneme kadar gitmekte olduğudur. Müslüman
tüccarların İslâm’ın tanınması ve kabulüne, şu veya bu şekilde katkıda bulunmaları yanında,
onların refakatinde giden İslâm vaizlerinin varlığını kabul etmemiz gerekmektedir. Bunların
bazı defa tabip olarak Bulgar halkının itimadını kazanmış olduklarını düşünmek
durumundayız. Kesin olan konu Harun Reşid (786-809) ve Me’mun (813-833) dönemlerinde
Bulgar halkının belirli oranda Müslüman olduğudur. Vâsık-Billah (842-847)’ın hilâfet dönemi
de İslâmlaşmanın hızla devam ettiği bir devredir.
Bir dinin kabulünün, bir milletin tarihinde karşılaşabileceği en önemli olaylardan biri olacağı
kesindir. Ayrıca çok kısa bir süre içerisinde bütün toplumun aynı inançta birleşmesi de, din
değiştirmenin tabiatına aykırıdır. Bu nedenle Bulgarlar arasında İslâm’ın, bir millet bütünü
olarak, kabulünün İbn Fadlân öncesinde olduğu gibi, sonrasında da uzunca bir süreci içermiş
olduğu düşünülmelidir. Nitekim onun eserinde Barancer adlı 5.000 kişilik bir topluluğun
tamamının Müslüman olduğu açıkça ifade edilirken, Tâlût isimli birinin de İbn Fadlân
vasıtasıyla Müslüman olarak Muhammed ismini aldığı, onu takiben bütün ailesinin İslâm’a
girdiği belirtilmektedir. Şehabeddin Mercanî ve M. Murad er-Remzi’nin eserlerinde de Kâim-
Biemrillah (1031-1075) zamanında 30.000 çadır halkının İslâm’ı kabul ettiği kaydedilmiş
bulunmaktadır. Yine Mercanî’nin değerlendirmesine göre 986’da Hıristiyanlığı seçen Rus
Kief Knezi Viladimir’in, bu tarihten az önce, din seçme konusunda tereddütleri bulunduğu
sırada Bulgar Han’ından Müslüman din adamları istediğinde, ona gönderilen din âlimleri, bu
ülkede İslâm’ın güçlü bir biçimde yerleşmiş bulunduğunun deliliydi. Aynı
şekilde onlar
kendi çevrelerindeki bazı ülkelerde de İslâm’ın yayılması için gayret sarf etmişlerdir. Nitekim
Hüsameddin b. Şerefeddin el-Bulgarî el-Müslimî’nin eserinde bu konuda bazı menkıbeler
bulunduğu gibi, Mercanî’nin eserinde de Başkırtların İslâm’ı kabullerinde, ülkelerine gelen
yedi Bulgar Müslümanın katkısından bahsedilir. Bu halkayı Peçenekler ve Kumanları
içerecek şekilde genişletmemiz mümkündür.
Bir milletin Müslüman olması veya büyük bir coğrafyada İslâm’ın yayılmasında, daima
birden fazla unsurun etkili olacağı
şüphesizdir. Bulgarların İslâmiyet’i kabullerinde de ticaret
ve buna bağlı faaliyetlerin haricinde bazı vesile ve vasıtalardan bahsetmemiz, hattâ bu
unsurların zaman içerisinde birbirini tamamlamaları veya farklılaşmalarını söz konusu
etmemiz mümkündür. Nitekim Ahmed Yesevî (ö. 1066-67) ve müritlerinin başlıca faaliyet
bölgelerinden birinin de Bulgarların oturdukları yöreler olduğu genel olarak kabul
edilmektedir. Bilindiği gibi Ahmed Yesevî’nin on iki bini yaşadığı bölgede, doksan dokuz
bini uzak bölgelerde olmak üzere müritleri ve tasavvuf geleneğine uygun olarak tayin ettiği
çok sayıda halifesi vardı. Bunlar vasıtasıyla onun, göçebe ve İslâm’ı yeni kabul etmiş
toplulukların psikolojilerine uyum gösteren irşad halkası, dalga dalga genişlemiş ve Orta İdil
bölgesini ve daha öteleri de içine almıştı.
87


Bulgarların İslâm’a girmelerinde bir diğer unsur olarak toplum önderlerinin kabul ve
teşviklerini de önemle hatırlamamız yerinde olacaktır. Başta Almış Han olmak üzere yönetici
ve ileri gelenlerin, muhtemelen biraz da Hazarların baskılarına bir cevap vermek ve politik
gelişmelere uygun davranmak adına, benimsedikleri İslâm dininin yayılmasını teşvik etmeleri,
Bulgar halkının İslâm’a geçişini hızlandırmıştır. Nitekim İbn Fadlân sonrasındaki hızlanan
gelişmeler bu durumun önemli bir göstergesidirler.
İdil-Volga Bulgarları
İslâmiyet’i daha ziyade Hârizm ve Mâverâünnehir aracılığıyla kabul
etmişti. Bu nedenle de Hanefî mezhebinde idiler ve daima böyle kaldılar. İbn Fadlân, Şafiî
olması dolayısıyla, kametin şekli gibi bazı konularda müdahalede bulunmuşsa da, onlar
üzerinde etkili olamamıştı.
Bulgarlar sathî değil, içtenlikle Müslüman olmuşlardır (Sünnî/Hanefî). Onların İslâmiyet’i
kabulü, diğer Türk boyları arasında da, Hak Din’e geçişi hızlandırmıştır. Bununla birlikte
İslâmiyet yanında eski dinlerini koruyan Bulgarlar olduğu gibi, devletin mühim bir kısım
tebaasını oluşturan Fin-Ugorlar İslâmiyet’e yabancı kalmışlardır. Bu durumu, Türklerde her
zaman görülen dinî toleransın ve farklı inançlara sahip topluluklarla bir arada yaşayabilme
becerisinin bir göstergesi olarak değerlendirmek mümkündür.
İdil (Volga) Bulgar Hanlığı’nda İslâmiyet’in resmen devlet dini olarak kabul edilmesi süreci
ise şu şekilde gerçekleşmiştir. Bulgar Hanı
Şelkey oğlu Almış, Abbasî halifesi Muktedir
(908-932)’e bir elçilik heyeti göndermiş ve kendisi ve halkının İslâmiyet’i kabul ettiklerini,
halifenin bölgelerinde dini öğretecek muallimler, ayrıca cami, mescit gibi yapılarla,
düşmanlarına karşı kendilerini savunacak kale yapımında yetenekli elemanların
gönderilmesini istemiştir. Abbasî başkentinde, son derece olumlu karşılanan bu taleplere,
halife, Sevsen er-Rassî başkanlığında gönderdiği bir elçilik heyetiyle mukabele etmiştir. Bu
heyet içerisinde yer alan ve Halife’nin mektubunu Bulgar Hanı’na okumak, hediyelerini
takdim etmekle görevlendirilen Ahmed İbn Fadlân; Bağdat’tan başlamak üzere, gidiş ve
gelişlerinde takip ettikleri yol güzergâhında rastladıkları (Oğuzlar, Başkırtlar, Hazarlar,
Slavlar) topluluklar ve Bulgarlar hakkındaki tespitlerini bir eserde topladı. Böylece Bulgarları
daha iyi tanımamıza imkân verdi. Buna göre elçilik heyeti 11 Safer 309/21 Haziran 921
Perşembe günü Bağdat’tan hareket etmiştir. 12 Muharrem 310/12 Mayıs 922’de, yani
Bağdat’tan ayrılışından yaklaşık bir sene sonra Bulgar’a ulaşan heyet, Bulgar Hanı’na
Halife’nin mektubu ve hediyelerini takdim etmiştir. İbn Fadlân’ın ifadesinden de anlaşılan,
daha önce kısmen İslâmiyet’i kabul etmiş olan Bulgarlar arasında, bu devrede İslâmiyet’in
hızla yayıldığıdır. Almış Han, ismini Emir Câfer b. Abdullah olarak değiştirmiştir. Böylece
İdil (Volga) Bulgarları, ilk bağımsız Türk–İslâm devletini kuranlar olarak nitelenmeye hak
kazanmışlardır.
İdil (Volga) Bulgar Hanlığı tarihiyle ilgili önemli bir konu da bu devletin hangi tarihten
itibaren bağımsızlığını kazanmış olduğu meselesidir. Buna göre menşei itibarıyla Orta Asya
kökenli Hazar Türklerince Doğu Avrupa’nın en güçlü devleti oluşturulduğunda,
çevrelerindeki bir kısım toprak ve topluluklar bu devletin egemenliği altına girmiş, bu
çerçevede 679’dan itibaren İdil (Volga) Bulgarları da Hazar İmparatorluğu’na bağlanmıştır.
Buraya kadar ifade edilenlerde herhangi bir ihtilaf söz konusu değildir. Fakat araştırmacıların
88


bir kısmı bu bağımlılığın Hazar Devleti’nin yıkıldığı 965’e kadar devam etmiş olduğunu
kabul etmektedirler ki bu iddia doğru olmamalıdır. Bu alandaki gelişmelerin şu şekilde
açılanması mümkündür.

Hazarlar (DİA, XVII/117).
Bilindiği gibi Hazarlar ekonomik gelişme ve refahlarının artmasıyla birlikte ülke
savunmasında çoğunlukla Müslüman olup erisiyye şeklinde isimlendirilen ücretli yabancı
askerler kullanmaya başlamışlardı. Önceleri faydalı olan bu sistem, ülke ekonomisi
bozulduğunda, vatan topraklarının yeterince müdafaa edilememesi sonucunu doğurmuştu.
Nitekim kendilerine daha müsait yerler bulmak amacıyla doğudan harekete geçen
Peçeneklerle olan mücadeleleri sonucunda İdil-Hârizm arasındaki kervan yolunun
kullanılamaz hale gelmesi, müteâkiben kuzey istikametindeki İdil boyu güzergâhının da
zarara uğraması ihtimali, Hazarların ticarî ilişkilerine, dolayısıyla ülke ekonomisine önemli
bir darbe teşkil etmiştir. Peçenekler 860-889’larda İdil’i geçip Don ve Kuban boylarına
geldiler ve Hazarların bütün mani olma çabalarına rağmen Don’dan Dinyester’e kadarki
Karadeniz bozkırlarıyla Kırım’ın bir kısmını işgal ve bölgedeki Hazar hâkimiyet ve nüfuzuna
son verdiler. Onların işgal bölgesi kuzeyde Kief yakınlarına kadar uzanıyordu. Bu darbe o
derece etkili olmuştu ki, müteâkip dönemlerde Hazarlar devletlerini bir daha eski düzenine
kavuşturamamışlardır. Bir kısım iç huzursuzluklar ve bilhassa da Peçenek saldırılarının
güçsüzleştirici etkisinden faydalanan Slav kavimleri de Hazarlara karşı harekete geçmişlerdir.
Nitekim 882’de Kief Prensliği, ardından Slav kavimlerinden Drevlianlar 883’te, Severler
884’te, Radimiçisler 885’te Hazar Kağanlığı’na bağımlılıktan kurtulmuşlardır. Bütün bunlara
Doğu’dan yeni yeni bazı kavimlerin harekete geçişlerini eklemek gerekmektedir. Böylece
Hazar ülkesindeki canlı ticaret sekteye uğramış, ekonomi bozulmuş, Hazar Devleti telâfisi güç
89


kayıplarla karşılaşmıştır. Dolayısıyla İdil Bulgarları IX. yüzyılın sonlarında, en geç X.
yüzyılın başlarında Hazarlardan tamamen ayrılmış, artık bağımsız bir devlet ve aynı zamanda
da bağımsız ilk Türk-İslâm devleti olmuştur.
İdil (Volga) Bulgar Hanlığı’nın siyasî tarihiyle ilgili bilgilerimizde önemli kopukluklar ve
eksiklikler bulunmaktadır. Nitekim bu devletin başında bulunan hükümdarların bir
kronolojisine bile tam olarak sahip bulunmamaktayız. İslâm kaynaklarında verilen malumata
ve bulunabilen sikkelerine göre, İdil (Volga) Bulgar Hanlarının şeceresini şu şekilde
gösterebiliriz.
1-Şelkey Yalvatar (?, IX. y.y. sonu)
2- Almış Yalvatar (Câfer b. Abdullah, X. y.y. başı).
3- .................................................. ..

4- Ahmed (948’den önce)
5- Talib (948?-958?)
6- Mü’min (976 senelerinde)
7- Hasan (?)
8- Yaltavar (?)
9- Muhammed (?)
10-İbrahim (1024/25 senelerinde)
11-İshak (?)
İslâmiyet’in Bulgarlar arasında yayılmasını müteakip, onların İslâm ülkeleri ile ilişkilerinin
arttığı görülmektedir. Nitekim İbn Fadlân’ın dahil olduğu elçilik heyetinin ziyaretinden çok
fazla bir süre geçmeden 943-944’te Bulgar hanı Almış’ın oğlu hacca gitmiş, bu münasebetle
Bağdat’a uğramış, Halife’ye bir sancak, siyah kürkler ve diğer hediyeler takdim etmiştir.
433/1041-42 olaylarını nakleden İbnü’l-Esîr de: Bulgar hacılarının Mekke’ye giderken
Bağdat’a uğradıklarını belirtir. Bulgarların, kendilerine komşu ülkelerde İslâmiyet’i yayma
girişimleri bulunduğu da bilinmektedir. Nitekim bu cümleden olmak üzere 986’da Kief Knezi
Vladimir’in Bulgarlar tarafından İslâm’ı kabule daveti zikredilebilir.
Bulgarlar, aradaki kavimlerin çeşitli hareketleri dolayısıyla sık sık kesilmişse de, Türkistan’la
ilişki içerisinde idiler. Hazar ülkesinin maruz kaldığı Rus tazyik ve hücumları neticesinde İdil
boyu ticaretinin zarar gördüğü ve bunun sonucunda da Bulgarların İslâm alemiyle ilişkilerinin
azaldığı muhakkaktır. Buna rağmen Bulgar, XI. yüzyıl sonlarına doğru iyi tanınan bir Türk
şehri sayılıyordu. Beyhâkî’nin kaydına göre Bulgar Hanı
Ebû İshak İbrahim 415/102425’
te gördüğü bir rüya tesiriyle Nişabur yakınındaki Beyhak’ta bir cami inşası için vakıf tesis
etmişti. Yine 1024’te bir Bulgar elçilik heyetinin, zengin hediyelerle Gazne sarayını ziyaret
ederek Gazneli Mahmud’la görüştüğünü biliyoruz. Benzer ilişkiler daha sonra da devam
etmiştir. Son olarak Bulgar ülkesine karşı
İslâm dünyasında XII. yüzyıl başlarında bile canlı
ilgi gösterildiğine bir örnek olmak üzere Ebû Hâmid el-Endelusî’nin 530/1135-36’da burayı
ziyaretini zikredebiliriz.
İdil (Volga) Bulgarları, Müslüman olmayan komşuları ve çevre ülkeleriyle, olumlu-olumsuz
çeşitli ilişkiler içerisine girmişlerdir. Nitekim 964 ve 985’te Rus Kief Prensliği, Bulgar
ülkesini istila ettiyse de, daha sonra Ruslarla olan münasebetler geliştirilerek 1006’da bir
ticaret antlaşması yapılmıştır. Fakat bu iyi ilişki dönemi pek uzun sürmemiş, XI. yüzyılın
ikinci yarısından itibaren kuzeydeki kürk ticareti dolayısıyla tekrar bozularak, Moğolların
90


ortaya çıktığı XIII. yüzyılın ilk yarısına kadar (1164, 1184, 1205, 1220) devamlı savaşlara
neden olmuştur. Ruslarla sulh ancak 1230’da tesis edilebilmiştir.
İdil (Volga) Bulgar Hanlığı, XIII. yüzyılın ortalarına doğru Moğollara mağlup olarak,
Altınordu’ya bağlandı. Bu gelişme şu şekilde ortaya çıkmıştır: Ruslara karşı bir zafer
kazanarak doğuya dönmekte olan Moğol ordusu (1224) tuzağa düşürülerek, İdil (Volga)
Bulgarlarınca ağır kayıplara uğratıldı. Bu durum Moğolları çok kızdırdı. 1233’deki Moğol
saldırısı oldukça zararsız atlatıldıysa da, yenilginin intikamını almak isteyen Batu Han
yönetimindeki asıl büyük Moğol ordusunun ikinci Deşt-i Kıpçak seferi etkili oldu. 1237’de
Moğollar, Bulgarlara saldırarak şehir ve köyleri tahrip ettiler. Moğol saldırısından mescit,
cami, hamam ve diğer yapılarıyla 50.000 nüfuslu Bulgar şehri de büyük zarar gördü. Bundan
sonra Altınordu Hanlığı’na bağlanan Bulgarlar, kendilerini yeniden toparlamaya çalıştılar.
Nitekim zaman zaman Altınordu Hanlığı’na kafa tuttukları görülmektedir. Tabiatıyla buna
mukabil olan (1361 ve 1391) Moğol akınları çok tahripkâr sonuçlar ortaya çıkarıyordu. Daha
sonra da Moğolların bazı hareketlerine maruz kalan Bulgarlar, 1399’da Rusların, başkentleri
Bulgar’ı tahrip etmelerine şahit oldular. Bundan sonra Bulgar şehri bir daha toparlanamadı.
Bulgarlar dağıldılar. Ancak başkentin gerilemesinin başka bir sebebi, Batu Han’ın kurduğu
Kazan şehrinin, Bulgar aleyhine gösterdiği gelişme olabilir. Bununla birlikte Bulgar hanları
sülalesinin ne zaman ve nasıl sona erdiği çok iyi bilinmemektedir.
Böylece İdil (Volga) ve Kama (Çulman) nehirlerinin birleştikleri bölgeye gelerek, daha sonra
ilk bağımsız Türk-İslâm devletini oluşturacak olan İdil (Volga) Bulgarları, burada 679’dan
itibaren Hazarların yönetimine girmiş, onların zayıflamasından sonra da, en geç X. yüzyılın
ilk senelerinden itibaren başlayıp 1237’ye kadar devam eden üç yüz seneden fazla bir süre
bağımsız kalmış, bunu müteakip de Altın Ordu’ya bağlanarak XV. yüzyılın ortalarına kadar
varlıklarını korumuş olmaktadırlar.
Sonuç olarak İdil (Volga) Bulgarlarının, esas kütleleri yanında uzunca bir süredir bölgeye
yerleşmiş bulunan çeşitli Türk ve yerli unsurları da birleştirerek, dikkate değer bir devlet
kurdukları görülmektedir. İdil (Volga) Bulgarları bu bölgeye gelerek bir devlet kurmalarından
çok kısa bir süre sonra 679’da dönemin en güçlü siyasî teşekkülü olan Hazarlara
bağlanmışlarsa da bu bağlılık/bağımlılık en geç 900’lerde son bulmuş olmalıdır. Bulgarlarla
ilgili önemli bir husus da İslâm orduları ile doğrudan hiçbir temasları olmadan, bilhassa ticarî
ilişkiler ve kısmen de diğer vesile ve vasıtalarla öğrendikleri İslâmiyet’i zaman içerisinde
kabul etmiş, 922’de ise resmen bir İslâm devleti olmuş olmalarıdır. Bu halleriyle de İdil
(Volga) Bulgarları ilk bağımsız Türk-İslâm devleti olma niteliğini kazanmışlardır. Onların
İslâmiyet’i kabulleri, gerek coğrafî mevkîleri ve gerekse dönemleri nazarı itibara alındığında
büyük önem arz eder. Çünkü bulundukları bölgede, Kuzey-Doğu Avrupa’da Türk-İslâm
kültürünün temsilcileri olmuşlardır. Ayrıca da onların İslâmiyet’i kabul ettikleri ve Abbasî
Hilâfeti’yle temasa geçtikleri devre, İslâm Devleti’nin parçalanma sürecine girdiği, merkezin
büyük ölçüde güç yitirdiği bir dönemdir. Bu açıdan Abbasî idaresine en azından moral destek
temin etmişlerdir. Bunlara ek olarak bu sırada varlıklarını koruyan diğer Türk ve İslâm
devletleriyle ilişkiler içine girdikleri gibi, İslâmiyet’in yayılması amacıyla da bir kısım
çalışmalarda bulunmuşlardır.
91


Bulgarlar iyi çiftçiler ve usta tüccarlardı. Bunun yanında birçok sanatta ileri gitmişlerdi.
Nitekim çevrelerindeki kavimlerin çarık giydikleri bir sırada, onlar çizme giyiyorlardı. İleri
bir medeniyetlerinin varlığına çağdaş kayıtlar tanıklık ettikleri gibi, arkeolojik bulgular da bu
durumu desteklemektedir. Şüphesiz İdil (Volga) Bulgar Hanlığı’nın zaafı, askerî gücünün
yetersizliği idi. Belki de ekonomik refahın bir sonucu olarak Bulgarlar, eski Türk harpçilik
vasfını yeterince koruyamamışlar, büyük fatihler olmaktan ziyade vatanlarını koruma gayreti
içinde bulunmakla yetinmişlerdir.
II.
İDİL (VOLGA) BULGAR HANLIĞINDA TEŞKİLÂT, KÜLTÜR VE
MEDENİYET
A. Devlet Teşkilâtı
İdil (Volga) Bulgar Hanlığı’nın devlet teşkilâtı konusunda kaynaklarda hemen hemen hiçbir
bilgi bulunmamaktadır. Fakat kesin olan husus, başta bir hükümdarın bulunduğu, onun adına
para basıldığı
ve hutbe okunduğudur. Onuncu yüzyılın başlarında oldukça sade bir devlet
organizasyonuna sahip olduklarını tahmin etmek yanlış olmasa gerekir. İbn Fadlân, Bulgar
ahalisiyle hükümdarın, örf ve âdetlere bağlı, riayetkâr olduklarını belirtir. Bulgar Hükümdarı,
kendisine kimse refakat etmeksizin, tek başına çarşıda dolaşabilirdi. İslâm kaynaklarında
Bulgarların üç kavimden oluştukları belirtilmiştir. Bunlar Barsula, Asgıl ve Bulgar adını
almışlardır. Bu üç topluluğun başında beyleri bulunmakta ve en üstteki Bulgar Hanı ile feodal
bir idare tarzı oluşturmaktaydılar. Onuncu yüzyılın ilk yarısında eski Türk teşkilât ve
unvanlarını (Örnek: Yıltavar, İlteber, Buyruk) korumaktaydılar. Bulgar ahalisinin tabiat olarak
yumuşak ve yabancı tehlikesinin de her dönemde fazla olamaması dolayısıyla, Bulgarların
güçlü bir askerî organizasyona sahip bulunmadıkları anlaşılıyor. Nitekim Bulgar ve Suvar
şehirlerinin 930’larla 980’lerde 10 ve 20.000 süvari çıkardığı hakkındaki rivayetler bu tezi
doğrulamaktadır.
Devletin, halktan çok az vergi aldığı anlaşılıyor. Bağlı oldukları dönemde Hazar Kağanlığı’na
toplanan kürkler haricinde; evlenenlerden ve üretilen mahsullerden hazineye bir miktar gelir
temin ediliyordu. Ayrıca, Samur kürk ve öküz derisi vergisi vardı. Tüccar gemilerinden ise,
% 10 oranında alınan gümrük vergisi, hazine için önemli bir gelir oluşturuyordu.
Bulgarlar hakkında en geniş bilgileri derlemiş olan İbn Fadlân, sosyal kurumlar konusunda
hiçbir bilgi vermez. Ancak bazı örf ve âdetleri kaydetmiştir. Buna göre; resmikabullerde
hükümdarın yanında karısı bulunuyordu ki, bu eski bir Türk geleneğinin devamından başka
bir şey değildir. Hükümdar ile karşılaşan herkes ayağa kalkar, başını açardı. Kadın-erkek
ilişkileri, büyük çapta serbest, fakat ahlâkî çizgiye riayet kesin kaide haline getirilmişti. Katil,
fuhuş ve hırsızlığın cezası ölümdü. Yine İbn Fadlân’ın kayıtlarına göre aile münasebetleri ve
verâset usulü bu sırada, İslâmî kaidelere uygun değildir. Erkek çocuğu dedesi büyütür, ölen
babaya çocukları değil, kardeşi vâris olurdu. Başlıca gıda maddeleri darı, at eti, etli arpa
çorbası ile bal içkisi ve buğday ile arpadan yapılan bir içki idi. Nehir kenarında olduklarından
balıketini çok yerlerdi. Kımızı tanıyıp tanımadıklarını ise bilmiyoruz.
92


B. İktisadî Hayat
İdil (Volga) Bulgarları, büyük çapta yerleşik hayata geçmiş, verimli ve uygun iklimli
bölgelere sahip olmaları dolayısıyla usta çiftçiler olmuşlar, yine topraklarının coğrafî
konumundan azamî ölçüde faydalanarak baştan itibaren ticarete önem vermişlerdir.
Bulgarlar başlıca tahıl ürünlerini iyi biliyorlar ve yetiştiriyorlardı. Bilhassa, buğday, arpa,
akdarı ekiyorlardı. Gerdizî, bunlara mercimek ve bezelyeyi de eklemektedir. Bulgarlar
ülkelerinde gerçekten çok bulunan akarsuları sayesinde bahçıvanlık ve sulama işlerinde ileri
seviyede idiler. Yüksek ziraat kültürleri sayesinde, kıtlık senelerinde Ruslara da hububat
veriyorlardı. İslâm kaynaklarında ziraat sistemi ve aletleri konusunda bilgi verilmemekte ise
de, bilhassa da arkeolojik bulgular onların bu amaçla demir aletler kullandıklarını ortaya
koymuşlardır.
Bulgarlar dericilikte ve kürkçülükte önemli bir gelişmeler kaydetmişlerdi. Bulgar meşinleri ve
derileri bulgarî adı ile öteden beri şöhret bulmuştu. Seramikçilik ve maden işleme sanatında
da ileri olduklarını, yine arkeolojik kazılar sonucunda elde edilen örneklerinden
öğrenmekteyiz. Bulgarlar kuyumculukta da ileri gitmişlerdi. Nitekim bu sahada İsveç’e kadar
bütün batı Slavlarına tesir ettikleri görülmektedir.
Bilindiği gibi Orta İtil sahası zenginlik ve ulaşım açısından kuzey bölgelerini, Hazar denizi,
İran, Kafkaslar, Türkistan ve dolayısıyla da Orta Asya’ya bağlayan büyük kervan yolları
üzerinde bulunuyordu. Ülkenin bu konumundan istifadeyle Bulgarlar, baştan itibaren şehirler
kurmuşlar ve iyi tüccarlar olarak tanınmışlardır. Özellikle, İbn Fadlân’ın ziyaretinden hemen
sonra, yani 922-23 veya 934’te temeli atılarak kurulmuş olması gereken başkent Bulgar,
Kama ve İtil nehirlerinin birleştikleri yerden 100 km. güneyde, İtil nehrine 6,5 km. mesafede,
X-XIII. yüzyıllarda Doğu Avrupa’nın en önemli ticaret merkezi olmuştu. Bulgarlar gerek
kuzeyde İskandinav kavimleri ve gerekse güneydeki, doğudaki ülkelerle; Hazar, Aral
bölgeleri ve Hârizm’le ticarî ilişkiler içerisinde idiler. İdil (Volga) Bulgar ülkesi birçok
ülkeden gelen tüccarın karşılaştığı, ticaret eşyasının mübâdele edildiği bir saha haline
gelmişti. Z. V. Togan’ın tespitlerine göre Bulgarların uzak kuzey bölgelerine kürk sağlamak
üzere Beyaz denize kadar gitmiş oldukları anlaşılmaktadır. Türkistan, İran, Irak, Suriye,
Mısır; Bulgar kürklerinin en büyük alıcısı idiler. Bulgarların ticaretine konu teşkil eden mallar
arasında; çeşitli kürkler, at ve keçi derileri, ayakkabı, oklar, kılıçlar, zırh, koyun, sığır,
doğanlar, balık tutkalı, ceviz, balmumu, bal ve Slav esirler; öte yandan İslâm dünyasından
aldıkları mallar arasında da; dokuma kumaş, silah, lüks eşyalar, çanak, çömlek yer
almaktaydı.
Bulgarlarda ahaliden çok az vergi alınıyor, buna karşılık ticaret gemilerinden alınan %10
nispetindeki gümrük vergisi devlete büyük gelir sağlıyordu.
Bulgarlarda mübâdele aracı olarak önceleri kıymetli kürkler kullanılmıştır, İbn Rusteh’in
kayıtlarına göre; bir kürk 2,5 dirhem kıymetinde olup, en küçük para olarak sincap derisi
kullanılmıştır. Daha sonraları gelişen ticarî ilişkilerle birlikte İslâm ülkelerinden getirilen
gümüş dirhemlerin tedavüle çıktığı görülür. Sâmânî sikkelerinin Bulgarlar tarafından
93


kullanılmış olduğu bilindiği gibi, X. yüzyıl ortalarından itibaren Bulgar hanlarının kendi
adlarına bastırdıkları sikkeler de ele geçirilmiştir.
Bazı kayıtlardan anlaşıldığına göre Bulgarlarla kuzeydeki Viso (Ves) ahalisi arasındaki kürk
ticareti “sessiz mübadele” tarzında yapılmaktaydı. Kazvinî’nin naklettiğine göre; Bulgarlar
ile Vesler sessiz, yani birbirlerini görmeden ticaret yaparlardı. Bu usulde Bulgarlar ticaret
eşyalarını, yanlarında fiyatlarını gösterir işaretler olduğu halde Pazar yeri olarak kullanılan
belirli bir mekâna koyarak oradan uzaklaşırlardı. Daha sonra buraya gelen Vesler de
istedikleri mal/malzemeleri belirler ve karşılık olarak vermek istedikleri eşyaları bunların
karşılarına koyarlardı. Bulgarlar döndüklerinde teklif edilen muhtelif eşyaları görürler, eğer
uygun bulurlarsa, Veslerin bıraktıklarını alırlar, yani alış veriş gerçekleşir, uygun bulmazlarsa
kendi eşyalarını alarak geri dönerlerdi, yani değiş tokuş gerçekleşmemiş olurdu.
C. Kültür ve Medeniyet
Kısmen yarı göçebe, büyük çapta yerleşik hayat yaşayan, gelişmiş bir ziraat kültürüne sahip,
bunun sonucunda köyler şehirler kurmuş; ticaretleri artmış, hem İslâm hem diğer milletlerle
sıkı ve yoğun ilişkiler içerisinde bulunan Doğu Avrupa’da Türk-İslâm kültürünün temsilcisi
Bulgarların, yüksek bir kültür ve medeniyete sahip oldukları anlaşılmaktadır. Mamafih bu
sahada yeterli malzemenin yeni yeni ortaya çıkmakta ve bilhassa da son zamanlarda
değerlendirilerek ilim âlemine sunulmakta olduğunu da ifade etmemiz yerinde olacaktır. İbn
Rusteh, Bulgarlar için şunları yazar: “Birçok kavimle ticaret yapmaktadırlar. Ruslar ve diğer
kavimler malları onlara getirirler. Ziraî mahsulleri ve tarlaları vardır. Buğday, arpa ve darı
ekerler. Bulgarların çoğunluğu Müslüman olduklarından iskân yerlerinde mescitleri, okulları
ve imamları vardır”.
Bulgarlar çeşitli ilimlerde Ruslara nazaran daha üst seviyede idiler. Nitekim tarih yazarları,
doktorları, Heyet (Astronomi) bilenleri vardı. Bulgarî mahlaslı çok sayıda bilim adamına
rastlanması, Bulgarlarda kültür hayatının gelişmiş olduğunu gösteriyor. Ebû Hamid el-
Endelûsî, Bulgar şehri kadısı
Numan b. Yakub el-Bulgarî (ö. 1164) ve onun Tarihu’l-
Bulgar adlı eserinden bahsetmekte ise de bu kitap günümüze intikal etmemiştir. İsimleri bize
ulaşan diğer ulemâ içerisinde Kitabu Züretü’r-Riyâz’ın müellifi kadı
Ebu’l-Ulâ Hamid b.
İdris el-Bulgârî onun öğrencisi Davut b. Süleyman Saksinî zikredilebilir. Mercanî bunlar
haricinde bir kısmının eserlerinin ismini de gösterdiği şunları ilave etmiş bulunmaktadır; Hoca
Ahmed el-Bulgarî Şeyh Burhaneddin İbrahim b. Hızır el-Bulgarî, Şeyh Ebû Muhammed Sadr
b. Alâeddin el-Bulgarî, Şeyh el-İmam Hoca Hasan b. Ömer el-Bulgarî, Şeyh Muhammed el-
Bulgarî, Şeyh Burhaneddin İbrahim b. Yusuf el-Bulgarî, Şeyh Necmeddin Ebu’r-Recâ Muhtar
b. Muhammed el-Hanefî ez-Zâhidî, Şeyh Minhacüddin İbrahim Süleyman es-Sarayî, Şeyh
Vâiz en-Nâsih Ahmed b. Şems es-Sarayî.
Bulgarların dilleri konusunda pek az bilgi vardır. Bu nedenle kullandıkları dilin hangi Türkçe
olduğunu anlamak güçleşmektedir. Bununla birlikte dilcilerin kanaati, Bulgarların dilinin
Onoğur veya Oğur Türkçesi olduğudur. Bu dil Oğuzcadan kelime sonundaki –z yerine -r
kullanılmasıyla ayrılır. Dokuz > tokur. Ayrıca Oğuzca veya daha genel ifadesiyle Türkçe’deki
94


kelime sonlarındaki –ş yerine Bulgarcada –l bulunur. Beş > bel. Bulgarca’dan günümüze
intikal eden en mühim dil malzemesini mezar kitabeleri oluşturmaktadır.
Bulgarlar çok sayıda kasaba ve şehir kurmuşlardı. Bunların en önemlisi başkent Bulgar’dı.
Diğer şehirler arasında Suvar, Biler, Kaşan, Göke-Tav, Etreç, Züye, Tokşın, Kermençük,
İşbol’u saymak mümkündür. Bu şehirlerden Bulgar, Kazan’ın 115 km. güneyinde İtil (Volga
) nehrine 6,5 km. uzaklıkta kurulmuştu. Son yıllarda yapılan arkeolojik kazılar sayesinde bu
şehir hakkında oldukça bilgi sahibi olmuş bulunuyoruz. Bununla birlikte buradaki yapı
kalıntılarının büyük çoğunlukla XII-XIV. yüzyıllara ve Moğol istilası sonlarına ait olması
gerekir. Şehirde diğer gelişmişİslâm ülkelerindekiler kadar ihtimamla yapılmış hamamlar,
camiler ve kervansaraylar vardı. Bulgar’ın nüfusu 50.000 olarak tahmin ediliyor. Buradaki
Han Camii, Doğu Türbesi, Kuzey Türbesi, Aksaray, Karasaray, Küçük Minare, Büyük
Minare, Han Kabri, Han Sarayları ve... gibi mimarî eserler dikkati çeker. Bunlar
Bulgarların inşaatçılıkta çok ilerlemiş olduklarına delalet eder. Bu vesileyle Bulgar’ın az çok
araştırılan ve hakkında bilgi sahibi olduğumuz mimarî yapıları hakkında kısaca bilgi verelim.

Han Mezarı ve Küçük Minare (XIV. yüzyıl ortaları)
Han Camii; Bulgar Hanlığı’nın ana camii kabul edilen Han Camii’nin inşasına, XII. yüzyılın
ikinci yarısında başlanmıştır. 32x34 m. ebadında, 20 sütunluydu. Kuzeydeki avlu kubbeli idi
ve yanında 24 m.’lik bir minare vardı. XIV. yüzyılda tâdil edilerek yeni ilaveler yapılmış olan
caminin minaresi 1841’e kadar ayaktaydı. Zaten daha sonra camiye üç minare daha ilave
edilmiştir. İnşaat tekniği ve malzeme itibarıyla Kafkasya, Anadolu ve Mezopotamya
tesirlerini gösteriyordu.
Doğu Türbesi; XVIII. yüzyılda Rusların Kutsal Nikolay Kilisesi’ne dönüştürdükleri bu yapı,
Selçuklu kümbetlerini andırmakta; içten dörtgen, kubbesi sekizgendi. Han Camii’nin
doğusundaydı ve XIV. yüzyılın ilk yarısında inşa edilmişti. Kime ait olduğu bilinmeyen bu
türbe, inşaat stili olarak Orta Asya türbelerine, yapı malzemesi olarak da Kafkasya ötesi ve
Kırım türbelerine benzemekteydi. Han Camii’nin kuzey kısmında aynı yıllarda inşa edildiği
95


tahmin edilen Kuzey Türbesi ise, Doğu Türbesi’nden daha büyük bir yapı idi. Sonraları
Uspenskiy manastırının rahiplerince kar kuyusu olarak kullanılmıştır.
Aksaray; Büyüklüğü, dış ve iç mimarîsi ve tezyinâtının zenginliği ile tanınır. Döşemeleri
cilalı taşlardandır, ısıtması döşeme altından gerçekleştirilmiştir. XIV. yüzyılda yapıldığı
tahmin edilen bina 1860’da yıkılmıştır.
Karasaray; Bulgarların mahkeme binası olduğu tahmin edilen bu yapı, rivayete göre şehrin
düşman işgaline uğraması üzerine, Hanın ailesiyle birlikte buraya sığınması ve düşmanlar
tarafından çevresine odun yığılarak yakılması sonucu kararmış ve yapıya Karasaray adı
verilmiştir. Günümüze en iyi intikal eden eserlerden biridir. Alt kısmı dört, üst kısmı sekiz
köşeli olup, üstü kubbelidir. İçi muhtelif tarzlarda süslenmiştir.
Han Sarayları; Han ve diğer ileri gelenlerin sarayları olduğu tahmin edilen yapılar, bugün
harap vaziyettedir. Bunların ısınmalarının döşeme altından gerçekleştirildikleri görülmektedir.
Bulgar şehrinde sayılanlar dışında, XIII. ve XIV. yüzyıllara ait deri, bakır ve demir, çömlek
imâlathaneleri, kemik eşya yapım atölyeleri; Kızıl Pulat Hamamı’yla birlikte diğer dört
hamam, Eski Rus mahallesi, Babıy Tepeciği, Ermeni yerleşim bölgesi, Yunan yerleşim
bölgesi, Aga Bazar, Tahkimâtlar, Küçük Şehir... v.b. yapı ve bölümler vardır.
Bulgar haricindeki önemli şehirler arasında yer alan Suvar ise, İbn Fadlân’a göre Bulgar’ın
40 km. güneyinde idi. Şehrin ne zaman yapıldığı bilinemiyor. İstahrî’ye göre; Suvar’da cami
ve mescitler bulunuyordu. Sikkelerde Bulgar şehrinin adı ilk defa 336/947’de geçerken, Suvar
337/948’de geçer.

Bulgar Harabelerinden Bir Görüntü
96


Biler ise Bulgar’ın 40-50 km. doğusunda Küçük-Çirmişen nehri üzerindeydi. Burada da
Bulgarlara ait çok sayıda kalıntı bulunmuştur. Biler’de basılan en eski tarihli sikke 1243
tarihini taşır. Şehir son yıllarda arkeolojik kazılara sahne olmuştur.
Bulgarların başlıca yerleşim merkezlerinde yapılan arkeolojik kazılarda, onların maddî
kültürün çeşitli sahalarında ileri gittiklerini gösteren bulgular elde edilmiştir. Bu arada;
silahlar, ziraat aletleri, madencilik ve yapı sanatına ait aletler, döküm kapları, dericilik ve
kuyumculukla ilgili aletler elde edilmiştir. Madenî eşya arasında; örülmüş demir sap, potalar,
bakır madeni köpüğü, demircilikte kullanılan çeşitli aletler, bakırcılıkta kullanılan muhtelif
çekiçler, kilitler, demir çakmak, kilit ve anahtar dikkati çeker. Ayrıca koyun kırpmak için,
gayet iyi yapılmış, kullanışlı bir makas ve hayatın muhtelif cephelerini ilgilendiren çeşitli alet
ve edevat. Bunların dışında Bulgarların çinicilik, kap-kacak yapımında da ileri gittikleri tespit
olunmaktadır. Bu malzeme çeşitli müzelerde ve bilhassa da Bulgar şehri harabelerinde restore
edilen uygun bir mekânda teşhir edilmektedir.

97


ÖZET
Bulgarların menşeleri meselesi yaklaşık iki yüz yıldan beri çeşitli tartışmalara konu olmuş, bu
arada onların Urallı, Fin, Slav, Moğol olabilecekleri ileri sürülmüşse de, özellikle son
dönemde gerçekleştirilen kapsamlı araştırmalar neticesinde Türk asıllı oldukları kesinleşmiş
bulunmaktadır. Buna göre Büyük Hun İmparatorluğu’nun parçalanmasıyla bunlara bağlı
kavimler arasında başlayan mücadele sonrasında Atillâ’nın küçük oğlu İrnek yönetiminde
Orta Avrupa’yı terk eden Hun kütleleri, Karadeniz kuzeyinde buldukları diğer Türk
topluluklarıyla, Oğuzların kardeşi Oğur Türk boylarıyla karşılaşmış ve karışmışlar, bu
karışmadan doğan topluluk Türkçe “Bulgar” ismini almıştır. Nitekim Bulgar isminin Bizans
kaynaklarında ilk defa geçmesi 482 tarihindedir.
Anayurtları olan Karadeniz’in kuzeyi ve Kafkaslar bölgesinde sırasıyla Sabirler, Avarlar ve
Göktürklerin yönetiminde kalan Bulgarlar, Göktürklerin 630’da fetret devrine girmeleri
üzerine Hazarlardan sonra 635’te Kafkasların kuzeyi ve Azak denizi havalisinde ilk devletleri
Büyük Bulgarya’yı kurmuşlardır. Ömrü ancak kurucusu Kobrat’ın hayatıyla sınırlı olan bu
devlet 665’te yıkıldığında, Hazarların baskılarına maruz kalan Bulgar kabileleri, başlarında
Kobrat’ın oğullarından biri olduğu halde farklı yönlerde anayurtlarını terk etmişlerdir.
Bunlardan başlarında Asparuh’un bulunduğu önemli bir Bulgar kütlesi Tuna çevresine
yönelerek Balkanlara geçmiş, bölgede verimli topraklara sahip olarak Tuna Bulgar Devleti’ni
kurmuşlardır. Bir kısım Bulgar kabilesi ise Kotrag yönetiminde kuzeye çekilmiş, burada bu
ünitenin esas konusunu oluşturan İdil (Volga) Bulgar Hanlığı’nı kurmuşlardır.
679 veya 681’de kuruluşu gerçekleşmiş olan Tuna Bulgar Devleti’nin sınırları Basarabya ve
Dobruca’dan başka bütün Kuzey Bulgaristan’a, doğuda Karadeniz’e, güneyde Balkan
dağlarının geçitlerine ve batıda İskender nehrine kadar yayılıyordu. Bizans başkenti İstanbul’u
kuşatacak kadar önemli bir bölgesel güç oluşturan Tuna Bulgarları, Bizans yanında Franklarla
da yakın ilişkilerde bulunmuştur. Tuna Bulgarları bölgeye geldiklerinde, o sırada yazıları bile
olmayan, Bizans kültürünün tesiri altındaki Slav çoğunluğu yönetimleri altına almışlar, onları
teşkilâtlandırarak hayat düzeyleri ve kültürlerinin yükselmesini sağlamışlardır. Bununla
birlikte zaman içerisinde Slav nüfusunda sayısal üstünlüğü yanında evlenmelerle yerli halka
karışma ve çoğunluğun dilinin etkileri de eklenince, az sayıdaki Türk unsur üzerinde yerli
etkisi, giderek baskısını artırmıştır. Nihayet Boris Han (852-889)’ın çabalarıyla 864’te, o
zamana kadar tek tanrıcı
Tangra (Tanrı) inancında yaşayan Bulgarlar, Ortodoksluğu kabul
etmeleriyle Hıristiyanlaşmışlar, böylece benliklerini kaybederek Slav-Bizans kültür dairesine
girmişlerdir. Sonuçta 971’de Bizans hâkimiyetini kabul etmişler, XI. yüzyılın ilk yarısında,
tam olarak 1018’de ise Bizans’ın bir eyaleti haline gelmişlerdir.
İlk bağımsız Türk-İslâm devletini oluşturan İdil (Volga) Bulgar Hanlığı’nın genelde siyasî
tarihlerinin tamamı, özelde ise başlangıç dönemleriyle ilgili bilgilerimizde büyük eksiklik ve
boşluklar bulunmaktadır. Bununla birlikte İslâm’ın Bulgarlar arasında yayılmasının tarihini
oldukça yeterli biçimde bilebilmekteyiz. Buna göre M.S. III. yüzyıldan beri bölgede yerleşmiş
bulunan muhtelif Türk unsurlarla birlikte yerlileri de bünyesinde barındıran Bulgarlar
arasında İslâm dini, başta ticarî ilişkiler olmak üzere Hazarlarla Müslüman Arapların
münasebetleri, itimat ettikleri ileri gelenlerin Müslüman olmaları, Hoca Ahmed Yesevî
98


müritleriyle diğer bir kısım tarikat ehlinin faaliyetleri neticesinde tanınmış ve kabul edilmiştir.
Çok kısa sürede olmamakla birlikte devamlılık gösteren İslâm’ın kabulü, Bulgarların
bağımsızlığına da etki etmiş ve bu gelişmelerin de neticesinde 900’lerde Hazarlara bağımlılık
son bulmuş, 922’de Abbasî Halifesi Muktedir’in gönderdiği heyetin Bulgar’a ulaşmasıyla İdil
(Volga) Bulgar Hanlığı
İslâmiyet’i resmen kabul etmiştir.
İdil (Volga) Bulgar Hanlığı, yakın ve uzak komşularıyla türlü görünümler arz eden ilişkilerde
bulunmuşlardır. Her ne kadar büyük bölümü günümüze ulaşmamışsa da Orta İdil bölgesinde
Türk-İslâm kültürünün yazılı ürünleri olarak nitelenebilecek önemli eserler telif edilmiştir.
Gelişmiş ve canlı bir ekonomik hayat söz konusu olmuştur. Ziraat, hayvancılık, maden işleme
de dahil olmak üzere çeşitli zanaatlar gelişmiştir. Bulgar ekonomisinin en önemli unsuru ise
hiç şüphesiz ticarettir. Ülke ve özellikle de başşehirleri farklı yönlerden gelen/giden yollar
dolayısıyla transit ticaretin merkezi olmuştur.
İdil (Volga) Bulgarları köyler ve bilhassa da İbn Fadlan sonrasında şehirler kurmuşlardır.
Bunlardan en önemlileri başkent Bulgar ve Suvar olmak üzere bir kısmında yapılan arkeolojik
kazılar sayesinde ülkede ulaşılan gelişmişlik düzeyi hakkında sağlam bilgiler elde
edilebilmektedir. Bugün kısmen restore edilmiş bulunan Bulgar’da önemli bazı bina ve
abideleri görmemiz mümkün olabilmektedir.
GÖZDEN GEÇİR
.
Bulgarların kökeni hakkında bildiklerinizi gözden geçiriniz
.
Bulgarlar tarafından kurulan başlıca devletlerin isimlerini, nerelerden, nasıl ve niçin
kuruldukları, en belirgin özelliklerinin neler olduğunu belirtiniz?
.
Büyük Bulgarya Devleti denildiğinde neleri hatırlıyorsunuz?
.
İdil (Volga) Bulgarları sahasında İslâmiyet’in yayılması konusunu anlatınız?
.
İdil (Volga) Bulgarlarının bağımsızlığı konusunu değerlendiriniz?
.
İdil (Volga) Bulgarları ve ticaret konusunu çok yönlü olarak değerlendiriniz?
.
İdil (Volga) Bulgar Hanlığı ülkesinde tarım ve hayvancılık konusunu değerlendiriniz?
.
İdil (Volga) Bulgarlarında Türk-İslâm kültürü konusunu değerlendiriniz?
.
Sizce İdil (Volga) Bulgarları denildiğinde en önce hatırlanması gereken konular
hangileridir?
99


DEĞERLENDİRME SORULARI
1. Bulgarların menşei için aşağıdakilerin hangisi doğrudur?
a. Moğol,
b. Türk,
c. Fin,
d. Urallı,
e. Slav,
2. Aşağıda sayılan devletlerden hangisi Bulgarlar tarafından kurulmuştur?
a. Magna Bulgaria,
b. Büyük Bulgarya Devleti,
c. Tuna Bulgar Devleti,
d. Hepsi,
e. Kama (Çulman) Bulgar Devleti,
3. Aşağıdakilerden hangisi Bulgar tarihiyle ilgili çalışmalarıyla tanınmış bilim adamları
arasında gösterilemez?
a. C. Cahen,
b. G. Fehér,
c. Vámbéry,
d. L. Rásonyi,
e. G. Fehér,
4. Aşağıda sayılanlardan hangisi Büyük Bulgarya veya Magna Bulgaria diye isimlendirilen ilk
Bulgar devletini kuran Kobrat’ın oğlu değildir?
a. Kuber,
b. Asparuh,
c. Atillâ,
d. Batbayan,
e. Kotrag,
5. Aşağıdakilerden hangisi İdil (Volga) Bulgar Hanlığı bölgesinde krulan şehirlerden biri
değildir?
a. Suvar,
b. Kermençük,
c. Preslav,
d. Biler,
e. Göke-Tav,
100


KAYNAKÇA
Abdullin, Yahya G. (Nisan 1993). “Volga-Kama Bulgarları ve Tatarların Tarihinde
İslâm”, Çev. Mevlüt Uyanık, Türk Yurdu, c. XIII, S. 68, Ankara, s. 36-40.
Acaroğlu, M. Türker (1993). “Bulgaristan Türklerinin Dünü-Bugünü-Yarını”, X. Türk
Tarih Kongresi Bildirileri, Ankara, s. 1487-1550.
Ahmetbeyoğlu, Ali (1991). “Tervel Han (702-718)”, Prof. Dr. Bekir Kütükoğlu’na
Armağan, İstanbul, s. 563-568.
Ahmetbeyoğlu, Ali (1994). “Bulgar Hakanları Listesi”, TED., S. 14, İstanbul, s. 1-8.
Barthold, W. (1975). Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, İstanbul.
Baştav, Şerif (1987). “İtil (Volga) Bulgar Devleti”, Tarihte Türk Devletleri, Ankara, c.
I, s. 183-194.
Beşevliyev, V. (Nisan 1945). “Proto-Bulgarların Dini”, Çev. Türker Acaroğlu, TTK
Belleten, S. 34, Ankara, s. 213-261.
Devlet, Nadir (1987). “İslâmiyeti Resmen Kabul Eden İlk Türk Devleti: İdil-Bulgar”,
Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul, c. IX, s. 311-341.
Dağtekin, Hüseyin (1983). Genel Tarih Atlası, İstanbul, S.19 (23) Fa.
Ed-Dakûkî, (Hüseyin Ali). “Devletü’l-Bulgari’l-Müslimîn fi Havdi’l-Folga”,
Müerrihü’l-Arabî, S. 21, Bağdat, s. 191-230.
Fehér, Géza (1984). Bulgar Türkleri Tarihi, Ankara.
Fehér, Géza (1986). Türk Kültürünün Avrupa’ya Tesiri, Ankara.
Heyd, W. (1975). Yakın-Doğu Ticaret Tarihi, Çev. Enver Ziya Karal, Ankara.
Kafalı, Mustafa (1986). Altın Ordu Hanlığının Kuruluşu ve Yükselişi Devirleri,
İstanbul
Kafesoğlu, İbrahim (1977). Türk Millî Kültürü, Ankara.
Kafesoğlu, İbrahim (1985). Bulgarların Kökeni, Ankara, Türk Kültürünü Araştırma
Enstitüsü Yayınları.
Kitapçı, Zekeriya (2000). Moğollar Arasında İslâmiyet, Konya.
Kurat, Akdes Nimet (1972). IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk
Kavimleri ve Devletleri, Ankara.
Kurat, Akdes Nimet (1992). “Kama (Çulman) Bulgar Devleti”, Türk Dünyası El
Kitabı, Ankara, c. I, s. 183-186.
101


Merçil, Erdoğan (1985). Müslüman Türk Devletleri Tarihi, İstanbul.
Ögel, Bahaeddin (1962). İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara.
Öztuna, Yılmaz (1977). Büyük Türkiye Tarihi, İstanbul, c. I.
Rásonyi, Lázslo (1971). Tarihte Türklük, Ankara.
Rásonyi, Lázslo (1984). Tuna Köprüleri, Çev. Hicran Akın, Ankara.
Şeşen, Ramazan (1977). Onuncu Asırda Türkistanda Bir Türk Seyyahı
İbn Fazlan

Seyahatnamesi Tercümesi, İstanbul.
Şeşen, Ramazan (1985). İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri,
Ankara.
Taşağıl, Ahmet (Eylül 1994). “İdil Bulgar Hanlığı”, Tarih ve Medeniyet, İstanbul, c. I,
S. 7,
s. 46-48.
Tekin, Talat (1987). Tuna Bulgarları ve Dilleri, Ankara.
Tekin, Talat (1988). Volga Bulgar Kitabeleri ve Volga Bulgarcası, Ankara.
Togan, Zeki V. (1970). Umumî Türk Tarihine Giriş, İstanbul.
Turan, Osman (1946). “Türkler ve İslâmiyet”, AÜDTCFD., c. IV, S. 4, Ankara, s. 457485.
Veliev, Rafael M.- Muhammetşin, Cemil A. (2000). Büyük Bolgar (Bolgar-Tatar
Uygarlığının Anıtı), Türkiye Türkçesi: Fazıl Agiş, Ankara.
Yakubosvkiy, A. J. (Nisan 1952). “IX ve X. Yüzyıllarda İtil ve Bulgarların Tarihî
Topografisi Meselesine Dair”, Çev. Abdülkadir İnan, TTK Belleten, S. 62, Ankara, s. 273

297.
Yazıcı, Nesimi (2002). “İdil (Volga) Bulgar Hanlığında İslâmiyet”, Türkler, Ankara, c.
IV, s. 394-408.
Yazıcı, Nesimi (2003). “İdil (Volga) Bulgar Hanlığı’nın Bağımsızlığı Konusu”, 60.
Yılında İlim ve Fikir Adamı Prof. Dr. Kâzım Yaşar Kopraman’a Armağan, Ankara, s. 694

703.
Yıldız, Hakkı Dursun (1980). İslâmiyet ve Türkler, İstanbul.
İslâm Ansiklopedisi (İA.) ve Türkiye Diyanet Vakfı
İslâm Ansiklopedisi (DİA.)’nde
(İdil Bulgar Hanlığı, İbn Fadlân, Bizans, Bulgar, Bulgaristan, ) ve diğer ilgili maddeleri.
102


1. Türklerin İslâmiyeti Kabulü
2. Türk Valilerince Kurulan Devletler
3. İdil (Volga) Bulgar Hanlığı
4. KARAHANLILAR
Prof. Dr. Eyüp Baş

5. Gazneliler
6. Selçuklu Devleti Siyasî Tarih
7. Selçuklu Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
8. Hârizmşahlar
9. Anadolu ve Balkanlarda Kurulan Türk-İslâm Devletleri
10. Osmanlı Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
11. Orta Asya, Hindistan, İran ve Doğu Avrupada Kurulan Türk-İslâm Devletleri

Ünitede Ele Alınan Konular
I. İsim Kökeni ve Kuruluş
II. Hanedânın İslâmiyetle Tanışması ve Satuk Buğra Han Dönemi
III. Satuk Buğra Han Sonrası Karahanlı Hanedânı
IV. Karahanlı Hanedânının İkiye Bölünmesi
A. Doğu Karahanlılar
B. Batı Karahanlılar
V. Karahanlılar Kültür ve Medeniyeti
A. Devlet Teşkilâtı ve Yönetim
B. Karahanlılarda Kültür ve Sanat
Ünite Hakkında
Bu ünitede Orta Asya’da kurulmuş ilk Müslüman Türk devleti olarak kabul edilen
Karahanlılar’ın siyasî, kültürel ve medeniyet tarihleri hakkında bilgi verilmektedir.
Türklerin İslâmiyet’i din olarak kabulleri, gerek Türk, gerek İslâm ve gerekse dünya tarihi
açısından çok önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu noktadan itibaren, tarihî süreç
içerisinde bütün Müslüman Türk topluluk ve devletlerinin ortak çabasıyla oluşturulmuş bir
Türk-İslâm medeniyetinden söz edilmektedir. Karahanlılar Devleti (840-1212), söz konusu
medeniyet telifinin öncülüğünü yapmıştır. Bu yönüyle çokça araştırılmış ve Karahanlılar
hakkında oldukça kapsamlı eserler ortaya konmuştur. Bununla birlikte ünitenin fiziksel hacmi
dikkate alınarak burada özlü bilgiler verilmeye çalışılmış, genel kabul gören hususlar
gösterilmiştir. İleri okumalar için sunulan Kaynakça’dan yararlanılabilir.
Öğrenme Hedefleri
.
Bu ünitenin sonunda;
.
Ünitede anlatılan devletin siyasî tarih serüvenini anlayabileceksiniz.
.
Karahanlıların iç politikasına ve sorunlarına dair sağlam bir kanaate ulaşabileceksiniz.
.
Karahanlıların dış politikasına ve sorunlarına dair bir kanaate sahip olabileceksiniz.
.
Ele alınan devletin diğer Türk-İslâm devletleriyle ortak veya özgün yönlerini fark
edebileceksiniz.
.
Karahanlıların Türk-İslâm medeniyetine katkılarını örnekleriyle açıklayabileceksiniz.
.
Günümüz Türk-İslâm dünyasının durumunu tetkik etmede tarihî tecrübelerden
yararlanma becerisi kazanabileceksiniz.
104


Üniteyi Çalışırken
.
Üniteyi okumaya geçmeden önce, ana unsurların zihninize yerleşmesini
kolaylaştırmak için özetini mutlaka okuyunuz.
.
Daha sonra üniteyi tam olarak anlayıncaya kadar okuyunuz.
.
Okuma esnasında yanınızda bir tarih atlası bulundurunuz.
.
Üniteyi okurken ne, nerede, niçin, nasıl, ne zaman ve kim sorularının cevaplarını takip
etmeye çalışınız.
.
Okuma sonrasında hâlâ anlamadığınız konular olursa Kaynakça’da verilen eserlere
başvurarak daha detaylı bilgi edinmeye çalışınız.
.
Ünite sonundaki değerlendirme sorularını mutlaka cevaplandırınız.
105


KARAHANLILAR

I. İSİM KÖKENİ VE KURULUŞ
Mâverâünnehir ve Doğu Türkistan’da hüküm süren Karahanlılar, Orta Asya’da kurulmuş ilk
Müslüman Türk devleti olarak kabul edilir. Bu yönüyle Türk-İslâm tarihinde çok önemli bir
yere sahiptir.

Karahanlılar, siyasî varlıkları sürecinde Müslüman hanedânlardan başlıca; Abbasîler (7501258),
Sâmânîler (819-1005), Gazneliler (963-1187), Gurlular (1000-1215), Büyük
Selçuklular (1040-1157) ve Hârizmşahlar (1097-1231) ile eş zamanlı olarak tarih sahnesinde
yer almış ve bunlarla ilişkide bulunmuş bir hanedândır.

Hanedân İslâm tarihi kaynaklarında;

-Hâkaniyye (Hâkanlılar),
-Hâniyye,
-Âl-i Hakan,
-Hâkâniyân,
-Mülûkü’l-Hâkaniyye,
-Mülûkü’1-Hâniyye,
-Evlâdü’l-Hâniyye,
-Âl-i Efrâsyâb et-Türkî,
-Beytü’l-Hâniyye,
-Nebîre-i Efrâsyâb,
-Mülûk ve Selâtîn-i Efrâsyâbî,
-Ümerâ-yi Efrâsyâb,
-Mülûk-i Türkistan ve Efrâsyâbiyân gibi farklı isimlendirmelerle anılmaktadır.

Ancak Karahanlılar hakkında yaygın olarak kullanılan isimlerden biri Buğra Hanlılar, diğeri
sikkelerde ve İslâm kaynaklarında sıkça geçen İlig (İlek) Hanlar’dır.

Hanedânın kurduğu devletin “Karahanlılar” şeklinde adlandırılmaya başlaması ise, ilk defa
Rus şarkiyatçı Vasilij Vasilevic Grigorev’in Mâverâünnehir Karahanlıları hakkında 1874’te
yazdığı bir makale ile olmuştur. Bu makaleye göre hanedân üyelerinin Kara Han, Kara
Hakan, Arslan Kara Hakan, Tamgaç Buğra Kara Hakan gibi unvanlarında yüce veya şiddetli,
çetin, sert anlamına gelen “kara” kelimesini kullanmış olduklarının tespiti, devletin adının
“Karahanlılar” şeklinde belirlenmesinin önemli bir gerekçesi olmuştur.

Karahanlılar’ın kurucuları V. V. Barthold, V. Minorsky, F. Sümer ve Reşat Genç’e göre,
günümüz Uygurların ve Özbeklerin ataları kabul edilen bir Türk boyu Yağmalar’dır. Kaşgarlı
Mahmut Yağmalara “Kara Yağma” dendiğini kaydetmiştir. 840 yılında Ötüken’deki Uygur
Devleti’nin yıkılmasının ardından, Uygur hükümdar ailesinden başbuğların idaresinde bulunan
Yağmalar Kaşgar’a gelmiş ve bazı yerleri Karluklardan alarak bölgeye hâkim
olmuşlardır. Daha sonra hâkimiyet sahalarını genişletip Çû ve İli vadilerini ele geçirmişlerdir.
Çû vadisindeki Balasagun, ilk fetihlerin ardından Kaşgar ile birlikte devletin önemli
merkezlerinden olmuştur.

Tarihi 840 yılına dayandırılabilen Karahanlı hanedânının bilinen ilk kağanı Bilge Kül Kadır
Han’dır. Daha sonra eski Türk devlet geleneğine bağlı kalınarak, büyük oğlu Arslan Han
Bezîr’in büyük kağan sıfatıyla Balasagun’da; diğer oğlu Kadır Han Oğulçak’ın yardımcı

106


kağan sıfatıyla Talas ve Kaşgar’da hüküm sürdüğü bilinmektedir.
II.
HANEDÂNIN İSLÂMİYETLE TANIŞMASI VE SATUK BUĞRA HAN
DÖNEMİ
Karahanlı hanedânının İslâmiyet’le tanışması, Abbasîlerden ayrılan ilk önemli devlet
olmasının yanı sıra, Farsça’yı dirilterek İran edebiyatını kurmasıyla da tanınan Sâmânîler
(819-1005) aracılığıyla olmuştur.
Kadır Han Oğulçak, Sâmânîlerden İsmail b. Ahmed’in Mart-Nisan 893’te Talas’ı ele
geçirmesi üzerine Kaşgar’ı başşehir edinmek durumunda kaldı. Ancak bir müddet sonra iç
karışıklıklarından yararlanarak Sâmânîlerin topraklarına saldırarak, kendisine sığınan bir
Sâmânî şehzadesini kabul etti. Bu gelişme, daha sonra Karahanlılar tarihinde önemli bir yer
edinecek olan Oğulçak’ın yeğeni Karahakan Satuk b. Bezîr (Satuk Buğra Han)’in, Sâmânî
şehzadesiyle ve Nîşâburlu Ebü’l-Hasan Muhammed b. Süfyân el-Kelemâtî gibi âlim ve
sûfîlerle karşılaşmasına, İslâmiyet’le tanışmasına ve nihayet Müslüman olmasına (920 veya
945) vesile olacaktır. İslâm tarihçisi İbnü’l-Esîr, onun rüyasında gökten inen bir kişinin
kendisine Türkçe olarak, “Müslüman ol ki dünya ve âhirette selâmet bulasın” dediğini, bunun
üzerine rüyasında İslâmiyet’i kabul ettiğini ve sabah olunca Müslüman olduğunu herkese
açıkladığını kaydeder.
Müslüman olduktan sonra Abdülkerim adını alan Satuk Buğra Han, devletin sürekli savaş
halinde olduğu Samanîlerden aldığı destek ile amcası Kadır Han Oğulçak’a karşı başlattığı
mücadelede üstünlük sağladı. Böylece yönetimi ele geçirmiş olan Satuk Buğra Han
Karahanlıların batıdaki tüm hâkimiyet sahasında İslâmiyet’in yayılmasına çalıştı. Mücahid ve
gazi unvanlarıyla anılan Satuk Buğra Han Müslüman olmayan Türklerle mücadeleye uzun
süre devam etmiştir. Balasagun şehrinin 942’de Gayrimüslim Türklerin eline geçmesi, sonra
Satuk Buğra Han’ın burayı geri almayı başarması söz konusu mücadelenin önemli bir
dönemidir. Bütün bu çabasıyla onun İslâmiyet’i bir devlet dini olarak benimsemiş olduğu ileri
sürülür.
Satuk Buğra Han’ın İslâmiyet’i kabulü, 955 yılında vefatına kadar Sâmânî-Karahanlı
ilişkilerinin dostluk ve iş birliği şeklinde devam etmesini sağlamıştır.
III.
SATUK BUĞRA HAN SONRASI KARAHANLI HANEDÂNI
Satuk Buğra Han’ın ölümünden sonra yerine oğlu Mûsâ Baytaş (955-990), sonra da kardeşi
Arslan Han Baytaş Süleyman geçti. O da Karahanlı ülkesinin doğu bölgesindeki hükümdarı
Arslan Han’ı mağlup ederek hanedânın bu koluna son verdi. Böylece bütün Karahanlıların
birleştirilmesinde ve ülkenin tamamının İslâmlaştırılmasında önemli bir adım atıldı.
Arslan Han Baytaş Süleyman’ın vefatından sonra ise Karahanlı yönetimini yine iki koldan
takip etmek mümkündür. Bunlardan birisi Arslan Han Baytaş Süleyman’ın yerine geçen
büyük oğlu Ebu’l-Hasan Ali Arslan Han kolu, diğeri ise küçük oğlu Harun Buğra Han (Kılıç
Buğra Han Hasan) koludur.
Ebu’l-Hasan Ali Arslan Han Harun Buğra Han (Kılıç Buğra Han Hasan)
1. Togan Han Ebû Nasr Ahmed 1. Kadır Han Yûsuf (oğulları Süleyman
2. İlig Han Nasr Muhammed, Mahmud)
3. Arslan İlig Han Mansûr b. Ali 2. Togan Han Ahmed
4. Muhammed 3. Ali Tegin (oğlu Yûsuf)
107


Harun Buğra Han, 990’da İsfîcâb’ı, 992 başlarında Semerkant’ı, az sonra da Sâmânî başşehri
Buhara’yı ele geçirdi. Ancak Kaşgar’a dönerken Koçkarbaşı denilen yerde vefat etti (992).
Ebu’l-Hasan Ali Arslan Han ise Müslüman olmayan Türklere karşı çıktığı savaşların birinde
998 yılında şehit düşünceye kadar yönetimini sürdürdü.
Ebu’l-Hasan Ali Arslan Han’ın ölümü üzerine (998), Togan Han unvanını taşıyan oğlu Ebû
Nasr Ahmed büyük kağan sıfatıyla tahta geçti (998-1017). Ancak döneminde kardeşi İlig Han
Nasr (ö. 1012/13) çok etkili idi. İlig Han Nasr ölümüne kadar babasının, 998’den itibaren de
kardeşi Ebû Nasr Ahmed adına Karahanlı ülkesinin batı kısmındaki hâkimiyeti elinde
bulundurdu. O aynı zamanda Abbasî Halifesi Kâdir-Billâh’ı tanıyan ilk Karahanlı hükümdarı
oldu.
İlig Han Nasr’ın ilk icraatı, Gaznelileri Karahanlılara karşı sürekli olarak gizlice destekleyen
Sâmânîlerle çok aktif bir mücadeleye girmesi oldu. İlig Han Nasr, iç mücadelelerinden
istifade ederek ve Mâveraünnehir ulemâsının desteğini alarak, Ekim 999’da Sâmânî başkenti
Buhara’yı ele geçirdi. Böylece Sâmânîler Devleti’nin buradaki varlığına son vermiş oldu.
Karahanlı hakanlarının İslâm’a karşı müspet yaklaşımlarının, Sâmânî Devleti hatiplerinin
halkı Karahanlılara karşı savaşmaya, Sâmânîlere yardıma ve onları savunmaya çağırmalarına
rağmen, Karahanlı askerî güçlerinin sert bir mukavemetle karşılaşmaksızın başkent Buhara’ya
girmelerinde çok önemli bir etken olduğu üzerinde durulur.
Karahanlıların Sâmânîlere karşı elde ettikleri başarı, bölgenin en güçlü devleti olan
Gaznelileri haliyle endişelendirmişti. O sıralarda Sebük Tegin’in yerine geçmiş olan oğlu
Gazneli Mahmud (998-1030), Karahanlılar ile Ceyhun nehri sınır olmak üzere bir antlaşma
yaptı. Böylece kuzey cephesini emniyete alıp, tahta çıkarken ettiği yemin ve verdiği söz
doğrultusunda Hint seferlerine başladı. Ancak İlig Han Nasr, Gazneli Mahmud’un Hindistan
seferinde bulunduğu sırada bütün Sâmânî topraklarını ve anlaşma gereği Gaznelilere bıraktığı
Horasan’ı ele geçirmek için harekete geçti. Horasan üzerine birisi Subaşı Tegin, diğeri kardeşi
Câfer Tegin komutasında olmak üzere iki ordu gönderdi (1006). Bu ordular Hindistan’dan
süratle dönen Mahmud tarafından mağlûp edilince, İlig Han Nasr Hoten’i elinde tutan Kadır
Han Yûsuf’dan yardım istedi. Ancak gelen yardıma rağmen 1008 yılında gerçekleşen Belh
savaşında fillerle takviyeli Gazneli ordusuna yenildi. Böylece Karahanlıların Horasan’ı ele
geçirmek için yaptıkları son teşebbüs başarısızlıkla sonuçlanmış oldu.
Karahanlıların genişlemesini durduran Belh mağlubiyeti hanedân arasında huzursuzluk ve
çekişmeye sebep oldu. Büyük Kağan Togan Han Ebû Nasr Ahmed, kardeşi İlig Han Nasr’a
karşı Gazneli Mahmud ile işbirliğine girdi.
IV. KARAHANLI HANEDÂNININ İKİYE BÖLÜNMESİ
Hanedânın ikiye bölünmesi, başından itibaren zaten var olan büyük kağanlık gibi birtakım
sorunlara ek olarak dış etkilerin artmasıyla hızlanmış oldu.
İlig Han Nasr, ağabeyi Büyük Kağan Togan Han Ebû Nasr Ahmed’in Gazneli Mahmud ile
kendisine karşı başlattığı işbirliğini fark edince, bağımsızlık mücadelesine girdi ve Kaşgar
üzerine yürüdü. Fakat kış yüzünden başarıya ulaşamadı. Gazneli Mahmud aracılığıyla iki
kardeş arasında barış sağlandı. Ancak çok geçmeden İlig Han Nasr öldü (1012/13). Yerine
Arslan İlig Han sıfatıyla kardeşi Mansûr b. Ali geçti.
Arslan İlig Han Mansûr b. Ali, ağabeyi Togan Han Ebû Nasr Ahmed’in hastalığından
108


faydalanıp onun yerine kendisini büyük kağan ilân etti. Talas, Şâş, Fergana, Özkent, Hucend,
Uşrûsana ve Buhara’yı hâkimiyeti altına aldı. Diğer kardeşi Muhammed de onun hâkimiyetini
tanıdı. Bunun üzerine Togan Han Ahmed, Hoten hâkimi Yûsuf Kadır Han ve Ali Tegin ile
birlikte, Arslan İlig Han Mansûr b. Ali ve Muhammed kardeşlere karşı harekete geçtiler,
ancak başarı sağlayamadılar.
Henüz İslâmiyet’i kabul etmemiş olan göçebe Türklerle mücadele eden Togan Han
Ahmed’in, 1017’de ölümünden sonra Harun Buğra Han (Kılıç Buğra Han Hasan)’ın oğlu
Yûsuf Kadır Han, Arslan İlig Han Mansûr b. Ali’yi büyük kağan olarak tanımayıp bu unvanı
kendisi kullanmak istedi. Bu amaçla Gazneli Mahmud’dan yardım istedi. Mahmud yardım
için yola çıktıysa da daha sonra geri döndü. Bunun üzerine Yûsuf Kadır Han ile Arslan İlig
Han Mansûr b. Ali birleşerek Mahmud’a savaş açtılar. Fakat 1019’da Belh civarında yapılan
savaşta ağır bir yenilgiye uğradılar. Karahanlı ordusuna mensup çok sayıda asker Ceyhun
nehrini geçerken boğuldu. Yenilginin ardından Yûsuf Kadır Han Gazneli Mahmud ile anlaştı.
Çok geçmeden Arslan İlig Han Mansûr b. Ali birçok şehirde hâkimiyet kurarak hanedânın en
güçlü siması oldu. Ancak Yûsuf Kadır Han’ın kardeşi Ahmed b. Hasan 1019’da Arslan İlig
Han Mansûr b. Ali’nin başşehri Özkent’i, ertesi yıl da Ahsîkes’i ele geçirdi. Bu arada Yûsuf
Kadır Han’ın kardeşi Ali Tegin, daha önce esir düştüğü Arslan İlig Han Mansûr b. Ali’nin
elinden kurtulup Selçuklu ailesinden Arslan b. Selçuk ile iş birliği yaparak Buhara’yı zapt etti.
Arslan İlig Han Mansûr b. Ali’nin kardeşi Muhammed b. Ali’nin kuvvetlerini bozguna
uğrattı. Ali Tegin bunun ardından Arslan İlig Han Mansûr b. Ali’yi büyük kağan olarak tanıdı.
Ancak o, 1024’te zühd hayatını tercih edip tahtından feragat edince yerine Yûsuf Kadır Han
geçti.
Daha önce Hoten hâkimi olan Yûsuf Kadır Han’ın bir süre Buhara’yı; Arslan İlig Han Mansûr
b. Ali adına da Semerkant’ı idare ettiği anlaşılmaktadır.
Yûsuf Kadır Han yönetime gelir gelmez kardeşleri Ali Tegin ile Ahmed’in muhalefetiyle
karşılaştı. Ahmed’in kendisini büyük kağan ilân ederek Balasagun, Hocend ve Fergana’yı ele
geçirmesi üzerine Gazneli Mahmud ile tekrar ittifak yaptı. Gazneli Mahmud esasen Ali
Tegin’in Gazneli topraklarına sık sık tecavüzlerde bulunmasından rahatsızdı. 1025 yılında
Semerkant’daki ikinci buluşmalarında Mâverâünnehir’in Ali Tegin’den alınıp Yûsuf Kadır
Han’ın oğlu Muhammed’e verilmesini, Arslan Yabgu’nun kendilerine problem çıkarmaması
için gerekli tedbirlerin alınmasını ve iki hanedân arasında akrabalık tesis edilmesini
kararlaştırdılar. Ali Tegin, Buhara ve Semerkant’ı bırakıp bozkırlara kaçtı, müttefiki Arslan b.
Selçuk da bir ziyafet sırasında hileyle ele geçirilerek hapsedildi.
Gazneli Mahmud, Yûsuf Kadır Han ile anlaşmasına rağmen onun tek başına bütün Türkistan’a
hâkim olmasından endişe ettiği için, Ali Tegin’i tamamen etkisiz hale getirmeyi
düşünmedi. Dolayısıyla Ali Tegin, Mahmud’un ayrılmasından sonra tekrar Buhara ve
Semerkant’a hâkim olma fırsatını buldu. Gazneli Mahmud, Abbasî halifeliğinin
Karahanlılarla olan ilişkilerini kendi aracılığıyla yapmaları için de Abbasîlerle antlaşma yaptı.
Yûsuf Kadır Han ile oğulları 1025’de Özkent’i, ertesi yıl başşehir Balasagun’u ele geçirdiler.
Sonunda kardeşi Ahmed b. Hasan da Yûsuf Kadır Han’ın hâkimiyetini tanıdı. Gazneli Mesud
1030 yılında tahta geçince Karahanlılara bir elçilik heyeti gönderip tahta çıktığını haber verdi
ve Karahanlılarla akrabalık kurma arzusunu bildirdi. Ancak Yûsuf Kadır Han, büyük kağanlık
meselesinden dolayı kırgın olduğundan 1031 yılında Kaşgar’a gelen Gazneli elçileri iyi
karşılamadı, ardından da Aralık 1032’de vefat etti. Ölümü üzerine hâkim olduğu toprakların
yönetimi oğulları Arslan Han Süleyman ile Buğra Han Muhammed’e geçti. Bunlar zamanında
Gazneliler ile aradaki bazı sorunların giderildiğini ve iki taraf arasında anlaşma sağlandığını

109


görüyoruz. Ancak, daha sonraki on yılda meydana gelen bazı siyasî olaylar, Karahanlılar
Devleti’nin biri doğu öteki de batı olmak üzere iki ayrı devlet haline gelmesine yol açmıştır.
Devleti bölünmeye götüren süreç, Sultan Mesud’un Gazneli tahtını ele geçiren kardeşi
Muhammed’e karşı başlattığı mücadelede Ali Tegin’den yardım istemesi, yardımına karşılık
da Huttal’ı ona vaat etmesiyle başladı. Sultan Mesud taht mücadelesinden Ali Tegin’in
desteğiyle galip çıkmasına rağmen sözünde durmadı. Üstelik Ali Tegin’e karşı Yusuf Kadır
Han’ın oğullarından Muhammed Buğra Han’ın Mâverâünnehir’e hâkim olması için çalışmaya
başladı. 1032’deki bu gelişmeler Ali Tegin ile Gazneliler’in arasını iyice açtı. Gaznelilerin
ona karşı Hârizmşah Altuntaş’ı kışkırtmaları da bir netice vermedi. İki yıl sonra ise bu defa
Ali Tegin, Hârizmşah Harun ile anlaştı. Amaçları Gazneli topraklarına birlikte saldırmaktı.
Ancak 1034/35 yılı kışında Ali Tegin öldü. Yerine küçük yaştaki iki oğlundan Yusuf geçti ve
Hârizmşah Harun ile birlikte Çağaniyan’ı zaptederek Tirmiz’i kuşattı. Ne var ki, çok
geçmeden bu defa sadık müttefiki Hârizmşah Harun öldü (1035) ve Yusuf yalnız kaldı.
Ayrıca diğer müttefikleri Selçukluların, darıltılıp Buhara civarından ayrılmalarına sebep
olunması da Yusuf’un kuvvetinin büyük ölçüde azalmasına yol açtı. Diğer taraftan İlig Han
Nasr b. Ali’nin iki oğlu Muhammed ve İbrahim, muhtemelen Ali Tegin’in ölümünden sonra
güç kazanarak bölgede varlıklarını hissettirmeye başladılar. Özellikle Muhammed b. İlig
Nasr’ın 1036/37’den itibaren Özkent’te oldukça kuvvetli bir duruma gelmiş olduğu
anlaşılıyor. Haliyle bu durum Yusuf’u çok zor bir vaziyete soktu. Çareyi Gazneli Sultanı
Mesud’a başvurmakta bulan Yusuf, ona Huttal ile ilgili iddiadan vazgeçtiğini; Süleyman
Arslan Han ile de barışmalarını temin etmesini istedi. Bütün bu çabalara rağmen Ali Tegin
oğulları için olumlu bir sonuç elde edilemedi. Çünkü İbrahim b. İlig Nasr onların elinde
bulunan Kiş, Soğd ve Buhara’yı birer birer ele geçirdi. Ali Tegin oğulları, Yusuf Kadır Han’ın
oğullarının yanına kaçtılar. Bu durumda İlig Nasr’ın oğulları Mâverâünnehir’in tamamı dahil
devletin batı kısmının hâkimleri haline geldiler. Muhammed b. İlig Nasr’ın büyük kağan
unvanını alarak kardeşi İbrahim ile 1041/42 tarihinde kendilerini Yûsuf Kadır Han kolundan
ayırması bölünmeyi resmîleştiren bir durum oldu. Hocend sınır kabul edildi, ülke doğu ve batı
olmak üzere iki Karahanlı devleti haline geldi. Bu durum hanedânın siyasî varlık
göstermesinden itibaren mevcut olan ikili yapısından oldukça farklı bir ayrışmaydı.
Batı Hanlığı Mâverâünnehir ile Hocend’e kadar Fergana’ya sahipti. Devlet merkezi önceleri
Özkent, sonra Semerkant oldu.
Doğu Hanlığı’nın hudutları içinde ise, Balasagun, Talas, İsficab, Şaş, Doğu Fergana, Kaşgar,
Yarkent ve Hoten bölgeleri yer alıyordu. Devletin merkezi ise genellikle Balasagun veya
Kaşgar oldu.
A. Doğu Karahanlılar
Batıda meydana gelen olaylar sonunda devletin batı toprakları
İlig Han Nasr’ın oğulları eline
geçince, Yûsuf Kadır Han oğulları da doğuda ellerinde kalan topraklarla yetinmek zorunda
kaldılar. Yûsuf Kadır Han’ın oğlu Arslan Han Süleyman, Doğu Karahanlıların ilk hükümdarı
oldu ve 1056 yılına kadar hüküm sürdü. Dindar, âdil ve ilim adamlarını koruyan kişiliğinin ön
plana çıkmasıyla Şerefüddevle Ebû Şucâ lâkabıyla anıldı. Onun zamanında doğu
bölgelerindeki Müslüman olmayan Türklere karşı çetin savaşlar yapıldı. Hattâ bu savaşlar o
zamanki Karahanlı Türk muhitinde o derecede yankı bulmuştur ki, meydana gelen olaylar
destanlar halinde anlatılmış, bu destanlara ait bazı parçalar Kaşgarlı Mahmud’un Divânu
Lugati’t-Türk’ünde yer almıştır. Nakledildiğine göre Karahanlılar kuzey doğuda Yabaku,
Basmil ve Çomulları itaat altına aldılar. Balkaş ve Aral gölü yöresi bir müddet için de olsa
Karahanlı hâkimiyeti altına girdi. Bu mücadelelerin Karahanlılar lehine sonuçlanmasıyla 1043
110


yılında Bulgar ve Balasagun arasında yerleşmiş olan 10.000 çadırlık göçebe Türk topluluğu
İslâmiyet’i kabul etti.
Arslan Han Süleyman doğudaki söz konusu birlik ve huzur temin çabalarının ardından,
kardeşleri ile işbirliği yapmak ve faaliyet sahalarını belirlemek için 1043/44’te bir araya geldi.
Buna göre Süleyman Arslan Han Balasagun ve Kaşgar bölgelerini doğrudan idare edecek,
kardeşi Muhammed Han Taraz (Talas) ve İsficab’da, öteki kardeşi Mahmud Han da devletin
en doğusundaki topraklarda onun adına hüküm sürecekler, Batı Karahanlılara karşı da
müşterek hareket edeceklerdi. Bu birliktelik onların bir müddet sonra Fergana’nın bir kısmı
ile Özkent’i ele geçirmeyi başarmalarını sağladı. Ancak ilerleyen zamanda baş gösteren aile
içi hanlık mücadeleleri, Doğu Karahanlıların sonraki ömrünün iç karışıklarla devam
edeceğinin göstergesi oldu.
Nitekim Arslan Han Süleyman, 1056 yılında kardeşi Muhammed’in topraklarına düzenlediği
sefer sırasında esir düştü ve hapsedildi. Bu olayın ardından kendini büyük kağan ilân eden
Muhammed on beş ay sonra devlet idaresini büyük oğlu Çağrı Tegin Hüseyin’e bıraktı
(1057). Fakat karısı buna öfkelenip kocasını ve üvey oğlu olan Çağrı Tegin Hüseyin’i
zehirleterek aynı yıl içerisinde kendi oğlu İbrahim’i tahta çıkardı.
İbrahim b. Muhammed ile başlayan süreç istikrarsızlıklarla, fırsattan istifade eden Batı
Karahanlıların Fergana, Şâş ve diğer bazı yerleri ele geçirmeleriyle devam etti. İbrahim b.
Muhammed 1059 yılında yine Batı Karahanlılarla gerçekleşen bir savaşta öldürüldü. Bunun
üzerine Yûsuf Kadır Han’ın üçüncü oğlu Tuğrul Karahan Mahmud, Doğu Karahanlıların
büyük kağanlığına getirildi.
Tuğrul Karahan Mahmud, 1059-1075 yılları arasındaki yönetiminde Batı Karahanlılara
kaptırılmış toprakları geri almak ve istikrarı sağlamak için çaba sarfetti. Ardından ilk
hükümdar Şerefüddevle Arslan Han Süleyman’ın, kendisi gibi başarılı bir yönetici olan oğlu
Tamgaç Buğra Kara Hakan (Ebû Ali Hasan) Doğu Karahanlıların büyük kağanı oldu. Onun
büyük kağan oluşu 1075 yılında olmuş ise de, daha babasının ölümünden (1056/57) itibaren
Kaşgar hâkimi olmasının başarısında çok belirleyici olduğu kabul edilir.
Babası gibi ilim adamlarını destekleyen ve himaye eden Tamgaç Buğra Kara Hakan’ın
hâkimiyeti döneminde, Kaşgar önemli bir kültür merkezi haline gelmiştir. Balasagun’lu Yûsuf
(Has Hâcib), meşhur eseri Kutadgu Bilig’i Kaşgar’da yazarak 1069/70 yılında ona ithaf
etmiştir. Zamanının bir başka âlimi Ebu’l-Fütûh Abdülgâfir b. el-Hüseyn el-Almaî (ö. 1093)
günümüze ulaşmayan Tarih-i Kaşgâr adlı eserini bu zamanda kaleme almıştır. Hatta Kaşgarlı
Mahmud’un (ö. 1105) doğup yetiştiği Kaşgar’dan çok uzakta, 1074 yılında Bağdat’ta
tamamlamış olduğu Divânü Lugati’t-Türk adlı eserini dahi aynı kültür çevresinin bir ürünü
olarak değerlendirmek mümkündür.
Tamgaç Buğra Kara Hakan ülkesinde istikrarı oluşturmasına rağmen, 1090 yılında
Mâverâünnehir’i zaptedip Özkent’e yerleşen Sultan Melikşah’a bağlılığını bildirmek zorunda
kaldı. 1102 yılına kadar devam eden süreç sonrasında oğlu Arslan Han Ahmed b. Hasan,
büyük kağan olarak Doğu Karahanlı tahtına oturdu. Arslan Han Ahmed b. Hasan Halife
Müstazhir-Billâh’a elçi gönderip berat istedi. Halife de bu isteği kabul edip ona Nûrüddevle
lâkabını verdi.
Ahmed b. Hasan döneminde Doğu Karahanlılar sınırlarında büyük bir tehlike belirdi. Ahmed
b. Hasan doğudan gelen Karahıtayları 1128’de mağlûp ederek ilerlemelerini bir süre için
engelledi. Fakat kendisinden sonra hükümdar olan oğlu II. İbrahim, ülkesinde özellikle
111


göçebe unsurların sebep olduğu iç karışıklıkları önlemekte güçlük çekmesi üzerine
Karahıtaylar (1130-1211)’dan yardım isteyince durum değişti. Yardım amacıyla bölgeye
gelen Karahıtaylardan Gürhan, Balasagun’u ele geçirdi ve bir daha da çıkmadı. Böylece
Balasagun Karahıtay başşehri, Gürhan da büyük kağan oldu. II. İbrahim’in başşehri Kaşgar
oldu ve ülkeyi buradan idare etmek zorunda kaldı. Bu süreç Doğu Karahanlılar’ın
Karahıtaylara tâbi olmalarıyla sonuçlandı. Devam eden süreçte II. İbrahim 1158’deki Karluk
Türkmenleri isyanında öldü. Ondan sonra tahta bazı hanlar geçmişse de iç karışıklıklar ve
isyanlar sonucu iflah olmayan devlet, son temsilci III. Muhammed’in 1210/11 yılında vuku
bulan bir isyanda ölmesiyle siyasî varlığını kaybetti. Bütün ülke toprakları Karahıtayların
eline geçti.
B. Batı Karahanlılar
Karahanlıların ikiye ayrılması daha çok batı bölgesine hakim olan kolun inisiyatif almasıyla
olmuştur. Dolayısıyla Batı hanlığı, 1041/42’de ayrılmayı gerçekleştiren Aynüddevle
Muhammed b. Nasr yönetimiyle başlamaktadır. Büyük kağan yönetim merkezi olarak
Özkent’i seçti. Yardımcı kağanı olan kardeşi İbrahim ise Semerkant’ta oturup
Mâverâünnehir’i idare ediyordu. Aynüddevle Muhammed b. Nasr 1052’de vefat edince
kardeşi İbrahim, Tamgaç Buğra Karahan unvanıyla büyük kağan oldu. Özkent’e gitmeyip
Semerkant’ta kalmayı tercih ettiği için batının merkezi de Semerkant oldu.
Ağabeyi zamanında yardımcı kağan görülmekle birlikte, esasında asıl kuvvet sahibi olan
İbrahim b. Nasr (Tamgaç Han İbrahim) (1052-1068), İslâm tarihi kaynaklarında âdil ve dindar
bir hükümdar olarak tanıtılmaktadır. Daha yardımcı kağanlığı sırasında (1044/45)
Mâverâünnehir’de Fâtımîler lehine başlatılan Şiî propagandasına karşı çıkarak Buhara’daki
İsmâilîlerin öldürülmesini emretmesi söz konusu hassasiyetinin bir göstergesi olarak kabul
edilmektedir. Ayrıca onun devlete ait kararları bizzat kaleme aldığı, fukahâdan izin almadan
yeni vergiler ihdas etmediği, para işlerini düzenleyerek kendi adıyla anılan “Tamgaç
dirhemleri”ni bastırdığı, âdil yönetimi ile halkı memnun ettiği, fiyat kontrollerini sıkı takip
ettiği, iç güvenliği üst düzeye çıkardığı kaydedilmektedir. Buhara ve Semerkant merkez
olmak üzere birçok şehirde hayır müesseseleri kuran Tamgaç Han İbrahim Semerkant’ta da
büyük bir medrese ve hastahane yaptırmıştır. Bütün bu özellikleriyle kendisinin Yûsuf Has
Hâcib’in Kutadgu Bilig adlı eserinde çizilen ideal hükümdar tipine çok uygun olduğu ileri
sürülür.
Tamgaç Han İbrahim, Doğu Karahanlı hanedânının iç anlaşmazlıklardan faydalanarak zaman
zaman onların topraklarına seferler düzenledi ve hâkimiyet alanını genişletti. Bunun sonucu
olarak 1059’dan itibaren Şâş, Îlâk, Tünhas ve Fergana’da basılan sikkelerde onun adı yer aldı.
Ancak hayatının son zamanlarında Selçukluların hızla yükseldiklerine şahit olduğu gibi, kendi
topraklarına giriştiği saldırılarla da karşılaştı. Selçuklu saldırılarından bunalan Tamgaç Han
İbrahim çareyi Abbasî Halifesi’ne şikayette buldu. 1061’de Bağdat’a elçi gönderip halifenin
gelişmelere müdahale etmesini istedi. Fakat halife ona lâkap ve hil’at göndermekten başka bir
şey yapamadı.
Selçuklularla kendi imkânlarıyla mücadeleye devam Batı Karahanlı hükümdarı Tamgaç Han
İbrahim bir müddet sonra felç oldu. Yerine oğlu Şemsülmülk Nasr b. İbrahim (1068-1079)
geçti.
Yönetime gelir gelmez Selçuklu akınlarına sert karşılıklar vermeye başlayan Şemsülmülk
Nasr b. İbrahim, Alparslan’ın Mâverâünnehir seferinde ölümü üzerine (1072) Tirmiz ve
Belh’i zaptetti.
112


Karahanlı-Selçuklu mücadelesi Melikşah devrinde de devam etti. Ancak Melikşah, Tirmiz’i
geri aldıktan sonra Semerkant üzerine yürüyünce Şemsülmülk Nasr b. İbrahim barış istemek
zorunda kaldı. Vezir Nizâmülmülk’ün gayretleriyle barış sağlandı (1074) ve
Mâverâünnehir’de Selçuklu hâkimiyeti tanındı. Şemsülmülk Nasr b. İbrahim, Melikşah’ın kız
kardeşi Ayşe Hatun ile evlendi; amcası Îsâ Han’ın kızı Celâliye (Terken) Hatun’u da
Melikşah’a verdi. Böylece iki taraf arasında akrabalık kuruldu.
Babası gibi âdil bir hükümdar olarak şöhret kazanan Şemsülmülk Nasr b. İbrahim, Karahanlı
hükümdarları içinde imar faaliyetlerine en çok önem vereni olmuştur. Buhara yakınlarında
Şemsâbâd Sarayı ile biri Harceng köyü yakınlarında, diğeri Semerkant-Hucend yolu üzerinde
iki ribât yaptırmıştır. Buhara’yı köşkler, bahçeler, havuzlarla donatmış olan Şemsülmülk Nasr
b. İbrahim’in buradaki en önemli eseri 1068’de inşası tamamlanan Buhara Cuma (Ulu)
Camii’dir. O ayrıca bozkırlarda İslâmiyet’i yaymak ve ülkede dinî konulardaki karışıklıklara
son vermek için de çok çaba sarf etmiştir.
Şemsülmülk Nasr b. İbrahim’den sonra Batı Karahanlılar’ın başına kardeşi Ebû Şücâ Hızır
Han (1079-1080) geçti. Kısa süren yönetimi hakkında yeterli bilgi yoktur. Şair ve âlimlerin
hâmisi, akıllı ve âdil bir hükümdar olarak tanıtılan Ebû Şücâ Hızır Han’dan sonra ise oğlu
Ahmed Han (1081-1088 ve 1090-1095) hükümdar oldu.
Henüz çok küçük yaşta tahta oturduğu anlaşılan Ahmed’in, idareciliğe vâkıf olmayışı
yüzünden özellikle Semerkant halkı ve ulemâsı ile ihtilafa düştüğü bilinmektedir. Ahmed
Han’ın Kâdılkudât Ahmed b. Süleyman’ı öldürtmesi deyim yerindeyse bardağı taşıran son
damla oldu. Sonuçta Semerkant halkı Selçuklu sultanı Melikşah’ı ülkelerine davet etti.
Halkına kötü muamelede bulunması ve tebaasının servetini gasp etmesiyle de itham edilen
Ahmed Han, Melikşah’ın 1088’de düzenlediği seferle cezalandırıldı. Buhara ve Semerkant’ı
zapt edip Özkent’e kadar gelen Melikşah, Ahmed Han’ı esir alarak İsfahan’a götürdü. Kısa bir
süre sonra Ahmed Han’a tahtı iade edildiyse de artık Batı Karahanlı Devleti, Selçuklulara
bağlı bir devlet haline gelmişti (1089). Halkıyla problemleri devam eden Ahmed Han, bir süre
sonra da zındıklıkla itham ve muhakeme edildikten sonra 1095’te idam edildi. Bundan sonraki
dönemde Batı Karahanlılar tam olarak Selçuklular denetiminde varlık gösterebildiler.
113


Karahıtaylara karşı birlikte mücadele ettiler. Katvan bozkırındaki savaşı kaybetmelerinin
ardından Karahıtaylar idaresinde sıkıntılı bir devre geçiren Batı Karahanlılar için, II. Mesud
Han (1160-1178) yönetimi bir toparlanma dönemi oldu.
Son hükümdar Osman Han (1204-1212) ise Karahıtay ve Hârizmşah hükümdarlarıyla
kurduğu ilişkilerinde ikili oynamanın kurbanı oldu. Durumu fark eden Hârizm sultanı
Muhammed b. Tekiş, Semerkant’ta çıkan bir isyanda Osman Han’ın Hârizmlileri kılıçtan
geçirmesini fırsat bilerek başkent Semerkant üzerine yürüdü. Şehri ele geçirerek Osman Han’ı
idam etti. Böylece Batı Karahanlılar’ın da siyasî varlığı sona erdi (1212).
V. KARAHANLILAR KÜLTÜR VE MEDENİYETİ
Karahanlılar döneminde uzunca bir süreden beri hız kazanmış olan Türklerin İslâm’ı din
olarak seçmeleri olgusu, büyük kitlelerin Müslüman olmasıyla Türk tarihinde yeni bir dönemi
başlatmıştır. Bu yeni devrenin dikkat çekilmesi gereken yanı Türklerin İslâm Medeniyeti’ne
katkıya başlamış olmalarıdır. Böylelikle Türk uygarlığının Türk-İslâm Medeniyeti adı altında
değerlendirilebilecek ürünleri ortaya çıkmıştır. Göktürklerle başlayıp Uygurlar zamanında
büyük gelişme gösteren Türk kültür ve medeniyeti, İslâm kültür ve medeniyeti ile karışıp
kaynaşmış, neticede Türk-İslâm Medeniyeti’nin temelleri atılmıştır. Bu nedenle Karahanlılar
tarihinin Türk tarihi içerisinde önemli bir yeri vardır.
A. Devlet Teşkilâtı ve Yönetim
Karahanlı devlet teşkilâtı eski Türk geleneklerini büyük ölçüde yansıtır. Müslüman olmadan
önce Türk toplumlarında siyasî organizasyonun en üst kademesini İl yani devlet meydana
getiriyordu. Göktürk ve Uygurlar devrinde, çok küçük bazı değişiklikler olsa bile, İl tabiri
toprağı, halkı, ortak idarî ve hukukî düzeni, yurdu koruyan, milleti barış ve huzur içerisinde
yaşatan bir siyasî kuruluş olarak bugünkü ‘devlet’ kelimesinin yerinde kullanılmıştır. İl
üzerinde hür ve bağımsız bir halkın yaşadığı, sınırları belli olan toprak parçası demekti. Türk
halkının benliğinde, özellikle hürriyet ve bağımsızlık fikri çok köklü olarak yerleşmişti.
Şüphesiz bunda, insanların sürekli olarak hayatlarını bozkırların hür ikliminde geçirmelerinin
etkisi vardı. Bu bakımdan Türk devletlerinde bağımsızlık bilinci baştan itibaren çok güçlü bir
şekilde hissedilir, yokluğu devletin de yokluğu kabul edilirdi. İşte devlet ile ilgili bu bilgiler,
daha başlangıçtan itibaren bulundukları toprakları korumadaki hassasiyetleri ve buralarda kök
salmaya çalışmalarındaki gayretleriyle Karahanlılarda karşılık bulmuştur.
Hâkimiyet konusunda da Karahanlılar, bunun ilâhî menşeli olduğuna, yani devleti yönetme
yetki ve gücünü ifade eden kutu Tanrı kime vermişse ancak onun hükümdar olabileceğine
inanıyorlardı. Bundan dolayı hükümdarlık kutsal sayılmakta ve kut’un kan yoluyla babanın
hatundan doğan oğullarının hepsine intikal ettiğini kabul etmekteydiler. Yûsuf Has Hâcib’in
“Babası bey ise oğlu da bey doğar ve babaları gibi bey olur” sözü ve “Babasının tahtı (yeri)
ve adı oğula kalır” atasözü, söz konusu kabulü ifade etmektedir. Bu anlayış, Halifeyi
yeryüzünde Allah’ın gölgesi olarak telâkki eden ve Müslüman toplumlar arasında özellikle
Abbasîler döneminde gelişen anlayışa çok benzemekteydi.
Ne var ki kutun kan yoluyla sonraki nesle intikâli, hükümdarlık için konulmuş kesin veraset
usullerinin varlığı anlamına gelmiyordu. Örneğin büyük veya küçük çocuğun, ya da kardeşin
veliaht olması kesin değildi. Bu nedenle hükümdarların ölümünden sonra sık sık taht
kavgaları olur, bu kavgalar da çoğunlukla devletin parçalanmasıyla sonuçlanırdı. Diğer
Türkler gibi Karahanlılar da tahtı ele geçiren hanedân mensubunu Tanrı’nın desteklediğine ve
ona kudret, iyi talih ve kısmet verdiğine, kendisini bilgelik, alplik ve faziletle donattığına
114


inanırlardı.
Orta Asya’da kurulan Türk devletleri, bölgenin coğrafî durumuna uyarak doğu-batı yönünde
yayılma imkânı bulmuşlardı. Bu da idarî yapının ortaya çıkışında etkili olmuştu. Topraklar
doğu-batı istikametinde uzandığı ve geniş bölgeleri içerdiği için uzak yerlerin tek merkezden
idaresi zordu. Bu durum tarihçilerin ‘Altay Sistemi’ adını verdikleri ikili yönetimin
doğmasına sebep oldu. Buna göre devlet sağ-sol veya doğu-batı diye iki idarî bölgeye
ayrılıyor ve bunlardan her birinin başında bir hükümdar bulunuyordu. Yalnız doğudaki
hükümdar “büyük hakan” olarak devleti asıl idare eden hükümdar konumunda idi.
Karahanlıların siyasî tarihinde söz konusu yapılanmanın aynen var olduğunu ve hemen bütün
siyasî tarihlerini etkilediğini söylemek mümkündür.
Hükümdar:
Karahanlı hükümdar ailesi kaynaklarda çoğunlukla “Âl-i Afrasyâb” şeklinde anılmıştır.
Türkçe karşılığı Alp Er Tonga olan Afrasyâb, Yağma boyuna mensup olan ailenin biraz da
destansı bir kahramanıdır. Bu aile bahsettiğimiz çifte hükümdarlık sistemine göre devletlerini
idare etmişlerdir.
Hâkimiyetin ilahî kaynaklı olduğu kabul edilen Karahanalılarda hükümdar, halkın refah ve
huzur içinde yaşamasının, aç ve açık bırakılmamasının teminatı idi. Kanun ve nizam
hâkimiyetini sağlayamazsa kendisine kut’u veren Tanrı’nın katında sorumlu olacağına
inanılırdı. Eski Türk geleneklerine dayanan bu anlayış zaman içerisinde İslâmî değerlerle
kaynaştırılmıştır. Nitekim hükümdarda bulunması gereken cesaret, adalet, şeref, sabır,
kahramanlık, bilgelik, cömertlik, doğruluk, affedicilik gibi pek çok insanî ve ahlâkî vasıf
İslâm öğretileriyle desteklenmiştir. Hükümdarlar bu kaynaşma nedeniyle “kara”, “han”,
“hakan”, “kağan”, “kadır”, “ilig”, “tavgaç/tamgaç/tabgaç”, “arslan”, “buğra” gibi kaynağını
Türk kültüründen alan lâkap ve unvanlarının yanı sıra “şerefüddevle”, “şemsülmülk”,
“şihabüddevle”, “zahirudda’va” gibi Abbasî halifelerince lâyık görülen lâkapları da
kullanmışlardır. Aynı
şekilde başkent (ordu), saray, tâc, taht, otağ, bayrak, çetr, tuğ, nevbet,
sikke gibi hükümdarlık alâmetlerine hutbe ve halifeler tarafından verilen hil’atleri
eklemişlerdir. Öne çıkan bu maddî-manevî uyum nedeniyle pek çok yazar gibi Barthold da
Karahanlı hükümdarlarını
İslâm dinine yürekten bağlı ve takva sahibi Müslümanlar olarak
nitelendirmiştir.
Başta Yûsuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i ve Kaşgarlı Mahmud’un Divânu Lugati’t-Türk adlı
eserleri olmak üzere, bazı tarih kaynaklarına göre Karahanlılar hâkimiyet anlayışının
hükümdara yüklediği birtakım sorumluluklar vardı. Bunlar;
1. Halkın refahını sağlamak.
2. Törü (Kanun)’yü düzenlemek, ülkenin dirlik ve düzenini sağlamak, adaleti temin etmek.
Kutadgu Bilig’de bu husus şu şekilde dile getirilmiştir: “Kanun koy, adaletle iş gör, hiçbir
zaman zulmetme. İyi kanun koy. Böylece ömrün iyi geçer ve kut’un (devlet) yükselir. Kötü
kanun koyan kimse daha hayattayken ölmüş demektir.”
3. Güçlü bir ordu kurmak ve fetihler yapmak. Tabiatıyla bu görev Karahanlıların İslâmiyet’i
kabulleriyle cihad prensibi haline gelmiştir. Bu durum Kutadgu Bilig’de şöyle
ifadelendirilmiştir: “Ordu ile bu düşman kafirini ez. Silahını kafire çevir. Kafir ile dövüşerek
ölmek sıradan ölüm değildir. Onların putlarını kır, yerlerine mescid yap, İslâmiyet’i aç,
şeriatı yay.”
115


4. Halk ile münasebetleri iyi düzenlemekti.
Yûsuf Has Hâcib’in meşhur yaklaşımına göre tebaanın hükümdar üzerinde, hükümdarın da
tebaa üzerinde üç temel hakkı vardır ki, bunların Karahanlılar dönemi yönetim anlayışında
çok etkili olduğunu düşünmek mümkündür. Söz konusu üçer temel hak aşağıdaki şekildedir:
Tebaanın Hükümdar Üzerindeki Hakları Hükümdarın Tebaa Üzerindeki Hakları
1 Paranın ayarını korumak, 1 Emre itaat etmek,
2 Âdil bir idare kurmak, zorbalığa
meydan vermemek,
2 Vergileri vermek,
3 Yolların emniyetini sağlamak. 3 Hükümdarın dostuna dost, düşmanına
düşman olmak ve bunun gereğini
yapmak.
Saray:
Hükümdarın hayatı, hâkimiyet alâmeti olduğunu da belirttiğimiz Saray’da geçerdi. Burada
kendisine ve ailesine dair özel bir hayatı olmakla birlikte, muhtemelen vaktinin büyük bir
kısmı devlet idaresi ile ilgili işlerle geçerdi.
Hakandan sonra söz sahibi olan hükümdar hanımlarına Terken Hatun, şehzadelere tegin
(tigin), hanedân mensubu prens ve prenseslerle bunların çocuklarına da tarım denilirdi.
Sarayda hükümdar ailesinin dışında bazı görevliler de bulunurdu. Bunların başında vezirden
sonra önemli bir protokol memuru olan Ulu (Has) Hâcib, ona bağlı diğer hâcibler ve
buyruklar (teşrifatçılar) vardı. Ulu hâcib, emrindeki diğer hâciblerle birlikte devlet adamı,
kumandan ve halkın şikâyetlerini dinlemek, haksızlığa uğrayıp şikâyetçi olanları mezâlim
günlerinde hükümdarın huzuruna çıkarmak, törenlerde herkesi rütbesine göre yerleştirmek,
elçileri karşılayıp her çeşit işlerine bakmakla mükellefti.
Saray teşkilâtında yer alan diğer görevlilerden;
Kapucubaşı/Kapuk Başlar Er/Kapuk İl Başı, ulu hâcibden sonra en yetkili kişi olup aşağıda
sıralanan bütün görevliler doğrudan bunun emrinde idi. Sarayın bütün güvenlik hizmetleriyle
ilgilenir, diğer hizmetlilerin tayin ve terfilerine bakardı.
Emîr-i Candâr, kendisine bağlı muhafızlarla sarayın gece gündüz korunması sağlar, güvenlik
maksadıyla saray dışında hükümdara eşlik ederdi.
Silahdâr, saray silahhanesini, silah yapımını, hükümdara ait silahların bakım ve muhafazasını
yapardı.
Alemdâr/Alem Başlar Er, savaş ve barış zamanlarında sancaklarla ilgili görevleri yürütürdü.
Aşçıbaşı/Asbaşı, hükümdarın ve sarayın yemek işlerini yapardı.
Câmedâr, saray terzihanesini idare eder, hükümdar ve ailesinin giyeceklerini hazırlardı.
İdişçibaşı/İçkicibaşı, içeceklerin hazırlanma ve takdimi yapardı.
İlbaşı/Emîr-i Ahûr/Seyisbaşı, sarayda bulunan atların bakımı ile ilgili işleri yönetirdi.
116


Merkez Teşkilâtı:
Devlet yönetiminde hükümdarın en büyük yardımcısı ‘Yuğruş’ adı verilen vezirdi. Hükümdar
adına devlet işlerini yürütürdü. Yûsuf Has Hâcib hükümdarın vezirlikle görevlendirdiği kişiye
tuğ, davul, zırh, hil’at, eyer takımı, at ve vezâret mührü verdiğini söyler. Vezirin ikbalin son
derecesine ulaştığı kabul edilir, ondan ülkeyi iyi yönetmesi, halkın huzurunu temin edecek
tedbirleri alması, devlet hazinesini zenginleştirmesi, ülkeyi genişletmesi, hizmet erbabına iyi
davranması istenirdi.
Karahanlı devlet teşkilâtında yer alan vezirlerin başkanlık ettiği Büyük Divân’la ilgili malûmat
yoktur. Ancak Selçuklu Sultanı Sencer’in İnşâ Divânı’ndan çıkan bazı mektuplarda, Batı
Karahanlılar’ın Meclis-i Âlî’sinden sıkça bahsedilmesi Karahanlılarda da benzeri bir divânın
bulunduğunu göstermektedir.
Meclis-i Âlî (Büyük Divân)’ye bağlı olarak çalışan alt divânlar ise şunlardı:
Ağıçı (Hazinedâr) Divânı: Devletin gelir giderleriyle ilgilenirdi.
Tamgaçı (Mühürdâr) Divânı: Hükümdarın ve idarenin her tür yazışmasını yürütürdü. ‘Yarlık’
denilen hükümdar fermanları hükümdarın damgasını taşırdı. Bu divânda Bitigçi ve Ilımga
unvanlı katipler görev yapardı.
Ay Bitiği Divânı: Askerlerin ücretlerini kaydeder, asker yoklama, kayıt ve silmeleri divân
defterlerine işlerdi.
Bunların dışında adalet işlerinin müstakil bir divân ile yürütüldüğü kesin olmamakla birlikte,
hükümdarın bizzat Mezalim Mahkemesi’ne başkanlık ettiği vekalet etmek üzere de bir kadı
görevlendirdiği bilinmektedir. Şer’î davalara ise Kâdı’l-Kudât’ın nâibi durumundaki kadılar
bakardı. Batı Karahanlı hükümdarı Ahmed b. Hızır Han’ın, kadı ve fakihlerden oluşan bir
mahkeme heyeti tarafından zındıklıkla ithamı sonucu yargılanarak ölüm cezasına çarptırılması
bilgisi bir adalet divânının varlığına işaret etmektedir.
Taşra Teşkilâtı:
Karahanlı Devleti eski Türk idarî geleneğine uygun olarak ikili teşkilât esasına göre idare
edilirdi. Bu durum devletin parçalanmasından önce de sonra da devam etti. Doğu ve Batı
olmak üzere ikiye ayrılan devletin doğu kısmı doğrudan Arslan Kara Hakan unvanlı büyük
hakan, batı tarafı ise onun hükümranlığını tanıyan Buğra Kara Hakan unvanlı bir hanedân
mensubu tarafından yönetilirdi. Bunlar genelde Balasagun, Kaşgar, Özkent, Semerkant, Talas,
İsficab gibi faklı
şehirleri merkez edinmişlerdir.
Buhara, Tirmiz, Taşkent, Yarkent, Şaş, Hoten, Otrar, Uşrûsana, Urumçi, Almalık, Kuça ve
Hami gibi şehirler ise hanedân mensupları, nâibler ve valiler tarafından yönetildi. Emirleri
altında âmiller, muhtesipler ve reisler gibi belli bir bürokratik kadro bulunmaktaydı. Özellikle
muhtesipler şehir hayatının düzenlenmesinde geniş yetkileri nedeniyle çok belirleyici idiler.
Bozguncuları, başıboş dolaşanları takip ederler, cami ve cemaatlerini gözetirler, çarşı-pazar
esnafını, zanaatkârları, çiftçi ve hayvan yetiştiricilerini kontrol ederlerdi.
Karahanlı ülkesinin en küçük yerleşim birimi olan köy ve obalarda, resmî görevlilerce takip
ve teftiş edilmekle birlikte özellikle de boy, oba ve oymak beylerinden oluşan bir nevi yerel
yöneticilerin bulunması söz konusuydu. Örneğin günümüz muhtarı karşılığı olarak Kökyug
unvanlı bir yönetici vardı.
117


Askerî Teşkilât:
Diğer Türk devletleri gibi askerî karaktere sahip olan Karahanlılarda ordu dört ana unsurdan
oluşmaktaydı:
1. Saray Muhafızları: Yatgak ve Turgak denilen saray muhafızları hükümdarı ve sarayı gecegündüz
korumakla görevliydi. Küçük yaşta satın alınarak yetiştirilen gulâmlar da saray
muhafızları arasında önemli bir yer tutmaktaydı. Gulâmlardan oluşan muhafızlara bir subaşı
kumanda ederdi. Ölen hükümdarın ve devlet adamlarının gulâmları yeni hükümdarın
hizmetine girerdi.
2. Hassa Ordusu: Hükümdarın şahsına bağlı ücretli askerlerden meydana gelen Hassa Ordusu
hakkında yeterli bilgi yoktur. Ancak Arslan Han Muhammed b. Süleyman’ın 12.000 Türk
köleden oluşan ordusu bulunduğu bilinmektedir. Ordu mensuplarının maaşları ve savaş araç
gereçleriyle ilgilenen askerlerin kayıtlarını tutan bir divân teşkilâtının mevcut olduğu
anlaşılmaktadır. Askerlerin adları ve istihkakları
Ay Bitiği denilen bir deftere kaydedilirdi.
Özellikle Batı Karahanlılar’da hassa askerlerinin iktâ sahibi olduğu söylenebilir.
3. Hanedân mensuplarıyla vali ve diğer devlet adamlarına bağlı güçler: Savaş ilanında hepsi
birleşerek asıl orduda yer alırlardı.
4. Devlete tâbi Çiğil, Karluk, Uğrak gibi Türk boylarına mensup kuvvetler.
Hunlardan beri uygulandığı bilinen onlu sistemin Karahanlı ordusunda da tatbik edildiği
söylenebilir. En küçük askerî birliğe Otag, kumandanına Otagbaşı denilirdi. Otagbaşının
emrinde yaklaşık on kişinin bulunduğu tahmin edilmektedir. Daha sonra sırasıyla yaklaşık elli
kişiden oluşan Hayl (hil de denilen takım) ve On-Otag denilen askerî birlikler geliyordu. Onotağın
yaklaşık 100 kişiden oluştuğu tahmin edilmektedir. Her ordunun başındaki kumandan
Subaşı unvanıyla anılırdı. Yûsuf Has Hâcib’in, “On iki binlik ordu büyük bir kuvvet” ve “Dört
bin asker tam bir ordudur” şeklindeki ifadelerinden bu orduların 4.000-12.000 kişilik askerî
birliklerden meydana geldiği tahmin edilmektedir.
Haberleşme:
Karahanlılarda haberleşme Eşkinci denilen ve hızlı bir şekilde giden atlı postacılarla
sağlanıyordu. Emevîlerden itibaren İslâm devletlerinde görülen Berîd (Posta) teşkilâtı
muhtemelen Karahanlılarda da vardı. Eşkinciler (Postacılar), Ulağ adı verilen ve yol
boylarındaki menzillerde daima hazır bulundurulan atlara biner, hükümdara ait ferman ve
mektupları istenilen yerlere ulaştırırlardı. Bu teşkilât daha çok askerî amaçla
kullanılmaktaydı.
Yaygın bir başka haberleşme aracı ise Karguy (Kargı) adı verilen ateş kuleleri idi. Birbirini
görebilecek yüksek yerlere minare gibi yapılan bu kulelerde, ani düşman baskınlarını
karargâhlara, boy ve oymaklara bildirmek için ateş yakılırdı.
B. Karahanlılarda Kültür ve Sanat
İlmî Ortam:
Karahanlılar döneminin en önemli ilim ve kültür merkezleri Buhara, Semerkant, Kaşgar,
Balasagun ve Özkent idi. Hükümdarların önem verdikleri bu şehirler binlerce hoca ve talebeyi
barındırmıştır.
118


Tamgaç Buğra Kara Hakan İbrahim b. Nasr’ın Semerkant’ta 1066’da yaptırdığı medrese o
devirde çok büyük bir üne sahipti. Bu durum ilmî faaliyetlerin Karahanlılar devrinde devlet
tarafından desteklendiğinin açık bir göstergesiydi.
Buhara ise özellikle XII. asırda İslâm biliminin Mâverâünnehir’deki en büyük merkezi
durumundaydı. Medreseler İslâm âleminin ve özellikle Türkistan'ın her tarafından gelen
talebelerle dolu idi. Şehirde Âl-i Burhan adı altında anılan ve bütün fertlerine "Sadr-ı Cihan"
lâkabı verilen Hanefî mezhebine bağlı âlim ve çok zengin bir aile hüküm sürüyordu. Hanefi
mezhebi âlimlerinden olan bu ailenin, her türlü masrafları kendilerine ait olmak üzere
maiyetlerinde 600.000 öğrencinin tahsil gördüğü rivayetler arasındadır.
Ahmed Yesevî de Buhara’da faaliyette bulunan devrin en büyük âlim ve mutasavvıflarından
Şeyh Yûsuf Hemedânî'ye intisap ederek bilgisini ve şahsiyetini geliştirmiştir. Hoca Yûsuf
Hemedânî, Fıkıh ve Hadis ilimlerinde son derece yüksek ihtisas sahibi biri idi.
Sem’ânî (ö. 1167)’nin Kitâbü’l-Ensâb ile Cemal Karşî (ö.1315)’nin Orta Asya tarihi, kültürü,
bilginleri hakkında geniş bilgiler verdiği Mülhakâtü’s-Surâh adlı eserleri, buralarda nice
müfessir, muhaddis, dil ve edebiyat bilgini yetiştiğini göstermektedir.
Dil-Edebiyat:
Karahanlı Devleti’nin kullandığı yazı diline Kaşgarlı Mahmud’un Divânü Lugati’t-Türk’teki
ifadesine göre Karahanlı Türkçesi ya da Hâkâniye Türkçesi denir.
Karahanlılar Türkçe’yi resmî dil olarak kullanmışlardır. Devletin Türklerin yoğun olarak
yaşadığı topraklarda kurulması sebebiyle, Arapça ve Farsça diğer Müslüman Türk
devletlerinden farklı olarak Karahanlılar kültüründe fazla etkin olamamıştır.
XI-XII. yüzyıllar arasında Uygur yazısıyla birlikte Arap yazısı da kullanılmaya başlanmıştır.
Kelime hazinesi bakımından Eski Türkçe’ye göre daha zengin olan bu dönemde, Eski Uygurca
devresinde dile giren Budizm’le ilgili kelimelerin birçoğu atılmış, bunların yerine
Arapça ve Farsça’dan İslâmiyet’le ilgili kelimeler alınmıştır.
Karahanlılardan günümüze ulaşan çok değerli eserler olmuştur. Bunlar Karahanlılar dönemi
Türkçesini yansıtan örnekler olduğu kadar içerik bakımından da kültürel birikimin en önemli
hazineleridirler.
O zamandan kalan başlıca eserlerden birisi, 1069/1070 yılında Balasagunlu Yûsuf Has Hâcib
(ö. 1077) tarafından yazılmış olan 6645 beyitlik Kutadgu Bilig’tir. Doğu Karahanlı
hükümdarlarından Tavgaç Buğra Kara Hakan Ebû Ali Hasan’a takdim edilmiştir. Bu eser,
İslâm devrinin Uygur ve Arap harfleri ile Türk dilinde yazılmış en eski abidesidir. İdeal devlet
idare sisteminin ne olduğundan bahsetmektedir. Kutlu olma bilgisi, hükümdarlık bilgisi
anlamlarına gelmekle devlet adamlarına öğütleri içerir.
Yûsuf Has Hâcib hikâyesini, dört kavramı temsil eden dört şahsın karşılıklı konuşmaları
üzerine kurmuştur. Bunlardan;
-Hükümdar Kün Togdı: “adalet”
-Vezir Ay Toldı: “saadet/devlet”
-Vezirin oğlu Ögdülmiş: “akıl”
-Vezirin kardeşi Odgurmış: “âkıbet”
119


kavramlarını temsil etmektedir. Bu bakımdan eserin yapısı son derece dikkat çekicidir. Esas
yapı, manzum hikâye şeklinde olmakla beraber şahısların karşılıklı konuşmaları esere tiyatro
havası katmaktadır. Şahısların belli kavramları temsil etmesi ile de alegorik bir eser
olmaktadır. Bütün bu hususiyetlerine göre Kutadgu Bilig, yarı hikâye, yarı tiyatro tarzında
kurulmuş alegorik, manzum bir mesnevi şeklinde tanımlanır. İçerik itibariyle ise, toplumu
oluşturan çeşitli sınıfların yapısını, onlara karşı hükümdar tarafından izlenmesi gereken
davranış ve tutumları tespit edip dinî, ahlakî, hukukî, siyasî, sosyal, pedagojik problemlere
dair âdeta hikmetler sıralayan didaktik bir eser olarak kabul edilir. Kutadgu Bilig,
kaynaklarının büyük ölçüde Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler olmasıyla da İslâmî Türk
Edebiyatı’nda öncü ve özgün bir konuma sahiptir.
Bir diğer önemli eser Kaşgarlı Mahmud (ö. 1105)’un doğup yetiştiği Kaşgar’dan çok uzakta,
1074 yılında Bağdat’ta tamamlamış olduğu Divânu Lugati’t-Türk’tür. Abbasî halifesi
Muktedi-Billah’a sunulan eserin Araplara Türkçeyi öğretmek amacıyla kaleme alındığı
söylenir. Bunun, Türklerin yaşadıkları bölgelerle iletişimi daha da artırmak gibi bir fayda
gözetilerek, bizzat Halife’nin isteğiyle kaleme alındığını düşünmek de mümkündür.
Türkçenin ilk sözlüğü olmasının yanı sıra içinde çeşitli Türkçe şiirlerin yer alması, ona ayrı
bir değer katmaktadır. Kaşgarlı Mahmud bu eserinde, Bizans hududundan Çin hududuna
kadar muhtelif Türk kabilelerinin lehçelerinden örnekler vermiş, Türk ilinin coğrafyasına,
Türk iktisadî ve sosyal hayatına ait değerli bilgiler kaydetmiştir. Ayrıca eserinde bize
ulaşmayan eski destan ve halk edebiyatından örneklerler bulunmaktadır.
Karahanlılar dönemi eserlerinden birisi de Edib Ahmed Yüknekî tarafından yazılan Atabetü’lHakâyık’tır.
Eser 101 dörtlükten oluşur. Yazılış tarihi ve yeri bilinmese de eserin Karahanlı
Türkçesi’nin son zamanlarına ait olduğu tespit edilmiştir. Atabetü’l-Hakâyık’ta yabancı
kelime oranı Kutadgu Bilig’e göre bir hayli çoğalmıştır. Eserdeki başlıca konular bilgi, dil,
cömertlik, cimrilik, tevazu, kibir, hırs, hilm, dünyanın dönekliği ve zamanın bozukluğudur.
Bu başlıklardan anlaşıldığı üzere eser, Türk-İslâm kültür çerçevesi içindeki fertlerin terbiyesi
için tanzim edilmiş esasları manzum olarak tekrarlayan bir ahlâk kitabıdır. Eserdeki fikirler
çok defa âyet ve hadislerle desteklenmiş bulunmaktadır.
Karahanlılar dönemi, Tük-İslâm edebiyatının sözlü örnekleri bakımından da zengin bir
dönemdir. Bunlardan ilki Satuk Buğra Han Destanı’dır. Destan Karahanlıların ilk Müslüman
hükümdarı Satuk Buğra Han’ın ailesi, İslâmiyet’i kabulü ve yayma çalışmaları ile
kerametlerinden bahseder. Saltuk Buğra Han etrafında destanlaştırılan bu anlatım, bugün
Kaşgar yakınlarındaki Artuç kasabasında bulunan mezarına ziyaretgah olarak gösterilen
ilginin kaynağıdır. Millî ve dinî bir karakter arz eden destan, Tezkire-i Satuk Buğra Han
adıyla da bilinmektedir.
Karahanlılar dönemi sözlü edebiyat örneklerinden bir başkası
Manas Destanı’dır. XI-XII.
asırlarda gelişerek meydana çıkan destan 400.000 mısradan ibaret olup, ünlü Türkolog
Wilhelm Radloff (1837-1918)’un çabalarıyla derlenmiştir. Destan, Karahanlılar döneminde
subaşı olan Manas’ın ve etrafındakilerin putperest Kalmuklara karşı mücadelelerini,
İslâmiyet, vatan ve millet uğruna yaptıklarını anlatır. Manas, destanda bir İslâm mücahidi
olarak sunulur. Manas Destanı, destan geleneği içinde hacminin büyüklüğü, eski Türk
destanlarından izler taşıması, Orta Asya Türk tarih ve medeniyetine ait hatıralar ve etnografik
malzemeler bulundurması nedeniyle abide niteliğinde bir eserdir.
Bugün elimizde bazı nüshaları bulunmakla birlikte, sözlü malzemenin derlenmesinden oluşan
Divân-ı Hikmet de Karahanlı Türkçesi’nin ürünlerinden sayılmaktadır. Pîr-i Türkistan Ahmed
Yesevî (ö. 1166)’nin, hikmet adı verilen dinî-tasavvufî manzumelerini içine alan bu şiir
120


mecmuasının tam ve güvenilir bir nüshası mevcut değildir. Ahmed Yesevî’nin hikmetlerinin
başlıca gayesi, İslâm dinine yeni girmiş veya bu dini henüz kabul etmemiş Türklere
İslâmiyet’in esaslarını, şeriat ahkâmını ve Ehl-i Sünnet akidesini öğretmek, Yeseviyye tarikatı
müridlerine tasavvufun inceliklerini, tarikatın âdâb ve erkânını telkin etmektir. Bu sebeple
hikmetler sanat endişesinden uzak, sade ifade yanında didaktik bir özellik taşımaktadır.
Mimarî:
Camiler: Asya’da İslâmî dönem Türk mimarisinin izlenebilen gelişmesinin ilk eserleri
Karahanlılar devrinde ortaya çıkmıştır. İlk Karahanlı eserleri kerpiç yapılardır. Sonraları ise
tuğla mimarisinin en güzel örnekleri verilmiştir. İlk kerpiç yapılardan eski Dihistan
Mezarlığında Şîr Kebîr adlı büyük kubbeli yapı stuko kaplamalarıyla ve sağlamlığıyla dikkati
çeker. Son zamanlarda Kara Hoço surları dışında Müslüman tüccarlar için yapılmış bir mescid
olarak tanımlanan yapı bu yapıya çok benzemektedir. Tek kubbeli merkezî plan şeması erken
dönem için oldukça dikkati çeken bir özelliktir.
Karahanlı devri camilerinden iki önemli örnek, Anadolu Türk mimarisinde en olgun şekline
kavuşmuştur. Bunlar enine gelişmiş, mihrap önünde kubbeli cami planı ile merkezî planlı
cami formudur. Kerpiç ve tuğlanın birlikte kullanıldığı Buhara yakınındaki Hazara Camii kare
planlı bir yapıdır. Ortada tuğladan pâyelerin taşıdığı dört tuğla kemer merkezî kubbeyi
taşımaktadır. Köşelerde de birer kubbe yer alır. Aradaki boşluklar ise tonozlarla örtülmüştür.
Duvarlar kerpiçtendir. Bu ilgi çekici XI. yüzyıl yapısının yanı sıra eski Merv yakınında XI.
yüzyıl sonu ile XII. yüzyıl başlarına tarihlenen Talhatan Baba Camii tamamen tuğladan
yapılmıştır. Enine dikdörtgen planın ortasında mihrap önünde yapının bütün genişliğiyle bir
kubbe yer almaktadır. İlk Karahanlı kubbelerinin hafifçe sivrilmesiyle, tipik Selçuklu kubbesi
ortaya çıkmış, zamanla Timurlu ve Hint-Türk mimarisinde olduğu gibi, bu kubbeler yüksek
bir kasnak ile daha da anıtsal hale getirilmiştir.
Diğer Karahanlı camilerinden ise tam olarak günümüze ulaşan bir örnek yoktur. Buhara’da
Mugak Attari Camii’nin portal cephesi, zengin süslemeler arasında çini süslemenin de
kullanıldığı erken döneme ait bir örnektir. Buhara’daki yapıların çoğu Arslan Han tarafından
yaptırılmıştır. Bunlardan 1119 tarihli Namazgâh Camii’nin mihrap duvarındaki sarı
kırmızımtırak küçük parlak tuğlalardan geometrik kûfî kitabeler dikkati çeker. XII. yüzyıl
başlarında inşa edilen Mescid-i Cuma ise orijinal şekliyle zamanımıza kadar gelememiştir.
Ancak Buhara şehrinde bir sembol haline gelen ve Kalan Minare adı verilen minaresi, Arslan
Han’ın adını ve 1127 tarihini veren kitâbesiyle Karahanlı tuğla işçiliğinin önemli bir
örneğidir. Kuşaklar halinde değişik geometrik süslemelerle kaplanmış olan minarenin bir
benzerine de Özkent’te rastlanmaktadır. Buhara’daki minareye öncü olduğu kabul edilen bu
minarenin bağlı olduğu cami de yıkılmıştır. Tirmiz yakınında Çar Kurgan'da 1108-1109
tarihli diğer bir minarede Serahslı bir usta olan Ali b. Muhammed’in adı yazılıdır. On altı yivli
bir gövde halinde yükselen minare Karahanlı minarelerinin başka tipde bir uygulamasıdır.
Son araştırmalarda Tirmiz’deki minarenin Selçuklu hâkimiyetinden kaldığı anlaşılmakla
birlikte her iki tip minare de Türkistan’da ilk minare örnekleridir.
Türbeler: Karahanlı mimarisinin geliştirdiği çok önemli bir yapı tipi türbelerdir. Karahanlı
türbeleri cephe mimarisine özel bir önem veren, tuğla süslemelerin hâkim olduğu zengin
mezar anıtı mimarisinin erken örnekleridir. Özbekistan’da Tim'de 977-978 tarihli Arap Ata
Türbesi bu tipin en belirgin örneğidir. Kare planlı ve tek kubbeli yapı kubbeye geçişte
kullanılan üç dilimli, yonca biçimi tromplarıyla ileriki gelişmeler için ilgi çekici bir adım
teşkil ettiği gibi diğer Karahanlı türbelerinin cephelerini de etkileyen ön yüzüyle ayrıca önem
taşır. Talas’ta XII. yüzyıl başından Ayşe Bîbî ve Balacı Hatun türbeleri Karahanlı tuğla
121


mimarisinin diğer iki önemli eseridir. Ayşe Bîbî Türbesi, Nasr b. İbrahim ile evlenmiş olan
Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan'ın kızı Ayşe Bîbî için yaptırılmıştı. Cephenin iki yanında
yer alan minare biçimindeki ortası daralan kuleleri ve cephenin bütünü, altmış dört değişik
süsleme ile işlenmiş sırlı tuğla bir kaplamaya sahiptir.
Medreseler: Türk mimarlığındaki eyvanlı medreselerin ilk örneklerine de, Karahanlılarda
rastlanılmaktadır. Semerkant'taki Şah Zinde yolu üzerinde yapılan kazılarda (1969-1972), bu
yapı türünün önemli örneklerinden biri ortaya çıkarılmıştır. 1066’da Tamgaç Buğra Han
tarafından yaptırılan medrese, oymalı
şituk (yalancı mermer) süslemelerle kaplıydı. Dört
yönden tonozlarla çevrili, küçük kubbeli girişi, küçük eyvanların açıldığı dikdörtgen plânlı
avlusuyla bu yapı eyvanlı medreselerin ilk örneklerindendir.
Kervansaraylar: Karahanlılar şaşılacak olgunlukta ve büyüklükte bir kervansaray
mimarisinin de geliştiricileridir. Şemsülmülûk Nasr b. İbrahim’in yaptırdığı iki
kervansaraydan Buhara-Semerkant yolunda, 1078-1079 tarihli Ribât-ı Melik’in pîştâk denilen
anıtsal taçkapısı ile cephesi ayaktadır. 86 x 86 metrelik boyutlara ulaşan bu yapının
cephesinde kerpiç üstüne tuğla kaplı geniş yivli bir düzen dikkati çeker. Üstte sivri kemerlerle
birbirine bağlanan bu iri yivler bütün bölge için karakteristik olmuştur. Çar Kurgan
minaresinde de rastlanan bu form ilgi çekici bir gelişmeyle Anadolu'da da kendini
gösterecektir. Karahanlılar, kervansaray mimarisinde gerçekleştirdikleri avlu-eyvan ve kubbe
kompozisyonlarıyla da öncüdürler.
Saraylar: Karahanlı sarayları hakkında da kaynaklarda bilgi bulunmaktadır. Sonradan
Gazneli, Gurlu ve Büyük Selçukluların da kullandığı Tirmiz Sarayı önemli bölümleriyle
aydınlatılmıştır. Yüksek portalleri, kare planlı köşkleri, eyvanlardaki taht salonu ve çok çeşitli
tekniklerdeki süslemeleriyle XI-XII. yüzyıl sivil mimarisi için örnek ve sentez bir anıt olarak
değerlendirilmektedir.
Mütehassıslarının kanaatlerine göre Mâverâünnehir ve Doğu Türkistan bölgesinde hâkim olan
Karahanlılar, bir yandan Horasan, Afganistan ve Kuzey Hindistan bölgelerinde hâkim olan
Gaznelilerle, öte yandan Büyük Selçuklularla sürekli ilişki içinde olduklarından, Asya’da
Türk mimarisinin yayılışında önemli etkileri olmuştur.
122


ÖZET
Mâverâünnehir ve Doğu Türkistan’da hüküm süren Karahanlılar (840-1212), Orta Asya’da
kurulmuş ilk Müslüman Türk devleti olarak kabul edilir.
Karahanlılar, siyasî varlıkları sürecinde Müslüman hanedânlardan başlıca; Abbasîler (7501258),
Sâmânîler (819-1005), Gazneliler (963-1186), Gurlular (1000-1215), Büyük
Selçuklular (1040-1157) ve Hârizmşahlar (1097-1231) ile eş zamanlı olarak tarih sahnesinde
yer almış ve bunlarla ilişkide bulunmuş bir hanedândır.
Karahanlılar hakkında yaygın olarak kullanılan isimlerden biri Buğra Hanlılar, diğeri İlig
(İlek) Hanlar’dır. Devletin “Karahanlılar” şeklinde adlandırılmaya başlaması ise, ilk defa Rus
şarkiyatçı V. V. Grigorev’in 1874’te yazdığı bir makale ile olmuştur.
Karahanlıların kurucuları günümüz Uygurların ve Özbeklerin ataları kabul edilen bir Türk boyu
Yağmalar’dır. Tarihi 840 yılına dayandırılabilen Karahanlı hanedânının bilinen ilk kağanı
Bilge Kül Kadır Han’dır. Daha sonra eski Türk devlet geleneğine bağlı kalınarak, büyük oğlu
Arslan Han Bezîr’in büyük kağan sıfatıyla Balasagun’da; diğer oğlu Kadır Han Oğulçak’ın
yardımcı kağan sıfatıyla Talas ve Kaşgar’da hüküm sürdüğü bilinmektedir.
Karahanlı hanedânının İslâmiyet’le tanışması ise Sâmânîler aracılığıyla olmuştur. Oğulçak’ın
yeğeni Satuk b. Bezîr (Satuk Buğra Han)’in, bir Sâmânî şehzadesiyle ve Nîşâburlu Ebü’l-
Hasan Muhammed b. Süfyân el-Kelemâtî gibi âlim ve sûfîlerle karşılaşmasına, İslâmiyet’le
tanışmasına ve nihayet Müslüman olmasına (920 veya 945) vesile olmuştur. Müslüman
olduktan sonra Abdülkerim adını alan Satuk Buğra Han, amcasından sonra hanedânın
yönetimine gelmiş, hızla Karahanlılar topraklarında İslâmiyet’in yayılmasına çalışmıştır.
Satuk Buğra Han’ın İslâmiyet’i kabulü, 955 yılında vefatına kadar Sâmânî-Karahanlı
ilişkilerinin dostluk ve iş birliği şeklinde devam etmesini sağlamıştır.
Satuk Buğra Han’ın ölümünden sonra yönetime gelen hanlar da bütün Karahanlıların
İslâmlaştırılmasında ve birleştirilmesinde çok çaba gösterdiler. Ne var ki, Karahanlı
yönetiminin Baytaş Süleyman’ın oğulları Ebu’l-Hasan Ali Arslan Han ve Harun Buğra Han
kolu olmak üzere iki koldan devamı, daha başından itibaren devletin birbirinden bağımsız iki
ayrı siyasî yapıya dönüşeceğinin habercisiydi. Nitekim devlet 1041/42 tarihinde Hocend sınır
kabul edilmek üzere, Doğu ve Batı olmak üzere ikiye bölündü.
Doğu Karahanlıların ilk hükümdarı Yûsuf Kadır Han’ın oğlu Arslan Han Süleyman oldu.
Doğu Hanlığı’nın hudutları içinde ise, Balasagun, Talas, İsficab, Şaş, Doğu Fergana, Kaşgar,
Yarkent ve Hoten bölgeleri yer alıyordu. Devletin merkezi ise genellikle Balasagun veya
Kaşgar oldu. Devlet II. İbrahim döneminde, göçebe unsurların sebep olduğu iç karışıklıkları
önlenmesinde Karahıtaylar (1130-1211)’dan yardım istenmesiyle sona yaklaştı. Çünkü
yardım amacıyla bölgeye gelen Karahıtaylar Balasagun’u ele geçirdi, bir daha da çıkmadı.
Böylece Balasagun Karahıtay başşehri oldu. II. İbrahim 1158’deki Karluk Türkmenleri
isyanında öldü. Ondan sonra tahta bazı hanlar geçmişse de iç karışıklıklar ve isyanlar sonucu
iflah olmayan devlet, son temsilci III. Muhammed’in 1210/11 yılında vuku bulan bir isyanda
ölmesiyle siyasi varlığını kaybetti. Bütün ülke toprakları Karahıtayların eline geçti.
Batı Hanlığı ise, 1041/42’de ayrılmayı gerçekleştiren Aynüddevle Muhammed b. Nasr
yönetimiyle başlamaktadır. Batı Hanlığı Mâverâünnehir ile Hocend’e kadar Fergana’ya
sahipti. Devlet merkezi önceleri Özkent, sonra Semerkant oldu. Bölgesel yakınlık nedeniyle
başından itibaren Selçuklularla rekabet içerisinde olan Batı Karahanlılar, 1074’te vezir Büyük
123


Selçuklu veziri Nizâmülmülk’ün gayretleriyle sağlanan barış ile Mâverâünnehir’de Selçuklu
hâkimiyetini tanıdı. İyi ilişkiler neticesinde evlilikler yoluyla iki taraf arasında akrabalık bile
kuruldu. Ancak Ahmed Han’ın, halkına kötü muamelede bulunmak ve servetini gasp etmekle
itham edilerek Selçuklu sultanı Melikşah’a şikayet edilmesi üzerine 1088’de ilişkiler tekrar
bozuldu. Batı Karahanlı Devleti, Selçuklulara bağlı bir devlet haline geldi (1089). Halkıyla
problemleri devam eden Ahmed Han, bir süre sonra da zındıklıkla itham ve muhakeme
edildikten sonra 1095’te idam edildi. Bundan sonraki dönemde Batı Karahanlılar tam olarak
Selçuklular denetiminde varlık gösterebildiler. Karahıtaylara karşı birlikte mücadele ettiler.
Son hükümdar Osman Han (1204-1212) ise Karahıtay ve Hârizmşah hükümdarlarıyla
kurduğu ilişkilerinde ikili oynamanın kurbanı oldu. Durumu fark eden Hârizm sultanı
Muhammed b. Tekiş, Semerkant’ta çıkan bir isyanda Osman Han’ın Hârizmlileri kılıçtan
geçirmesini fırsat bilerek başkent Semerkant üzerine yürüdü. Şehri ele geçirerek Osman Han’ı
idam etti. Böylece Batı Karahanlıların da siyasî varlığı sona erdi (1212).
Karahanlı devlet teşkilâtı eski Türk geleneklerini büyük ölçüde yansıtır. Hâkimiyet konusunda
Karahanlılar, bunun ilâhî menşeli olduğuna, yani devleti yönetme yetki ve gücünü ifade eden
“kut”u Tanrı kime vermişse ancak onun hükümdar olabileceğine inanıyorlardı. Hükümdar,
halkın refah ve huzur içinde yaşamasının, aç ve açık bırakılmamasının teminatı idi.
Hükümdarda bulunması gereken cesaret, adalet, şeref, sabır, kahramanlık, bilgelik, cömertlik,
doğruluk, affedicilik gibi pek çok insanî ve ahlakî vasıf İslâm öğretileriyle desteklenmiştir.
Geleneğe uygun olarak kullanılan lâkap ve unvanlarının yanı sıra Abbasî halifelerince layık
görülen lâkapları da kullanmışlardır. Aynı
şekilde başkent (ordu), saray, tâc, taht, otağ,
bayrak, çetr, tuğ, nevbet, sikke gibi hükümdarlık alametlerine hutbe ve halifeler tarafından
verilen hil’atleri eklemişlerdir.
Hakandan sonra söz sahibi olan hükümdar hanımlarına Terken Hatun, şehzadelere Tegin
(Tigin), hanedân mensubu prens ve prenseslerle bunların çocuklarına da Tarım denilirdi.
Sarayda hükümdar ailesinin dışında bazı görevliler de bulunurdu. Bunların başında vezirden
sonra önemli bir protokol memuru olan Ulu (Has) Hâcib, ona bağlı diğer hâcibler ve
buyruklar (teşrifatçılar) vardı.
Devlet yönetiminde hükümdarın en büyük yardımcısı “Yuğruş” adı verilen vezirdi. Hükümdar
adına devlet işlerini yürütürdü. Meclis-i Âlî’ye başkanlık ederdi. Vezirden ülkeyi iyi
yönetmesi, halkın huzurunu temin edecek tedbirleri alması, devlet hazinesini zenginleştirmesi,
ülkeyi genişletmesi, hizmet erbabına iyi davranması istenirdi.
Diğer Türk devletleri gibi Karahanlılarda da ordu Saray Muhafızları, Hassa Ordusu, Hanedân
mensuplarıyla vali ve diğer devlet adamlarına bağlı güçler ve devlete tâbi Çiğil, Karluk,
Uğrak gibi Türk boylarına mensup kuvvetler olmak üzere dört ana unsurdan oluşmaktaydı.
Karahanlılarda haberleşme Eşkinci denilen ve hızlı bir şekilde giden atlı postacılarla
sağlanıyordu. Eşkinciler (Postacılar), ulağ adı verilen ve yol boylarındaki menzillerde daima
hazır bulundurulan atlara biner, hükümdara ait ferman ve mektupları istenilen yerlere
ulaştırırlardı. Bu teşkilât daha çok askeri amaçla kullanılmaktaydı.
Karahanlılar döneminin en önemli ilim ve kültür merkezleri Buhara, Semerkant, Kaşgar,
Balasagun ve Özkent idi.
Karahanlı Devleti’nin kullandığı yazı diline Kaşgarlı Mahmud’un Divânu Lugati’t-Türk’teki
ifadesine göre Karahanlı Türkçesi ya da Hâkâniye Türkçesi denir.
124


Karahanlılar Türkçe’yi resmi dil olarak kullanmışlardır. Devletin Türklerin yoğun olarak
yaşadığı topraklarda kurulması sebebiyle, Arapça ve Farsça diğer Müslüman Türk
devletlerinden farklı olarak Karahanlılar kültüründe fazla etkin olamamıştır.
O zamandan kalan başlıca eserler Balasagunlu Yûsuf Has Hâcib (ö. 1077)’in Kutadgu Bilig’i,
Kaşgarlı Mahmud (ö. 1105)’un Dîvanü Lügati’t-Türk’ü, Edib Ahmed Yüknekî’nin Atabetü’lHakâyık’ıdır.
Karahanlılar dönemi, Tük-İslâm edebiyatının sözlü örnekleri bakımından da
zengin bir dönemdir. Bunlardan Satuk Buğra Han ve Manas Destanı kayda değerdir. Ahmed
Yesevî (ö. 1166)’nin, hikmet adı verilen dinî-tasavvufî manzumelerini içine alan Divân-ı
Hikmet de Karahanlı Türkçesi’nin ürünlerinden sayılmaktadır.
İslâmî dönem Türk mimarisinin Asya’da izlenebilen gelişmesinin ilk eserleri de Karahanlılar
devrinde ortaya çıkmıştır. Buhara yakınındaki Hazara Camii, Merv yakınındaki Talhatan
Baba Camii, Buhara’daki Mugak Attari ve Namazgâh Camileri Karahanlılar dönemine aittir.
Bunların dışında XI-XII. yüzyıl Karahanlı mimarisi için pek çok türbe, medrese, kervansaray
ve saray tespit edilmiştir.
GÖZDEN GEÇİR
.
Karahanlıların kuruluşlarının tarihsel süreci nasıl gelişti?
.
Karahanlı hanedânın İslâm dini ile tanışması hangi şartlarda oldu?
.
Karahanlıların Sâmânîlerle ilişkileri kendilerine ne kattı?
.
Karahanlıları birbirinden bağımsız iki devlet olmaya götüren süreç nasıl gelişti?
.
Doğu Karahanlılar devletini sona erdiren olaylar dizisi nasıl gelişti?
.
Batı Karahanlılar devletini sona erdiren olaylar dizisi nasıl gelişti?
.
Karahanlı hükümdarlarının iç ve dış politikalarında dinin etkisi nasıldı?
.
Karahanlılar döneminde belli başlı idarî makamlar hangileridir?
.
Dönemin Karahanlı Türkçesi ile kaleme alınmış başlıca eserler hangileridir?
.
Karahanlıların Türk-İslâm medeniyetinin oluşumuna hangi şekilde ve alanlarda
etkileri oldu?
125


DEĞERLENDİRME SORULARI
1. Tarihi 840 yılına dayandırılabilen Karahanlı hanedânının bilinen ilk kağanı aşağıdakilerden
hangisidir?
a. Satuk Buğra Han,
b. Bilge Kül Kadır Han,
c. Arslan Han Bezîr,
d. Kadır Han Oğulçak,
e. İlig Han Nasr,
2. Karahanlı hanedânının İslâmiyet’le tanışması aşağıdaki devletlerden hangisi aracılığıyla
olmuştur?
a. Abbasîler,
b. Gazneliler,
c. Selçuklular,
d. Sâmânîler,
e. Fatımîler,
3. Balasagun’lu Yûsuf (Has Hâcib), meşhur eseri Kutadgu Bilig’i Kaşgar’da yazarak 1069/70
yılında hangi Karahanlı hükümdarına ithaf etmiştir?
a. Tamgaç Buğra Kara Hakan’a,
b. Satuk Buğra Han’a,
c. Arslan Han Süleyman’a,
d. Yûsuf Kadır Han’a,
e. İlig Han Nasr’a,
4. Karahanlılar döneminde Türk-İslâm edebiyatına ait ilk önemli eserlerin yazılmasında
aşağıdakilerden hangisi etkili olmuştur?
a. Türkçenin resmi dil olarak kullanılması,
b. Ticarete önem verilmesi,
c. Divân örgütünün kurulması,
d. İktâ sisteminin uygulanması,
e. Hükümdara “kut” un tanrı tarafından verildiğine inanılması,
5. Batı Karahanlıların siyasî varlığına aşağıdaki devletlerden hangisi son vermiştir?
a. Gazneliler,
b. Büyük Selçuklular,
c. Sâmânîler,
d. Hârizmşahlar,
e. Abbasîler,
126


KAYNAKÇA
Altun, Ara. (1988). Ortaçağ Türk Mimarisinin Anahatları için Bir Özet, İstanbul:
Arkeoloji ve Sanat Yay.
Altun, Ara. (2001). “Karahanlılar (Mimari)”. DİA. İstanbul: İSAM yay. XXIV. 412

414.
Barthold, V. V. (1990). Moğol İstilâsına Kadar Türkistan. (Haz. H. D. Yıldız).
Ankara: TTK.
Bosworth, C. E. (1970). “Ilek-Khans or Karakhanids”. EI2 (İng.) Liden. Vol. III.
1113-1117.
Cezar, Mustafa. (1977). Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimarlık. Ankara:
Türkiye İş Bankası
Cüveynî. (1988). Tarîh-i Cihângüşâ, (Çev. Mürsel Öztürk). Ankara: Kültür ve Turizm
Bakanlığı.
Çeşmeli, İbrahim. (2007). Antikçağ'dan XIII. Yüzyıla Kadar Orta Asya ve Karahanlı
Dönemi Mimarisi. İstanbul : Arkeoloji ve Sanat Yayınları.
Çetin, Osman. (2009). Türk İslâm Devletleri Tarihi. İstanbul: Düşünce yay.
Doğan, Nejat. (2002). “Kutadgu Bilig’in Devlet Felsefesi-II”. Sosyal Bilimler
Enstitüsü Dergisi. Kayseri: Erciyes Ün. Yay. S: 13. S. 77-94.
Donuk, Abdülkadir. (1998). Eski Türk Devletlerinde İdârî-Askerî Unvan ve Terimler.
İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı.
ed-Dakûkî, Hüseyin. (1993). “el-Hareketü’l-Fikriyye fî Ahdi’d-Devleti’l-
Karahâniyye”. Mecelletü Dirâsât. S:2 s.7-29.
Esin, Emel. (1967). “Türk San'at Tarihinde Karahanlı Devrinin Mevkii”. VI. Türk
Tarih Kongresi Bildirileri (20-29 Ekim 1961). Ankara: TTK. s. 100-130.
Genç, Reşat. (2002). Karahanlı Devlet Teşkilatı. Ankara: T TK.
Göksu, Erkan. (2009). “Kutadgu Bilig’e Göre Türk Savaş Sanatı”. Uluslararası

Sosyal Araştırmalar Dergisi. S. 2/6 Winter s.266-281.
Grigorev, V. V. (1874). “Karachanidy v Maverannagre po Tarichi Muneddzima-basi v
Osmankom texte s prevodom i primecanijami”. Zapiski Vostochnago Otdyeleniya, St.
Petersburg, Vol.17. 189-258.
Hacieminoğlu, Necmettin. (2001). “Karahanlılar (Karahanlı Türkçesi)”. DİA.
İstanbul: İSAM yay. XXIV, 412.
İbnü’l-Esîr, Izzüddin Ebu’l-Hasan. (1982). el-Kâmil fi’t-tarîh. Beyrut.
Karamanlıoğlu, Ali. (1972). Türk Dili Nereden Geliyor Nereye Gidiyor?. İstanbul:
Hareket Yayınları.
127


Kaşgarlı Mahmûd. (1990), Divanu Lügati’t-Türk. Ankara: Kültür Bakanlığı.
Kochnev, B. D. (1996). “The Origins of Karakhanids: A Reconsideration”. (trc. J.
Paul).
Der Islam. Vol. LXXIII p.352-357
Merçil, Erdoğan. (1993). Müslüman-Türk Devletleri Tarihi. Ankara: TTK.
Nizâmülmülk. (1982). Siyâsetnâme. (Haz. Mehmet Altay Köymen). Ankara: Kültür ve
Turizm Bakanlığı
Özaydın, Abdülkerim. (2001). “Karahanlılar”. DİA. İstanbul: İSAM yay. XXIV. 404

412.
Sofuoğlu, Cemal. (1989). “Kur’an ve Hadis Kültürünün Kutadgu Bilig’deki İzleri”.
DEÜİFD, İzmir: Dokuz Eylül Ün. Yay. C. V. s. 127-180.
Şener, Halil İbrahim. (2002). “Karahanlılarda Dil ve Edebiyat”. Türkler. (Edt. H. C.
Güzel-K. Çiçek-S. Koca). Ankara: Yeni Türkiye yay. s.784-792.
Togan, Zeki Velidi. (1970). Umumi Türk Tarihine Giriş. İstanbul: İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi.
Yazıcı, Nesimi. (2002). İlk Türk-İslâm Devletleri Tarihi. Ankara: TDV
Yıldız, Naciye. (1995). Manas Destanı (W.Radloff) ve Kırgız Kültürü ile İlgili Tespit
ve Tahlilleri. Ankara: Türk Dil Kurumu.
Yûsuf Has Hâcib. (1985). Kutadgu Bilig. (Çev. Reşid Rahmeti Arat). Ankara: TTK.
128


1. Türklerin İslâmiyeti Kabulü
2. Türk Valilerince Kurulan Devletler
3. İdil (Volga) Bulgar Hanlığı
4. Karahanlılar
5. GAZNELİLER
Öğr. Gör. Dr. Halide Aslan
6. Selçuklu Devleti Siyasî Tarih
7. Selçuklu Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
8. Hârizmşahlar
9. Anadolu ve Balkanlarda Kurulan Türk-İslâm Devletleri
10. Osmanlı Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
11. Orta Asya, Hindistan, İran ve Doğu Avrupada Kurulan Türk-İslâm Devletleri

Ünitede Ele Alınan Konular
I. Gaznelilerin Siyasî Tarihi
A. Gazneliler Devletinin Kuruluşu
B. Sultan Mahmud ve Gaznelilerin Yükseliş Dönemi
C. Gaznelilerin Zayıflaması ve Yıkılışı
II. Gaznelilerde Teşkilât, Kültür Ve Medeniyet
A. İdarî Teşkilât
B. Merkez Teşkilâtı
C. Taşra Teşkilâtı
D. Kültür ve Medeniyet
E. İmar Faaliyetleri
Ünite Hakkında
Gazneliler Devleti (963-1186) Afganistan’da, Türklerin ilk kurdukları devletlerden biridir.
Gazneliler iki asrı geçen hâkimiyetleri döneminde sadece Afganistan bölgesinde değil Kuzey
Hindistan’da da önemli ölçülerde varlık göstermişlerdir. Bu bölgelerde Sünnî İslâm’ın
yayılmasındaki çabaları bilhassa kayda değerdir. Bu gayretleri sayesinde, hâkim oldukları
bölgelerde Türk-İslâm medeniyetinin izleri bu gün de hâlâ görülebilmektedir.
Gazneliler Devleti’nin temelleri Sâmânîler Devleti kadrolarında yetişmiş
Alp Tegin
tarafından atılmıştır. Bu devletin en meşhur idarecileri Sultan Mahmud (998-1030) ve
Mesud (1030-1040) olmuştur. Özellikle Sultan Mahmud’un gerçekleştirdiği 17 Hint seferi ile
Hindistan ve çevre bölgelere İslâmiyet taşınmıştır. Gazneliler Devleti 1040 yılında
Selçuklulara karşı yaptıkları
Dandanakan Savaşı sonrasında güç kaybetmeye başlamış
1186’da da yıkılmıştır.
Öğrenme Hedefleri
Bu ünitenin sonunda;
.
Gazneliler Devleti’nin kuruluş sürecini öğreneceksiniz.
.
Sultan Mahmud’un kim olduğunu ve Gazneliler Devleti anıldığında neden öncelikle
onun isminin hatırlandığını kavrayacaksınız.
.
Sultan Mahmud’un Hindistan’a yaptığı seferlerin amaç ve sonuçlarıyla bunların Türk

İslâm ve dünya tarihlerindeki yeri hakkında kuvvetli bir kanaat sahibi olacaksınız.
.
Gazneliler Devleti’nin Selçuklular ile ilişkilerinin sonuçlarını değerlendireceksiniz.
.
Dandanakan Savaşı’nın Gazneliler ve Selçuklular açısından önemini kavrayacaksınız.
.
Gazneliler Devleti’nde yer alan kurumları tanıyacaksınız.
.
Gaznelilerin teşkilât yapısı hakkında bilgi sahibi olacaksınız.
.
Gazneliler Devleti’nin ilim ve kültür hayatındaki yerini analiz edebileceksiniz.
130


Üniteyi Çalışırken
Bu üniteyi çalışırken;
.
Üniteyi anlayarak okumakla işe başlayınız.
.
Mutlaka harita ve sözlük yardımıyla çalışınız.
.
Burada anlatılan bilgiler ile yetinmeyip, konumuz hakkında daha yeterli bilgi sahibi
olabilmek için ünite sonunda verilen kaynaklara başvurunuz.
.
Özet’i okuyarak, üniteyi hatırlayınız.
.
Ünite sonunda yer alan değerlendirme sorularını mutlaka cevaplandırınız.
131


GAZNELİLER

I. GAZNELİLERİN SİYASÎ TARİHİ
A. Gazneliler Devletinin Kuruluşu
Gazneliler Devleti, Türklerin M.Ö. II yüzyıldan beri yurt olarak seçtikleri Afganistan’da
kurulmuştur. Gazneliler Devleti ve hanedânı, Kâbil’in 154 km. güney-batısındaki başkentleri
Gazne dolayısıyla Gazneliler ismini almakla birlikte, tarih kaynaklarında Yemînîler ve
Sebükteginîler olarak da geçmektedir. İlk Türk-İslâm devletleri arasında önemli bir yeri olan
Gazneliler, iki yüz yılı aşkın ayakta kaldıkları dönemde hem kendi bölgelerinde hem de
komşu bölgeler ve Hindistan’da önemli bir güç olarak varlıklarını devam ettirmişlerdir. Yine
Gazneliler, bu bölgelerde İslâmiyet’in yayılmasına ve yerleşmesine önemli katkılar
sağlamışlardır.

Gazneliler Devleti’nin kurucusu olan Alp Tegin (Alptigin), Sâmânîler Devleti (8191005)’
nde yetişerek hizmet veren Türklerden biridir. Sâmânîler parlak devirlerinde (özellikle
912’den itibaren) Türkleri Mâverâünnehir bölgesinin muhtelif yörelerinden getirmişler,
bunları doğrudan Hilâfet ordusunda görevlendirildikleri gibi farklı eyaletlerde de çeşitli
hizmetlerde de onlardan faydalanmışlardır.
880-881 yılında doğduğu tahmin edilen Alp Tegin, çocuk yaşta Sâmânî emirlerinden
İsmailoğlu Ahmet’in memlûku (kölesi) olmuştur. Alp Tegin, cesareti ve zekâsı sayesinde
Sâmânîler Devleti’nin en önemli mevkilerine kadar yükselmeyi başarmış, Emir Nasr b.
Ahmed (914-943) tarafından azad edilmiş, Sâmânî Emîri Nuh (943–954) zamanında
saraydaki bütün idarenin başı konumundaki Hâcibu’l-Hüccâblık görevine getirilmiştir. Sahip
olduğu nüfûz sayesinde devlette istediğini Vezir ve hattâ Hükümdar yapabilecek duruma
gelmiştir. Sâmânîlerin dağılma sürecine girdiği dönemde, Alp Tegin 10 Şubat 961 tarihinde
Sâmanî emiri tarafından en yüksek askerî makam olan Horasan Sipehsâlârlığına getirilmiş ve
132


vezir Bel’amî ile anlaşarak, kendi adayını Sâmânî tahtına oturtmak istemiş, ancak başarılı
olamamıştır. Onun bu gücünden çekinen Sâmânî Emîri Abdülmelik (954–961), Alp Tegin’i
merkezden uzaklaştırmak amacıyla Horasan’a Vali olarak atamış, ondan sonra tahta çıkan
Mansur (961–976) ise, bu görevine son vermiştir. Bunun üzerine Belh şehrine çekilen Alp
Tegin burada da tutunamayınca, kendisine bağlı dört bin kadar askerle Afganistan’a geçmiştir.
Gazne kentini kuşatarak buradaki mahallî hanedân Levikleri bertaraf ederek şehre hâkim
olmuştur (Ocak 963).
Alp Tegin, Hindistan'a seferler düzenlemeye başladığı sırada (13 Eylül 963) hayatını
kaybetmiş, ölümünden sonra Gazne'de hâkimiyet kısa bir süre Levikler tarafından ele
geçirilse de yerine geçen oğlu Ebû İshak İbrahim (963-966), Sâmânî Emîri’nin de
yardımıyla şehri yeniden ele geçirmiştir. Ebû İshak İbrahim'in veliaht olabilecek oğlu
bulunmadığından, 12 Kasım 966'da ölümünden sonra yerine Türk komutanlarından Bilge
Tegin geçmiş ve Sâmânî Devleti'ne bağlılığını bildirmiştir. Fakat onun da Gerdiz Kalesi
kuşatmasında ölümü üzerine Böri (Pîri) Tegin başa gelmiş, ancak başarılı bir yönetim
sergileyemediği için Türkler tarafından görevinden alınarak Sebük Tegin devletin başına
getirilmiştir (977-997). Buhara'daki Sâmânî komutanlarından Fâik, bağımsız bırakılmış bu
Türk topluluğunu egemenliği altına almak için bir ordu gönderdiyse de, bu ordu mağlup
edilmiş ve bir daha Buhara'dan yani Sâmânîlerden Gazne'ye saldırı olmamıştır.
Sebük Tegin, görünüşte Sâmânîlerin bir valisi olarak hareket etmesine rağmen, bağımsız bir
Gazne Devleti'nin temeli onun zamanında atılmış, babadan oğula geçen bir hanedân
oluşturulmuştur. Kısa zamanda Türklerin nüfûzu, Gazne'den Doğu Afganistan'daki Zabulistan
bölgesine kadar yayılmış, şehrin ileri gelenlerinden birinin kızıyla evlenen Sebük Tegin
böylelikle bölge halkının sempatisini de kazanmayı amaçlamıştır. Devletin sınırları onun
döneminde Toharistan, Zemindaver ve Belucistan'daki Kusdar bölgesine kadar genişlemiştir.
O, Müslümanlığın yayılmasını engelleyen Hinduşahî Racası'nı mağlup etmiş ve Kabil Nehri
boyunca Peşaver'e kadar ilerlemeyi ve bölgede İslâmiyet’in ilk yapı taşlarını oluşturmayı
başarmıştır. Bu durumuyla o, oğlu Mahmud’a Hindistan kapılarını açarak gelişmeye müsait
bir devlet bırakmıştır.
Sebük Tegin’in saltanatının ilerleyen döneminde de Sâmânîlerle ittifakı devam ettirmiştir.
Türk komutanlarından Ebû Ali Simcûrî ve Fâik birleşmesine karşı Sâmânî Emiri I. Mansur,
994'te Sebük Tegin'i yardıma çağırmış, Sebük Tegin ve oğlu Mahmud Horasan'a gelip
isyancıları yenmişlerdir. Bunun üzerine Sâmânî Emiri Mahmud'a, Seyfü'd-Devle ünvânı ve
Horasan Ordu Komutanlığı görevini tevdi etmiştir. Gazneli hâkimiyetini; Toharistan,
Zabulistan, Gur ve Belucistan'a kadar taşıyan Sebük Tegin, Ağustos 997'de öldüğünde
Gaznelileri tam bir devlet hüviyetine kavuşturmuş bulunmaktaydı.
B. Sultan Mahmud ve Gaznelilerin Yükseliş Dönemi
Sebük Tegin veliaht olarak küçük oğlu İsmail’i seçmiş, bunun için komutanlarından da söz
almış ve İsmail’in veliahtlığına destek sağlamıştır. Sebük Tegin öldüğünde, isteğine uyularak
İsmail tahta çıkarılmış ancak, bu arada Nişabur’da bulunan ağabeyi Mahmud, kardeşinin
hükümdarlığını tanımamıştır. Mahmud, önce İsmail’den tahtı kendi isteği ile bırakmasını
istemişse de o bu isteği geri çevirmiştir. Gazne ordusu da Mahmud’un tahta çıkmasını
desteklemiştir. Sonunda yapılan taht mücadelesini Mahmud kazanmış ve 28 yaşında Gazne
tahtına oturmuştur (998–1030).
Çocukluğundan itibaren her bakımdan iyi yetişmiş olan Mahmud, Kur’ân-ı Kerîm’i
ezberlemiş ve dinî bilgi alanında Hanefî Fakihi sayılabilecek dereceye ulaşmıştır. İyi bir
133


Müslüman olarak kendinde yönetim sorumluğu hissettiğini attığı her adımda sergilemiştir.
Ayrıca tarih ve siyasetle de özel olarak ilgilenmiştir. Daha gençlik dönemlerinde çok çeşitli
görevlerde bulunmuş, sahip olduğu teorik bilgileri pratiğe dökme fırsatı elde etmiştir. Bu
vasıflarıyla ve daha sonra kazandığı zaferlerle Mahmud, Gaznelilerin en tanınmış idarecisi
olarak tarihe geçmiştir. Sultan Mahmud hükümdar olduktan sonra 999’da Sâmânîler üzerine
büyük bir sefer düzenlemiş, güçlü ordusuyla Sâmânîleri yenerek Horasan’ı da ele geçirerek
devletine katmıştır. Böylece Sâmânîlerin mirasına ortak çıktığını gösteren Sultan Mahmud,
aynı nedenle Karahanlılarla da savaşmayı göze almıştır. Sonunda iki devlet arasında bir
anlaşmaya varılarak, Ceyhun Nehri sınır olmak üzere Sâmânîlerin toprakları iki devlet
arasında paylaşılmıştır. Bu antlaşmaya göre Mâverâünnehir toprakları Karahanlılara
bırakılırken, Horasan toprakları da Gaznelilerde kalmıştır.
Sultan Mahmud, Sâmânîlerin tanımadığı Abbasî halifesi adına hutbe okutmuş, Abbasî halifesi
Kadir-Billah da, Mahmud’un sultanlığını onaylayarak ona hil’at, bayrak, taç ve ferman gibi
hâkimiyet alâmetleri göndermiş ayrıca ‘Yemînü’d-Devle ve Emînü’l-Mille’ lâkabını vermiştir
(999).
Sultan Mahmud, Kuzey sınırlarının güvenliğini sağladıktan sonra yönünü Hindistan’a
çevirmiş ve dış siyasetinde büyük yeri ve önemi olan bu bölgeye 17 sefer düzenlemiştir.
Nitekim bundan sonra devletini, bu geniş ve zengin ülke yönünde genişletmiştir. Başkent
Gazne’nin Kuzey Hindistan ovalarına hâkim bir yüksekliğe sahip olması bu seferleri
kolaylaştırmıştır.
Her ne kadar bazı
şarkiyatçılar tarafından farklı biçimlerde tartışmakta ise de, Sultan
Mahmud’un Hint yarımadası üzerine yaptığı seferlerin başlıca nedenleri özetle şu şekilde
gösterilebilir:
-Hindistan’a İslâmiyet’i yaymak,
-İslâmiyet’in bütünlüğünü tehdit eden bölücü mezheplerin Hindistan’daki faaliyetlerine
son vermek,
-Hindistan’ın yeraltı ve yer üstü kaynaklarından faydalanmak,
- Devletini her yönden zenginlikleriyle destekleyecek bir ülke olan Hindistan’ı
Gaznelilere katarak güçlenmek ve böylece İslâm dünyasının liderliğini üstlenmek.
Sultan Mahmud’un, 1000 yılında başladığı bu Hint seferlerinin en önemlisi 16’ncısı olup,
Somnat/Sûmenât Seferi olarak tarihe geçmiştir (1025-1026). Bu sefer sonunda kazandığı
zaferle bütün İslâm dünyası tarafından tanınan Mahmud’a, Abbasî halifesi tarafından ‘Sultan’
unvânı verilmiş, kendisi ve ailesi ‘Kehfü’d-Devle ve’d-Din’ (Devlet ve Dinin sığınağı)
lâkabıyla onurlandırılmıştır.
Bu seferler sonunda Sultan Mahmud, Hindistan’ın en zengin bölgeleri olan Pencap, Peşaver,
Multan, Gucerat, Delhi ve Ganj vadisinin batı yakasını hâkimiyeti altına almayı başarmıştır.
Hindistan’dan ganimet olarak elde edilen zengin altın ve mücevherler Gazne’ye taşınarak ülke
çok kıymetli yapılarla imar edilmiş, Hindistan’dan getirilen fillerle de Gazne ordusu, farklı ve
üstün bir güç kazanmıştır. Ayrıca bu seferler sonucunda, günümüzde pek çok Müslüman’ın
yaşadığı Hindistan’da İslâm dini yayılmaya ve kalıcı olarak yerleşmeye başlamıştır.
Sultan Mahmud, bir taraftan Hindistan seferleri ile ilgilenirken diğer taraftan ülkenin farklı
meselelerini de ihmal etmemiş, 1003 yılında Sistan bölgesine sefer düzenleyerek, bölgeyi
134


Gazne’ye bağlamıştır. Sultan Mahmud’un kuzeyde askerî ve siyasî ilişkiler kurduğu en
önemli güç Karahanlılar olmuştur. Bilindiği gibi Ceyhun nehri sınır olmak üzere iki ülke daha
önce anlaşmaya varmış, Horasan toprakları Gaznelilere verilmiştir. Ancak Batı Karahanlı
hükümdarı
İlek Nasr’ın Horasan’a 1006 yılında bir sefer düzenlemesiyle iki ülke arasındaki
antlaşma bozulmuş, mücadeleyi Gazneliler kazanmış ve İlek Nasr Horasan’dan çıkarılmıştır.
Daha sonraki yıllarda İlek Nasr, Horasan üzerine tekrar seferler düzenlemişse de başarılı
olamamıştır. İlek Nasr’ın ölümü sonrasında iki devlet yeniden anlaşarak, güç birliği yapıp
kuvvetlerini Müslüman olmayan ülkelere karşı kullanma kararı almışlardır.
Sultan Mahmud döneminin önemli siyasî olaylarından birisi de Gaznelilerle Selçuklu
ilişkileridir. Bu çerçevede 1025 yılında Sultan Mahmud’la, ülkesindeki saltanat
mücadelesinden kurtulmak isteyen Karahanlı Yusuf Han, yine Karahanlılardan Ali Tegin ile
Selçuklu Yabgusu Arslan Han’ın oluşturduğu ittifaka karşı ortak bir hareket
gerçekleştirmişlerdir. Sultan Mahmud, Arslan Yabgu’yu yenmiş ve esir olarak hapsetmiştir.
Bunun üzerine Arslan Yabgu’ya bağlı olan 4.000 çadırlık Oğuz Türkleri, onun peşinden
giderek Gazne’ye yerleşmişlerdir. Önceleri Oğuz Türkleri ile iyi geçinen yerli halk, Oğuzların
çoğalmasıyla bazı sorunlar yaşamaya başlamıştır. Bunun üzerine Gazne Devleti de Oğuzları
ülkeden dışları çıkarma kararı almıştır. Sultan Mahmud’un gerçekleştirdiği bir diğer önemli
siyasî faaliyet de Hârizmşahlar Devleti’nin topraklarını hâkimiyeti altına almasıdır. Buraya
ilki 1011 ve ikincisi 1020 tarihlerinde olmak üzere iki sefer düzenlemiş, 1017 yılından sonra
Hârezm, Gazne’den gönderilen valilerce yönetilmeye başlanmıştır. Sultan Mahmud’un askerî
faaliyetleri sonucunda Afganistan’daki Gur ve Belucistan bölgeleri de Gazne Devleti’nin
topraklarına katılmıştır. Ancak bölgede İslâmiyet’in yayılma seyri yavaş olmuştur.
Rey’e yönelen Gazneli Sultan Mahmud, Büveyhoğullarını da yenerek Irak-ı Acem denilen
Hemedan ve Isfahan şehirleri arasındaki bölgeye sefer yapmış, burada şiddet kazanan Bâtınî
cereyanları bastırmış ve bu şehirleri de Gazne topraklarına katmıştır. Irak seferi dönüşü yolda
hastalanan Sultan Mahmud 1030 yılında Gazne’de ölmüştür.
Türk-İslâm tarihinde çok özel bir yeri olan Sultan Mahmud, Gazne Devleti’ni imparatorluk
haline getirmiştir. Hindistan üzerine düzenlediği 17 seferle de bu ülkenin önemli bir
bölümünü fethetmiştir. Böylece İslâmiyet’in Hindistan’da yayılmasını da sağlamıştır. Onun
zamanında ülkesinin sınırları batı da Irak’tan doğuda Ganj deltasına, güneyde Umman
Denizi’nden kuzeyde de Aral gölü ve Hazar Denizi’ne kadar uzanıyordu
Sultan Mahmud’un ölümünden sonra yerine veliahdı ve küçük oğlu Muhammed geçmiş, o
sırada devletin batı bölgelerini yöneten Mesud, bunu kabul etmeyerek, kardeşi ile taht
mücadelesine girmiştir. Ordu komutanlarının, halifenin ve bölgedeki bazı Türkmenlerin
desteği ile Mesud 32 yaşında Gazne tahtına oturmuştur (1030-1040).
Sultan Mesud tahta geçince Veziri değiştirmiş, bazı vali ve komutanları görevlerinden alarak
yerlerine kendi adamlarını görevlendirmiştir. Önce Abbasî Halifesi Kadir-Billâh’ın daha
sonra da onun yerine halife olan Kaim-Biemrillah’ın adına hutbe okutmuş ve Halife
tarafından ‘Nasıru Dinillah Hâfizu Ibadullah ve Zâhiru Halifetillah’ unvânlarıyla tâltif
edilmiştir. Sultan Mesud, saltanatının ilk yıllarında Karahanlı hükümdarı Ali Tegin meselesi
ile uğraşmak zorunda kalmıştır. Mesud, tahta çıkması için yardımcı olması karşılığında
Huttalân otlaklarını Ali Tegin’e vermeyi vaat etmiş, ancak desteğini almadığı için bundan
vazgeçmiştir. Ali Tegin, Mesud aleyhine ittifak oluşturmaya çalışırken kardeşiyle beraber
hapsedilmiş ve kısa süre sonra ölmüştür.
135


Sultan Mesud, babası gibi Hindistan seferlerine önem vermiş ve bölgeye çok sayıda askerî
harekât düzenlemiş, bu seferlerde kısmen başarılı olunmuşsa da Selçuklu ve Karahanlılarla
uğraşmak mecburiyetinde kaldığı için bu seferlere gerektiği kadar yönelememiştir. Sultan
Mesud, Mâverâünnehir ve Horasan’a doğru ilerleyen Tuğrul ve Çağrı beylerin komutasındaki
Selçuklular üzerine ordu göndermiş, 1035 yılında yapılan savaşı Gazneliler kaybetmiştir.
Savaştan galip çıkan Selçuklular, Horasan bölgesinde gittikçe güçlenerek Belh şehrini ele
geçirmişlerdir. Selçuklulara karşı yeniden sefere çıkan Sultan Mesud, Serahs yakınlarında
yaptığı savaşta yenilmiştir (1038). Selçuklular karşısında ikinci kez yenilen Sultan Mesud,
Tuğrul Bey önderliğindeki Selçuklu askerlerinin Horasan’ın Nişabur şehrine girmesine engel
olamamıştır.
Sultan Mesud Selçuklu Türklerinin Horasan bölgesinde bulunmalarını asla
kabullenememiştir. Ülkesi için gittikçe büyük bir tehdit oluşturduğunu düşündüğü
Selçukluları, topraklarından çıkarmak için güçlü bir ordu kurma hazırlığına başlayan Sultan
Mesud, fillerle de güçlendirdiği ordusuyla harekete geçmiş ve 1040 yılında Dandanakan’da
Tuğrul ve Çağrı beylerin komutasındaki Selçuklu ordusuyla karşı karşıya gelmiştir. Üç gün
süren savaş sonunda Sultan Mesud yenilmiş ve savaş alanından kaçarak canını zor
kurtarabilmiştir. Dandanakan Savaşı sonunda Horasan ve İran topraklarını kaybeden
Gazneliler, büyük bir darbe yemişlerdir. Savaşı kazanan Tuğrul ve Çağrı Beyler Büyük
Selçuklu Devleti’nin temellerini atmışlar, Gazneliler ise hızla yıkılış sürecine girmişlerdir.
Sultan Mesud, Dandanakan yenilgisi sonrasında önce Merv’de Berkdiz Kalesi’ne, daha sonra
Garcistan tarafına kaçmış ve buradan Gazne’ye çekilmiş, nihayet kendisini güvende
hissetmediğinden hazineleri ile birlikte Hindistan’a gitmeye karar vermiştir. Fakat Hindistan
yolunda ordusunda isyan çıkmış ve asiler Sultan Mesud’u esir ederek hazinesini
yağmalamışlardır. Kensisine sadık kuvvetleri ile isyanı bastırmaya çalışsa da, asiler tarafından
Hindistan’da Girî Kalesi’ne hapsedilerek öldürülmüştür. (1041).
Sultan Mesud, babası Sultan Mahmud kadar başarılı bir devlet adamı olamamıştır. Askerî
yönü ve siyasî yeteneği düşük bir hükümdar olarak tarihe geçen Sultan Mesud, çevresine ve
komutanlarına gerekli güveni veremediği gibi, babasının döneminde devlet hizmetinde olan
başarılı komutanları da çeşitli nedenlerle gücendirmiş, değerli ve tecrübeli devlet adamlarını
görevlerinden almıştı. Kendisinin olumlu yönlerinin başında cömertliği ve âlimleri sevmesi
sayılmaktadır. Ayrıca, saltanatı döneminde genç ve dinamik Selçuklular gibi bir güçle
uğraşmak zorunda kalmış olması olumsuz bir durum oluşturmuştur.
C. Gaznelilerin Zayıflaması ve Yıkılışı
Ayaklanarak isyan çıkaran ve Sultan Mesud’u öldüren Gazneli askerler, onun yerine kardeşi
Muhammed’i ikinci defa tahta çıkarmışlardır (1040). Fakat Mesud’un oğlu Mevdûd, amcası
Muhammed’e karşı başlattığı taht mücadelesini kazanarak ‘Şihâbu’d-Devle’ unvânıyla
devletin başına geçmiştir (1041). Kaynaklarda dedesi Sultan Mahmud’u örnek aldığı ifade
edilen Sultan Mevdûd (1041–1049), iktidarı döneminde Hindistan’da çıkan ayaklanmalarla
ilgilenmiş ve Selçuklularla mücadele etmek zorunda kalmış, sonunda yine Selçuklular üzerine
yapacağı bir seferin hazırlığı içinde iken ölmüş (1049), takip eden dönemde ülkede on yıla
yakın bir süre taht kavgaları yaşanmıştır. Bu çerçevede 1050’de tahta Sultan Mahmud’un oğlu
Abdurreşid çıkmıştır. 1053 yılında Tuğrul adındaki bir Türk komutanı, Abdürreşid ve on bir
şehzadeyi öldürerek Gazneliler Devleti’nin başına geçmiştir. Ancak Tuğrul’un da hâkimiyeti
çok kısa sürmüş ve o da diğer bir Türk komutanı tarafından öldürülmüştür. Daha sonra Gazne
tahtına Sultan Mesud’un oğlu Ferruhzâd geçirilmiştir (1052–1059).
136


Sultan Ferruhzâd Selçuklularla başarılı mücadeleler yapmış, ancak devleti, içinde bulunduğu
sıkıntıdan kurtaramamış ve 1059 yılında ölmüştür. 1059 yılında İbrahim’in sultan olmasıyla
uzun süre Gaznelilere sıkıntı veren taht kavgaları sona erdirilmiştir. Sultan İbrahim
Selçuklularla akrabalık ilişkileri kurarak mücadele dönemine son vermiş, dostluk ilişkilerinin
temellerini atmıştır. Selçuklulardan gelebilecek saldırılardan bu şekilde kurtulan İbrahim,
Hindistan’a yönelerek burada bazı kaleleri fethetmeyi başarmıştır. Gur bölgesinde
idarecilerinin zulmüne dayanamayan halkın Gazne’deki İbrahim’e gönderdikleri davet
mektubu üzerine bu bölgeyi de hâkimiyeti altına almıştır. Gazneli sikkeleri üzerinde sultan
unvânı ilk görülen hükümdar İbrahim’dir. 40 yıllık hükümdarlığı döneminde Sultan İbrahim,
babasının ve dedesinin zamanındaki Gazneliler Devleti’nin kudret ve gücünü yeniden
sağlamaya çalışmış ve 1099 yılında ölmüştür.
Sultan İbrahim’in oğlu III. Mesud (1099-1115) babasının yolunu takip etmiş, halkın
kendisine ‘Mesud-ı Kerîm’ şeklinde hitabına mazhar olmuştur. Takip eden dönemde
Mesud’un oğulları
Şirzad (1115-1116), Melik Arslan (1116-1118) ve Behramşah (11181157)
tahta geçmişlerdir. Gaznelilerin son büyük hükümdarı Behramşah döneminde
Gazneliler Devleti artık bağımsız bir devlet olmayıp Selçuklu hâkimiyeti altına girmiştir.
Sultan Behramşah Hindistan’da çıkan ayaklanmaları bastırarak devlet işlerini düzene
koymaya çalışmıştır. Gazneliler sultanı Behramşah yıllık vergisini ödemeyince, Selçuklu
Sultanı Sencer, Gazne üzerine sefere çıkmış (1136), bunun üzerine Behramşah, Sencer’den
özür dileyerek ona olan bağlılığını teyit edince o da Behramşah’ı affederek tahtında kalmasına
izin vermiştir. Sultan Behramşah’ın bir diğer siyasî faaliyeti de Gur Devleti’ne yönelik
olmuştur. Behramşah’ın Gurluların iktidar mücadelesine karışması üzerine Gurlularla
Gazneliler arasında büyük bir mücadele başlamış, sonunda Gur hükümdarı Alaeddin Hüseyin,
Gazne’ye kadar gelerek şehri yakıp yıkmış, Gazne halkını da kılıçtan geçirerek öldürmüştür.
Bu arada Behramşah da Hindistan’a çekilmiştir.
1152 yılında Selçukluların Gurluları yenmesi üzerine Behramşah yeniden Gazne’ye hakim
olmuştur. 1157’de Behramşah’ın ölmesiyle yerine oğlu Hüsrevşah geçmiştir (1157-1160). Bu
dönemde Gurlular, Gaznelileri sıkıştırmaya devam etmişlerdir. Bu baskı özellikle Büyük
Selçuklu sultanı Sencer’in 1157’deki ölümünden sonra daha da artmıştır. Nihayet Hüsrevşah,
Gur baskısına daha fazla dayanamayarak Gazne’yi terk etmiştir. Başkentini Lahor’a taşıyan
Hüsrev Şah orada ölmüş (1160), yerine geçen oğlu Hüsrev Melik, Gazneliler Devleti’ni
toparlayacak bilgi ve yeteneğe sahip olmadığından, Türk ve yerli emirler Hüsrev Melik’e itaat
etmeyerek kendi başlarına hareket etmişlerdir. Devletinin kötü gidişine aldırmadan zevk ve
sefaya dalan Hüsrev Melik, devletinin yıkılışını durduramamıştır.
1186 yılında Lahor’a giren Gurlular, Gazneliler Devleti’ne son vermişlerdir. Asya’nın çok
önemli bir bölgesinde hüküm süren Gazneliler, dünya ve İslâm tarihi içinde önemli bir yere
sahiptirler. Gazneliler, Hindistan’da İslâmiyet’in yayılıp kökleşmesinde önemli bir rol
oynamışlar, yaşadıkları dönemin bir kısmında Türk-İslâm dünyasının lideri de olmuşlardır.
Gazneliler Hindistan’da daha sonraki dönemlerde kurulacak olan Türk-İslâm devletlerinin de
temellerini atmışlardır. Bunlar yanında Türk kültürünün ve İslâm medeniyetinin gelişmesine
tartışılmaz katkıları olmuştur.
II. GAZNELİLERDE TEŞKİLÂT, KÜLTÜR VE MEDENİYET
A. İdarî Teşkilât
Gazneliler kurumsal yapılanmada Sâmânîleri örnek olarak alırken, hem Abbasîler hem de
İslâm öncesi Türk kültürel öğelerinden etkilenmişler tam bir sentez gerçekleştirmişlerdir.
137


Gaznlilerde devletin en üst kademesinde emir veya sultan denen hükümdar bulunmakta idi.
Hükümdardan sonraki yetkili kişi Hâce-i Buzurk unvânıyla Vezir’di ve o hükümdarın
yardımcısı olmakla beraber son söz doğal olarak hükümdara aitti.
Gazneli sultanlarının Abbasîlerle ilişkilerini iyi tuttukları hatırlanmalıdır. Özellikle Sultan
Mahmud ve Mesud’un yaptıkları seferlerde Halife’nin onay ve desteğini almaları, fetihlere
meşruiyet kazandırma çabasının göstergesidir.
Saray teşkilâtı o dönemdeki diğer Müslüman Türk devletlerine benzemektedir. Gazneli,
Karahanlı, Selçuklu müesseselerinde Sâmânîler vasıtasıyla Abbasî etkisi bârizdir. Örneğin
Gazneli sarayında Ağaçı
(Hâcibü’l-Hüccâb), Candâr, Emir-i Silah, Camedâr gibi görevliler
bulunurdu. Ayrıca Gaznelilerde daha önceki Türk kurumlarından bazıları da devam etmiştir,
teşrifat memuru Resuldâr gibi.
B. Merkez Teşkilâtı
Devlet merkezindeki başlıca daire sayısı beş idi, bunlar:
Divân-ı Vezaret: Malî ve genel idarî işlerle ilgilenen bu divânın başında Vezir bulunurdu. Her
vilayette malî işlerle ilgilenen defterdar makamında Sahib-i Divân vardı. Devletin gelir
kaynakları zamanın diğer İslâm devletlerine benzemekte idi; toprak gelirleri, öşür, harac,
zekat, mal ve mülk vergileri, altın ve gümüş
maden vergileri, hâkimiyet altına alınan devlet
yetkililerinin gönderdiği harac ve hediyelerle savaş
ganimetleri bunların başlıcalarıdır.
Divân-ı Risâlet: Sahib-i Divân-ı Risâlet bu divânın baş görevlisi olup vezirle eş konumda idi.
Hükümdarın eyaletler ve diğer devletlerle haberleşmesini sağlamak görevini üstlenmişti.
Divân-ı Arz: Bu divânın başındaki görevliye Arz veya Sahib-i Divân-ı Arz denilmekte olup,
askerlerle ilgili her türlü iş ve işlemlerle ilgilenmekte idi.
Divân-ı
İşrâf: Devletin gizli haber alma ve iç haberleşmesini sağlayan dairenin başında Baş
Müşrif bulunmakta idi.
Divân-ı Vekâlet: Hükümdara ait emlâkı idare etmek ve hükümdar ailesinin malî işleri ile
meşgul olmak görevini ifa eden bu divânın baş görevlisi Vekîl-i Has idi.
C. Taşra Teşkilâtı
Eyaletlerin her birinde, idarî taksimatın mülkî, askerî ve adlî olmak üzere üç önemli şubesi
bulunmaktadır. Mülkî idare, Vezir’e karşı sorumlu olan Sahib-i Divân tarafından
yürütülmektedir. Eyaletlerdeki en yüksek adlî görevli Kâdi’l-Kudât, askerî görevli ise ordu
komutanı olup Sâlâr veya Sipehsâlâr şeklinde isimlendirilmekte idi. Diğer bir birim ise Berîd
olup, başında Sahib-i Berîd bulunmaktadır. Görevi; resmî görevlilerle ilgili konuları ve halkı
ilgilendiren bütün meseleleri raporlar halinde başkente ulaştırmaktır. Malî konularda yardımcı
bir diğer görevli harac âmili olup Bündâr olarak isimlendirilmektedir. Harac bazı eyaletlerde
senede bir defada bazılarında iki defada yani iki taksitte toplanmakta idi.
Şehirlerin İdaresi; Her şehirde bulunan kalenin komutanı
Kutval olarak isimlendirilmektedir.
Şehrin en önemli görevlilerinin başında Şahne gelmekte ve düzeni koruyup inzibat işleri ile
meşgul olmaktadır. Bunların yanında Muhtesib, Hatib ve Reisler de şehir görevlileri arasında
yer almaktadır.
138


Adlî Sistem; Gaznelilerde adalet mekanizması, şer’î ve örfî olarak iki temel esas üzerine
oturmuş olup eyaletlerde bu işin başında Kâdi’l-Kudât, şehirlerde ise kadılar bulunmaktadır.
Diğer Türk İslâm devletlerinde de bulunan Divân-ı Mezâlim’e bizzat hükümdar başkanlık
etmekte idi.
Din: Abbasî Hilâfeti’nde dönemin Müslüman devlet reisleri dinî yönden Halife’ye
bağlılıklarını bildirmekte idiler. Sultan Mahmud da cülûsundan itibaren Abbasî Halifesi’ne
bağlılığını bildirmiş, Kâdir-Billah’dan hükümdarlık onayı almış ayrıca Sünnîliğin
savunuculuğunu üstlenmiş, Şiîliğe karşı mücadele etmiş, İslâm’ı yaymayı kendine hedef
olarak çizmiştir. Farklı etnik ve dinî kökenli toplumlardan oluşmuş bir devlet olan
Gaznelilerde İslâm’ın birleştiriciliğine özellikle önem verilmiştir.
Ordu: Gulâmân, muntazam birlikler, eyalet askerleri, ücretli askerler ve gönüllüler orduyu
oluşturan başlıca unsurlardır. Gaznelilerin kendisi gulâmlıktan gelmiş olmaları ve farklı etnik
kökenlere mensup tebaalarının da etkisiyle çok uluslu bir orduya sahip olmuşlardı. Çoğu
Çiğil, Karluk, Yağma, Tatar, Tushi gibi Türk birliklerden oluşan gulâm birliğinde zamanla
Hotan ve Hint asıllılar da yer almıştır. Sultan Mesud döneminde 4-6.000 civarında olduğu
tahmin edilen gulâman birliğinin başında Salâr-ı Gulâmân bulunmakta idi.
Gazneli ordusunda fil önemli bir yere sahipti. Nitekim kaynaklarda 1700’e ulaşan fil
sayısından bahsedilmektedir.
Ordunun başkumandanı her zaman Sultan olup, ondan sonra gelen Hâce-i Buzurg idi.
Ordunun büyük bölümünü çift atlı süvariler oluşturmakta olup, silahları
ok, yay, savaş
baltası,
gürz, mızrak, kılıç ve bir tür kılıç olan kalaçur idi. Orduyu oluşturan diğer önemli bir güç,
yayalardan meydana gelmekte olup kalelerde muhafız olarak veya kuşatma savaşlarında
görev alırlardı. Bunların silahları ise ok, yay, gürz, mızrak, kılıç idi.
Ordu düzeni, yine diğer Türk İslâm devletlerinin ordularına benzemekte olup, merkez (leşkeri
kalb), sağ kol (meymene), sol kol (meysere), öncü (mukaddeme, talia veya pişdâr) ve artçı
(sâka) şeklinde idi.
D. Kültür ve Medeniyet
Farklı unsurlardan oluştuğuna dikkat çektiğimiz Gazneliler Devleti’nde esas yapıyı
Kalaç
Türkleri oluşturmakta idi. İslâm inancının etrafında birleşen bu farklı etnik grupların İslâm’ı
yayma adına gerçekleştirdikleri çalışmaları
İslâm tarihinde özel bir yer tutmaktadır.
Gazneliler sahip oldukları siyasî gücü medeniyet ve kültürleri ile taçlandırmışlardır. Sultan
Mahmud bu anlamda özellikle hatırlanması gereken bir hükümdardır. Tarihler ondan
bahsederken, dinî bilgisi yüksek, Hadis’le ilgili, fakihlerin ilmî tartışmalarını takip eden,
Edebiyat konusunda da yetenekli olduğunu yazmaktadırlar. Onun dönemi ve kendisini örnek
alan diğer sultanlar dönemlerinde Gazne sarayı âlim ve şairlerin toplanma yeri olmuştur.
Gaznelilerde sarayda ve orduda Türkçe konuşulmakla birlikte ilmî eserler Arapça yazılmış,
Farsça da büyük ilerleme kaydetmiştir. Devletin resmî dili Arapça’dır. O dönemlere ait
Türkçe eserler günümüze ulaşmasa da Mahmud ve Mesud’un saraylarında toplanan âlim ve
şairler arasında önemli yerleri bulunan Minuçihrî ve Ferrûhî’nin Türk asıllı oldukları
bilinmektedir. Ferrûhî’nin Divân’ından bahsedilirken, Minuçihrî’nin neşe dolu şiirlerini
Farsça yazdığı bilinmektedir. 400 şairden bahsedilen Mahmud’un sarayındaki bir diğer şair de
Firdevsî olup, Şehnâmesi ile meşhur olmuştur. Sultan Mesud da babasının yolundan gitmiş,
139


âlim ve şairlere ihsanlarda bulunmasıyla şöhret bulmuştur. Bîrunî, el-Kânûnü’l-Mes’udî
isimli eserinde, Astronomi, Astroloji, Kronolojiye dair değerli bilgiler vermiştir. Sultan
İbrahim’in her yıl bir Kur’ân-ı Kerîm’i istinsah edip, çeşitli hediyelerle Mekke’ye
gönderdiğinden bahsedilmektedir. Diğer Gazneli sultanlarının da aynı
şekilde ilme, edebiyata,
âlim ve şairlere önem verdikleri bildirilmektedir.
Gazneliler dönemi tarih yazıcılığı açısından da önemlidir. Ebû Nasr Utbî’nin Arapça, Tarihu
Yemînî, Ebû’l-Fazl Muhammed b. Hüseyin el-Beyhakî’nin Farsça, Tarih-i Beyhakî,
Gerdizî’nin Zeynü’l-Ahbâr isimli eserleri bu dönemde kaleme alınan önemli eserler arasında
sayılmaktadır.
E. İmar Faaliyetleri
Gazneli devri mimarîsi hem Türk mimarlık tarihi hem de İslâm mimarlık tarihi alanında
önemli eserler barındırmaktadır. Gazne sultanları âlim ve şairlere gösterdikleri ilgi ve alâkayı
mimarî yapılar için de sergilemişlerdir. Sebük Tegin’in Güney Afganistan’da yaptırdığı
yolları Mahmud Hindistan seferlerinde kullanmıştır. Sultan Mahmud ve Mesud dönemleri ile
ilgili çok sayıda mimarî eserden bahsedilmekle birlikte bunlardan günümüze ulaşanlarının
sayısı oldukça azdır.

‘Gıyaseddin Muhammed Camii’ olduğu tahmin edilen Cami yanında bulunan minare. (XII

XIII. yüzyılda yapıldığı düşünülmektedir.)
Son yıllarda yapılan kazı çalışmaları, Selçuklu mimarî özelliğini yansıtan camilerin
Karahanlılarla başlamış ve Gaznelilerde de davam etmiş olduğunu göstermiştir. Sultan
140


Mahmud’un Sumnat Seferi sonrasında inşa ettirdiği Arûsu’l-Felek Camii bu anlamda
hatırlanmalıdır. Günümüze ulaşamayan bir diğer mimarî form ise türbelerdir.
Karahanlılardaki benzerlerine göre sönük olmalarına rağmen ileri bir düzeyde oldukları tespit
edilmiş bulunmaktadır.
Gazneli sarayları ile ilgili bildiklerimiz I. Mesud’un planını bizzat çizdiği Leşker-i Bazar
Sarayı’na dayanmaktadır. Diktörtgen biçiminde yapılan sarayın kabul ve tören salonunda
bulunan altmış kadar resim çok meşhur olup bunlardan 44’ünün kalıntıları korunabilmiştir.
Gazneliler devrinde yapılan medrese, kervansaray ve diğer formlarla ilgili bilgiler ancak tarih
kaynaklarında bize aktarılmıştır. XI. yüzyıldan itibaren Gazne’de medreselerden
bahsedilmektedir. Sultan Mahmud döneminde varlığını bildiğimiz medreseler; Beyhakiyye,
Saîdiyye, Ebû Said el-Esterâbâdî ve Ebû İshak el-İsferâyinî’dir. İlme, âlime, edebiyata, şiir ve
şaire bu kadar önem veren Gazneliler Devleti yöneticilerinin sayılanlar haricinde çok sayıda
medrese yaptırdıklarını tahmin etmek de zor olmasa gerektir.
Gazneliler Devleti, konunun başında da belirtildiği gibi hem İslâm hem de Türk tarihi
açısından özel bir yere ve öneme sahiptir. Bu bölge Arap, Fars, Türk ve Hint kültür öğelerinin
kesiştiği bir alan olarak tanınmakla birlikte ortak inanç olarak İslâm’ın her zaman birleştirici
bir rolü var olmuştur.
141


ÖZET
Gazneliler Devleti denildiğinde ilk Türk-İslâm devletlerinden olduğu ve bu anlamda hâkim
oldukları topraklar olan Afganistan ve Hindistan’da İslâmiyet’in yayılmasına önemli katkıları
bulunduğu hatırlanmaktadır.
Gazneliler Devleti (963-1186) Kâbil yakınlarındaki Gazne’de kurulmuş, Afganistan
bölgesinden Hindistan’a doğru uzanan bir serüven izlemiştir. Hem İslâm hem de Türk tarihi
açısından önemli bir yere sahip olan devletin temelleri Alp Tegin tarafından atılmıştır.
Sâmânî Emîrine gulâm olarak satılan Alp Tegin azad ediliş süreci ve sonrasında gösterdiği
başarılar sonucunda Hâcibü’l-Hüccâblık gibi çok önemli görevlere yükselmiştir. Gazne’ye
çekilerek buradaki Levikleri yenmesi sonrasında bağımsızlığını ilan etmiş ve öldüğünde
yerine oğlu İbrahim geçmişse de olumsuz şartlar dolayısıyla tahttan indirilmiş, akabinde bir
süre devlet Türk komutanlarca idare edilmiştir. Böri Tegin’den sonra başa geçen Sebük
Tegin devlete asıl hedefini göstermiş kişi olarak bu komutanların en önde gelenlerindendir.
Ülke sınırlarını genişleten Sebük Tegin’e Sâmânî hükümdarı tarafından ‘Nâsırü’d-Din ve’d-
Dünya’ lâkabı verilmiştir. Sebük Tegin’in ölümünden sonra yerine oğlu İsmail geçmiş ancak
kardeşi ile giriştiği mücadeleyi kazanan Mahmud tahta oturmuştur. Mahmud, İslâm ve Türk
tarihinde çok özel yeri olan bir hükümdar olarak tarihe geçmiştir. Abbasî Hilâfeti’ne
bağlılığını bildirerek halifeden ‘Yemînü’d-Devle ve Emînü’Mille’ lâkabına almış, İslâm
devletleri içinde Sultan unvânını kullanan ilk hükümdar olmuştur. Hindistan’a gerçekleştirdiği
17 sefer adını tarihe altın harflerle yazdıran başarılarının başında gelmektedir. Bu seferler
sonucunda bölgede İslâm’ın yayılmasına imkân hazırlanmıştır.
Sultan Mahmud’un ölümüyle vasiyeti üzerine yerine oğlu Muhammed geçtiyse de o
kardeşleriyle giriştiği taht mücadelesini kaybetmiş ve Sultan Mesud tahta geçmiştir.
Babasının yolunu takip eden Mesud da Abbasîlere bağlılığını bildirmiş Hindistan seferlerine
devam etmiştir. Ancak Mesud döneminde çeşitli meseleler patlak vermiş, o vasiyeti üzerine
Karahanlılar, Hârizmşahlar ve Selçuklularla uğraşmak mecburiyetinde kalmıştır. Devletin
yıprandığı bu süreç sonunda Mesud’un, Selçuklulara karşı girdiği Dandanakan Savaşı
(1040)’nda yenilmesi ve kısa bir süre sonra ölümüyle Gazneli Devleti yıkılış sürecine
girmiştir.
İlerleyen dönemlerde başa geçen Mevdud, II. Mesud, Ali, Abdürreşid ve diğer hükümdarlar
devleti yıkılış sürecinden kurtaramamışlardır. Son hükümdar Hüsrev Melik devletini
Gurlulara karşı koruyamamış ve 1186 yılında Gazneli Devleti son bulmuştur.
Sâmânî örneğindeki devlet teşkilâtında hem Arap, hem İran ve hem de Türk kurumlarının
sentezi görülmektedir. Devletin başında Emir veya Sultan bulunur, Hâce-i Buzurg ikinci
yetkili olarak yerini alırdı. Merkez teşkilâtının en önemli daireleri olarak; Divân-ı Vezaret,
Divân-ı Risâlet, Divân-ı Arz, Divân-ı
İşrâf, Divân-ı Vekâlet bilinmektedir. Taşrada mülkî
idarenin başı Sahib-i Divân, adlî yapının başında Kâdi’l-Kudât, askerî işlerin idaresinde Sâlâr
veya Sipehsâlâr ordu komutanı görevini icra etmekte idiler. Harac âmili olarak Bündâr
taşranın mali işleriyle ilgilenmekte idi. Şehrin düzeni koruyup, inzibatı sağlamak
durumundaki önde gelen yöneticisine Şahne denilmekte idi. Emîr-i Hares, muhtesip, reisler
şehrin diğer görevlileri arasında yer almaktadır.
Ordunun başlıca unsurları, gulâmân, muntazam birlikler, eyalet askerleri, ücretli askerler ve
gönüllüler idi. Çok uluslu olan Gaznelilerin ordusu da farklı etnik gruplardan unsurlar yer
142


almakta idi. Filler ordunun bir diğer önemli unsurunu oluşturmaktaydı. Çift atlı süvarilerin
yanında yaya askerler de ordunun diğer bir önemli bir bölümüydü.
Kültür ve medeniyet alanında hem İslâm hem de Türk kültürünün renkleri birlikte idi ve
bunlara Fars ve Hint kültürlerinin de zaman zaman eşlik ettiği görülmekteydi. Gazneli
hükümdarlar İslâm’ı yaymayı kendilerine görev edinmişler, bunun yanında ilme, edebiyata,
âlim ve şairlere de önem vermişlerdir. Türk asıllı
Minuçehrî ve Ferrûhî gibi şairlerin
yanında büyük astronomi ve fizik âlimi Bîrunî, tarihçi Beyhakî Gazneliler döneminde
yaşayan âlim ve şairlerden sadece bir kaçıdır. Mimarîde, Gaznelilere has cami formundan
bahsedilmekte, bize kalan kalıntılardan saray mimarisinde de ileri gittikleri anlaşılmaktadır.
GÖZDEN GEÇİR
.
Gazne Devleti’ni kim kurmuştur?
.
Sultan Mahmut’un düzenlediği Hindistan seferlerinin başlıca nedenlerini sayar
mısınız?
.
Sultan Mahmut Hint seferleri sonunda hangi bölgeleri fethetmiştir?
.
Dandanakan Savaşı ne zaman, kimler arasında yapılmış, sonuçları neler olmuştur?
.
Gazneliler Devleti ne zaman, kimler tarafından yıkılmıştır?
.
Gazneliler Devleti kurumları hangi medeniyet örnekliğinde oluşturulmuştur?
143


DEĞERLENDİRME SORULARI
1. Gazneliler Devleti’nin kurucusu kimdir?
a. Dokak
b. Sebük Tegin
c. Alp Tegin
d. Ferruhzâd
e. Behramşah
2. Sultan unvânının ilk verildiği Gazneli hükümdarı aşağıdakilerden hangisidir?
a. Alp Tegin
b. Sebük Tegin
c. Mahmud
d. Mesud
e. Muhammed
3. Aşağıdakilerden hangisi Gazneli Mahmud’un Hind seferlerini düzenleme
sebeplerinden değildir?
a. Hindistan’da İslâmiyet’i yaymak,
b. İslâmiyet’in bütünlüğünü tehdit eden bölücü mezheplerin Hindistan’daki
faaliyetlerine son vermek,
c. Hindistan’ın yeraltı ve yer üstü kaynaklarından faydalanmak,
d. Uzak ülkeleri keşfetme merakını gidermek,
e. Devletini her yönden zenginlikleriyle destekleyecek bir ülke olan Hindistan’ı
Gazne’ye katarak güçlenmek ve böylece İslâm dünyasının liderliğini üstlenmek.
4. Aşağıdakilerden hangisi Dandanakan Savaşı’nın sonuçlarından değildir?
a. Gazneliler Devleti son toparlanma süreci yaşamıştır.
b. Selçuklular Gaznelileri ağır bir mağlubiyete uğratmışlardır.
c. Gazneliler Devleti yıkılış sürecine girmiştir.
d. Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluş süreci hızlanmıştır.
e. Bu savaş sonrasında başa gelen hükümdarlar devleti içinde bulundukları
durumdan kurtaramamıştır?
5. Gazneliler Devleti ne zamandan itibaren bağımsız devlet hüviyetinden çıkmıştır?
a. Dandanakan Savaşı’ndan sonra.
b. Gaznelilerin son büyük Hükümdarı Behramşah döneminde.
c. Sultan Mesud’un ölümüyle.
d. Sultan Ferruhzâd döneminde.
e. Muhammed zamanında (Sultan Mahmud’un oğlu).
144


KAYNAKLAR
Bombacı, A. (1963). “Türkler ve Gazneli Sanatı”, Milletlerarası Birinci Türk
Sanatları Kongresi, Çev. Kamuran Birand, Ankara, 87-91.
Çetin, Osman (1987). “Gazneliler”, İslam Tarihi, İstanbul, IV, 56-72.
Göksu, Erkan (2011). “Alptegin: Köle Pazarından Gazne Tahtına”, Türk Dünyası
Araştırmaları, S. 191, İstanbul Nisan 2011, 97-116.
Konukcu, Enver, “Gazne”, DİA., XIII, 479-480.
Merçil, Erdoğan (1985). Müslüman-Türk Devletleri Tarihi, İstanbul.
Merçil, Erdoğan (1987). Sultan Gazneli Mahmud, Ankara.
Merçil, Erdoğan (1989). Gazneliler Devleti Tarihi, Ankara.
Merçil, Erdoğan (1986), "Gazneliler", Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi,
İstanbul, VI, 223-299.
Merçil, Erdoğan, “Gazneliler”, DİA., XIII, 480-484.
Merçil, Erdoğan, “İbrahim b. Mes'ud-i Gaznevi”, DİA., XXI, 321-322.
Palabıyık, Hanefî (2002). Valilikten İmparatorluğa Gazneliler Devlet ve Saray
Teşkilatı, Ankara.
Kafesoğlu, İbrahim, “Mahmud Gaznevi”, İA., VII, 173-183.
Gürün, Kamuran (1981). Türkler ve Türk Devletleri Tarihi, İstanbul. I, 282-292.
Nuhoğlu, Güller (1995). Beyhaki Tarihine Göre Gaznelilerde Devlet Teşkilatı ve
Kültür, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul.
Yazıcı, Nesimi (2002). İlk Türk-İslâm Devletleri Tarihi, TDV, Ankara.
145


1. Türklerin İslâmiyeti Kabulü
2. Türk Valilerince Kurulan Devletler
3. İdil (Volga) Bulgar Hanlığı
4. Karahanlılar
5. Gazneliler
6. SELÇUKLU DEVLETİ SİYASÎ TARİH
Öğr. Gör. Dr. Halide Aslan
7. Selçuklu Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
8. Hârizmşahlar
9. Anadolu ve Balkanlarda Kurulan Türk-İslâm Devletleri
10. Osmanlı Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
11. Orta Asya, Hindistan, İran ve Doğu Avrupada Kurulan Türk-İslâm Devletleri

Ünitede Ele Alınan Konular
I. Büyük Selçukluların Siyasî Tarihi
A. Selçukluların Kökeni ve Devletin Kuruluşu
B. Selçukluların Yükseliş Dönemi
1. Tuğrul Bey (1040-1063)
2. Alp Arslan (1064-1072)
3. Melikşah (1072-1092)
C. Selçukluların Duraklama ve Yıkılış Dönemi
II. Diğer Selçuklu Devletleri
A. Irak Selçukluları (1119-1194)
B. Kirman Selçukluları (1040-1187
C. Suriye Selçukluları (1070-1117)
D. Türkiye/Anadolu Selçukluları (1075-1308)
Ünite Hakkında
Büyük Selçuklu Devleti (1040-1157)’nin temelleri, tamamen İslâmlaşmış bir muhit olan
Horasan’da atılmıştır. Türklerin kurduğu dört büyük devletten (Hun, Göktürk, Selçuklu,
Osmanlı) üçüncüsü olduğu gibi, İslâm’ı kabullerinden sonra kurdukları büyük devletlerden
ilki olma özelliğini taşımaktadır. Dahası, dört büyük İslâm devleti içinde de (Emevî, Abbasî,
Selçuklu, Osmanlı) yine üçüncü sırada yer almaktadır.
Büyük Selçuklu Devleti’nde İslâm ve Türk değerlerinin mezcedildiği görülmektedir. Bu
sebeple bu devletin tarihi İslâm ve Türk tarihlerini bir bütün olarak anlamlandırmamız adına
özel bir öneme sahiptir.
Selçuk tarafından kuruluş sürecine giren devlet, Tuğrul Bey (1040-1063) döneminde bağımsız
bir devlet haline gelmiş, Alp Arslan (1064-1072)’ın saltanatında gelişerek zirveye ulaşmıştır.
Melikşah (1072-1092)’ın ölümünden sonra duraklama sürecine giren Selçuklular, Sultan
Sencer (1119-1157)’in devleti kurtarma çabalarına rağmen tarih sahnesinden çekilmiş, aynı
kökten çıkan diğer kollarıyla uzun bir süre yaşamaya devam etmiştir.
Öğrenme Hedefleri
Bu ünitenin sonunda;
.
Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluş sürecini öğreneceksiniz.
.
Alp Arslan’ın kim olduğunu ve hem Büyük Selçuklu Devleti hem de Türk ve İslâm
tarihleri için taşıdığı önemi kavrayacaksınız.
.
Malazgirt Zaferi (1071)’nin amaç ve sonuçları hakkında bilgi edineceksiniz.
.
Selçukluların çağdaşı olan diğer devletlerle ilişkileri ve bunların sonuçlarını

değerlendireceksiniz.
.
Büyük Selçuklu Devleti’nin yıkılış sürecini kavrayacaksınız.
147


.
Büyük Selçuklu Devleti’nin yıkılışından sonra Selçuklu varlığını sürdüren devletler
hakkında bilgi sahibi olacaksınız.
.
Türkiye/Anadolu Selçuklu Devletinin Türk-İslâm tarihindeki yerini
değerlendireceksiniz.
.
Türkiye/Anadolu Selçuklularının Haçlı Seferlerine karşı gösterdikleri direnişi
öğreneceksiniz.
.
Türkiye/Anadolu Selçuklularının yıkılış sürecini kavrayacaksınız.
Üniteyi Çalışırken
Bu üniteyi çalışırken;
.
Üniteyi anlayarak okumakla işe başlayınız.
.
Mutlaka harita ve sözlük yardımıyla çalışınız.
.
Burada verilen bilgiler ile yetinmeyip, ünite sonunda verilen Kaynakça’ya başvurunuz.
.
Özeti okuyarak, üniteyi hatırlayınız.
.
Ünite sonunda yer alan değerlendirme sorularını mutlaka cevaplandırınız.

148


SELÇUKLU DEVLETİ SİYASÎ TARİH
I. BÜYÜK SELÇUKLULARIN SİYASÎ TARİHİ
A. Selçukluların Kökeni ve Devletin Kuruluşu
Selçuklular (1040-1157), X. yüzyılda Hazar Denizi’nin doğusundan Sir-derya (Seyhun)
ortalarına kadar uzanan Oğuzların Kınık boyuna mensuptur. Devlete ismini veren Selçuk’un
isminin telaffuzuyla ilgili farklı görüşler ortaya atılmıştır. Salçuk, Selçük, Selçığ
şekillerinde
de telaffuz edilen kelime Türkçeye Selçuk şeklinde geçmiş ve bu şekliyle umumileşmiştir.

Selçuk’un babası, Oğuz Yabgu Devleti’nde üst düzey bir görevde bulunan Dokak/Dukak’tır.
Oğuzlar, tahminî X. yüzyılın sonlarından itibaren Müslüman tüccarların etkisiyle İslâmiyet’i
kabul etmeye başlamışlardır. Selçuklu Devleti için duruma baktığımızda Dokak ailesinden
İslâmiyet’i ilk kabul eden kişinin Selçuk olduğu tespit edilmiştir.
Selçuk Bey Dokak’ın ölümünden sonra, yaşının genç olmasına rağmen (tahminî 17-18) Oğuz
Yabgu Devleti’nin ordu kumandanlığına (Su-başılığı) atanmıştır. Bir süre sonra Selçuk’un
güneye doğru göçmüş olduğu görülmektedir. Çeşitli sebepler ileri sürülmekle birlikte, en
yaygın görüş, bu göçün de Türk göçleri için genellikle kabul edilen otlak yetersizliği ve yer
darlığından olduğudur. Selçuk’un idaresindeki toplulukların, Oğuz Yabgu Devleti’nin kışlık
merkezi Yenikent’ten, devlete zayıf bir bağla bağlı olan Cend’e göç etmiş oldukları XII.
yüzyıl kaynaklarından anlaşılmaktadır. 960 olarak tarihlenen bu olay Türk, İslâm hattâ dünya
tarihindeki dönüm noktalarından birini oluşturur. Bu bölgenin Mâverâünnehir’den göç edip
gelen Müslümanların yaşadığı bir sınır şehri olmasının, Selçuk’un İslâm’a ilgisini artırdığı
muhakkaktır. Selçuk, Hârizm ve Buhara gibi İslâm şehirlerinden din adamları istemiş,
sonuçta da İslâm’ı kabul etmiş, kendisini birlikte olduğu yakınları takip etmiştir.
149


Bu durum Selçuk’un, bir İslâm devleti olmayan Oğuz Yabgu Devleti’nden ayrılma sürecini de
hızlandırmıştır. Yabgu tarafından Cend’e gönderilen vergi memurlarını
“Kafirlere vergi
vermeyeceği” şeklinde bir cevapla geri çeviren Selçuk, İslâm yolunda savaşlarına da başlamış
ve bundan sonra ‘el-Melikü’l-Gazî Selçuk’ unvanına mazhar olmuştur. Kısa sürede
Müslümanların desteğini alan Selçuk, Cend ve çevresini Yabgu’dan ayırmaya muvaffak
olmuştur. Bu bölgede Selçuk’un ikisi Türk olmak üzere Karahanlı ve Gaznelilerle biri de İran
asıllı olmak üzere Sâmânîlerle komşuluğu söz konusu olmuş, bu çerçevede bu devletlerle
çeşitli ilişkiler sergilenmiş, Selçuklularca Karahanlılara karşı Sâmânîlere yardımda
bulunulmuştur.
Selçuk, Cend’de dünya tarihi için önemli bir yeri olan Büyük Selçuklu Devleti’nin temellerini
attıktan sonra tahminî 1009’a doğru yüz yaşlarında vefat etmiştir. Kaynaklar Selçuk Bey’in,
Mikâil, Arslan (İsrâil), Musa ve Yusuf isimli dört oğlu olduğundan bahsetmektedirler.
Mikâil, Selçuk hayatta iken (995’ten sonra) bir gazada ölmüş, onun iki oğlu Tuğrul ve Çağrı
beyler bizzat dedelerinin gözetiminde yetişmişlerdir. Selçuk’un vefatıyla, Oğuz devlet
geleneğine dayanarak oğlu Arslan, Yabgu unvanıyla Selçukluların başına geçmiş, diğer
kardeşler ve yeğenler de durumlarına uygun görevlere atanmış ve çeşitli unvanlarla taltif
edilmişlerdir.
Arslan Yabgu’nun başa geçtiği sırada Sâmânîler Devleti’ne Karahanlılar tarafından son
verildiğinden, Selçuklular doğrudan Karahanlılar ile karşı karşıya gelmişlerdir. Karahanlılarla
genelde mücadeleler tarzında devam eden ilişkiler zaman zaman iyileşse de bu durum
Selçukluların kendileri için müstakil bir yurt arayışına engel olmamıştır. Bu çerçevede Tuğrul
Bey uzak çöllere açılırken, Çağrı Bey Doğu Anadolu’ya doğru meşhur seferlerine (10161021)
başlamıştır.
Arslan Yabgu döneminde meydana gelen bir diğer olay silsilesi de Gaznelilerle ilgilidir.
Gazne Sultanı
Mahmud tarafından bir şekilde Semerkant’a getirilen Arslan Yabgu’nun
yakalanıp tevkif edilmesi (1025) ve nihayet Hindistan’da Kalincar kalesinde yedi yıl hapis
sonucu ölmesi (1032), Selçuklular adına önemli sonuçlar doğurmuştur. Nitekim kardeşi
Yusuf’un da (tahminî 995’ten sonra) ölmüş olması dolayısıyla Selçuklu tahtına Musa İnanç
Yabgu geçmiş, bununla birlikte en büyük kardeş Mikâil’in iki oğlu Tuğrul ve Çağrı beyler
ailede söz sahibi kişiler olarak dikkat çekici bir konuma yükselmişlerdir.
Selçukluların Mâverâünnehir bölgesindeki sıkışık vaziyetleri dolayısıyla Tuğrul Bey
taarruzdan uzak sahalara çekilirken, ağabeyi Çağrı Bey’in de Gaznelilere rağmen onların
hâkimiyetindeki Horasan’ı aşarak 3.000’den 5/6.000’e ulaşan sayılarda gösterilen bir süvari
gücüyle 1016-1021’de Doğu Anadolu’ya gerçekleştirdiği akın önemlidir. Onlar bizzat
Horasan’da da bir kısım faaliyetlere girişmişlerdir ki, Büyük Selçuklu Devleti’nin
kurulmasına giden süreç de bu çerçevedeki faaliyetlerin neticesinde ortaya çıkacaktır. Nitekim
Selçuklular Mayıs 1035’te Ceyhun’u aşarak Gazneli toprağı Horasan’a geçmişlerdir. Bundan
sonra Gaznelilerle üç merhaleden oluşan ilişki sürecine girilmiştir. İlki; Nesâ çevresinde
Selçukluların Gaznelileri mağlup etmesidir (1035). İkinci aşama, Serahs yakınlarında Talhâb
denilen mevkide Tuğrul Bey yönetimindeki Selçukluların Gaznelileri yenmesi ve Nişabur’un
merkez kabul edinilmesidir (1038). Üçüncü merhale ise, Merv yakınlarında Dandanakan
hisarı önlerinde yaklaşık bir yıl süren mücadeledir. Bunun sonunda Selçukluların 20.000
süvariden oluşan ordusuyla Gazneli Mesud’un 300 fil ve 50.000 askerden oluşan ordusu
karşılaşmış ve Selçuklular, Gaznelileri mağlup ederek Horasan ve İran topraklarına tamamen
hâkim olmuşlardır (1040). Dandanakan Savaşı olarak tarihe geçen bu savaşla Selçuklu
Devleti’nin kuruluş süreci tamamlanmış, mücadelenin son günü Cuma namazından sonra
Tuğrul Bey Selçuklu Devleti’nin sultanı ilan edilmiş ve komşu devletlere fetihnâmeler
150


gönderilmiştir. Rey alınarak başkent yapılmıştır. Bunun sonucunda Selçukluların İslâm
dünyasındaki varlıkları resmen tanınmış, otoriteleri artmıştır.
Dandanakan Savaşı’ndan yaklaşık bir ay sonra, Merv’de Selçuklu ileri gelenleri bir kurultay
düzenlemişler, devletlerinin geleceği ile ilgili önemli kararlar almışlardır. Tuğrul Bey
buradaki konuşmasında önce kardeşlik ve birliğin önemini vurgulamış, sonra da, cihan
hâkimiyeti ülküsü gereğince hedeflenen fetihler kararlaştırılmıştır. Halife Kaim-Biemrillah’a
mevcut durumu açıklayan, bundan sonra da hak yolunda yürüneceğinin beyan edildiği bir
mektup gönderilmiş, bağlılık ifade edilmiştir. Buna göre Serahs ve Belh’in dahil olduğu
Ceyhun ve Gazne arası bölge Merv merkez olmak üzere Melikü’l-Mülûk Çağrı Bey’e, Bust ve
Sistan bölgesi Herat merkez olmak üzere Musa İnanç Yabgu’ya ve Irak bölgesi başkent
Nişabur merkez olarak Selçuklu Sultanı unvanıyla Tuğrul Bey’e verilmiştir.
B. Selçukluların Yükseliş Dönemi
1. Tuğrul Bey (1040-1063)
Tuğrul Bey döneminde sınırlar kuzey, güney ve doğu yönlerinde genişlemiş, Herat, Sistan,
Kirman ve Umman Selçuklu ülkesine katılmıştır. Tuğrul Bey’in hedefi Anadolu’nun fethi
olduğu için Türkmen akınlarını bilhassa da bu bölgeye kaydırmış, Türklere Anadolu yollarını
açmıştır. Henüz yeni kurulan devlet çok kısa zamanda, Büveyhîlerin işgalindeki Bağdat hariç,
bölgedeki bütün İslâm topraklarına hâkim olmuştur. Sultan Tuğrul, Büveyhîlerin işgalinde
gücünden çok şeyler kaybetmiş olan Abbasî Hilâfeti’nin başkenti Bağdat’ı kurtarmak üzere
Halife Kâim-Biemrillah’ın davetiyle 17 Ocak 1055’te Bağdat’a girmiştir. Halifenin, âlimlerin
ve Sünnî Müslümanların büyük sevinç gösterileriyle karşılanan Tuğrul Bey, Büveyhî
hâkimiyetini yıkarak Abbasi halifeliğini yeniden ihya etmiş, İslâm âleminin takdirini
kazanarak, büyük iltifatlara mazhar olmuştur. Halifeliğe karşı yapılan Fatımî saldırılarını da
bertaraf etmiştir.
Halifelik makamına ve Bağdat şehrine hizmetinden dolayı 25 Ocak 1058’de Tuğrul Bey’e iki
altın kılıç kuşatan Halife, onu, ‘Melikü’l-Meşrik ve’l-Mağrib’ (doğunun ve batının hakanı)
ilan etmiş, ayrıca kendisini yücelten diğer bir kısım unvan ve lâkaplarla taltif etmiştir.
Selçuklu Sultanı’nın, halife tarafından en üst düzeyde yüceltilmesi, Türklere büyük itibar
kazandırdığı gibi, alplik ruhunu canlandırarak İslâm dininin cihad emrine daha fazla
sarılmalarına yol açmıştır. Bununla birlikte bu dönemde Tuğrul Bey’in aile üyeleri ile zaman
zaman anlaşmazlıklar yaşadığı da görülmektedir. Nitekim aynı sene Tuğrul Bey, tahrikler
sebebiyle isyan eden üvey kardeşi İbrahim Yınal’ı cezalandırmış, bu sırada Çağrı Bey,
yetmiş yaşlarında 1060’ta vefat etmiştir. Bu arada Tuğrul Bey’in Halife Kâim-Biemrillah’ın
kızıyla evlendiğini ancak düğünden kısa bir süre sonra 1063’te yetmiş yaşında vefat ettiği
ifade edilmelidir. Tuğrul Bey, devletini sağlam temeller üzerine oturtarak, sınırlarını
Ceyhun’dan Fırat’a kadar genişletmiş, Anadolu üzerine yaptırdığı akınlarla, Bizans idaresinde
bulunan bölgenin Türk yurdu olması için ilk harcı koymuştur. Kaynaklar Tuğrul Bey’in İslâm
dinine büyük bir samimiyetle bağlı olduğu konusunda hemfikirdirler.
2. Alp Arslan (1064-1072)
Tuğrul Beyin oğlu olmadığından, Çağrı Bey’in oğlu Ebu’l-Kâsım Süleyman’ı veliaht
edinmiştir. Ancak Çağrı Bey’in diğer oğlu Alp Arslan bunu kabul etmemiş ve giriştiği
mücadele sonrasında Selçuklu sultanı olmuştur (1064). Halife tarafından kendisi
‘Şehinşahü’l-Âzam, Melikü’l-Arap ve’l-Acem’ gibi lâkab ve unvanlarla taltif edilmiştir. Alp
Arslan başa geçer geçmez amcasının veziri Amîdü’l-Mülk’ü Süleyman’ı desteklediği için
151


görevden alarak, yerine Nizâmü’l-Mülk’ü tayin etmiştir. Sultan Alp Arslan, tahta geçmek
iddiasında bulunan diğer rakiplerini de bertaraf ettikten sonra, batıya yönelerek fetihlere
başlamıştır. Kafkaslardaki bazı mahallî küçük krallıkları itaati altına almıştır. Doğu
Anadolu’nun Kuzeydoğu ucundaki meşhur Ani Kalesi’ni 1064’te fethederek Hıristiyan
âleminin kutsal yerlerinin en önemlilerinden birini topraklarına katmış, bunu 16 Ağustos
1064’te Kars’ın alınması takip etmiştir. Bu fetihler İslâm âleminde büyük sevinç kaynağı
olmuş ve Halife Kâim-Biemrillah, Alp Arslan’a, ‘fetihler babası’, yani çok fetheden manasına
gelen ‘Ebü’l-Feth’ lâkabını tevdi etmiştir. Sultan, 1065 senesi sonlarında doğuya yönelerekÜst-Yurd ve Mangışlak taraflarına yürümüş, başarı ile biten seferlerin sonunda; ticaret
yollarını vuran Kıpçaklarla Türkmenleri itaat altına almıştır.
Alp Arslan, 1067 senesinde Kirman meliki olan kardeşi Kavurd’un isyanıyla karşılaşmış, bu
başkaldırıyı kısa sürede bastırmıştır. Öncelikle Müslümanlar arasında birliğin teminini arzu
eden Sultan Alp Arslan, Bahreyn taraflarındaki Karmatî mezhebi mensupları ve Önasya’daki
Şiî-Fatımî kalıntılarını temizlemek için harekete geçmiştir. Şiî-Fatımî baskısının İslâm
ülkeleri üzerinden kalkmakta olduğunu gören Mekke Şerifi, Alp Arslan’a itaatini arz ederek,
hutbeyi Abbasî halifesi ve Sultan Alp Arslan adına okumaya başlamıştır.
Alp Arslan döneminde Doğu ve Batı’da sistemli bir şekilde yapılan fetih hareketlerine devam
edilmiştir. Bizans’ın 1067 senesinde Anadolu’da başlatılan yıpratma ve yıldırma akınları,
Selçukluları Doğu Anadolu’dan atma isteği iki orduyu Ahlat ve Malazgirt arasındaki
Malazgirt Ovası’nda karşı karşıya getirmiştir. Bizans ordusunun 100.000 ilâ 600.000 askerden
oluştuğuna dair çeşitli rivayetler olsa da 200.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir.
Bizans ordusunu oluşturan milletler; Franklar, Slavlar, Alman, Grek, Bulgar, Gürcü ve
Ermeniler, Hazarlar, Peçenekler Kıpçaklar, Uzlardır. Selçuklu ordusunun sayısı ile ilgili de
bazı farklı rakamlar verilmiş olmakla birlikte, 15-20.000 ile 50.000 kadar olduğu konusunda
kaynakların çoğu hemfikirdir. 26 Ağustos 1071’deki Malazgirt Savaşı’nda Alp Arslan
ordusunu dörde bölmüş, sahte ricatle geri çekilme planı uygulayarak Bizans ordusunu
yıpratma politikası izlemiştir. Bizans ordusundaki Peçenek ve Uzların Selçuklular tarafına
geçmesi ve Türk askerlerinin pusuya yatarak ani baskın ile Bizans’ın üzerine yürümeleri Alp
Arslan ordusuna zafer getirmiştir. Bu savaşta Alp Arslan’ın askerî dehası, ordusunun iyi bir
şekilde teşkilâtlanmasının yanında, sahip oldukları manevî gücün yüksek olmasının önemi de
tartışılmazdır. Malazgirt Zaferi sonunda Bizans İmparatoru Romanos Diogenes esir düşmüş,
hayatı bağışlanarak ülkesine iade edilmiştir. Şüphesiz Malazgirt zaferinin en önemli kazanımı,
özelde Selçuklulara genelde Türklere ve dolayısıyla da İslâm’a Anadolu’nun kapılarını
açması, bunun sonucunda da Anadolu’nun Türkiye Türklerinin istikbaldeki yurdu durumuna
girmesidir.
Malazgirt Zaferi sonrasında, Bizans İmparatoru R. Diogenes ile yapılan antlaşma, tahttan
indirildiği için uygulanamamış olmakla birlikte şartları itibariyle önemini yitirmemiştir. Buna
göre; R. Diogenes kurtuluş akçesi olarak 1,5 milyon altın ödeyecek, Bizans İmparatorluğu ise
Selçuklulara her yıl 360.000 altın verecektir. Bizanslıların ellerindeki bütün Müslüman esirler
serbest bırakılacak, gerektiğinde Selçukluları askerî yönden destekleyecek, Antakya, Menbic,
Urfa, Malazgirt kentleri Selçuklulara bırakılacak, R. Diogenes’in kızlarından birisi Melikşah
ile evlenecektir.
Gelişmeler üzerine Sultan Alp Arslan, antlaşmanın silah zoruyla tatbikini kumandan ve
beylerine emrederek, bütün Anadolu’nun fethini istemiş, Selçukluların emrindeki Türkmen
boyları, Orta Asya’dan batıya sevk edilmiş, Doğu Anadolu’daki Bizans hududuna
gönderilmişlerdir. Selçukluların gazâ akınlarına karşı koyamayan Bizans kale ve garnizonları,
Türklerin eline geçmiş, Türk akınları Marmara Denizi sahillerine kadar uzanmış ve fethedilen
152


Anadolu yeni sahiplerinin iskânına açılmıştır. Anadolu’nun Türkleşip, İslâmlaşması için
gerekli bütün tedbirler alınmıştır. Aradan bir sene geçtiğinde ise Sultan Alp Arslan, çıktığı
Mâverâünnehir seferinde, esir alınan bir kale kumandanı tarafından şehit edilmiştir (1072).
Türk tarihinin en büyük sultanlarından olan Alp Arslan, enerjisi, disiplini, yiğitliği ve
adaletiyle temayüz etmiş, ölümü bütün İslâm dünyasını yasa boğmuştur.
Sultan Alp Arslan vefat ettiğinde, Selçuklu toprakları, doğuda Kaşgar’dan, batıda Ege kıyıları
ve İstanbul Boğazı’na, kuzeyde Hazar-Aral arasından, güneyde Yemen’e kadar olan bir
bölgeye yayılmıştır. Ancak Alp Arslan’ın adını tarihe yazdıran en önemli başarısı ise
Malazgirt Zaferi’ni kazanmış olmasıdır.
3. Melikşah (1072-1092)
Alp Arslan’ın yerine oğlu ve veliahtı Melikşah Selçuklu sultanı olmuş, sultanlığını tanımayan
amcası
Kavurd ile Kerez’de yapılan savaşı kazanmış, yenilgiyi takip eden birkaç gün
içerisinde Kavurd’un ölümüyle devlet içinde asayişi kısa sürede sağlamıştır. İç işlerini
halleden Melikşah, taht mücadelesinden faydalanarak Selçuklu hudutlarına hücum eden
Gazneliler ve Karahanlılara karşı sefere çıkıp onları anlaşmaya mecbur etmiştir.
Bilindiği gibi Şiîlerle mücadele Selçukluların uyguladığı siyasetin önemli bir parçasını
oluşturmaktaydı. Doğu sınırlarını garantiye alan Sultan Melikşah da, babasının veziri ve
kendisinin de hocası olan, İslâm dışı, Bâtınî akımlara karşı Sünnîliğin müdafaası için
Nizamiye Medreselerini kuran Nizâmü’l-Mülk’ten vezirliğe devam etmesini istemiş, bu
sayede Selçuklu Devleti’ne ve İslâm dinine daha fazla hizmet etmesine imkân vermiştir.
Sultan Melikşah, halim selim, affedici, fakat devlet ve millet işlerinde ciddi, müstesna bir
şahsiyet olarak tanınmıştır. Devrinde bozkırlardaki Türk boylarını, bütün İran’ı, Arabistan’ı,
Suriye ve Filistin’i idaresi altına almaya muvaffak olmuştur. Anadolu’nun fethi meselesi
üzerinde hassasiyetle durup, babasının vazifelendirdiği amcaoğulları Kutalmış’ın oğulları
Süleyman Şah, Alp İlig/İliğ, Mansur, Dolat ile Türkmen Beylerinden Artuk Bey, Afşin,
Dilmaçoğlu Mehmed, Mengücük, Dânişmend Gazi Ebulkâsım ve Tutak gibi komutanlarla
fütuhatı sürdürmüştür. Selçuklu komutanları, Bizans’ın Türklere karşı kurduğu Ölmezler adlı
askerî birlikleri mağlup etmişlerdir. Artuk Bey de, Bizans kuvvetlerini 1074’te Sapanca
çevresinde yenilgiye uğratarak, 100.000’den fazla Türk’ü, İzmit’ten Üsküdar’a kadar olan
sahaya yerleştirmeye muvaffak olmuştur.
Kutalmışoğlu Süleyman Şah, güneydoğuya doğru harekete geçmiş, Adana dolaylarını
fethetmiş, Fırat’ı geçerek Çukurova, Maraş, Tarsus, Antep ve Urfa’ya dağılan Ermeni ve
ücretli Frank askerlerini Antakya’da; Gümüştigin de Nizip, Âmid ve Urfa civarında Bizans
kuvvetlerini mağlup etmiştir.
Türkmen beylerinden Artuk Bey, Sultan Melikşah’ın emriyle Doğu harekâtını idare etmiş,
1074-1077 seneleri arasında Sivas, Tokat, Çorum havalisini, Yeşilırmak ve Kelkit havzalarını
ele geçirmiştir. Artuk Bey’den sonra yerine Dânişmend Gazi geçerek, Amasya ve civarını
Karadeniz’e kadar almış, Mengücük Gazi ise Şarkî Karahisar, Erzincan ve Divriği havalisini;
Ebû’l-Kasım da, Erzurum ve Çoruh bölgesini fethetmiştir.
Orta, Kuzeybatı ve Batı harekâtını amcaoğlu Süleyman Şah idare ederek, Bizanslılarla
mücadele ve onların asi kumandanlarıyla ittifak yapmıştır. Bizanslılar, Balkanlardaki iktidar
mücadelesi ve iç hadiseler üzerine Selçuklulardan yardım istemişlerdir. Yardım talepleri
Selçukluların menfaatleri doğrultusunda karşılanmış, Süleyman Şah, İznik’e yerleşerek, bu
153


şehri Türkiye Selçukluları Devleti’nin merkezi yapmıştır. Selçuklular, Anadolu’da sahil
şehirleri dışında Toroslar ve Çukurova’dan Üsküdar’a kadar bütün bölgeye yerleşmişler, bu
durum karşısında Bizans Çin’e elçilik heyeti göndererek, Selçukluların doğudan
sıkıştırılmasını istemiş, ancak bu sonuçsuz kalmıştır.
Diyarbakır bölgesinin fethi için Selçuklu seferleri, Nizâmü’l-Mülk’ün damadı ve dönemin
ileri gelen devlet adamlarından Fahrüddevle Muhammed b. Cüheyr’in teşvikiyle
başlamıştır. Bu bölgenin fethi dinî açıdan da önem arz etmektedir. Fahrüddevle, buradaki Şiî
itikatlı Karmatîlerin itaatlerinin temini için harekete geçen Artuk Bey ve bağlı kuvvetlerle
beraber Diyarbakır’a doğru sefere çıkmıştır. Fahrüddevle’nin komutasındaki birlikler,
çevredeki Mardin, Hasankeyf, Cizre ve daha otuz kadar kaleyi ele geçirmişlerdir. Diyarbakır,
Fahrüddevle’nin oğlu Zaimüddevle ve emrindeki kuvvetlerin 4 Mayıs 1085’te şehre
girmesiyle düşmüş ve Mervanîler Devleti ortadan kalkmıştır.
Musul’un fethine memur edilen Aksungur ve diğer Türkmen emirleri şehre harpsiz girmişler,
fethi müteakip Musul’a gelen Melikşah, büyük bir törenle karşılanmış ve Musul emirliğine
Şerefüddevle tayin edilmiştir.
Alp Arslan Fatımîlere ait topraklardan bir kısmını fethetmiş, Melikşah da aynı yolda
ilerlemiştir. Alp Arslan zamanından beri Suriye ve daha güneye yürüyen meşhur Türkmen
beylerinden Atsız, seferlerini Melikşah zamanında da sürdürmüştür. Remle’yi fethetmiş,
Kudüs’ü de antlaşma yoluyla Selçuklu toraklarına dahil ettikten sonra, Trablusşam ve Sur’u
almıştır. Uzun süre muhasara ettiği Dımeşk’i 1076 Mart’ında Selçuklu topraklarına katmaya
muvaffak olmuştur. Dımeşk’in alınmasından sonra camilerde okunan Şiî-Fatımî ezanını (bk.
Kitabımız s. 224) yasaklayarak Cuma hutbesini de Halife Muktedî ve Sultan Melikşah adına
okutmuştur. Daha sonra Selçuklu Devleti’nin Şiîlikle mücadele ve dolayısıyla ‘Fatımî
Devleti’nin ortadan kaldırılması’ politikasına uygun olarak, Mısır’a doğru sefere devam
etmiş, fakat bu çabasında muvaffak olamamıştır. Bu başarısızlığı Atsız’ın Suriye
Emîrliği’nden alınmasına sebep olmuş ve yerine Melikşah’ın kardeşi Tâcu’d-Devle Tutuş
getirilmiştir. Tutuş Fatımî gücünü kırarak bölgeye hâkim olmuş, daha sonra burada kurulan
Suriye Selçuklu Devleti’nin yönetimini üstlenmiştir.
Sultan Melikşah, kardeşi Tutuş ile Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın mücadelesi üzerine
1086’da İsfahan’dan hareket ederek Suriye’de asayişi yeniden tesis etmiş, Halep valiliğini
Aksungur’a, Urfa’yı
Bozan’a, Antakya’yı da Yağısıyan’a vermiştir. 1087 senesinde Sultan
Melikşah, Süveydiye kıyılarından Akdeniz’e ulaşmaya muvaffak olmuş, böylece
Uzakdoğu’dan Ortadoğu’ya kadar hâkimiyetini genişletmiştir. Dönüşte hilâfet merkezi olan
Bağdat’ı ziyaret etmiş, Halife Muktedî-Billah kendisine tarafından iki kılıç kuşatılarak 25
Nisan 1087’de ‘Doğunun ve Batının Hükümdarı’ ilan edilmiştir.
Selçukluların İslâm’a ve insanlığa hizmeti sayesinde ülke topraklarının kısa zamanda hızla
genişlemesi düşmanlarının güçlü bir mukavemet içine girmelerine sebep olmuştur. 1092
senesinde, önce Selçukluların meşhur veziri Nizâmü’l-Mülk, Hasan Sabbah’ın fedaîlerinden
Ebû Tahir Arranî tarafından, ardından Sultan Melikşah Bağdat’ta zehirlenerek şehit
edilmişlerdir. Bunlara Selçuklu ailesi fertleri arasında bir türlü bitmeyen mücadeleler
eklenince, Büyük Selçuklu Devleti duraklama ve ardından parçalanma sürecine girmiştir.
C. Selçukluların Duraklama ve Yıkılış Dönemi
Melikşah’ın ölümüyle tam bir kargaşaya düşen Selçuklu ailesi içinde başlayan saltanat
mücadelesinde Şam Meliki Tutuş, sultanlığını ilan etmiştir. Bu sırada Melikşah’ın hanımı

154


Terken Hatun 4 veya 5 yaşlarındaki küçük oğlu Mahmud’u sultan ve torunu Cafer’i
halifenin veliahdı yapmak için bütün kuvvetiyle uğraşmış, hazineyi bu uğurda harcamış ve
1092’de Mahmud’un saltanatını ilan ettirerek, namına hutbe okutmaya muvaffak olmuştur.
Yine bu arada Nizâmü’l-Mülk’e bağlı gulâmların desteğiyle Rey’e çekilen Melikşah’ın
oğullarından Berkyaruk da sultanlığını ilan etmiş ve Terken Hatun tarafından üzerine
gönderilen orduyu Burûcerd’de bozguna uğratmıştır. Terken Hatun’un Gence meliki İsmail’i
evlenme vaadiyle kendi tarafına çekmesi de bu durumda bir fayda sağlamamıştır. Terken
Hatun’un bir diğer hamlesi Tutuş’u yine evlenme vaadiyle İsfahan’a çağırıp destek
istemesidir. Tutuş; Rahbe, Habur ve Musul gibi bölgeleri ele geçirmişse de kuvvetlerinin bir
kısmının Berkyaruk tarafına geçmesi dolayısıyla ordusuna güvenememiş, Tebriz’den
Suriye’ye geçmiştir. Bütün bunlar üzerine Selçukluların tek hâkimi olarak Melikşah’ın oğlu
Berkyaruk adına Bağdat’ta hutbe okunmuş (1094) kendisine ‘Rükneddin’ lâkabı verilmiştir.
Berkyaruk (1094-1104), parçalanan Selçuklu İmparatorluğu’nu toparlamaya uğraşırken
amcası
Arslan Argun meselesini çözmek zorunda kalmıştır. Saltanat davasıyla ortaya çıkan
Arslan Argun Belh, Tirmiz, Nişabur ve Horasan’a hâkim olmak hedefiyle isyan çıkarmış,
ancak hareketi kısa sürede bastırılmıştır. Bundan sonra kardeşi Sencer’i, merkezi Merv olmak
üzere Horasan Meliki tayin etmiş, diğer kardeşi Muhammed Tapar’a da Gence ve çevresinin
idaresini vermiştir. İçte bu sorunlarla uğraşan Berkyaruk, Bâtınîlerin faaliyetlerini bertaraf
etmek için de çaba sarf etmiştir.
Bu sırada meydana gelen, sebep ve sonuçları ile oldukça önem arzeden bir diğer mesele de
Haçlılar ve Haçlı Seferleridir. Papa II. Urbanus, dönemin mutaassıp Hıristiyanlarını
etrafında toplamış Müslümanların zulmünden dindaşlarını kurtarmak amacıyla Avrupa’da
toplanan büyük bir orduya sefere çıkma emri vermiştir (1095). Bizanslıların yardımıyla
Anadolu yakasına geçen Haçlı ordusu kısa sürede püskürtülmüştür. Bunun üzerine asıl I.
Haçlı Ordusu hazırlanıp yola çıkarılmıştır. Türkiye Selçuklu Sultanı
I. Kılıç Arslan
tarafından karşılanan Haçlılar durdurulamamış, İznik kaybedilmiştir. Antakya’ya kadar
ilerleyen Haçlı orduları üzerine Selçuklu Sultanı Berkyaruk, Kürboğa’yı ve Artuklu Beylerini
sefere memur etmiştir. Anadolu’dan geçen Haçlılar, Suriye’ye vardıkları zaman sayıları
oldukça azalmış olmasına rağmen, Şiî-Fatımîlerin Sünnî Müslümanlara karşı Haçlılarla ittifak
etmeleri, ayrıca Suriye emirleri arasındaki emniyetsizlik ve rekabetler, Tutuş’un oğlu Dukak
ile birlikte Suriye kuvvetlerinin haber vermeden çekilmesi, Frankların taarruza geçerek,
Türkleri bozguna uğratmalarına sebep olmuştur. Neticede ilerlemeye devam eden Haçlılar,
önce Antakya (1098)’yı sonra da Kudüs (1099)’ü ele geçirerek, şehirde yaşamakta olan
Müslüman ve Yahudilere zulmetmişlerdir.
Haçlılarla uğraşıldığı bu dönemde Berkyaruk, Gence meliki olan kardeşi Muhammed
Tapar’ın saltanat iddiasıyla uğraşmak zorunda kalmıştır. Berkyaruk, 1100 senesinde
Sefîdrûd’da mağlup olmasına rağmen, daha sonra Muhammed Tapar’ı arka arkaya dört defa
bozguna uğratmıştır. Ahlat’a sığınan Muhammed Tapar, buranın hükümdarı
Sökmen’i ve Ani
Emîri Menuçehr’i hizmetine alarak yeniden savaşa hazırlandıysa da, Sultan Berkyaruk çok
kan aktığını, memleketin harap, emîr ve askerlerin yorgun, hazinenin boş kaldığını, vergilerin
tahsil edilemez bir hale geldiğini ve nihayet İslâm düşmanlarına fırsat verildiğini beyan
ederek, gönderdiği bir elçiyle, kardeşini barışa ikna etmiştir (1101).
Bundan sonra Berkyaruk Sultan, Muhammed Tapar Melik olarak tanınmıştır. Ancak
Muhammed Tapar’ın isyanıyla sükûnet yeniden bozulmuş, bir antlaşma daha yapılmıştır.
Buna göre, Azerbaycan’da Sefîdrûd hudut olmak üzere Kafkasya’dan Suriye’ye kadar bütün
vilayetlerde Muhammed Tapar Sultan tanınmıştır. Bağdat, Rey, Cibâl, Taberistan, Fars,
Hûzistan, Azerbaycan, Mekke ve Medine’nin idaresi de Berkyaruk’ta kalmış, diğer kardeşi
155


Sencer ise Horasan’a hâkim olmaya devam edip hutbeyi Muhammed Tapar adına okutmayı
kabul etmiştir. Bundan kısa bir süre sonra Berkyaruk 25 yaşında vefat etmiş (1104), Büyük
Selçuklu Devleti onun ölümünden sonra bir daha eski güçlü dönemlerine dönemeyerek
duraklama devresine girmiştir.
Berkyaruk’un vefatıyla oğlu Melikşah ile Muhammed Tapar saltanat mücadelesine
başlamışlar, Muhammed Tapar, Bağdat üzerine yürüyerek fazla zorluk çekmeden 1105’te tek
başına sultanlığını ilan etmiştir. Önce amcasının oğlu Mengübars’ın isyanını bastırmış, daha
sonra ülkede uzun zamandır karışıklık çıkararak, anarşiyi tahrik eden Bâtınîlere karşı
mücadele etmiştir. 1107’de Bâtınîlerin merkezi olan Alamut Kalesi kuşatılmış ve çok sayıda
Bâtınî öldürülmüştür. Selçuklular arasındaki karışıklıklardan istifade eden Haçlılar, Birinci
Haçlı Seferi sonunda Suriye’de Haçlı devletleri kurmuşlardır. Sultan Muhammed Tapar,
bunların üzerine ordular gönderdiyse de, komutanlar arasında tam anlaşma
sağlanamadığından kesin bir sonuca gidilememiş, Selçuklular açısından kalıcı bir çözüm veya
başarı temin edilememiştir. Sultan Muhammed Tapar’ın 1118’de vefatı sebebiyle Bâtınîler
tamamen ortadan kaldırılamamış, Sencer de bunlarla mücadeleye devam etmek zorunda
kalmıştır.
İleri gelen devlet adamları, Muhammed Tapar’ın henüz küçük yaştaki oğlu Mahmud’u tahta
geçirdilerse de, Melikşah’ın oğlu ve Horasan meliki olan Sencer, yeğeni Mahmud’un
sultanlığını kabul etmeyerek, saltanat iddiasında bulunmuştur. 14 Ağustos 1119 tarihinde
yapılan Save Savaşı’nı kazanarak sultanlığını ilan eden Sencer, yeğenine evlat muamelesi
yapmış ve kendi hâkimiyetini tanımak şartıyla Rey hariç, batı ülkelerinin hâkimiyetini ona
bırakmıştır. Sencer 21 yıllık Horasan Melikliği’nin yanı sıra 39 yıllık (1119-1157) uzun
saltanatı döneminde Büyük Selçuklu Devleti’ne eski gücünü kazandırabilmek için büyük çaba
sarf etmiştir.
Sultan Sencer saltanatında, Gaznelilerle savaşmış Gazne’yi ele geçirmiş ve Karahanlıları da
kendisine bağlamıştır. Zamanı, Selçukluların son parlak devri olarak tarihe geçmiştir. Bu
arada Büyük Selçuklu Devleti’ni iki büyük tehlike tehdit etmektedir. Bunlardan birincisi
batıdan Anadolu ve Suriye’ye saldırmakta olan Haçlılar, diğeri doğudan gelen ve devletin bu
bölgedeki sınırlarını zorlayan Karahıtaylardır. Sultan yalnız bu ikinci tehlikeyle uğraşmayı
seçmiştir. Fakat Doğu Karahanlılar Devleti’ni yıkarak Seyhun boylarını zorlayan
Karahıtaylarla çarpışan Sencer, 10 Eylül 1141 senesinde yaptığı
Katvan Meydan
Muharebesi’ni kaybetmiştir. Bu muharebeden sonra Seyhun nehrine kadar olan topraklar
Karahıtayların eline geçmiştir. Katvan Meydan Muharebesi’yle Büyük Selçuklu Devleti
tarihinde yeni bir devir başlamış ve Selçuklu ülkesi Müslüman olmayan Türk ve Moğol
birliklerinin istilasına uğramıştır.
Sultan Sencer’in bu mağlubiyetinden istifade etmek isteyen Gur hükümdarı
Alaaddin
Hüseyin, yıllık vergiyi vermemek, sultanlık peşinde koşmak gibi davranışlarla Sencer’e olan
tâbiliğinden kurtulmak istemiştir. Onun sınırlarını fazla genişletmesi, bölgenin kuvvet
dengesini bozmakta ve bu durum Sultan Sencer’i endişeye düşürmekteydi. Büyük kuvvetlere
sahip olan Gurlular üzerine yürüyen Sultan Sencer, Haziran 1152’de yaptığı muharebede Gur
ordusunu mağlup ederek Katvan’da kaybedilen itibarı yeniden sağlamıştır.
Gur galibiyetinden sonra erişilen ihtişam dönemi fazla uzun sürmemiştir. Vergi tahsili
sırasında yapılan haksızlık yüzünden kendi soyundan olan Oğuzlarla bazı emirler arasındaki
ihtilaflar gittikçe büyümüş, nihayet Sultan Sencer, bir kısım ümerânın ısrarı ile göçebe
Oğuzların üzerine yürümek mecburiyetinde kalmıştır. Neticede 1153 senesi Mart ayında Belh
civarında Oğuzlarla yapılan muharebeyi Selçuklular kaybetmişler, bu mağlubiyetin sonunda
156


Sultan Sencer esir düşmüştür. Tarihler Oğuzların, Sencer’e, esir de olsa sultan gözüyle
baktıklarını kaydetmektedir. Sultan Sencer üç yıllık esaretten sonra kurtulmuş ancak kısa bir
süre sonra 73 yaşında ölmüştür (1157). Sencer’in ölümüyle Büyük Selçuklu Devleti sona
ermiştir.
II. DİĞER SELÇUKLU DEVLETLERİ
Sencer’in ölümünden sonra, ağır Oğuz darbesi altında çöken, iç huzursuzluk ve istikrarsızlığa
maruz kalan Büyük Selçuklu Devleti, Haçlı Seferleri, Fatımîler ile olan çatışmalar, Hasan
Sabbah'ın Bâtınîlik propagandaları ve Oğuz boylarının ayaklanmaları sebebiyle kendini
toparlamaya muvaffak olamamıştır. Devletin İran, Irak, Suriye ve Anadolu’daki
parçalarından, Selçuklu hanedânına mensup kişilerce idare edilip, on dördüncü asra kadar
devam edenler olmuştur.
A. Irak Selçukluları (1119-1194)
Bilindiği gibi Melik Muhammed Tapar’ın 1118 senesinde vefatıyla meydana gelen iç
hâdiseler neticesinde, Sencer ile Mahmud arasında 11 Ağustos 1119 tarihinde yapılan Sâve
Savaşı’ndan sonra, Büyük Selçuklu Devleti’nin başına Sencer geçmişti. Sultan Sencer kızı
Mehmelek Hatun’la evlendirdiği yeğeni Mahmud’a ise Hemedan, Kirmanşah ve İsfahan
dâhil olmak üzere Batı
İran ile Irak topraklarının idaresini vermiş, böylece 75 yılık bir ömre
sahip olacak olan Irak Selçukluları Devleti kurulmuştur.
Mahmud (1119-1131)’dan sonra sırasıyla Davud (1131-1132), Melik Tuğrul (1132-1134),
Mesud (1134-152), Melikşah (1152-1160), Muhammed (1153-1160), Süleymanşah (11601161),
Arslanşah b. Tuğrul (1161-1176), Tuğrul II. (1176-1194)’un geçtikleri bu devletin
başkenti Hemedan olmuştur. Zaman içerisinde İsfahan, Musul, Sâmarrâ, Erbil, Halep gibi
şehir ve çevre bölgeleri de sınırlarını içine almıştır. Irak Selçukluları Devleti’nin kısa ömrüne
taht mücadeleleri damgasını vurmuştur. Bu devletin Abbasî halifeleri ile ilişkileri
hatırlanmalıdır. Nitekim bu sırada hemen hemen sadece dinî konularla uğraşmak durumunda
olan Abbasî halifelerinin, Irak Selçuklularının bazı zayıf sultanları karşısında eski konum ve
güçlerini yeniden kazanmak için isyanlara kalkışmış oldukları dikkat çekmektedir.
B. Kirman Selçukluları (1040-1187)
Kirman, doğusunda Belucistan ve Sistan, kuzeyinde Horasan, kuzey-batısında İsfahan,
batısında Fars eyaletleri ile çevrili bölgeye denilmekte idi. Bilindiği gibi Büyük Selçuklu
Devleti’nin kurulmasında büyük önemi bulunan Dandanakan Savaşı kazanıldıktan sonra
Merv’de toplanan Selçuklu büyükleri, o zamana kadar ele geçirilmiş ve geçirilecek
toprakların idaresini hanedân üyeleri arasında paylaştırmışlardı. Bu sırada Tabes vilâyeti ile
Kirman bölgesi ve Kuhistan havalisi Kara Arslan Kavurd Bey’e verilmiştir. Melik Kavurd,
mâiyetinde bulunan 5/6.000 Türk süvarisi ile kendisine verilen Kirman bölgesine girmiş ve
bölgeye hakim olmuştur. Böylece 1187 yılına kadar devam edecek olan Kirman Selçuklu
Devleti’nin temeli atılmıştır.
C. Suriye Selçukluları (1070-1117)
Suriye ve Filistin bölgesine ilk Türk yerleşiminin Malazgirt (1070)’ten bile önce gerçekleşmiş
olduğu bilinmektedir. Bölgeye Türkmenlerin Kurlu ve diğer beyler yönetiminde gelerek
Bizans ve Fatımîlerin hâkimiyetindeki toprakları birer birer ele geçirmeleri söz konusudur.
Alp Arslan’ın Malazgirt zaferinden sonra Halep’te Fatımîler adına okunan hutbe, Bağdat
157


Abbasî Halifesi adına okunmaya başlanmıştır. Kurlu Bey’in ölümünden sonra Türkmen
Beyliği’nin başına Emîr Atsız (1071-1079) geçmiş ve onun döneminde Suriye ve Filistin
topraklarının fethi tamamlanmıştır. Nihayet bu siyasî oluşumun başına Alp Arslan’ın oğlu
Tâcu’d-Devle Tutuş (1079-1095) geçmiştir. Tutuş’un mücadele ile geçen bir ömür sonunda
ölümüyle Suriye Selçukluları toparlanamamış, oğulları
Rıdvan ve Dukak’ın reisliklerinde,
Halep ve Dımeşk merkezli olmak üzere iki melikliğe bölünmüştür.
Halep Selçuklu Melikliği 1095-1118 tarihleri arasında, Dımeşk Selçuklu Melikliği ise 10951104
tarihleri arasında varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bölgenin konumu dolayısıyla bir taraftan
Fatımîler ve Bâtınîlere karşı mücadele edildiği gibi diğer taraftan çeşitli prensler ve Haçlılara
karşı savaşılmıştır.
D. Türkiye/Anadolu Selçukluları (1075-1308)
Türkiye Selçuklu Devleti, Oğuzların Kınık boyuna mensup Selçuklu hükümdar ailesinden
Kutalmışoğlu Süleyman Şah tarafından İznik merkez olmak üzere kurulmuş olup, Selçuklu
devletleri içinde en uzun ömürlü olanıdır. Nitekim Türkiye Selçuklu Devleti, İlhanlıların son
Anadolu Selçuklu sultanını tahttan indirdikleri 1308'e kadar varlığını sürdürmüştür. Bilindiği
üzere, Malazgirt zaferiyle, Anadolu kapılarını Türklere açan Sultan Alp Arslan, bu savaşa
katılan kumandan ve Türkmen reislerine Anadolu'yu Türkleştirme ve İslâmlaştırma görevini
vermiştir. Bunlardan, Kutalmışoğlu Süleyman Şah da, Selçuk Bey'in oğlu Arslan Yabgu'nun
torunu olup, Antakya'dan Anadolu'ya girmiş, 1074 yılında Konya ve havalisini, 1075
senesinde de İznik'i fethederek, emrindeki kuvvetlerin merkezi yapmıştır. Böylece Türkiye
Selçuklu Devleti’nin temeli atılmıştır.
Kutalmış oğlu Süleyman Şah (1075-1086), Bizans'ın tekfurları arasındaki çekişmelerden
faydalanarak, bölgede hâkimiyetini güçlendirmiştir. İznik'te yeni bir Türk-İslâm devletinin
kurulması, Anadolu'ya gelen Türkmenlerin birleşmesini temin edip, doğudaki Müslüman
Türklerin büyük topluluklar halinde bölgede toplanmalarına imkân vermiştir.
Bölgede Türk nüfusunun artarak devletin güçlenmesiyle; Bizans'ın idaresindeki aksaklık ve
haksızlıklar, bitmek bilmeyen iç savaşlar ve isyanlar sebebiyle sıkıntı içindeki yerli halk da,
Süleyman Şah'ın yönetiminde huzur ve sükûn bulmuştur. Bu sayede Türkiye Selçukluları
sağlam bir temele oturmuş, hürriyet ve adalete kavuşan yerli halk, kısa zamanda büyük
çoğunluğuyla ve seve seve Müslüman olmayı seçmiştir. Farklı amaçlarla bölgeye gelen
Türkmenleri emrinde birleştiren Süleyman Şah, Anadolu'da birlik ve hâkimiyetini
güçlendirmek üzere Fırat boylarında ve Kilikya taraflarında toplanmaya çalışan Ermeni
gruplarına mani olmak için harekete geçmeye karar vermiştir. 1082 yılında Çukurova'ya
geçen Süleyman Şah, Adana, Tarsus ve Misis dahil tüm bölgeyi fethetmiş, 1084'te Antakya
şehrini, 1085’te ise içerisindeki Hıristiyanların yardım ve desteğiyle Antakya iç Kalesini zapt
etmiştir. 1086'da Suriye Selçuklu Meliki Tutuş'la yaptığı mücadelede yenilmiş ve savaş
meydanında vefat etmiştir. Kısa süren saltanat dönemine çok önemli başarılar sığdırabilmiş
olan Süleyman Şah’ın İznik'te vekil bıraktığı
Ebu'l-Kasım tarafından devlet bir süre idare
edilmekle birlikte, Kılıç Arslan Türkiye Selçuklularının ikinci sultanı olarak tahta oturmuştur
(1092-1107).
I. Kılıç Arslan tahta çıkar çıkmaz, devleti yeniden teşkilâtlandırmış ve İznik'i mamur bir
duruma getirmiştir. İçte otoriteyi sağladıktan sonra, hemen gazâ ve akınlara başlamış,
Marmara sahillerine yerleşmeye çalışan Bizanslıları bu bölgeden çıkarmıştır. Batı yönünü
emniyete aldıktan sonra doğuya yönelmiş ve 1096 yılında Malatya'yı kuşatmıştır. Fakat bu
158


sırada Haçlıların Batı Anadolu'ya girmesi üzerine, I. Kılıç Arslan kuşatmayı kaldırıp hızla geri
dönmek zorunda kalmıştır.
İslâm tarihi kaynaklarında Franklar, Osmanlı literatüründe Ehl-i Salîp, Araplarda ise
Salîbiyyûn olarak geçen Haçlılar ve bunlar tarafından gerçekleştirilen Haçlı Seferleri
1096’dan 1291’e kadarki devrede gerçekleşmiş, 9 büyük ve bazı küçük sefer zinciridir.
Papalığın öncülüğünde düzenlenen bu seferlerin sebepleriyle ilgili çeşitli görüşler ileri
sürülmüş olmakla birlikte Batılılar tarafından özellikle dinî sebeplere vurgu yapılmıştır.
Ancak bu seferlerin seyri ve sonuçlarına bakıldığında, siyasî, sosyal, ekonomik sebeplerin
daha ağır bastığı görülmektedir. Dinî sâikleri bu seferlerin sebepleri değil de itici güçleri
arasında düşünmek daha doğru olacaktır.
Bundan önce de özlü biçimde değinildiği üzere, Haçlı Seferlerinin ilki 1096-1099 yılları
arasında yapılmıştır. Papa II. Urbanus’un 27 Kasım 1095’teki çağrısı üzerine Haçlılar yola
çıkış tarihi olarak belirledikleri 15 Ağustos 1096’yı beklemekte bile zorlanmışlar ve 20.000
kişilik Haçlı ordusu Mayıs 1096’da yola çıkmıştır. I. Kılıç Arslan, bu öncü Haçlıları, vur-kaç
taktiğiyle kolayca imha etmiş, ancak, İznik’in elden çıkmasına mani olamamıştır. Eskişehir
civarında yeniden savaşmış ancak sayıca çok üstün olan Haçlı ordusunu püskürtememiştir.
İznik 22 yıllık başkentliğinden sonra Bizans’a teslim edilmiş, Konya’da Haçlılara zayiat
verdirilerek başkent buraya taşınmıştır. Haçlı ordusu Antakya’ya geçmiş (1098), oradan
Kudüs’e ilerlemiştir. 1099’da Birinci Haçlı Seferi Kudüs’ü Fatımîlerden alarak hedefine
ulaşmıştır.
I. Kılıç Arslan, bu Haçlı seferinden sonra ilerleme adına farklı politikalar izlemiştir. Bu
çerçevede bir taraftan Haçlılara karşı mücadelesini sürdürürken diğer taraftan da Anadolu’nun
yeniden güvenli bir yurt haline gelmesi için çaba sarf etmiştir. Fakat Malatya'yı ele
geçirdikten sonra Musul'u da topraklarına katmış, Büyük Selçuklu Emîri Çavlı, Artukoğlu
İlgazi ve Suriye Meliki Rıdvan'ın kuvvetleriyle Habur Nehri kenarında yaptığı muharebede
yenilerek, nehre düşüp boğulmuştur (1107). Bu ölüm Türkiye Selçuklularının içinde
bulundukları siyasî istikrarsızlığın artmasına sebep olmuştur. Bu karışıklık esnasında
Bizanslılar, Batı Anadolu sahillerini işgale başlamışlar, Türkler ise, İç Anadolu'ya doğru
çekilmek zorunda kalmışlardır.
I. Kılıç Arslan'ın ölümü üzerine, Musul valisi olan büyük oğlu Şehinşah, Konya'ya gelerek
tahta geçmiştir. 1116 yılında Dânişmendliler, Sultan Şehinşah'ı tahttan indirip, Şehzade
Mesud'u sultan ilan etmişler (1116-1155), o da Dânişmendli tahakkümünden kurtulmaya,
Bizanslıları Anadolu'dan atmaya ve ülkede birliği sağlamaya çalışmıştır. Sultan Mesud, önce
batıya, daha sonra doğuya seferler düzenlemiştir. 1143’te Ankara, Çankırı, Kastamonu ve
çevresini Dânişmendlilerden almış, Maraş ve Göksun’a yürüme kararı aldığında ise,
Bizanslıların, Türklerin Batı Anadolu'da ilerlemelerini durdurmak için, İmparator Manuel
komutasında bir orduyla Konya üzerine yürüdükleri haberini almıştır. Bu tehlikeli durum
üzerine, Sultan Mesud'un oğlu II. Kılıç Arslan, Aksaray'da bir ordu hazırlayarak, Konya
önündeki Bizans ordusunun karşısına çıkmış ve 1147 senesinde Bizanslıları ağır bir yenilgiye
uğratmıştır.
Bu sırada İkinci Haçlı Seferiyle Anadolu'ya giren Avrupalılar da Selçuklu ordusu karşısında
ilerleyememişlerdir. Bu zaferler, istikrar ve yükselme devrini tekrar başlatmış, halka adaletle
muamele etmesi sebebiyle, Hıristiyanların birçoğu, Bizans yerine Türk idaresine bağlanmayı
tercih etmiştir. Sultan Mesud, kırk yıl tahtta kaldıktan sonra, 1155 senesinde vefat etmiş,
ülkeyi üç oğlu arasında pay etmiş, bunlardan başkent kendisine verilen II. Kılıç Arslan tahta
çıkmıştır (1155-1192). Önce ortanca kardeşini ortadan kaldırmış, küçük kardeşi de
159


Dânişmendlilere sığınmıştır. Bizanslılarla Musul Atabeyi Nureddin Zengî II. Kılıç Arslan’a
karşı birleşmiş, Ermeni Prensi de Selçuklu topraklarına sızmıştır. Bunların üstesinden gelmeyi
başaran II. Kılıç Arslan Bizans ile antlaşma yapmış, Türk birliğini yeniden tesis etmeye
uğraşmış, Nureddin Zengî’nin aldığı toprakları ele geçirerek Dânişmendlilere son vermiştir.
Bizans İmparatoru I. Manuel’in gözünden kaçmayan bu ilerleme, iki tarafı karşı karşıya
getirmiştir. II. Kılıç Arslan, Bizanslılar ve yardımcı kuvvetlere karşı, 1176 Miryakefalon
(Düzbel/Karamukbeli) Meydan Savaşı’nı kazanarak, Anadolu'yu yurt edinen Türklerin
bölgeden atılamayacağını ispatlamıştır. Akıncılarını, Batı Anadolu'nun fethiyle
görevlendirmiş, 1182 yılında, Uluborlu, Kütahya ve Eskişehir havalileri fethedilmiş, Denizli
ve Antalya kuşatılmıştır. 1183’te Adalar Denizi’ne ulaşan II. Kılıç Arslan bir yıl sonra Bizans
İmparatoru’nu vergi ödemek zorunda bırakmıştır. Daha sonra Kilikya’da Ermeniler üzerine de
yürünmüş, Silifke zapt edilmiş, Suriye ve el-Cezîre yönünde ilerlemeye devam edilmiştir.
Bir süre sonra II. Kılıç Arslan, mücadeleyle geçen uzun saltanat yıllarının yorgunluğu ve
ihtiyarlığını mazeret gösterip istirahata çekilmiş, devlet yönetimini veziri İhtiyarüddin
Hasan’ın idaresine bırakmış, ülkeyi 11 oğlu arasında taksim etmiştir. Kendisi Konya'da
büyük sultan olarak kalmış, oğullarının her biri bir vilayette yönetimi ele almışlar ancak kısa
süre sonra taht mücadeleleri başlamıştır. Bu sırada Selahaddin Eyyubî'nin Kudüs'ü zapt
etmesi, Üçüncü Haçlı Seferi’nin başlamasını çabuklaştırmıştır. Anadolu'dan geçmeye çalışan
kalabalık Haçlı ordusu, şehzadelerin direnişiyle karşılaşmış, yapılan çete harpleriyle Haçlı
ordusuna büyük kayıplar verdirilmiş, buna rağmen çok kalabalık olan Haçlıların bir kısmı,
Konya’ya ulaşmayı başarmıştır. Şehirde büyük tahribat yapan ordu karşısında II. Kılıç Arslan
çocuklarının içine düştüğü anlaşmazlık dolayısıyla gerekli mukavemeti gösterememiş ve 1192
senesinde Konya'da vefat etmiştir
II. Kılıç Arslan’ın yerine giriştiği mücadele sonucu, büyük oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev (ilk
saltanatı 1192-1197, ikinci saltanatı 1205-1211) geçmiş, fakat kardeşleri onun iktidarını kabul
etmeyince, aralarında saltanat mücadelesi devam etmiştir. Keyhüsrev beş yıllık ilk
saltanatında bir taraftan kardeşleriyle uğraşırken, diğer taraftan Bizans İmparatoru II.
Aleksios Komnenos ile mücadele etmiştir. Ancak kardeşi Tokat meliki Rükneddin
Süleyman Şah ile olan mücadelesinde daha fazla dayanamayıp 1196 yılında Konya’yı terk
etmiş ve İstanbul’a kaçmıştır.
II. Rükneddin Süleyman Şah (1197-1204) da kardeşleriyle mücadeleye devam etmiş, birliği
sağlamaya çalışmış ve ülkeyi genişletme hedefine ağırlık vermiş, ayrıca Bizans'ı tekrar
senelik vergiye bağlamıştır. İç mücadelelerden yararlanarak hudut tecavüzlerine başlayan
Ermenileri cezalandırmıştır. Gürcüler, Saltukluların zayıflamasından istifade ederek,
Erzurum'a kadar gelmiş ve 1201 yılında Saltuklu Devleti’ne son vermiştir. Gürcistan ile
komşu olmuş ve Sarıkamış yakınlarında yaptığı savaşta yenilmiş, tekrar sefere çıkma kararı
almış ancak yolda hastalanarak 6 Temmuz 1204 tarihinde vefat etmiştir. Yerine oğlu III.
Kılıç Arslan geçmiş, ancak çok geçmeden Gıyaseddin Keyhüsrev, Türkmen beylerinin
davetiyle, küçük yaştaki yeğeni Kılıç Arslan'ın yerine, tekrar Türkiye Selçukluları sultanı
olmuştur.
I. Gıyaseddin Keyhüsrev (1205-1211), askerî seferlerini, iktisadî ve ticarî hedeflere göre
belirlemiştir. Devletin hudutlarını emniyete almak için, Bizanslılar ve Ermenilerle mücadele
etmiş, bu arada Bizans’ın başşehri İstanbul da Latin işgaline uğramıştır. Yeni durumda Bizans
hanedânı Anadolu'ya çekilip, İznik ve Trabzon merkezli iki devlet kurmuş, Karadeniz
kıyılarına yerleşerek ticaret yollarını kapatmışlardır. Gıyaseddin Keyhüsrev, Selçuklular
açısından çok önemli olan ticaret yolunu açmak için, 1206 yılında İznik Kralı ile anlaşıp
160


Trabzon Rum İmparatoru’na karşı savaşmış ve galip gelmiştir. Bizanslıları bu bölgeden
atarak, Karadeniz yolunu açmış, ertesi sene Akdeniz sahillerine inerek Antalya'yı fethetmiştir.
Bu sırada akıncı beyleri, Batı Anadolu'da birçok yeri almış, bu fetihler, İznik Kralını
telaşlandırmıştır. Bizans ordusu ile 1211 senesinde Alaşehir'de yapılan muharebede Selçuklu
ordusu büyük zafer kazanmış, savaş bitiminde, Gıyaseddin Keyhüsrev, meydanı incelemesi
sırasında bir düşman askeri tarafından şehit edilmiştir.
Gıyaseddin Keyhüsrev’in ölümüyle tahta, oğlu İzzeddin Keykâvus geçmiş (1211-1220), o da
saltanatının ilk yıllarında taht mücadeleleriyle uğraşmıştır. Bununla birlikte onun iktisadî
meselelere, ülkenin imarına ve kültür faaliyetlerine de özellikle önem verdiği görülmektedir.
Kıbrıs Kralı Hugue ile yaptığı ticaret Antlaşması (1214) dikkat çekicidir. Venediklilerle de
bir antlaşma imzalamış, Akdeniz’den sonra Karadeniz ticaretini de düzenlemek adına çeşitli
faaliyetler gerçekleştirmiştir. Karaman, Ereğli, Ulukışla’yı fethetmiştir. Ermeni Kralının,
yıllık vergi vermek şartıyla Selçuklu tabiiyetine girmesini sağlamıştır. Kervansaray, cami ve
medreseler inşa ettirmiştir. Bazı kaynaklara göre verem hastalığından, bazılarına göre
Eyyubîler ve Artuklular üzerine çıktığı seferde 1220 yılında Viranşehir'de vefat etmiştir.
Yerine Sultan Alâeddin Keykubâd geçmiş olup (1220-1237), onun zamanı, Türkiye
Selçuklularının en kudretli, en müreffeh ve en parlak devri olarak tarihe geçmiştir.
Anadolu'nun emniyeti için başta Konya, Kayseri ve Sivas olmak üzere, şehirleri surlarla
tahkim ettirmiş, ileri bir medeniyet seviyesine çıkarmıştır. Ancak böylesi bir dönemde Moğol
tehlikesi ile karşı karşıya kalmış, onlara karşı hudutlarda tedbirler almıştır. Bu arada fetihlere
de devam etmiş, askerî ve ticarî önemi büyük olan ve daha sonra kendi isminden hareketle
Alâiye (Alanya) adı verilecek olan Kolonoras Kalesi’ni muhasara altına almış, 1221 senesinde
de fethetmiştir. Kırım’daki Suğdak üzerine ordu göndermiş ve bunun sonucunda çok sayıda
Rus knez ve Kıpçak beyleri itaat altına alınmıştır.
I. Alaaddin Keykûbad, Diyarbakır Artuklu Meliki Mesud’un bazı uygunsuz davranışları
üzerine 1226’da Malatya’dan ordu göndermiştir. Selçuklular Artuklu-Eyyubî ordusunu
yenmiş, Kâhta, Hısn-ı Mansur (Adıyaman) ve Çemişgezek zapt edilmiştir. Celâleddin
Hârizmşah Moğol tehlikesinden kaçmış, Azerbaycan’a gelerek Meraga’yı merkez edinmiştir
(1225). Başlangıçta sultanın arası iyi iken daha sonra bozulmuş ve Celâleddin’in kendisine
tabi olan Erzurum Meliki Cihanşah’ın kışkırtmasıyla işler iyice karışmıştır. Celâleddin’in
Ahlat’ı alması üzerine iki taraf Erzincan yakınlarında Yassı Çemen’de 10 Ağustos 1230’da
karşılaşmış ve Hârizm ordusu yenilgiye uğramıştır. Erzurum tekrar alınmış, Celâleddin’in
ölümüyle de Hârizmşahlar yıkılmıştır.
Alaaddin Keykûbad, Malatya’ya kadar gelen Moğol tehlikesine karşı askerî tedbirler yanında
diplomatik yola da başvurmuş, Moğol Ögedey Kağan'a elçi gönderip barış yapmayı teklif
etmiştir. Mısır Eyyubîleri ile yaptığı savaşı da kazanmıştır (1234). Ancak karşı hareketi
Eyyubîler kazanmış, Selçuklu ordusunu toplayan Alaaddin Keykûbad, 1 Haziran 1237
tarihinde Kayseri yakınlarında verilen ziyafette zehirlenerek ölmüştür. Yerine İzzeddin Kılıç
Arslan'ı veliaht tayin etmesine rağmen, büyük oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev tahta geçmiştir.
Babasındaki dirayetin kendisinde bulunmadığı anlaşılan sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev
(1237-1246), devlet ileri gelenlerinden Saadeddin Köpek’in tahakkümü altında kalmıştır.
Hırslarıyla Selçukluları bölmeyi hedefleyen Saadeddin kısa sürede öldürülmüştür. Fakat bu
sırada bir başka tehlike ortaya çıkmıştır. Bilindiği gibi Moğol tehlikesinden kaçan bazı
Türkmen boyları Güneydoğu Anadolu bölgesine gelip yerleşmişlerdi. Bunların İslâm dinini
tam olarak anlayamamış olmaları dolayısıyla bazı dinî gerekçelerle isyanları söz konusu
olmuştur. Baba Resul lâkabıyla, Baba İlyas Horasanî’nin isyanı bunlardandır. Halifesi Baba
161


İshak’ınn da desteğiiyle isyan bbüyümüş, ‘BBabaî’ olar ak isimlenddirilen asîlerr üzerine büüyük bir
ordu göönderilminn da desteğiiyle isyan bbüyümüş, ‘BBabaî’ olar ak isimlenddirilen asîlerr üzerine büüyük bir
ordu göönderilmiş
vve isyancılarr öldürülmüüştür (1240)).
1241’dee yeniden hharekete geeçen Moğool ordularınnın başına BBaycu Noyyan komutan tayin
edilmişttir. 1242’dee Selçuklu üülkesine gireen Baycu NNoyan’ın orddusu ile Selççuklu ordussu, Sivas
yakınlarrında Köseddağ’da karşşılaşmışlarddır. 4 Temmmuz 1243’tee gerçekleşeen savaşta SSelçuklu
ordusu ağır bir yeenilgiye uğrramıştır. Buu olaydan sonra devleet için yıkıılmaya gideen süreç
başlamıış, Selçukluuları büsbüttün sindirmme yolundaaki Moğol faaliyet vee zulmü 12243-1308
arasındaa devam ettmiştir. 12559'da, Kızıllırmak huduut olmak üüzere devlettin ikiye ayyrılması,
1262'dee Karamanl ıların isyann ederek KKonya üzeriine yürümeeleri, 1276'dda Moğollaara karşı
Hatıroğğlu İsyanı, 11277'de Mısır Memlûkk Sultanı
BBaybars'ın, Hatıroğlu'nnu desteklemmek için
Anadoluu'ya girip KKayseri'ye kkadar gelmeesi, Karamaanoğlu Mehhmet Bey’inn 1277'de KKonya'da
yeni birr sultanı taahta çıkartmma girişimiyyle, Cimri hhadisesi gibbi çeşitli siiyasî, ekonomik ve
sosyal çalkantılarr meydana gelmiştir.. Türkiye/AAnadolu SSelçuklu DDevleti’nin çöküşü
başlayınnca, Moğol zorbalığınıın önüne geeçmek için Türk beylerri ve Anadoolu halkınınn yer yer
mücadeelelere girişştikleri görüülmüş, anccak bunun bir faydası olmamışttır. Çökmekkte olan
devletinn yıkıntıları
üzerinde ç eşitli Oğuz boyları, Tüürkmen beyyleri ve kummandanlar, bbeylikler
kurmay a başlamıştır.
Moğollaar, Türkiye Selçuklu DDevleti toprrakları üzeriinde Haçlı
istila harek keti benzeri korkunç
katliam,, yıkım ve ddehşet saçıccı hadiseleree sebep olmmuşlar ve böölgeyi işgall etmişlerdirr. Moğol
istilasıyyla, Türkiyee Selçuklu Devleti, XXIV. yüzyyılın başındda yıkılmış, Anadolu,, Moğol
kontrolüüne girdiysee de, XIV. yyüzyıldan soonra bölgedde Osmanlı
hâkimiyeti başlayıp, HHaçlıların
ve Moğğolların açtığğı yaralar saarılmaya çallışılmıştır.

162


ÖZET
Büyük Selçuklu Devleti (1040-1157) Türklerin kurduğu en büyük devletlerdendir. Oğuzların
Kınık boyundan gelen Selçuklular, Oğuz Yabgu devletinde su-başı olan Dokak’ın oğlu
Selçuk’un İslâm’ı seçmesiyle Müslüman Türk hüviyeti kazanmıştır. Oğuzlardan ayrılan
Selçuk, Cend’e göç edip bölgede hâkimiyetini ilan etmiş, devletin temellerini attıktan sonra
vefat etmiştir (1009). Selçuk Bey’in oğullarından Mikâil erken ölmüş, onun çocukları
Tuğrul ve Çağrı beyler bizzat dedeleri Selçuk’un gözetiminde yetişmişlerdir. İlerleyen
zamanda devletin kaderini de bu iki genç belirlemiştir. Selçuk’tan sonra büyük oğul Arslan
devletin başına geçmiş, Karahanlılarla siyasî ilişkiler yoğunluk kazanmıştır. Ayrıca
Gaznelilerle de olumsuz zeminde devam eden münasebetler Arslan Yabgu’nun yakalanıp esir
edilmesine kadar gitmiş, sonunda Arslan’ın ölümü üzerine Musa zamanında iki taraf
Dandanakan Savaşı’nda 1040’da karşı karşıya gelmiştir. Merv yakınlarındaki Dandanakan’da
meydana gelen savaşı Selçuklular kazanmış, Gaznelilere son verilmiştir. Bu savaştan sonra
Büyük Selçuklu Devleti resmen kurulmuş, başa Tuğrul Bey geçmiş, ülkenin fethedilen ve
fethedilmesi planlanan önemli bölgeleri kardeşi Çağrı Bey ile amcası
Musa İnanç Yabgu ve
diğer hanedân mensupları arasında taksim edilmiştir.
Tuğrul Bey Selçuklu sınırlarını dört bir taraftan genişletmiş, asıl hedefi olan Anadolu fethi
için Türkmen akınlarını bu ülkeye kaydırmıştır. Fatımîlerle mücadeleleri dolayısıyla Abbasî
Halifesi tarafından takdir edilmiştir. Kardeşi Çağrı Bey (1060) de kendisi (1063) de 70’er
yaşlarında vefat etmişlerdir.
Tuğrul Bey’in oğlu olmadığından veliaht gösterdiği kardeşinin oğlu Süleyman tahta çıkmışsa
da bu durumu kabul etmeyen Alp Arslan tarafından indirilmiştir. O vezir olarak Nizâmü’lMülk’ü
atamış ve pek çok başarıya onunla birlikte imza atmıştır. Etraftaki küçük krallık veya
emirlikleri itaat altına almış, Doğu Anadolu’da Ani Kalesi’ni fethetmiştir (1064).
Kardeşlerinin isyanıyla bir süre uğraşmış ve Şiî-Fatımî baskısını azaltmıştır. Doğu ve batıda
sistemli fetih hareketlerine devam etmiş, Bizanslılarla Malazgirt yakınlarında karşı karşıya
gelmiştir. Malazgirt Savaşı (1071) denilen bu çarpışmada kazanan Selçuklular olmuş,
Anadolu’nun kapıları Türklere açılmıştır. Alp Arslan vefat ettiğinde ülke sınırları oldukça
genişlemiştir.
Alp Arslan’ın yerine oğlu Melikşah geçmiş, aile içi çekişmeleri bastırdıktan sonra, Şiîlerle
mücadeleye hız vermiş, Anadolu’nun tamamen Türk-İslâm yurdu olması için çabalamıştır. O,
Bizanslılara talepleri doğrultusunda yardım göndermiştir. Melikşah döneminde Diyarbakır
bölgesi fethedilip, Mervanîlere son verilmiştir. Dımeşk’i almış, Fatımî Devleti’ni de ortadan
kaldırmaya uğraşmışsa da buna muvaffak olamamıştır. Kardeşi Suriye Meliki Tutuş ve
Kutalmışoğlu Süleymanşah ile mücadele etmiştir. Bâtınî fırkalarla mücadeleyi de sürdüren
Melikşah veziri Nizâmü’l-Mülk’ten sonra zehirlenme sonucu ölmüştür (1092). Melikşah
sonrasında Selçuklular, duraklama devresine girmişlerdir.
Melikşah’ın ölümünden sonra çok sayıda saltanat üyesi hükümdarlığını ilan etmiştir. Bu
sırada Tutuş, Mahmud ve Berkyaruk farklı mücadeleler olmuş, aile kavgası Berkyaruk’un
sultanlığı ile sonuçlanmıştır. Berkyaruk bir taraftan parçalanan Selçuklu İmparatorluğu’nu
toparlamaya çalışırken diğer taraftan amcası ve kardeşleriyle uğraşmıştır. Onun döneminde
dinî, siyasî, ekonomik sâiklerle Haçlı Seferleri başlatılmıştır. Türkiye Selçuklularının
mukavemetine rağmen Haçlı orduları Antakya’yı işgal edip, Kudüs’ü almışlardır. Berkyaruk,
kardeşi Muhammed Tapar’ın isyanıyla karşılaşmış, onunla girdiği taht mücadelesinin sonunda
barış yaparak iyi geçinme yolunu seçti ise de fazla yaşamamış vefat etmiştir.
163


Berkyaruk’un yerine geçen oğlu II. Melikşah da Tapar ile mücadele etmek mecburiyetinde
kaldıysa da sonuçta Muhammed Tapar Büyük Selçuklu tahtına oturma başarısını
göstermiştir. Muhammed Tapar’ın Bâtınîlerle ilgilenmesi gerekmiştir. Suriye’de kurulan
Haçlı devletlerini de engelleyememiştir. Yerine küçük yaştaki oğlu Mahmud başa geçtiyse de
diğer oğlu Sencer tahtı ele geçirmeyi başarmıştır. Sultan Sencer, uzun süren saltanatında
devletine eski gücünü kazandırmak için çok çaba sarf etmiş ancak yıkılış sürecine girildiği bu
devrede onun çabaları sonuç vermemiştir. Karahanlılar ve Karahıtaylarla çarpışan Sencer,
Gurlularla karşı karşıya gelmiştir. Oğuzlara esir düşen Sencer bir süre sonra 73 yaşlarında
ölmüş ve Büyük Selçuklu Devleti geride esas gövdenin devamı bazı devlet ve atabeylikler
bırakarak tarih sahnesinden çekilmiştir.
Diğer Selçuklu Devletleri; Irak Selçukluları (1119-1194), Kirman Selçukluları (1040-1187),
Suriye Selçukluları (1070-1117) ve Türkiye Selçuklularıdır (1075-1308).
Bizim için bilhassa da önemli olan Türkiye Selçukluları, İznik merkez olmak üzere,
Kutalmışoğlu Süleyman Şah tarafından kurulmuş, Anadolu’ya gelen Türkmenlerin
birleşmesi ile güçlenmiştir. Bizans’ın kötü idaresinden sıkılan halk Süleyman Şah’ın âdil
idaresi altında huzur bulmuştur. Antakya seferinden dönüşte ölmesi üzerine yerine I. Kılıç
Arslan geçmiştir (1092-1107). 1096 yılında başlayıp 1291’e kadar devam eden ve 9 büyük,
birkaç küçük seferden oluşan Avrupa devletlerini bir araya getiren Haçlı seferlerinin ilk
dalgasına karşı koymuştur. İznik elden çıkmış, Konya başkent yapılmıştır. I. Kılıç Arslan’ın
ölümünden sonra yerine Mesud geçmiş, Dânişmendlilerden kurtulmaya, Bizanslıları
Anadolu’dan çıkarmaya ve birliği yeniden sağlamaya çalışmıştır. Haçlı seferlerinin ikinci
dalgasına karşı koymuş, öldükten sonra yerine II. Kılıç Arslan geçmiştir.
II. Kılıç Arslan Bizanslılarla yaptığı
Miryakefalon Savaşı (1176)’nı kazanmış, Anadolu’nun
kalıcı olarak Türklerin yurdu hale gelmesini sağlamıştır. Ermeniler üzerine de yürümüş,
Suriye yönünde ilerlemiştir. Ölmeden önce ülkeyi 11 oğlu arasında taksim edip istirahata
çekilmiştir. Ancak çıkan taht mücadelesi sebebiyle, Üçüncü Haçlı Seferi karşısında başarısız
olunmuştur. II. Kılıç Arslan’ın ölümünden sonra taht mücadelesini oğlu I. Gıyasedddin
Keyhüsrev kazanmış, ancak kardeşlerinin müdahalesiyle beş yıldan sonra indirilip II.
Rükneddin Süleyman Şah başa geçmiştir. O da birliği sağlama çalışmalarının yanı sıra,
Ermeniler ve Gürcülere karşı mücadele etmiştir. Yerine geçen III. Kılıç Arslan çok fazla
tahtta kalamadan I. Gıyaseddin Keyhüsrev tahtı yeniden ele geçirmiştir. Askerî seferlerini
ticarî ve iktisadî sâiklere göre belirlemiştir. Trabzon Rum İmparatoru’na karşı savaşmış ve
galip gelmiş, neticede Karadeniz ticaret yolu açılmıştır.
Ölümüyle tahta oğlu İzeddin Keykâvus geçmiş, taht mücadelelerinden sonra, Kıbrıs ve
Venediklilerle ticaret antlaşmaları yapmıştır. Artuklular ve Eyyubîler üzerine çıktığı seferde
ölünce yerine Alâeddin Keykubâd geçmiş olup, dönemi Selçukluların en kudretli ve
müreffeh devresi olarak hatırlanmaktadır. Çok sayıda şehri surlarla tahkim ettirmiş,
Kolonoras (Alâiye) kalesini fethetmiş, Moğollara karşı mücadele etmiştir. Vefat ettikten sonra
yerine oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev geçmiştir. Moğollara Kösedağ Savaşı (1243)’nda
yenilince Türkiye Selçukluları için yıkılış sürecine girilmiştir. Karamanlıların ve Mısır
Memlûklarının çıktıkları seferlerde Anadolu içlerine kadar gelmeleri, Moğolların
durdurulamaz ilerleyişi, taht mücadeleleri bu süreci hızlandırmıştır. Çöken bu devletin
toprakları üzerinde Oğuz boylarından ve Türkmen beylerinden beylikler kuranlar olmuş,
sonunda Türkiye Selçukluları Devleti tarih sahnesinden çekilmiştir.
164


GÖZDEN GEÇİR
.
Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluş sürecini değerlendiriniz?
.
Alp Arslan’ın Büyük Selçuklu Devleti ve Türk tarihi açısından önemini
değerlendiriniz?
.
Malazgirt Savaşının sebep ve sonuçlarını tartışınız?
.
Melikşah döneminden sonra yıkılış sürecine giren Selçuklu Devleti’nin içinde
bulunduğu durum hakkında bilgi veriniz?
.
Büyük Selçuklu Devleti yıkıldıktan sonra kurulan devletleri sıralayınız?
.
Türkiye Selçukluları Devleti’nin Türk-İslâm tarihindeki yerini değerlendiriniz?
.
Miryakefalon, Yassı Çemen ve Kösedağ savaşlarının sebep ve sonuçlarını açıklayınız?
165


DEĞERLENDİRME SORULARI
1. Büyük Selçuklu devleti kim tarafından ne zaman kurulmuştur?
a. Dokak -1035.
b. Selçuk Bey -1042.
c. Tuğrul Bey -1040.
d. Çağrı Bey -1045.
e. Alp Arslan -1065.
2. Aşağıdakilerden hangisi Alp Arslan döneminde gerçekleşmemiştir?
a. Dandanakan Savaşı.
b. Ani Kalesi fethedilmiştir.
c. Malazgirt Savaşı.
d. Bizanslılarla antlaşma yapılmıştır.
e. Anadolu’nun Türkleşip İslâmlaşması için bütün tedbirler alınmıştır.
3. Aşağıdakilerden hangisi Malazgirt Savaşı (1071) sonuçları arasında yer almaz?
a. Alp Arslan’ın savaş taktiği sayesinde Bizanslılar ağır yenilgiye uğramıştır.
b. Bizans tarafındaki Peçenek ve Uzların Alp Arslan’ın ordusuna katılması
savaşın kaderini etkilemiştir.
c. Savaş sonunda Bizans İmparator Romanos Diogenes esir düşmüştür.
d. Anadolu’nun kapıları Türklere ve İslâm’a açılmıştır.
e. Gazneliler Devleti yıkılmıştır.
4. Aşağıdakilerden hangisi Büyük Selçuklular Devleti’nden çıkan veya yıkıldıktan sonra
kurulan devletlerden değildir?
a. Irak Selçukluları.
b. Kirman Selçukluları.
c. Suriye Selçukluları.
d. Hatay Selçukluları.
e. Türkiye/Anadolu Selçukluları.
5. Aşağıda Haçlı Seferleri ile ilgili verilen bilgilerden hangisi yanlıştır?
a. Avrupa’daki imparator, kral ve prenslerin din adına birleşerek başlattıkları
savaşlardır.
b. İlki 1096 yılında yapılmıştır.
c. I. Kılıç Arslan’ın büyük direnişi olmuştur.
d. Bu savaşların sebebi dinî gösterilse de ekonomik ve siyasî yönleri daha
ağırlıklıdır.
e. Haçlı seferlerinin tamamını Selçuklular kazanmıştır.
166


KAYNAKLAR
Alptekin, Coşkun (1986). "Büyük Selçuklular", Doğuştan Günümüze Büyük İslam
Tarihi, İstanbul, VII, 95-213.
Alptekin, Coşkun (1986). "Türkiye Selçukluları", Doğuştan Günümüze Büyük İslam
Tarihi, İstanbul, VIII, 209-382.
Cahen, Claude (1979). Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, Çev. Yıldız Moran,
İstanbul.
Cantay, Gönül (1992). Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Darüşşifaları, Ankara.
Kafesoğlu, İbrahim (1972). Selçuklu Tarihi, İstanbul.
Kafesoğlu, İbrahim (1953). Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu,
İstanbul.
Köymen, Mehmet Altay (1976). Tuğrul Bey ve Zamanı, İstanbul.
Köymen, Mehmet Altay (1982). Selçuklu Devri Türk Tarihi, Ankara.
Köymen, Mehmet Altay (1983). Alp Arslan ve Zamanı, Ankara.
Merçil, Erdoğan (1985). Müslüman-Türk Devletleri Tarihi, İstanbul.
Sevim, Ali -Erdoğan Merçil (1995). Selçuklu Devletleri Tarihi (Siyaset, Teşkilat ve
Kültür), Ankara.
Sevim, Ali -Yaşar Yücel (1989). Türkiye Tarihi Fetih, Selçuklu ve Beylikler Dönemi,
Ankara.
Sevim, Ali (1986). "Suriye Selçukluları", Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi,
İstanbul, VII,339-470.
Sevim, Ali (1988). Anadolu'nun Fethi Selçuklular Dönemi (Başlangıçtan 1086'ya
Kadar), Ankara.
Turan, Osman (1980). Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti, İstanbul,
Turan, Osman (1971). Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul.
Yazıcı, Nesimi (2002). İlk Türk-İslâm Devletleri Tarihi, TDV, Ankara.
167


1. Türklerin İslâmiyeti Kabulü
2. Türk Valilerince Kurulan Devletler
3. İdil (Volga) Bulgar Hanlığı
4. Karahanlılar
5. Gazneliler
6. Selçuklu Devleti Siyasî Tarih
7. SELÇUKLU DEVLETİ TEŞKİLÂT, KÜLTÜR VE MEDENİYETİ
Öğr. Gör. Dr. Halide Aslan
8. Hârizmşahlar
9. Anadolu ve Balkanlarda Kurulan Türk-İslâm Devletleri
10. Osmanlı Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
11. Orta Asya, Hindistan, İran ve Doğu Avrupada Kurulan Türk-İslâm Devletleri

Ünitede Ele Alınan Konular
I. İdarî Teşkilât
A. Merkez Teşkilâtı
1. Hükümdar
2. Saray
3. Hükümet (Büyük Divân)
B. Taşra Teşkilâtı
C. Adalet Teşkilâtı
D. Ordu Teşkilâtı
II. İktisadî Ve İçtimaî Hayat
A. İktisadî Hayat
B. İçtimaî Hayat
III. İlim, Kültür Hayatı Ve Mimarî
A. İlim ve Kültür Hayatı
B. Güzel Sanatlar ve Mimarî
Ünite Hakkında
Genelde Selçuklular özelde Büyük Selçuklu Devleti (1040-1157) ve uzun bir dönem ayakta
kalan kollarından Türkiye/Anadolu Selçuklu Devleti (1075-1308) teşkilât yapısına
baktığımızda hem Türk hem de İslâmî unsurların uyumlu bir karışımı dikkat çekmektedir.
İdarî teşkilâtı oluşturan unsurlardan merkezî oluşumların başında hükümdar gelmekte, ancak
tek yetkili olmayıp yardımcı güç ve erklerle desteklenmektedir. Hükümet işleri çeşitli divânlar
tarafından yürütülmekte, taşrada ise merkezdeki yapılanmanın bir uzantısı görülmektedir.
Adaleti temin eden güç hükümdar iken, kadılar bu anlamda kendisine yardımcı olmakta idi.
Elbette diğer Türk-İslâm devletlerinde olduğu gibi şer’î ve örfî hukuk söz konusu idi.
Selçuklu ordusun döneminin tartışılmaz bir gücü durumundaydı. Gulâmân-ı Saray ve Hassa
Ordusu Selçuklu askerî kuvvetini oluşturan başlıca gruplar olmakla birlikte yardımcı unsurlar
da mevcuttu.
Selçuklularda ekonomik hayat, toprak ve tarım, madenler ve ticarete dayanmakta idi. Devlet
ricalini oluşturan Türkler toplumun büyük bir kısmını meydana getirirken, muhtelif etnik
kökene sahip, değişik dinlerin mensubu tebaa ülke halkını oluşturmaktaydı.
Selçuklularda ilme önem verildiğini hem dönemin çok sayıdaki âlimleri hem de oluşturulan
kurumlarda kendini göstermektedir. Medrese kurumu bu dönemde yüksek seviyelere ulaşmış,
169


diğer devletlere örnek olmuştur. Bu çerçevede Selçuklular döneminde dinî olduğu kadar
müspet ilimlere ilgi oldukça artmış ve İslâm karşıtı akımlarla mücadele farklı boyutlarda
devam etmiştir.
Öğrenme Hedefleri
Bu ünitenin sonunda;
.
Büyük Selçuklu Devleti ve diğer Selçuklu devletlerindeki idarî yapılanma hakkında
bilgi sahibi olacaksınız.
.
Selçuklularda adlî teşkilâtın unsurlarını öğreneceksiniz.
.
Selçuklularda ordu teşkilâtı ile ilgili bilgileneceksiniz.
.
Selçukluların ekonomik ve toplumsal yapısını öğrenerek, çağdaşı olan diğer
devletlerdeki kurumlarla karşılaştıracaksınız.
.
Selçukluların ilme verdiği önem ve bu bağlamda oluşturdukları kurumları
öğreneceksiniz.
.
Selçuklularda gelişen güzel sanatlar hakkında özlü ve sağlam bir kanaat sahibi
olacaksınız.
Üniteyi Çalışırken
Bu üniteyi çalışırken;
.
Üniteyi anlayarak okuyunuz.
.
Görsel malzeme desteğiyle çalışınız.
.
Ünite metninde verilen bilgiler ile yetinmeyip, Kaynaklar’da verilen malzemeden de

faydalanmaya çalışınız.
.
Özet’i okuyarak, üniteyi hatırlayınız.
.
Ünite sonunda yer alan değerlendirme sorularını mutlaka cevaplandırınız.

170


SELÇUKLU DEVLETİ TEŞKİLÂT, KÜLTÜR VE MEDENİYETİ

I. İDARÎ TEŞKİLÂT
A. Merkez Teşkilâtı
Selçukluları meydana getiren esas unsur olan Oğuzlar, Orta Asya'dan Mâverâünnehir ve
Horasan'a geldiklerinde bütünüyle İslâmiyet’i kabul etmişler ve eski bozkır kültürünün
İslâm’a aykırı olmayan müesseselerini de muhafaza ederek Türk-İslâm kültürünün en önemli
temsilcilerinden biri haline gelmişlerdir.

Türk Devlet geleneğinin önemli örneklerinden birini oluşturan Selçuklular; Karahanlı,
Gazneli, Sâmânî ve Abbasî devletlerinin teşkilâtlarından geniş ölçüde faydalanmış, kadim
İran geleneğinden de etkilenerek bunları kendi bünyesinde uyumlu bir sentez haline
getirmişlerdir. Bu teşkilâtın oluşmasında ilk iki vezir Amîdü’l-Mülk Kündürî ve Nizâmü’lMülk’ün
katkıları özellikle zikredilmelidir. Nitekim Nizamü’l-Mülk’ün meşhur eseri
Siyasetnâme’de bu sentezin oluşum ve gelişim sürecini detaylı olarak takip etmek
mümkündür.
Merkez teşkilâtının başlıca unsurları
hükümdar, saray ve hükümet olarak sıralanmaktadır.
Bunların elbette taşra teşkilâtıyla ilişkisi söz konusudur.
o
Hükümdar
Büyük Selçuklularda devlet geleneğinin üç temel ayağı vardır ki bunlar; Saray, Hükümet ve
Ordu’dur. Hükümdar bunların başı, töre ve müesseselerin tanıdığı haklarla devletin hâkimidir.
Yetkisini (kut) Tanrı’dan aldığına inanılan hükümdar/sultan çağdaşı olan diğer
devletlerdekinin aksine sınırsız yetkiye sahip değildir. Yönetimde hanedân azası ve
komutanlar belirli ölçüde söz sahibidirler. Siyasetnâme'ye göre hükümdar: "Padişahlar, güzel
171


yüzlü, iyi huylu, mert, cesur, iyi ata binen, her türlü silahı kullanabilen, sanattan anlayan,
verdiği sözleri yerine getiren, fakirlere iyi muamele eden, emri altındakilerle iyi geçinen,
halkın üzerinden zalimlerin zulmünü kaldıran kimseler olmalıdır". Yine Siyasetnâme'de
hükümdarın yapması gerekenler şu şekilde aktarılmış bulunmaktadır:
•Kale ve şehirler inşa etmelidir.
•Tarımın gelişmesi için büyük sulama tesisleri kurmalıdır.
•Gereken yerlere köprüler ve yollar yaptırmalıdır.
Tüm bunları yerine getiren hükümdar sultan olabilirdi. Türklerdeki Hâkan veya Kağan,
batıdaki imparator kelimesinin karşılığı olarak kullanılmıştır. Sultanın, Türkçe adının yanında
İslâmî isim de taşıması, Halife tarafından kendisine künye ve lâkapların verilmesi ve bunların
kullanılması adettendi. Sultan merkezde oturur, ülke toprakları hanedân mensuplarınca idare
edilirdi. Merkeze bağlı beylik ve atabeylikler olup, Sultanın hâkim olduğu ülkelerde adına
hutbe okunur ve para bastırılırdı.
Selçuklularda hükümdarlık alâmetleri maddî ve manevî olmak üzere ikiye ayrılmıştı.
Bunlardan manevî alâmetlerin ilki yukarıda da değindiğimiz, halife tarafından verilen unvan
ve lâkaplar idi. Tuğrul Bey’e ‘Sultanu’l-Muazzam’, ‘Şahenşah’, ‘Ebû Tâlib’ gibi unvanların
verildiğini bilmekteyiz. Daha sonra gelen Selçuklu sultanlarının ‘es-Sultanu’l-Muazzam’ ve
‘es-Sultanu’l-Âzam’ gibi unvanları kullanmayı sürdürmüşlerdir. Hükümdarlığın manevî
alâmetlerinden bir diğeri ise hutbe idi. Bütün İslâm devletlerinde bağımsızlık göstergesi
olarak Cuma ve Bayram namazlarından sonra okunan hutbelerde hükümdarın isim ve
unvanlarının zikredilerek dua edilmesi uygulamasına Selçuklularda da devam edilmete idi.
Başa geçen hükümdarla ilgili bir uygulama, yine hâkimiyetin sembolü olarak maddî
alametlerden sayılabilecek, hükümdarın ad ve unvanının yazılı olduğu sikke basılması idi.
Hükümdarlığın maddî sembollerinden diğerleri ise saray, taht ve tac olup, dönemin geçerli
kuralları çerçevesinde yapılmakta idiler. Hükümdarların alâmetlerinden sayılabilecek, emir ve
fermanların üzerine koydurdukları işaretlere ise tuğra ve tevkî denilmekte idi. Hükümdarın
ismini içeren tuğra ile birlikte kullanılan, onun iradesini gösteren imzaya benzer alâmete tevkî
denirdi. Hükümdar sarayı ile ilgili olan bir diğer alâmet ise nevbet olup, bando ve günde beş
defa belirli mekânlarda bu devlet bandosu tarafından verilen konsere verilen isimdi. Bayrak
(sancak, liva, alem) da hükümdarlığın bir diğer maddî alâmeti idi. Hükümdarların sefer veya
başka yolculuklarda başlarının üzerinde tutulan çeşitli renk ve desenlerdeki şemsiyeye ise çetr
adı verilmekte idi.
Hem maddî hem de manevî açıdan değerlendirilebilecek olan tırâz ve hil’ate gelince,
kenarında hükümdarın isim ve unvanlarının özel işaretlerle işlendiği kumaş ve elbiseye tırâz,
hükümdar tarafından devlet büyüklerine verilen tırâza da hil’at ismi verilmekte idi. Buların
yanında kılıç, yüzük, ok, yay ve gâşiye (hükümdara özel yapılan eyerin altına konan keçe) de
hükümdarlık alâmetleri arasında sayılmaktadır.
o
Saray
Hükümdarlığın alâmetlerinden biri olan saraya geldiğimizde, hemen bütün devlet
yöneticilerinin tebaadan farklı mekânlarda yaşadığını ifade etmemiz yerinde olacaktır.
Selçuklularda Saray esas olarak hükümdarın ailesiyle birlikte yaşadığı mekân olmanın
ötesinde devlete ait işlerin bir kısmının da orada yürütüldüğü en önemli idarî merkez
durumundaydı. Sarayın teşkilât yapısı ve bugün protokol kaideler olarak ifade edebileceğimiz
172


teşrifatçılık, önceleri Oğuz geleneklerine göre yapılırken, daha sonra yapılan ilavelerle buna
İslâmî bir hüviyet kazandırılmıştır.
Yalnızca sultanın özel yaşamını sürdürdüğü bir mekân olmayıp, devlet işlerinin yürütüldüğü
bir merkez olması dolayısıyla saray, Harem ve Selâmlık olarak iki kısma ayrılmakta, Harem
sultanın özel hayatını yaşadığı kısım, Selâmlık ise devlet işlerinin yürütüldüğü bölüm olarak
işlemekte idi. Devlet hizmetlerini yürüten görevlilerin başında devlet reisi sultan/hükümdar,
ikinci kişi olaraksa vezir gelirdi.
Sultan veya hükümdar ile devlet işlerini halledildiği divânlar arasındaki irtibat sarayın
sultandan sonraki en önemli yardımcılarının başında gelen Hâcibü’l-Hüccâb tarafından
sağlanırdı. Kendisine bir hâcibler grubu yardım ederdi ki, bunlar arasından askerî sahada
başarılar göstermiş çok sayıda örnekler bilinmektedir.
Sarayda Hâcibü’l-Hüccâbdan sonraki en yüksek rütbeli görevli, sultanın verdiği cezayı
uygulayan Emîr-i Hares idi. Vekil-i Has ise hükümdar dairesi halkının işlerini yürütmekle
görevli idi. Vezir ile sultan arasındaki ilişkiyi sağlayan kişi ise Vekil-i Der; Râyet-i Devlet
denilen bayrağı koruyup taşıyan kişi Emîr-i Alem; hükümdar ve sarayın muhafızı
Emîr-i
Candâr, avla ilgili işleri yürüten görevli Emîr-i Şikâr, saray ahırları ile ilgilenen kişi Emîr-i
Ahûr olarak isimlendirilirdi. Bunların yanı sıra çok sayıda saray görevlisi olup her birinin
isimleriyle de alakalı özel işleri vardı. Yasacı, Silahdâr, Çaşnigîr, Perdedâr, Muhasipler,
Muallimler, Derbânân (kapıcılar), Ferrâşân (müstahdemler) ve Hademeler veya hizmetkârlar
bunlardan sadece bir kaçıdır.
Selçuklu Sarayı’nda özel ve resmî hayatın beraberinde getirdiği bazı âdet gelenek ve törenler
vardı. Cülûs, veliaht tayini, rehin bulundurma, elçi kabulü/gönderilmesi, casuslar edinme,
hediyeleşme, fetihnâmeler gönderme, tebrik, karşılama ve uğurlama törenleri, özel zaman ve
kişilere karşı
saygı, sevgi ve sevinç gösterileri, matem törenleri bunlar arasında en önde
gelenleriydi.
Hükümdarların özel hayatları ile ilgili detaylı bilgiye sahip olunmasa da, devlet işleri
dışındaki zamanlarını aile efradıyla, nedimleriyle veya ilim adamlarıyla zaman zaman da bazı
devlet görevlileriyle görüşme yaparak geçirdikleri kolaylıkla tahmin edilebilir.
o
Hükümet (Büyük Divân)
Selçuklu devlet yapısında merkez teşkilâtının en üst organı olan Büyük Divân, Divân-ı Âlâ,
Divân-ı Vezâret ve Divân-ı Saltanat olarak da isimlendirilen merkezî hükümet organizasyonu
idi. Bu kurum, Sâhib-i Divân-ı Saltanat veya Hâce-i Buzurg diye de adlandırılan ve sultanın
sağ kolu konumundaki Vezirin yönetiminde idi. Büyük Divân’ın altında çeşitli işlerle uğraşan
bir kısım divânlar mevcuttu ki başlıcaları
şunlardı.
Divân-ı
İstîfa; malî işlerle ilgilenir ve başkanlığını Müstevfî veya Sâhib-i Divân-ı
İstîfa
şeklinde isimlendirilen kişi yapardı. Önemi dolayısıyla protokolde Vezaret’ten sonra gelirdi.
Divân-ı Tuğra; dış işlerini idare etmenin yanında ferman, berat, menşur, mektup ve
yazışmalara tuğra çekme görevini yerine getirirdi. Divân-ı
İşrâf; Sâhib-i Divân-ı
İşrâf veya
Müşrif tarafından yürütülür ve daire genel teftiş işlerini yerine getirirdi. Divân-ı Arzu’l-Ceyş
ise merkez ve taşradaki ordunun her türlü iş ve işlemiyle ilgilenir idi.
Büyük Divânı oluşturan bu divânların yanında kısmen müstakil hareket eden divânlar da
bulunmakta idi. Divân-ı Berîd bunlardan birisi olup, haberleşme ve istihbarat işleri ile
173


ilgilenen mühim bir daire idi. Nizâmü’l-Mülk de Siyasetnâme’sinde bu dairenin devlet
teşkilâtı için önemine değinmiştir.
Kadıların yönetimindeki adalet teşkilâtının dışında ancak aynı amaca hizmet eden, Divân-ı
Mezâlim ise diğer mahkemelerde meselesini halledemeyenlerin başvurduğu üst mahkeme
tarzında işleyen bir kurum idi. Fevkalâde mahkeme olarak da nitelenen Mezâlim Divânı’na
devletin kuruluş yıllarında doğrudan sultan başkanlık ederken, daha sonraki dönemlerde
kendisinin görevlendirdiği vezir, kadı veya büyük emirlerden biri başkanlık etmiştir.
Bunların yanı sıra merkezî yönetim birimlerinde farklı işleri yapan daireler de divânlar
arasında sayılmaktadır. Bunlardan, hükümdarın şahsen sahip olduğu araziyi yöneten Divân-ı
Has, vakıfların çeşitli işlemlerini yürüten Divân-ı Evkâf-ı Memâlik, bazı memurların haksız
yere edindiği malları devletleştiren Divân-ı Müsâdere, mirasla ilgilenen Divân-ı Terekât
sayılabilmektedir.
B. Taşra Teşkilâtı
Selçuklu devlet teşkilâtında, doğrudan merkeze bağlı bölgeler olduğu gibi farklı statülerde
değerlendirilen bölgeler de mevcuttu. Taşranın merkezle olan bu ilişkisi fetih esnasındaki
durumları ile alakalı idi. Yapılan araştırmalarda Selçukluların ilk dönemlerinde iken bile 28
tâbi ülke ve bölgeye sahip olduğu tespit edilmektedir. Daha sonraki dönemlerde bu sayının
farklılıklar göstermekle birlikte devam ettiği bilinmektedir. Bunun sonucunda Selçuklu taşra
teşkilâtında doğrudan/vasıtasız ve dolaylı/vasıtalı olmak üzere iki idare tarzı ortaya çıkmıştır.
Yöneticilerinin Selçuklu hanedânı ile akrabalık durumuna göre bütün ülke üçe ayrılmakta idi;
ilki doğrudan Selçuklu hanedânına mensup kişilerce idare edilen, ikincisi başlarında Türk
soyundan gelen kişilerin bulunduğu; sonuncusu da Türk soyundan olmayan kişilerce
yönetilen devlet ve ülkeler idi.
Selçuklu ülkesinde toraklarının doğrudan merkeze bağlı bölümleri, sayıları dönemlere göre
değişse de eyaletler veya vilayetlere ayrılmış durumda idi. Buralardaki idarî birimler zaman
zaman merkezdeki yapılanmanın uzantısı gibiydi. Örneğin Divân-ı Evkâf-ı Memâlik ve
Divân-ı
İstîfâ’nın her vilayette müstevfî, amîd, âmil isimleri altında çalışan uzantıları
bulunmakta idi. Bunlar haricinde de taşra teşkilâtı içerisinde şahne/şihne, nâzır, muhtesib,
reis, kadı, hatib, müftü ve âmil adlarında devlet görevlileri bulunmakta idi.
Eyaletlerde büyük divânın sivil idaredeki en büyük memuru Amîd olup ve zaman zaman
askerî, idarî, siyasî ve malî işleri yürütmekle beraber çoğunlukla malî işleri yürütmekte idi.
Şahne/şihne ise hem askerî hem de idarî işlerde büyük dîvanın temsilcileri idiler. Sivil
idarenin amirlerinden bir diğeri de Reis olup, eyaletin iç idaresi, malî, adlî, asayiş ve belediye
işlerini yürütmekle görevli idi. Eyaletlerdeki muhtesibler merkezdekilerle aynı işleri yapmakla
birlikte ‘emru bi’l-ma’ruf nehyü ani’l-münker’ görevini de yerine getirmekte idiler. Müftü ve
hatib de diğer İslâm devletlerinde olduğu gibi isimlerinin ifade ettikleri görevleri yerine
getirmekteydiler.
Bu bağlamda Selçuklularda yaygın olan bir diğer kuruma da değinmek yerinde olacaktır. İlk
defa Sultan Melikşah döneminde Nizâmü’l-Mülk için kullanılan Atabeg veya Ata Hocanın
görevi, Sultan tarafından eyalet valiliğine gönderilen şehzadelerin yetiştirilmesini sağlamak
idi. Atabegler zamanla önemli vilayetlere müstakil vali olarak da atanabilmişlerdir.
174


C. Adalet Teşkilâtı
Selçuklularda diğer İslâm devletlerinde olduğu gibi, adalete bilhassa önem verilmiş, bu
teşkilâtın mükemmel bir biçimde işlemesi için gerekli tedbirler alınmıştır. Nitekim
Cüveynî’nin Atebetü’l-Ketebe adlı eserinde de, ‘dünyayı sadece adalet ve adliye sayesinde
barındırmanın mümkün olacağı’ ifade edilmiştir. Cüveynî, devlet siyasetinin temellerini
belirlerken birinci sıraya adaleti, sonra şeriat esasları ile saygıdeğer ve kıymetli insanların
haklarının korunmasını yerleştirmektedir. Kısaca ifade etmek gerekirse bu adalet anlayışı,
sultandan en alt düzeydeki memura kadar herkesin eksiksiz uyması gereken kesin bir düstur
anlamına gelmekte idi.
Adalet teşkilâtının en önemli taşını kadılar oluşturmuştur. Kâdı’l-Kudât başkentte bulunur ve
eyaletlerdeki kadıların her türlü iş ve işlemleriyle uğraşır ve teftiş ederdi. Selçuklu
başkentindeki Büyük Divân ve taşradaki divânlara bağlı olmaksızın çalışan adalet kurumu
özerk hareket edebilme imkâna kavuşturulmuştur.
Nizâmü’l-Mülk’ün Siyasetnâme’sinden de öğrendiğimize göre, adaleti temine çalışan
kadılardan her birinin yakından takip edilmelerine özen gösterilmiştir. Kadıların ancak, âlim,
zâhid ve namuslu kişilerden seçilmeleri ve görevlerine devamları, buna uymayanların ise
azilleri gereğine vurgu yapılmıştır. Kadıların yeterli maaş almaları konusu da Nizâmü’lMülk’ün
üzerinde durduğu bir diğer husus olmuştur.
Selçuklularda Kadı adalet için önemli bir eleman olmakla birlikte tek hâkim değildi. Bu görev
aslında hükümdarın başlıca işleri arasında yer almakla birlikte kadılar bu konuda onların en
büyük yardımcılar idi.
Selçuklularda da adlî işler, şer’î ve örfî kaza olmak üzere iki koldan görülmekte idi. Kadılar
şer’î davalara bakmış olup bu kapsama, evlenme-boşanma işleri, nafaka, miras ve alacak
davaları, yetimlerin, akıl hastalarının ve erkek akrabası olmayan kadınların vasîlikleri, noter
işleri, cami ve bunlara ait tesislerin ve vakıfların idaresi ve vakfiyelerin tanzimi girmekte idi.
Şer’î davaların dışındaki örfî davalar Divân-ı Mezalim’de çözüme kavuşurdu. Başkanlığını
haftada iki gün olmak üzere sultanlar yapmış olmakla birlikte, ilerleyen dönemlerde yerlerine
vezir, hânedan mensupları ve kadıları vekil bırakabilmişlerdir. Emîr-i Dâd veya Dâdbeyler de
örfî davalarla ilgili konularda yardımcı olmuşlar ve suçlularla gözden düşen emîrleri sultan
adına tutuklama ve ölüm cezası dahil sultan tarafından verilen emirleri yerine getirmek
görevini yerine getirmişlerdir. Askerî davaları ise Kâdı-yı Leşkerler çözümlemişlerdir.
D. Ordu Teşkilâtı
Büyük Selçuklu ordusu, devletin gücü ve hâkimiyet alanı ile doğru orantılı olarak Ortaçağın
en büyük ordularından birisi olarak telakki edilmiştir. Kendilerini Haçlılara karşı
İslâm’ın
savunucuları olarak gören Selçuklular, hem sahip oldukları toprakları korumak, hem de yeni
fetihler gerçekleştirmek adına en başından itibaren profesyonel bir ordu ihtiyacında olmuşlar
ve bunun gereklerini yerine getirmişlerdir. Ordu teşkilâtında da hem sahip oldukları
tecrübelerini kullanmışlar hem de çağdaşları olan diğer devletlerden etkilenmişlerdir.
Selçuklularda ordunun başında bizzat Hükümdar, o yoksa Sipehsâlar bulunurdu. Diğer
komutanlar, Emîru’l-Ümerâ, Emîr-i Sâlâr, Mukaddemu’l-Ceyş, Serhenk ve Çavuş olarak
adlandırılırdı. Ordu merkezde olduğu gibi taşrada da daimî ve geçici kuvvetlerden oluşmakta
idi. Tamamının ülke içinde üretilmesine çalışılan ordunun kullandığı belli başlı silahlar ise:
175


ok, yay, kılıç, kalkan, zırh, kargı, topuz, mızrak, gürz, nacak, kamçı, arrâde (hafif taşlar atan
bir silah), mancınık (ağır taşlar atan bir silah), sapan, kement ve neft idi.
Selçuklu ordusunu diğerlerinden ayıran bir özelliği de gezici hastane ve çerge denilen
hamamlarının olması idi ki dönemin kaynaklarının büyük çoğunluğu da buna değinmekten
kendilerini alamamışlardır.
Orduda bulunan muharip sınıf yanında yardımcı kuvvetlerin rolü de büyüktü. Selçuklu
ordusunu oluşturan unsurların başında, saray ve sultanı koruyan Gulâmân-ı Saray gelmekte
idi. Bu birlikler Osmanlı
İmparatorluğu’ndaki Kapıkulu askerlerinin yaptığı işi
yapmaktaydılar. Bunlar süvari ve piyade birliklerinden oluşmakta ve kendilerine yılda dört
defa hazineden maaş (pîşegânî, bistegânî) ödenmekte idi. Bir diğer grup da Selçuklu
ordusunun muvazzaf gücünü meydana getiren ve bizzat hükümdar komutasındaki 46.000
süvariden oluşan Hassa Ordusu idi. Sipahiyân da denilen bu ordu mensupları sâlâr adı verilen
komutanlar idaresinde hizmet verirlerdi. Bu muharip sınıfın kaydına ayrı bir önem verilir her
maaş dağıtımında sayım yapılarak her şekilde sayı 46.000’e tamamlanırdı.
Sipehsâlâr unvanını taşıyan kişi bu ordunun en başındaki isim olup, öncelikli görevi her an
hazır olan bir ordunun ikâme ve idâmesini sağlamak idi. Hassa ordusu mensuplarının askerlik
dışında başka bir işle uğraşmaları yasaktı. Askerî teçhizâtları, mühimmâtları, iâşe ve ibâteleri
için gereken her şey Divân-ı Arzu’l-Ceyş tarafından karşılanmakta idi. Sürekli genç, zinde ve
savaşa hazır olmaları için bizzat sultan tarafından teftişlerine özen gösterilen 46.000 kişilik bu
hassa ordusunun yanı sıra, sayısal olarak daha fazla olan vilayetlerdeki arazilerinin başında
bulunan çağrıldıklarında savaşa katılan sipahîler de vardı. Bunlar mensup oldukları
memleketlerine nispeten isimlendirilirlerdi; Asker-i Horasan, Asker-i Fars gibi. Bunlara
ilaveten yine sadece savaş zamanlarında Sultan’ın uğradığı bölgelerden toplanarak orduya
katılan haşer adı verilen ücretli birlikler de muharipler arasında yer almakta idi.
Hanedân mensupları ile gulâm valiler ve diğer devlet ricâline bağlı askerî güçler orduyu
oluşturan bir diğer unsur idi. Sultan tarafından belirli bir bölgenin idaresi kendisine verilen
hanedân mensubu, merkezdeki hassa ordusunun benzeri bir orduya sahip olurdu. Sultanın
gerekli gördüğü durumlarda yararlanılan bu ordu daha çok, hanedân içi mücadelelerde, vasal
devletlerle olan sıcak ilişkilerde, bölge topraklarının genişletilmesinde kullanılmakta idi.
Ordunun bir diğer unsuru Türkmen kuvvetleri ise, sultan tarafından beylerine iktâ edilen
bölgelerde, yaylak ve kışlak arasında zaman zaman yer değiştiren hareketli kuvvetlerden
oluşmakta idi. Çarpışmalara kadın-erkek birlikte katılırlar, sahip oldukları torağı savunmak ve
yeni topraklar fethetmek için savaşan orduda büyük bir şecaat ve güçle savaşırlar idi.
Tâbi hükümetlerin kuvvetleri ise, Selçuklu ordusunu oluşturan unsurların sonuncusu olarak
zikredilmektedir. Doğrudan Sultan’a bağlı vasal devletler, antlaşmalarda belirtilen sayılardaki
kuvvetleri ile melik veya valiye savaş zamanlarında yardım etmek zorunda idiler.
Tüm bu unsurlarla 700.000’i bulan Selçuklu ordusuna zaman zaman savaş bölgesine yakın
yerlerdekiler de katılır, bazen da ganimet kazanmak veya başka amaçlarla gönüllü katılımlar
gerçekleşirdi. Ordu takviyesi için gerektiğinde Frank, Hârizmli, Grek, Rus, Kıpçak, Kürt,
Arap ve Ermeniler gibi milletlerden asker temin edilirdi.
Savaş esnasındaki ordunun konuşlanma durumu diğer Türk İslâm devletlerindekine
benzemektedir. Kalb (Merkez), Meymene (Sağ kol), Meysere (Sol kol), Mukaddeme, Talîa,
Pîşdar (Öncü birlikler) ve Sâka (Artçı birlikler) şeklinde bir düzenle savaşa katılınmakta idi.
176


Selçuklu tarihinde ilk deniz aşırı sefer Kirman Melîk’i Kavurd Bey tarafından Uman’a
yapılmıştır. İlk gemi Sultan Berkyaruk zamanında Basra idarecisi Emîr Kumaç’ın nâibi İsmail
b. Arslancık tarafından yaptırılmıştır. Kaynaklarda Emîr İsmail’in bu donanma ile Uman’ın
yarısını ele geçirdiği ifade edilmektedir. Daha sonra Türkiye Selçukluları döneminde
donanmanın hayli geliştirildiği görülmektedir. Selçuklularda donanma kumandanları ‘Reisü’l-
Bahr, Melikü’s-Sevâhil, veya Emîr-i Sevâhil’ şeklinde isimlendirilmişlerdir.
Kuşkusuz Selçukluların ordu için gerçekleştirdikleri en önemli düzenleme iktâ sistemi idi.
İktisat başlığı altında ayrıca açıklanacak bu konuya giriş olması açısından birkaç hususu ifade
etmek yerinde olacaktır. Devlet dahilindeki arazi üç kısma ayrılmış, bu toprakların öşür ve
resimleri/vergileri hizmet karşılığı olarak ümerâ ve askerlere pay edilmekte idi.
Eski Türk geleneklerinin Nizâmü’l-Mülk tarafından yeni bir düzene kavuşturulmasıyla oluşan
iktâ sistemiyle bir yandan devlete yük olmadan kalabalık bir ordunun ihtiyaçları karşılanırken
diğer yandan iktâ sahibinin kendi gelirini artırma çabası dolayısıyla memleket imâr edilmiş
oluyordu. İktâ sahiplerinin öncelikli görevleri belirli sayıda asker besleyip yetiştirmek ve
torağı imâr etmek idi. Bunları yerine getirmeyenlerin iktâları ellerinden alınmaktaydı ki bu
tedbir beraberinde disiplini getirmekte idi.
II. İKTİSADÎ VE İÇTİMAÎ HAYAT
A. İktisadî Hayat
Büyük Selçuklu Devleti döneminde askerî ve siyasî başarıların yanında ekonomik ve kültürel
alanda da önemli gelişmeler olmuştur. Siyasî birliği sağlamakla, emniyeti güçlendirmekle
mahallî gümrük ve ticaret vergilerini sık sık ilgâ etmekle iktisadî faaliyetlere hız
kazandırmakta idiler. Bu da beraberinde refah ortamını getirmiş, sosyal ve ekonomik
faaliyetlerin yanı sıra ilmî ve kültürel faaliyetlere de zemin hazırlanmıştı. Büyük Selçuklu
Devleti’nin ekonomik hayatı, toprak ve tarımla ticaret ve sanayiye dayanmakta idi.
Selçuklularda toprak, genelde devlete ait mirî arazi idi. Ahalinin ekip biçtiği bağ ve bahçe
olarak kullanılan bu toprağın vergisi hükümdara tahsis edilirse hâs arazi olurdu. Çeşitli
hizmetleri dolayısıyla asker veya sivilden birine toprak verildiyse, bu toprağı işleyenler
vergisini ona verirlerdi ki devletin pek çok hizmeti gördürdüğü bu uygulamanın adı
iktâ
sistemi idi. İktânın sürekliliği hizmetin devamına bağlı olmakla birlikte hükümdarın ömrüyle
de sınırlı idi. Yeni bir hükümdar başa geçince bütün iktâ sahiplerine yeni gelen idareci adına
beratlar verilir idi. İktâ sahipleri, kendilerine belirlenen miktar vergiyi alabilirler daha
fazlasını alamazlar, şayet almaya kalkışırlarsa şikayetler sonucu yapılan teftişlerle
cezalandırılırlardı. Bu toprakları işleyenler Avrupa’daki derebeylikten farklı hür konumunda
olup, öldükten sonra da toprak işleme hakkı çocuklarına devrederdi. Fetihle birlikte alınarak
haracî arazi olarak kaydedilen arazilerin gelirleri hazineye ayrılırdı.
Selçuklularda gördüğümüz bir diğer toprak çeşidi de vakıf arazileri idi. Mirî veya mülk toprak
gelirlerinin, ilmî, ictimaî, hayrî veya benzeri amaçlarla vakıf müesseselerinin giderlerinin
karşılanması için tahsis edilen araziler bu adı almakta idi. Bu araziler istenirse satılabilir, veya
babadan oğula miras bırakılabilirdi.
Selçuklularda toprakla ilgili vergiler, öşür, harac gibi şer’i tekâlif olup torağı işleyenlerden
alınmakta idi. Ancak gerektiğinde şer’î vergilerin dışında örfî tekâlif denilen vergiler de
toplanabilmekte idi.
177


Çok geniş coğrafyaları içeren Selçuklu topraklarının iklim açısından uygun olması, verimli
toprakları içine alması ve yöneticilerin özel tarım politikalarının bunabilmesi dolayısıyla bu
toraklarda, gelişmiş tarım uygulamaları söz konusu idi. Melikşah ve Sencer gibi yöneticilerin
bizzat Horasan, Irak ve Hârizm’de imar ettikleri çeşitli su kanalları ve benzeri destekleri ile de
tarım alanındaki üretimin arttırılmasına çalışılmıştı. Merv ovalarını sulayan Murgâb kanalı
sayesinde bu bölge nüfus açısından da mamur hale gelmiştir. Bu torakların mümbitliğinden
daha önce de bahsedilmişti ki, kaynaklarda bire yüz ürün hasat edildiği ifade edilmektedir.
Anadolu’nun geniş arazilerinde buğday, arpa, pirinç, pamuk üretiminin ileri seviyelerde
olduğu bilinmektedir. Ayrıca seyyahların verdiği bilgilere göre Anadolu’nun çeşitli
bölgelerinde üzüm, kavun, karpuz, kayısı, şeftali badem, erik, armut, limon, portakal gibi
meyveler de bol bulunmakta idi.
Kaynaklarda Selçuklularda ekonomik hayatın bir diğer ayağı olan sanayinin de gelişmiş
olduğu ifade edilmektedir. Sencer dönemine bakıldığında, Türkistan şehirlerinde pamuklu,
Zerefşan ve Hârizm’de yünlü, ipekli imalat, Fergana bölgesinde maden sanayi ve silah
yapımı, Semerkant’ta gümüş işleri ve dokuma, Buhara’da dokuma ve seccadeler, Taşkent’te
eyer takımları, Horasan’da saten imal ve işlemesinin ileride olduğu bildirilmektedir.
Selçuklu şehirleri, kale, şehir ve varoşlardan oluşmakta idi. Ulucami ve idarî binaların
bulunduğu kale ve iç şehir genellikle ortada olurdu. Merkezden dışa doğru genişleyen bu
oluşumun etrafında yüksek surlar, dışarı ile irtibatı sağlayacak sayıları değişmekle birlikte
genellikle dört kapı bulunurdu. Ayrıca bağlar ve bahçeler de bu şehirleri zenginleştiren diğer
unsurlar arasında sayılırdı. Şehirlerin büyümesi genellikle çok hızlı ve geniş çapta olur ve kısa
zamanda surların etrafına taşılırdı. Örneğin Moğollar geldiğinde Merv şehir nüfusuyla ilgili
700.000’den 1.300.000’e kadar rakam verilmektedir ki bu da şehrin büyüklüğünü göstermesi
açısından önemlidir. Buna benzer rakamlar Semerkant, Gürgenç, Buhara, Amul gibi çok
sayıda şehir için de söz konusudur.
Şehirlerde halkın uğraşlarını göz önünde bulundurduğumuzda çeşitlilik göze çarpmaktadır.
Pamuklu kumaş, ipek üretiminin ilerlediği şehirlerin yanı sıra, hayvancılığın geliştirildiği,
ticaretin geçim kaynağı olduğu veya sanayinin gelişme gösterdiği şehirler bulunmaktaydı.
Tarım yanında bilhassa da hayvancılık göçebelerin ve köylülerin geçim kaynağını oluşturur,
şehir halkı ise zanaat ve ticaret yanında çoğunlukla meyvecilik ve bağcılıkla uğraşırdı.
Dokumacılık ve dericilik bu dönemde çok ilerlemişti. Maden işçiliğiyle daha çok Hıristiyan
halk (Rum-Ermeni) uğraşmakta idi.
Selçuklularda maden işletmeciliği ile ilgili net verilere sahip olunmasa da eski maden
ocaklarının mümkün olduğunca işletildiği bilinmektedir. Ayrıca Fergana, İlak, Şalcı’da altın
gümüş ve kıymetli taşlar çıkarılmakta, Sivas’ta demir, Kastamonu ve Diyarbakır’da bakır,
Bayburt, Gümüşhane, Gümüşhacıköy ve Kütahya civarında gümüş, Şebinkarahisar ve yine
Kütahya’da şap çıkarıldığına dair veriler bulunmaktadır.
Ticaret devletin ana politikasını belirleyen başlıca alanlardan biriydi. Tarım, hayvancılık,
maden işletmeciliği ve sanayideki gelişmelerin yansıması ticaret de görülmüştür.
Selçukluların hâkim olduğu Horasan, İran, Irak, Anadolu ve diğer bölgeler bu devirde
ekonomik açıdan en yüksek seviyeye çıkarak, milletler ve kıtalar arası ticarette köprü görevi
görmüşlerdir. Selçuklular ticaretin geliştirilmesi amacıyla tüccarların konaklaması için
kervansaraylar yaptırmışlar, Avrupalı tüccarlara düşük gümrük vergisi uygulamışlar, Sinop,
Alanya ve Antalya gibi liman şehirlerini fethetmişlerdir. Ayrıca tüccarların mallarını, zarar
178


görmelerine karşı koruyan sigorta sistemini de uygulamışlardır ki, bu durum söz konusu
dönem için son derece de dikkat çekicidir.
Selçuklularda siyasî istikrarla birlikte ticaret gelişmiş, şehirlerin nüfusları artmış bu da
şehirlerde büyük bir sermayedar sınıf meydana getirmiştir. Özelde ticaret ve genelde
ekonominin muhtelif alanlarında geliştirilen yeni modellerle birlikte şehir ve bölgeler arasında
sermaye aktarımı kolaylaştırılmıştı. Bu dönemde kullanılan çek ve suftâce yöntemi para
ekonomisinde yürürlüğe konmuş olan ileri düzeydeki anlayışı ifade etmekte idi. Daha sonra
bu yöntem çek kelimesiyle birlikte Avrupa'ya aktarılmış ve modern bankacılığın bir
uygulaması olarak bu güne kadar gelmiştir. Bu dönemde Türk ve İslâm dünyasıyla Avrupa
arasındaki ekonomik durumu karşılaştıracak olursak XIV. yy. başında Fransa ve İngiltere
krallıklarından her birinin bütçeleri ancak 3,5 - 4 milyon altın civarındaydı. Aynı dönemde
Tebriz şehrinin bütçesi ise bu krallıklardan biri seviyesinde bulunuyordu.
Selçuklularda işleyen ekonomik kurumlardan bir diğeri de fütüvvet teşkilâtı olup, bundan
esnafın kendi aralarında birleşerek kurdukları dinî-iktisadî bir organizasyon kastedilmektedir.
Buna göre her zanaat kolu, bir lonca teşkilâtına bağlı olup, bu loncalar meslek erbabını
kontrol altında tutardı. Selçuklularda esnaf ve tüccarın mallarının alınıp satıldığı, tanıtıldığı
büyük pazarlar kurulur, buralarda buğday, şeker, tuz gibi gıda maddeleri ile her çeşit eşya
alınır karşılığında at, halı, ipek ve maden satılırdı. Devletin gelir kaynakları, arazi vergisi olan
haraç, ziraat vergisi olan öşür, iltizam, ganimet, bağlı ve komşu devletlerin hediye ve yıllıkları
idi. Ayrıca kaynaklarda hayat pahalılığının, yok denecek kadar az olduğu aktarılmaktadır.
Genel ve son bir değerlendirme yapılmak gerekirse Selçuklu döneminde Anadolu bir refah
devresi yaşamış, kendi dışında da şefkat diyarı ve cennet gibi bir memleket olarak
tanımlanmıştı.
B. İçtimaî Hayat
Selçuklu Devleti'nde siyasî ve askerî yönden hâkimiyeti ellerinde tutan Türkler sosyal hayatta
da üstün durumda idiler. Saray teşkilâtını oluşturan kadrolar ile askerî sınıf mensupları
Türklerdendi. Hükümet teşkilâtında ise çoğunlukla İranlılar hâkim olup, devlet memuriyetleri
umumiyetle irsiyete bağlı bir zincir takip etmekte idi. Halk yerleşik veya göçebe olup,
yerleşik olanlar şehir veya kasabalarda ve köylerde oturuyor çeşitli zanaat dallarıyla
uğraşıyorlardı. Göçebeler ise esas olarak hayvancılıkla uğraşırdı.
Şehirlerde elit tabaka olarak nitelendirebileceğimiz nüfuz sahibi aileler mevcut olup, aydın
zümreyi din adamları ve tarikat şeyhleri temsil etmekte ve halk üzerinde etkili
olabilmekteydiler. Bu zümreye âlimler, seyyidler, şerifler ve tabipler de dahil edilmelidir.
Tüccarlar, sanatkârlar ve küçük zanaat erbabı
şehir ve kasabalarda yaşayan diğer gruplardır.
Çeşitli esnaf ve zanaat erbabı ayrı ayrı loncalar meydana getirmişlerdi ki bu durum yukarıda
bahsedilen fütüvvet teşkilâtını ortaya çıkarmakta idi.
Büyük şehirlerdeki ayak takımı
ayyâr, rind, şettar veya evbaş denilen grupları oluştururlar,
savaş zamanlarında mutatavvia veya haşer olarak orduya katılırlardı. Köylerde ise dihkanlar,
toprak sahipleri ve köylüler yaşar ve ziraatle meşgul olurlardı. Dilenciler ve divâneler de
cemiyetin diğer tabakalarını oluştururlardı.
Selçuklularda sosyal yapıyı doğrudan etkileyen çok sayıda hayır kurumu tesis edilmişti.
Bunların başında vakıf hastaneler gelmekte idi ki dönemin kaynaklarında kendilerinden övgü
ile bahsedilmektedir. Bu kurumların devamı olarak, Anadolu’da Bîmaristan, Dâruşşifâ,
179


Dârussıhha, Dârulâfiye isimlerinde de sağlık kurumları Selçuklular döneminde çok
yaygınlaşmıştı. Nizâmü’l-Mülk’ün Nişabur’da yatırdığı Bîmaristan bunların en özgün
örneğini oluşturmakta idi. Genel ve seyyar bîmaristanların yanı sıra Saray ve Kervansaraylara
ait bîmaristanlar ve cüzamlılara ve körlere ayrılmış özel tedavi kurumları da yine
Selçuklularda hizmet vermekte idi. Bu dönemdeki sosyal kurumlardan muhtelif isimlerle
anılan hastanelerin yanında bir diğer yaygın kurum da hamam idi.
Ekonomik hayatın önemli bir unsuru olarak bahsedilen fütüvvet teşkilâtına benzer bir kurum
da Anadolu’da Ahîlik olarak tezahür etmiş ve sosyal yapıyı önemli ölçüde etkilemişti. Çok
sistemli bir teşkilâtlanmaya sahip olan bu yapılanma, şehirler kadar kasaba ve köylerde de
yaygınlaşmış, mesleklere göre farklı zâviyeler şeklinde kurumsallaşmıştır.
Selçuklular döneminde Anadolu’da halkın çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu ifade edilmişti.
Rum, Ermeni ve Süryanîler ise bu coğrafyanın azınlıklarını oluştururdu. Türklerin
oluşturduğu devlet teşkilâtının dışındakiler, kim veya hangi işi yaparsa yapsın reâyâ olarak
isimlendirilirdi.
Selçuklular zamanında Türklerin Anadolu'da sağladıkları huzur ve güven ortamına özellikle
değinilmelidir. Zira tebaanın dinî ve sosyal hayatlarına baskı yapılmamasının olumlu
sonuçları ile halk arasında tarım ve ticaret gelişmiş, buna bağlı olarak üretim artmış ve nüfus
çoğalmıştı. Bu durumun İslâm öncesi hemen her toplumun özelliği olduğu hatırlanmalı ancak
İslâm ile birlikte daha da özel bir yer kazandığı bilinmelidir. Bu durumun bir tezahürü olarak,
Anadolu’nun her yerine yayılan farklı inanç mensuplarının kendi dinlerini serbestçe
yaşadıkları bilinmektedir.
Selçuklularda toplumun çoğunluğunu oluşturan Müslümanların dinî durumuna baktığımızda,
hanedân ve Türklerin daha çok Hanefi mezhebine bağlı oldukları görülmektedir. İkinci sırada
kabul gören mezhep Şafiîlik olmakla birlikte Suriye, Halep, Kûfe, Kum gibi bölgelerin Şiî
oldukları dikkat çekmektedir. Bu dönemde dinin birleştiriciliğine önem verilmiş, bu bağlamda
İslâm karşıtı oluşumlardan Bâtınîlikle mücadele edilmiştir. Selçuklularda tasavvufî hayatın da
çok canlı ve renkli olduğu bilinmektedir.
III. İLİM, KÜLTÜR HAYATI VE MİMÂRÎ
A. İlim ve Kültür Hayatı
Selçuklular İslâm dünyasının siyasî açıdan parçalandığı bir dönemde tarih sahnesine
çıkmışlardır. Siyasî birliği sağladıktan sonra Türkler, İslâm dünyasında bir taraftan ilmî
faaliyetlere katılarak bu alandaki dehalarını sergilerken, diğer taraftan bu faaliyetlerin alt
yapısını oluşturan müesseseler, yani medreseler açarak, dinî ve müspet ilimlerin gelişmesini
sağlamışlardır.
Selçuklular döneminde hem Haçlı Seferleri ve hem de diğer etkileşimler sebebiyle
Avrupalılar İslâm medeniyeti ile tanışmış, Müslüman Türkler de Tıp, Riyaziye, Astronomi ve
Felsefe’ye ilgi duymaya başlamışlardır. Bunun yanı sıra Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Kelâm gibi
İslâmî disiplinlerde çok kıymetli eserler verildiği dikkat çekmektedir. Risâle-i Kuşeyriye
müellifi Ebu’l-Kasım Kuşeyrî (ö. 1072), et-Teysîr adlı tefsirin yazarı Ebû Nasr Abdurrahim,
Şafiî fakihlerinden ve Bağdat Nizamiyesi hocalarından Ebû İshak Şirazî (ö. 1083), çok sayıda
eser vermiş olan Ebu’l-Mealî Cüveynî (ö. 1085), meşhur İslâm âlimlerinden İmam Gazalî (ö.
1111), İkinci Şâfiî olarak anılan Fahru’l-İslâm Abdülvâhid b. İsmâil (ö. 1108), mezhepler
tarihi alanında mütehassıs olan Kitabu’l-Milel ve’n-Nihal yazarı
Şehristânî (ö. 1153), kelamcı,
180


felsefeci ve astronom Kutbüddin Şirâzî (ö. 1320) ve çok yönlü âlimlerden Ebu’l-Kâsım e’zZemahşerî
(ö. 1144) bunlardan sadece bir kaçıdır.
Selçuklular döneminde, İsfahan ve Bağdat'ta rasathaneler kurularak gök cisimlerinin
hareketleri izlenmiş ve Miladî Gregorien sisteminden daha sağlam ve hassas olduğu ifade
edilen Celalî Takvimi, Sultan Melikşah'ın ‘Celaleddin’ lâkabına nispetle hazırlanmıştır.
Türklerin ilgi duyduğu diğer ilimlerden Matematik ve Astronomi alanlarında aynı zamanda
şair olan Ömer Hayyam (ö. 11319), ‘el-feylesof’ lâkabıyla anılan Muhammed Beyhakî (ö.
1073’ten sonra), Ebu'l-Muzaffer İsfizârî, İsfahan Tarihi’nin yazarı Abdurrahman b.
Muhammed el-İsfahanî (ö. 1077) ve çok sayıda âlim yetişip değerli eserler verdilerse de XIII.
yüzyılda İslâm ülkelerindeki Moğol tahribatı sebebiyle bunlardan faydalanma imkânı büyük
ölçüde kaybolmuştur.
Selçuklular döneminde klasik siyer ve meğazî geleneğinden farklı eserler kaleme alınan bir
döneme girilmiştir. Bu açıdan bir kırılma noktasıdır. Tarihi seven Selçuklu sultanları
tarihçileri ve dolayısıyla tarih yazımını desteklemişlerdir. Bu dönemde kaleme alınan
eserlerden bazıları; Selçukluların menşeinden bahseden Meliknâme (1058 yıllarında), Ebû
Tahir-i Hâtunî’nin Târih-i Âl-i Selçuk’u Ali Kaânî’nin Sultan Sencer adına yazdığı
Mefâhiru’l-Etrâk’dır.
Bilindiği üzere ilmî faaliyetlerin ilerlemesinde devlet idarecilerinin rolü büyüktür. Bu
bağlamda, Selçuklu sultan ve devlet adamlarının desteğiyle önemli edebiyatçı ve şairler
yetişmiştir. Edebî açıdan yaygın diller tablosuna baktığımızda, Selçuklu sarayında, devlet
kurumlarında ve edebî eserlerde genellikle Farsça, medrese çevrelerinde Arapça, Selçuklu
hanedânı ile Türkmenler arasında ve orduda da Türkçe konuşulup yazıldığını görürüz. Ebu’l-
Hasan Ali Bâherzî (ö. 1075), Emîr Ali Bâherzî (ö. 1147), Hakim Ebu’l-Hasan Lâmiî Cürcânî,
Ebu’l-Meâlî Nahhâs İsfahanî (ö. 1118) gibi edip ve şairler, nesir ve nazım eserler vermişler,
gazâ ve fetih ruhunu canlı tutan destanî eserler yazmışlardır.
Selçuklularda yönetimin oluşturmaya gayret ettiği siyasî ve ekonomik istikrar ortamı,
Anadolu’da da ilim ve fikir hayatını canlandırmıştır. Bu anlamda Muhyiddin Arabî (ö. 1240)
Mevlânâ (ö. 1273), Sadreddin Konevî (ö. 1274) ve Yunus Emre (ö. 1320) gibi şahsiyetler
XIII. yüzyıl Anadolu’sunu fikrî açıdan oldukça hareketlendirmişlerdir.
Bu dönemde Türkçe edebiyatta da bir sıçrama söz konusudur. Eski Oğuz menkibeleri
Anadolu’nun gazâ anlayışına uygun hale getirilmiş ve Ebû Müslim Menkıbeleri, Hz. Hamza
ve Hz. Ali etrafında gerçekleşen cenk hikayeleri, Ahmed Harramî Destanı ve Battal Gazi
Menkıbeleri oluşturulmuştur. Selçuklular döneminde Uygur yazısının bilindiği kaynaklar
tarafından bize aktarılmakla birlikte zamanla Arapça resmî ve yazı dili olarak yaygınlık
kazanmıştı. Ancak Türkçenin de Türk asıllı halk arasında yaygın olarak kullanıldığı
bilinmektedir.
İslâm dünyasında Hz. Peygamberin uygulamaları ile başlayan ilmî alandaki kurumsallaşma,
Selçuklular döneminde yeni bir boyut kazanmıştır. Selçuklular, İslâmî ilimlerin eğitim ve
öğretiminin yapıldığı, zamanın fen bilimlerinin de öğretildiği çeşitli fakültelere sahip,
bugünkü üniversitelerin öncüleri mahiyetinde büyük medreseler yaptırmışlardı. Bu
kurumlardan dönemin en büyüğü ve meşhuru olarak bahsedileni, Alp Arslan zamanında
Nizâmü’l-Mülk tarafından 459/1067’de açılan Bağdat'taki Nizâmiye Medresesi olup İsfahan,
Nişabur, Belh, Herat ve Basra'da da benzerleri yaygınlık kazanmıştır. Medreselerde,
uzmanlarca okutulan Matematik, Astronomi, Geometri, Cebir, Fizik, Kimya sahalarında derin
181


bilginler yetişmiştir. En tanınmış bilgin ve düşünce adamları müderris denilen eğitimciler
olarak göreve alınmış, sadece müderrisler değil öğrenciler de maaşa bağlanmışlardır.
Döneminin en ileri düzeyde eğitim programları yanında zengin kütüphane ve eğitim
araçlarıyla da donatılan medreseler sadece ilim adamı yetiştirmekle kalmamış, zamanın kültür
ve sanat anlayışını etkiledikleri gibi, toplumsal yapısına da yön vermiştir. Medreseler
uygulamış oldukları eğitim öğretim programıyla bir taraftan bu işlevleri yerine getirirken
diğer taraftan da Bâtınî hareketine karşı toplumu bilinçlendiren en önemli merkezlerden
olmuşlardır.
Selçuklu Medreseleri mimarî tarzıyla da yeni Türk yapı sanatının ilk örnekleri olarak Türk ve
İslâm dünyasına damgasını vurmuştur.
B. Güzel Sanatlar ve Mimarî
Selçuklu mimarî ve sanat eserlerinin çoğu birer şaheser niteliğindedir. Bâtınîlerin ve
Moğolların tahribatına rağmen günümüze kalabilenleri hâlâ hayranlıkla izlenmektedir.
Selçuklu sarayı, medrese, cami, mescit, türbe, kümbet, kervansaray, ribât, han çarşı, hastane,
kaplıca, hamam, çeşme, ev, yol, kale, sur, kule, tersaneler ve diğer sosyal, sivil ve askerî
eserleri belli başlı Selçuklu mimarî eser formlarını oluşturmaktadırlar.
Canlı bir ekonomiye sahip olan Selçuklular önemli ticaret yolları üzerinde kervanların
güvenliğini sağlamak için büyük özen göstermişler, zengin ticaret kervanlarına muhafızlar
tayin etmişlerdir. Konaklama yerlerinde kervansaraylar inşa edilmiş, burada konaklayan
herkese, ister Müslüman ister Hıristiyan olsun aynı yemek ücretsiz olarak verilmiş ve eşit
davranılmıştır.
Selçuklu mimarî eserlerinde süsleme sanatlarının sergilendiği, kitâbe, hat, tezhip, süsleme,
minyatür, çini, halı, kilim ve seccadeler bunlara ayrı bir zenginlik kazandırmıştır. Çadır
şeklinde yapılan kubbeler de Selçuklu mimarî eserlerinin bir özeliği olup, bu kubbe formu,
türbelerde çok kullanılmıştır. Sultan, evliya, âlim, devlet adamları ve hürmete layık kişiler
adına yapılan türbeler, ülkenin her tarafına yayılmıştır. Büyük Selçuklu Hükümdarı Tuğrul
Bey'in defnedildiği, Rey'deki Künbed-i Tuğrul ile İsfahan, Hemedan ve Merv'de diğer
sultanlara ait türbeler Selçuklu mimarisinin önemli eserlerindendir. Bağdat'ta İmam-ı Azam
Ebû Hanife'ye ve Necef'te Hazret-i Ali'ye ait türbe ve külliyelerin Sultan Melikşah tarafından
yaptırılması, Selçukluların Sahabe-i Kiram, Ehl-i Beyt ve âlimlere saygılarının bir göstergesi
olarak değerlendirilebilir.
182


Selçuklular, dönemlerinde İslâm’ı her anlamda temsil ettiklerine inanmışlar, bunu uygulama
ve eserlerinde de göstermişlerdir. Merv, Rey, İsfahan, Hemedan, Bağdat, Nişabur ve diğer
büyük şehirlerde şaheser vasıfta büyük ve muhteşem camiler yaptırmışlardır. Selçuklular
zamanında, iki bin kişinin namaz kılabileceği, yirmi bin kişinin vaaz dinleyebileceği kadar
büyük camiler yapıldıysa da, bu muhteşem eserler tahrip edilmiştir. Melikşah'ın İsfahan'da
yaptırdığı Ulu Cami (Mescid-i Cuma), Bâtınîler tarafından kundaklanmış, yanan beş yüz
yazma, paha biçilmez Kur'ân-ı Kerîmler dışında cami, bir milyon altın sarfıyla ancak tamir
edildiyse de eski halini tam olarak alamamıştır.

Aslan figürü sır altı Kubad Abad, Büyük Saray. Karatay.

Selçuklularda dinî, sosyal ve ekonomik hayatın göstergeleri olarak, han, kervansaray, çeşme,
yol, köprü, ribât, hankâh, hamam, cami ve medreseler ülkenin her tarafında yayılmıştır. Bu
kadar çok ve muhteşem eserin verildiği Selçuklularda, hükümetin imar ve inşaat işlerini
alanında iyi yetişmiş bir görevlinin yönetiminde bir heyet kontrol ve nezaret ederdi. Ayrıca,
büyük abidevî eserlerin, ihtiyaçları vakıf gelirinden karşılanan, daimî mimarları da bulunurdu.
183


ÖZET
Selçuklulardaki teşkilât yapısı Türk-İslâm karakterine sahip olup, Karahanlı, Sâmânî, Gazneli
ve Abbasî devletleri teşkilâtlarından geniş ölçüde faydalanmış, kadim İran geleneğinden de
etkilenerek bunları kendi bünyesinde birleştirmiştir. Selçuklularda devlet geleneğinin üç temel
ayağı vardı; Saray, Hükümet ve Ordu. Hükümdar bunların başı, töre ve müesseselerin tanıdığı
haklarla mukayyet olarak devletin hâkimi idi. Ancak mutlak söz sahibi olmayıp, idarede
hanedân mensupları, vezirler ve komutanlar da etkin idi. Selçuklu sultanlarının durumlarına
uygun maddî ve manevî olmak üzere çeşitli alâmetleri mevcuttu. Unvan ve lâkaplar, hutbe,
sikke, saray, taht, tac, tıraz, tuğra, tevkî, nevbet, bayrak ve çetr bu alâmetlerden bazıları idi.
Her hükümdarın tebaadan farklı bir yerde oturması bütün devletlerde geçerli olan bir
uygulamadır. Selçuklularda da hükümdar ve maiyyetinin sarayda oturduğu görülmektedir.
Saray yaşam alanı olarak harem ve selâmlık olarak iki ana kısımdan oluşurdu. Padişahın ve
ailesinin oturduğu özel alan harem, devlet işlerinin yürütüldüğü kısım ise selâmlık olarak
adlandırılmıştır.
Selçuklularda hükümet Büyük Divân olarak isimlendirilmekte, bu da çeşitli alt birimlere denk
gelen divânlara ayrılmakta idi. Divân-ı
İstîfâ; malî işlerle ilgilenir, Divân-ı Tuğra; dış işlerini
idare etmenin yanında ferman, berat, menşur, mektup ve yazışmalara tuğra çeker, Divân-ı
İşrâf; genel teftiş işlerini yerine getirir, Divân-ı Arzu’l-Ceyş ise merkez ve taşradaki ordunun
her türlü iş ve işlemiyle ilgilenirdi.
Selçuklularda taşra bölgelerine baktığımızda, yöneticilerin Selçuklu hanedânı ile akrabalık
durumuna göre bütün ülkenin üçe ayrıldığı görülmektedir. İlki doğrudan Selçuklu hanedânına
mensup kişilerce idare edilen, ikincisi başlarında Türk soyundan gelen kişilerin bulunduğu;
sonuncusu da Türk soyundan olmayan kişilerce yönetilen ülke ve bölgeler idi. Merkezdeki
idarî yapılanmanın bir uzantısı taşra teşkilâtında da işlemekte idi.
Selçuklularda diğer İslâm devletlerinde olduğu gibi adalete önem verilmiş, adaleti temine
çalışan kadılardan her birinin yakından takip edilmelerine özen gösterilmiştir. Kadılar şer’î
davalara bakarken, Emîr-i Dâd veya Dâdbeyler örfî davalarla ilgilenmişler, askerî davaları ise
Kâdı-yı Leşkerler çözümlemişlerdir.
Ordunun başında bizzat hükümdar, o yoksa Sipehsâlar bulunurdu. Diğer komutanlar, Emîru’l-
Ümerâ, Emîr-i Sâlâr, Mukaddemu’l-Ceyş, Serhenk ve Çavuş olarak adlandırılırdı. Selçuklu
ordusunu oluşturan unsurların başında, Gulâmân-ı Saray gelmekte idi. Bir diğer grup da
Selçuklu ordusunun muvazzaf gücünü meydana getiren Hassa Ordusu idi. Türkmen kuvvetleri
ve tâbi hükümetlerin kuvvetleri de yine ordunun diğer unsurları arasında yer almakta idiler.
Devletin iktisadî hayatı toprak ve tarım, ticaret ve sanayiye dayanırdı. Selçuklularda toprak,
genelde devlete ait olup mirî arazi olarak adlandırılırdı. Ahalinin ekip biçtiği bağ ve bahçe
olarak kullanılan bu toprağın vergisi hükümdara tahsis edilirse hâs arazi olurdu. Çeşitli
hizmetleri dolayısıyla asker veya sivilden birine toprak verildiyse, toprağı işleyenler vergisini
ona verirlerdi, buna da iktâ sistemi denilirdi. Fetihle birlikte alınarak haracî arazi şeklinde
kaydedilen arazilerin gelirleri ise hazineye ayrılırdı.
Selçuklularda sanayi de gelişmiş olup, dokumacılık ve dericilik bu dönemde çok ilerlemişti.
Maden işçiliğiyle daha çok Hıristiyan halk (Rum-Ermeni) uğraşırdı. Ticaret devletin ana
politikasını belirleyen başlıca hususlardan biriydi. Selçukluların hâkim olduğu Horasan, İran,
184


Irak, Anadolu ve diğer bölgeler bu devirde ekonomik açıdan en yüksek seviyeye çıkarak,
milletler ve kıtalar arası ticarette köprü görevi görmüşlerdi.
Selçuklularda iyi işleyen ekonomik kurumlardan bir diğeri de fütüvvet teşkilâtı olup, esnafın
kendi aralarında birleşerek kurdukları dinî-iktisadi bir teşkilâtlanma anlamındadır. Buna göre
her zanaat kolu, bir lonca teşkilâtına bağlı olup, bunlar meslek erbabını kontrol altında tutardı.
Selçuklu Devleti'nde siyasî ve askerî yönden hâkimiyeti ellerinde tutan Türkler sosyal hayatta
da üstün durumda idiler. Saray teşkilâtı kadroları ile askerî sınıf mensupları Türklerden
oluşmaktaydı. Hükümet teşkilâtında ise çoğunlukla İranlılar hâkim olup, devlet memuriyetleri
umumiyetle irsî bir karakter göstermekte idi.
Şehirlerde elit tabaka olarak nitelendirebileceğimiz nüfûz sahibi aileler mevcut olup, aydın
zümreyi din adamları ve tarikat şeyhleri, âlimler, seyyidler, şerifler ve tabipler oluşturmakta
idi. Tüccarlar, sanatkârlar ve küçük zanaat erbabı
şehir ve kasabalarda yaşayan diğer
gruplardır.
Selçuklularda sosyal yapıyı doğrudan etkileyen çok sayıda hayır kurumu işlemekte idi ki
bunların başında vakıf hastaneler vardı. Bîmaristan, Dâruşşifâ, Dârussıhha, Dârulâfiye
isimlerinde sağlık kurumları da bu dönemde Anadolu’da çok yaygın idi.
Fütüvvet teşkilâtına benzer bir kurum, Anadolu’da Ahîlik olarak tezahür etmiştir. Bu oluşum,
sosyal yapıyı etkilemiş bir kurum olup, şehirler kadar kasaba ve köylerde de yaygınlaşmış,
mesleklere göre farklı zâviyeler şeklinde kurumsallaşmıştır.
Selçuklular döneminde, Rum, Ermeni ve Süryanîler azınlıkları oluşturur idi. Türklerin
oluşturduğu devlet teşkilâtının dışındakiler, kim veya hangi işi yaparsa yapsın reâyâ olarak
isimlendirilirdi. Sonuçlarına bakıldığında, Selçuklu topraklarında tebaanın dinî ve sosyal
hayatlarına baskı yapılmadığı anlaşılmaktadır. Bu dönemde, Müslümanlara baktığımızda,
hanedân ve Türklerin daha çok Hanefi mezhebine bağlı oldukları görülmektedir. İkinci kabul
gören mezhep Şafiîlik olmuş, Suriye, Halep, Kûfe, Kum gibi bölgelerde Şiîlik yayılmıştır.
Selçuklular döneminde hem Haçlı Seferleri ve hem de diğer etkileşimler sebebiyle Avrupa
ülkeleri İslâm medeniyeti ile tanışmışlar, Müslüman Türkler de Tıp, Riyaziye, Astronomi ve
Felsefe’ye ilgi duymuşlardır. Bunun yanı sıra Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Kelâm gibi İslâmî
doktrinlerde çok kıymetli eserler verildiği dikkat çekmektedir.
Selçuklularda İsfahan ve Bağdat'ta rasathaneler kurularak gök cisimlerinin hareketleri
izlenmiş Celalî Takvimi icat edilmiştir. Matematik ve astronomi alanlarında çok sayıda âlim
yetişip değerli eserler vermişlerdir.
Bu dönemde, İslâmî ilimlerin eğitim ve öğretiminin yapıldığı, zamanın fen bilimlerinin de
öğretildiği çeşitli fakültelere sahip, bugünkü üniversite mahiyetinde büyük medreseler
yapılmıştır. Bu kurumlardan dönemin en büyüğü ve meşhuru olarak bilineni, Alp Arslan
zamanında Nizâmü’l-Mülk tarafından açılan Bağdat'taki Nizâmiye Medresesi idi.
Selçuklu mimarî ve sanat eserlerinin çoğu birer şaheser niteliğindedir. Selçuklu sarayı,
medrese, cami, mescit, türbe, kümbet, kervansaray, ribât, han, çarşı, hastane, kaplıca, hamam,
çeşme, ev, yol, kale, sur, kule, tersaneler ve diğer sosyal, sivil ve askerî eserler belli başlı
Selçuklu mimarî eser formlarını oluşturmaktadır. Ayrıca gelişen ekonomin bir gereği olarak
önemli ticaret yolları üzerinde, kervansaraylar inşa edilmiştir.
185


GÖZDEN GEÇİR
.
Selçuklu Devleti Saray teşkilâtını değerlendiriniz?
.
Selçuklu Devleti adlî teşkilâtının unsurlarını hatırlayınız?
.
Selçuklu Devleti ekonomik yapısı hakkında bilgi veriniz?
.
Selçuklu sultanlarının ilme önem vermelerinin sonuçlarını değerlendiriniz?
.
Selçuklu mimârî eser formlarının çeşitliliği hakkında bilgi veriniz?

186


DEĞERLENDİRME SORULARI
1. Aşağıdakilerden hangisi Selçuklularda hükümdarın özelliklerinden değildir?
a. Yetkisini Tanrıdan aldığına inanılır.
b. Tek hâkim güç olup, emirleri tartışılmaksızın yerine getirilir.
c. Güzel yüzlü ve iyi huylu olması tercih edilmelidir.
d. Her türlü silahı kullanabilmelidir.
e. Verdiği sözleri yerine getirmelidir.
2. Aşağıdakilerden hangisi Selçuklularda Hükümet anlamında kullanılmaz?
a. Büyük Divân.
b. Divân-ı Âlâ.
c. Divân-ı Vezaret.
d. Divân-ı Saltanat.
e. Divân-ı Hükümet.
3. Aşağıdakilerden hangisi Selçuklu Devleti gelirleri arasında yer almaz?
a. Arazi vergisi haraç.
b. Ziraat vergisi öşür.
c. İltizam.
d. Fey.
e. Ganimet.
4. Aşağıdakilerden hangisi Selçuklularda şehir sakinlerinden değildir?
a. Nüfuz sahibi aileler.
b. Âlimler.
c. Tarım işçileri.
d. Seyyid ve Şerifler.
e. Tabipler.
5. Aşağıdakilerden hangisi Selçuklular döneminde yetişen âlimlerden birisi değildir?
a. Bâherzî.
b. Ahmed Yesevî.
c. Yunus Emre.
d. Ömer Hayyam.
e. Sâdi-i Şirâzî.
187


KAYNAKLAR
Agacanov, Sergey Grigoreviç (2006). Selçuklular, Çev. Ekber N. Necef, Ahmet R.
Annaberdiyev, İstanbul.
Alptekin, Coşkun (1986). "Büyük Selçuklular", Doğuştan Günümüze Büyük İslâm
Tarihi, İstanbul, VII, 95-213.
Alptekin, Coşkun (1986). "Türkiye Selçukluları", Doğuştan Günümüze Büyük İslâm
Tarihi, İstanbul, VIII, 209-382.
Cahen, Claude (1979). Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, Çev. Yıldız Moran,
İstanbul.
Çantay, Gönül (1992). Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Darüşşifaları, Ankara.
Çetin, Osman (1981). Selçuklu Müesseseleri ve Anadolu'da İslâmiyet’in Yayılışı,
İstanbul.
Kafesoğlu, İbrahim, (1953). Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu,
İstanbul.
Kafesoğlu, İbrahim (1972). Selçuklu Tarihi, İstanbul.
Kafesoğlu, İbrahim, “Nizamülmülk”, İA., IX, 329-333.
Kazıcı, Ziya, (2006). İslâm Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi, İstanbul.
Kazıcı, Ziya, “Ahilik”, DİA., I, 540-542.
Köymen, Mehmet Altay, (1976). Tuğrul Bey ve Zamanı, İstanbul.
Köymen, Mehmet Altay, (1982). Selçuklu Devri Türk Tarihi, Ankara.
Köymen, Mehmet Altay, (1983). Alp Arslan ve Zamanı, Ankara.
Köymen, Mehmet Altay, (1982). Nizamülmülk’ün Siyasetnamesi, Ankara.
Kurpalidis, G. M. (2007). Büyük Selçuklu Devleti’nin İdarî Sosyal ve Ekonomik
Tarihi, Çev. İlyas Kamalov, İstanbul.
Merçil, Erdoğan, (1985). Müslüman-Türk Devletleri Tarihi, İstanbul.
Ocak, Ahmet Yaşar ,“Fütüvvet”, DİA., XIII, 261-265.
Sevim, Ali, (1986). "Suriye Selçukluları", Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi,
İstanbul, VII,339-470.
Sevim, Ali, (1988). Anadolu'nun Fethi Selçuklular Dönemi (Başlangıçtan 1086'ya
Kadar), Ankara.
Sevim, Ali-Erdoğan Merçil, (1995). Selçuklu Devletleri Tarihi (Siyaset, Teşkilât ve
Kültür), Ankara.
188


Sevim, Ali -Yaşar Yücel, (1989). Türkiye Tarihi Fetih, Selçuklu ve Beylikler Dönemi,
Ankara.
Şeker, Mehmet (1993). İbn Battuta'ya Göre Anadolu'nun Sosyal-Kültürel ve İktisadi
Hayatı
İle Ahilik, Ankara.
Terzioğlu, Arslan, “Bimaristan”, DİA., VI, 163-178.
Turan, Osman, (2009). Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, İstanbul, Turan,
Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul, 1971.
Turan, Osman, “İkta”, İA., V/2, 949-959.
Yazıcı, Nesimi, (2005). İlk Türk-İslâm Devletleri Tarihi, TDV, Ankara.
189


1. Türklerin İslâmiyeti Kabulü
2. Türk Valilerince Kurulan Devletler
3. İdil (Volga) Bulgar Hanlığı
4. Karahanlılar
5. Gazneliler
6. Selçuklu Devleti Siyasî Tarih
7. Selçuklu Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
8. Hârizmşahlar
Prof. Dr. Eyüp Baş

9. Anadolu Ve Balkanlarda Kurulan Türk-İslâm Devletleri
10. Osmanlı Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
11. Orta Asya, Hindistan, İran ve Doğu Avrupada Kurulan Türk-İslâm Devletleri

Ünitede Ele Alınan Konular
I. Siyasî Tarih
A. Kutbüddin Muhammed Dönemi (1097-1128)
B. Atsız Dönemi (1128-1156)
C. İl Arslan Dönemi (1156-1172)
D. Alaaddin Tekiş Dönemi (1172-1200)
E. Alaaddin Muhammed Dönemi (1200-1220)
F. Celâleddin Hârizmşah Dönemi (1220-1231)
II. Devlet Teşkilâtı, Kültür ve Medeniyet
Ünite Hakkında
Bu ünitede XI. yüzyıl sonlarında Aral gölünün güneyine doğru uzanan Hârizm bölgesinde
kurulan Türk-İslâm devleti Hârizmşahlar (1097-1231)’ın siyasî tarihleriyle birlikte kültür ve
medeniyetleri hakkında bilgi verilmektedir.
Hârizmşahlar, yapı ve karakter itibariyle klâsik Türk-İslâm devletleriyle ortak özellikler
gösterir. Teşkilât bakımından da Büyük Selçuklu Devleti’nin, özellikle Sultan Sencer devrinin
bir devamı gibidir. Türk-İslâm medeniyetinin oluşum ve gelişimine önemli katkıları bulunan
Hârizmşahlar hakkında, ünitenin fiziksel hacmi dikkate alınarak özlü bilgiler verilmeye
çalışılmıştır. İleri okumalar için sunulan Kaynakça’dan yararlanılmalıdır.
Öğrenme Hedefleri
Bu ünitenin sonunda;
.
Ünitede anlatılan devletin siyasî tarih serüvenini anlatabileceksiniz.
.
Hârizmşahlar Devleti’nin iç politikasına ve sorunlarına dair bir kanaate

ulaşabileceksiniz.
.
Hârizmşahlar Devleti’nin dış politikasına ve sorunlarına dair bir kanaate
ulaşabileceksiniz.
.
Ele alınan devletin diğer Türk-İslâm devletleriyle ortak veya özgün yönlerini fark
edebileceksiniz.
.
Hârizmşahlar Devleti’nin Türk-İslâm medeniyetine katkılarını örneklerle
açıklayabileceksiniz.
.
Günümüz Türk-İslâm dünyasının durumunu tetkik etmede tarihî tecrübelerden
yararlanma becerisi kazanabileceksiniz.
Üniteyi Çalışırken
.
Üniteyi okumaya geçmeden önce, ana unsurların zihninize yerleşmesini
kolaylaştırmak için özetini mutlaka okuyunuz.
.
Üniteyi tam olarak anlayıncaya kadar okuyunuz.
.
Okuma esnasında yanınızda bir tarih atlası bulundurunuz.
191


.
Üniteyi okurken ne, nerede, niçin, nasıl, ne zaman ve kim sorularının cevaplarını takip
etmeye çalışınız.
.
Okuma sonrasında hâlâ anlamadığınız konular olursa Kaynakça’da verilen eserlere
başvurarak daha detaylı bilgi edininiz.
.
Ünite sonundaki değerlendirme sorularını mutlaka cevaplandırınız.
192


HÂRİZMŞAHLAR

I. SİYASÎ TARİH
Hârizmşahlar, 1097-1231 yılları arasında, Aral gölünün güneyine doğru uzanan Hârizm ve
İran bölgesinde hüküm süren bir Müslüman Türk hanedânıdır.
İslâm öncesi dönemden itibaren Hârizm’e hâkim olan vali, emîr ve hükümdarların
“Hârizmşah (Harzemşah)” unvanını kullanmaları nedeniyle, daha sonra bağımsız bir siyasî
varlık gösteren hanedânın adı Hârizmşahlar olarak anılagelmiştir.
Hârizmşahlar siyasî varlıkları sürecinde, Müslüman hanedânlardan başlıca Abbasîler (7501258),
Bâvendîler (665-1349), Karahanlılar (840-1212), Gazneliler (963-1187), Gurlular
(1000-1215), Büyük Selçuklular (1040-1157), Eyyûbîler (1171-1250) ve Türkiye Selçuklu
Devleti (1075-1308) ile; Müslüman olmayanlardan ise Doğu ve Batı Türkistan’ın büyük bir
kısmında hüküm süren Moğol kökenli Karahıtaylar (1130-1211) ve Moğol İmparatorluğu
(1206-1294) ile eş zamanlı olarak aynı coğrafyada varlıklarını sürdürmüşler, dolayısıyla
çeşitli ilişkilerde bulunmuşlardır.
Çok geniş bir sahada hâkimiyet tesis ederek büyük bir devlet haline gelen Hârizmşahlar
öncesinde Hârizm bölgesinde üç hanedân hüküm sürmüştür. Bunlar;
1.
Pers İmparatorluğu yıllarından başlayıp 995'e kadar devam eden
Afrigîler/Afrigoğulları.
2.
995-1017 yılları arasında bölgeye hâkim olan Me'mûnîler.
3.
Gazneli Sultan Mahmud’un Altuntaş el-Hâcib'i Hârizmşah unvanıyla buraya vali tayin
ettiği 1017'den 1041 yılına kadar hüküm süren Altuntaşoğulları'dır.
Selçuklular ile Gazneliler arasında meydana gelen Dandanakan Savaşı (1040)'ndan sonra,
Cend Emîri Şah Melik tarafından Hârizm'den uzaklaştırılan Altuntaşoğulları, Horasan'a
giderek Selçuklulara sığınmışlar, ancak umdukları ilgiyi bulamayıp dağılmışlardır.
Tuğrul Bey zamanında Selçuklu hâkimiyetine giren Hârizm'i, Sultan Alparslan 1065'te çıktığı
Mangışlak seferinden sonra oğlu Ayaz'a vermişse de (1066), burası Alparslan ve Melikşah
dönemlerinde muhtemelen mahallî reisler arasından seçilen valiler tarafından idare edilmiştir.
Nitekim Sultan Melikşah’ın, Hârizm gelirlerinin tasarruf yetkisini vali sıfatıyla taştdârı Anuş
Tegin’e verdiği halde, Hârizm idaresinin fiilen Kıpçak Türklerinden Hârizmşah Ekinci
(İlkinci) b. Koçkar'ın elinde olduğu bilinmektedir.
Hârizmşahlar hanedânının ortaya çıkışında, Selçuklu Devleti’nin Sultan Berkyaruk
dönemindeki taht kavgalarının önemli payı vardır. Gelişmeler 1097 yılında Sultan
Berkyaruk’un yardıma çağırdığı Ekinci b. Koçkar’ın, 10.000 süvarisiyle Horasan’dan yola
çıkması, Merv'e geldiğinde gece eğlenirken devrin güçlü emirlerinden Kodan ve Yaruktaş
tarafından 300 seçme atlısıyla birlikte öldürülüp kuvvetlerinin dağıtılmasıyla başlamıştır.
Bunun üzerine Berkyaruk, Horasan Valiliği’ne getirdiği Habeşî b. Altuntak'ı, Kodan ve
Yaruktaş'a hadlerini bildirmekle görevlendirmiş, o da bu isteği başarıyla yerine getirip taştdâr
Anuş Tegin'in oğlu Kutbüddin Muhammed'i Hârizm Valisi tayin etmiştir. Böylece AnuşTeginoğulları
da denen Hârizmşahlar hanedânı Hârizm bölgesini yönetmeye başlamıştır. Bu
nedenle Hârizmşahlar Devleti’nin siyasî varlığı genel olarak 1097 yılı ile başlatılır.
193


Hârizmşahlar sülâlesinin atası Anuş Tegin Garceî, Selçuklu sarayına Emîr Bilge Bey
tarafından satın alınarak getirilen bir köle idi. Türk olduğunda şüphe yoktur; ancak hangi boya
mensup olduğu tespit edilememiştir.
A. Kutbüddin Muhammed Dönemi (1097-1128)
Selçuklular adına bölgeyi fiilen idare eden ilk Hârizmşah Kutbüddin Muhammed’dir.
Kendisine “Hârizmşah” ve “Meliku Hârizm” unvanları verilen Kutbüddin Hârizmşah,
babasının sağlığında Merv'de iyi tahsil görmüş, siyaset usullerini öğrenmiş, yetenekli, âdil bir
idareci; ilim ve dinin hâmisi aydın bir şahsiyetti. Otuz yıl Hârizm’i yöneten Kutbüddin,
Selçuklu sultanlarının emirlerine harfiyen uydu. Her yıl kendisi veya büyük oğlu Alaaddin
Atsız, Sultan Sencer'in sarayına giderek vergi ve hediyelerini takdim etti. Sergilediği iyi
yönetimle Hârizm'deki konumunu sağlamlaştırıp nüfûz ve otoritesini arttıran Kutbüddin,
böylece sülâlesinin gelecekteki faaliyetlerine uygun bir zemin hazırladı. Adına yazılmış olan
bazı eserlerde “Kutbü'ddîn ve'd-Dünyâ, Ebü'l-Feth, Muînü Emîri'l-Mü'minîn” lâkaplarıyla
anılması onun kudret ve nüfuzunu göstermektedir.
Kutbüddin’in 1128 yılında ölümü üzerine, Sultan Sencer resmi tayin belgesi niteliğindeki bir
menşûrla oğlu Kızıl Arslan Atsız'ı Hârizmşah tayin etti. İyi bir eğitim görmüş olan Atsız,
babasının sağlığında Sultan Sencer’e yıllık vergi takdim etmeye gittiğinde onun ilgi ve
sevgisini kazanmıştı.
B. Atsız Dönemi (1128-1156)
Atsız ilk zamanlarında Sencer’e sadâkatle hizmet etti. 1130’da Karahanlılara, 1132’de de
yeğeni Mesud’a karşı düzenlediği seferlerinde onun yanında yer aldı. Ancak bir süre sonra
Sencer’e bağlılığı ile ilgili olumsuz bazı söylentiler çıktı. Bunları duyan Sencer ona soğuk
davranmaya başladı. Atsız durumdan habersiz Sencer’in 1135 yılında Gazne’ye düzenlediği
sefere katıldı. Sefer sırasında muhtemelen tartışma boyutu kazanan soğukluk nedeniyle, Atsız
kuvvetleriyle birlikte Hârizm’e geri döndü. Atsız bu tarihten itibaren Selçuklu yönetimine
karşı daha bağımsız bir politika izlemeye başlamıştır.
İlerleyen süreçte Atsız, askerî ve ticarî açılardan stratejik önemleri çok yüksek olan Cend ve
Mangışlak gibi yerleri hâkimiyeti altına aldı. Sencer’e bağlı bu yerleri ele geçirerek politik
nüfuzunu Seyhun’un ötesine kadar ulaştırmış oldu. Sultan Sencer onun tüm bu genişleme
siyasetinden rahatsızlık duydu. Özellikle ele geçirdiği yerlerde yaşayan Müslümanların kanını
dökmesinin cezasız bırakılamaması gerektiğine karar verdi. Bunun üzerine Atsız
bağımsızlığını ilân etti. Sencer de Belh'ten Hârizm'e yürüyerek önemli bir kısmı Müslüman
olmayan Türklerden meydana gelen Atsız'ın ordusunu 1138 yılında ağır bir yenilgiye uğrattı.
Atsız bu ağır yenilgiye rağmen Selçuklu hükümdarı Sencer'in 1141'de Karahıtaylar karşısında
büyük bir yenilgiye uğraması üzerine bağımsızlığını tekrar ilan etti. Selçuklu topraklarına
saldırdı, başkent Merv’e girerek Sencer’in hazinelerini yağmaladı. Ardından Nişabur’u ele
geçirdi. Hâkimiyet kurduğu her yerde kendi adına hutbe okutup, Sencer’in adının anılmasını
yasakladı. Sencer’in 1143 ve 1147'de üzerine düzenlediği iki seferde de yenilerek ondan af
diledi. Ancak Atsız fırsat buldukça Selçuklu topraklarına saldırmaya devam etti. Selçuklular
zayıf olduğu zaman bağımsızlık ilân edip, güçlendiklerinde tekrar bağlılık gösterme siyasetini
birkaç kez tekrarlayan Atsız, Sencer’in 1153’te soydaşı olduğu Oğuzların eline esir
düşmesinden sonra ise onun haklarını korumaya çalışan sadık bir kişi oldu. Hattâ onu
esaretten kurtarmak için uğraşan yeğeni Mahmud’a destek verdi. Fakat Sencer’den bir yıl
önce 1156'da öldü. Oğlu İl Arslan bu arada esaretten kurtulan Sencer’e bağlılığını bildirdi.
Sencer de ölmeden kısa bir süre önce ona saltanat menşûru göndererek Hârizmşahlığını

194


onayladı.
C. İl Arslan Dönemi (1156-1172)
Büyük Selçukluların 1157'de dağılması Hârizmşahlara batıya doğru yayılma fırsatı verdi.
Kısa sürede Doğu İran’ın en kudretli hükümdarı haline gelen İl Arslan, durumdan faydalanıp
tam bağımsız hareket etmeye başladı. Böylece babası Atsız’ın ömrü boyunca uğruna
mücadele ettiği hedefe ulaştı.
Saltanatı Doğu İran’da birbiriyle çarpışan eski Selçuklu emirlerinin mücadelelerine müdahale
etmek; Semerkant Karahanlı hükümdarlarının Karluk reisleriyle olan kavgalarında hakemlik
yapmak; Irak Selçuklu Sultanı ile Bağdat Abbasî Halifesi arasındaki anlaşmazlıkların
giderilmesinde arabulucu olmakla geçti.
İl Arslan bütün gayretiyle bir yandan Hârizmşahların egemenliğini batıya doğru
genişletmenin fırsatını kolladı, diğer yandan da doğudan gelen Karahıtay saldırılarına karşı
direnmeye çalıştı. Döneminin en önemli sorunu olan bu saldırılara karşı koyduysa da neticede
onlara vergi vermekten kurtulamadı. Karahıtaylar 1172’de yıllık vergiyi ödemedikleri
gerekçesiyle Hârizmşahlara savaş ilan etti. Meydana gelen savaşa hastalığı nedeniyle
katılamayan İl Arslan, yenilgi haberinden kısa bir süre sonra vefat etti (1172).
D. Alaaddin Tekiş Dönemi (1172-1200)
İlarslan'dan sonra Hârizmşahlar hanedânının başına, daha önce veliaht tayin edilmiş olan
küçük oğlu Sultanşah geçti. Ancak ağabeyi Alaaddin Muhammed Tekiş, Karahıtaylarla
anlaşarak yeni Hârizmşahla mücadeleye başladı. Kardeşinin Selçuklu Emîri Müeyyed
Ayaba’nın yanına kaçması üzerine kolayca tahtı ele geçirdi. Durumu kabullenemeyen
Sultanşah ve annesi Terken Hatun, Müeyyed Ayaba’yı tahrik ederek Tekiş'in üzerine
yürümesini sağladılar, fakat yapılan savaşta Selçuklu emiri yenilerek canından oldu (1174).
Destek arayışları devam eden Sultanşah Gurlulara sığınmak zorunda kaldı. Daha sonra
Karahıtayların yardımı ile Merv ve Tûs şehirlerinde bir emirlik kurdu.
Alaaddin Tekiş, bu arada Taberistan'da hüküm süren İran asıllı Bâvendîler (665-1349)
hanedânının hâkimiyetindeki Taberistan’a akınlar düzenledi. Bistâm, Damgan gibi vilâyetleri
ele geçirdi. Sultanşah’ın ölümünden (1193) sonra da nüfûzunu Doğu İran’da hissettirmeye
başladı.
Alaaddin Tekiş, 1194'te Rey civarındaki savaşta II. Tuğrul'u yenerek Irak Selçuklularına son
verdi. İran ve Irak-ı Acem'de hâkimiyeti ele geçirerek Hârizmşahların, Büyük Selçuklu
İmparatorluğu’nun siyasî vârisi olması yolunda önemli bir mesafeyi kat etmeyi başardı.
Nitekim Hârizmşahların en büyük şahsiyetlerinden biri olan Alaaddin Tekiş, bu tarihten
itibaren “sultan” unvanını kullanmaya başladı. Gelişmeler daha önce üzerlerinde Selçuklu
nüfuzu olan Abbasî Halifesi Nasır-Lidînillâh’ı çok rahatsız etti. Irak’ın bir kısmını kendi
idaresine almak için Alaaddin Tekiş ile mücadele ettiyse de başarılı olamadı. Halife sonunda
ona bir heyetle Irak, Horasan ve Türkistan sahaları hâkiminin Alaaddin Tekiş olduğunu tasdik
eden saltanat menşûrunu gönderdi.
Alaaddin Tekiş batıda Abbasîlerle mücadele ederken, doğuda sınırlarının ötesindeki
bozkırlarda yaşayan Kıpçak ve Kanglı göçebeleri ile de uğraşmak durumunda kalmıştı. Daha
sonra bu göçebelerle ilişkilerini evlilik yoluyla düzelten ve geliştiren Tekiş, onlardan askerî
bir kuvvet meydana getirdi. Kendi zamanında özellikle Karahıtaylara karşı mücadelelerinde
195


bu kuvvetlerden çok yararlanıldı.
Alaaddin Tekiş hayatının son yıllarını ise Batınîlerle mücadele ederek geçirdi. Onların
Alamut’tan sonra en önemli merkezlerinden olan Arslan-guşa kalesine ve diğer bazı
kalelerine hâkim oldu. Fakat bu uğurda nihaî bir sonuca ulaşamadı.
Hayatı boyunca uzun ve yorucu mücadelelerde bulunan, her yıl ülkesini biraz daha büyütüp
güçlendiren, dış düşmanlara karşı ülkesinin birlik ve dirliğini korumaya çalışmasının yanında
yirmi yıl kadar da taht iddiasında bulunan kardeşi Sultanşah ile uğraşan Tekiş, 1200 yılında
Şehristan yakınlarında öldü. O oğlu Alaaddin Muhammed’e her yönüyle iyi teşkilâtlanmış
güçlü bir devlet bırakmıştı.

E. Alaaddin Muhammed Dönemi (1200-1220)
Alaaddin Muhammed yönetime gelir gelmez, Gurlu sultanları
Şehâbeddin Muizzüddin ve
Gıyâseddin Şemseddin ile mücadele etmek zorunda kaldı. Tüm Horasan’ı ele geçirmek
isteyen Gurlular, Merv ve Tus’u ele geçirmişlerdi. 1204 yılında onların ataklarına karşı
harekete geçen Alaaddin Muhammed, kaybedilen şehirleri geri aldığı gibi Nîşâbur ve Serahs'ı
da zapt etti. Akabinde Gur Sultanı
Şehâbeddin çok büyük bir ordu ile Hârizm üzerine yürüdü.
Bunu duyan Alaaddin Muhammed ülkesinde genel seferberlik ilan etti. Kendilerine özgü
savunma usulüne göre kanalları açıp, düşman güçlerinin hareket halinde olduğu toprakları
sular altında bıraktı. Ancak bütün bu çaba, Gur ordusunun Karasu'da Hârizm ordusunu
yenerek başşehir Gürgenç'i kuşatmasını ancak kırk gün geciktirebildi. Gurlularla yalnız başa
çıkamayacağını anlayan Alaaddin Muhammed Karahıtaylardan yardım istedi. Gelen yardım
sayesinde Gurluların geri çekilmelerini sağladı. Böylece dört yıl kadar süren mücadeleden
galip çıktı.
Alaaddin Muhammed’in Karahıtaylar ile yakınlaşması, haliyle güç dengelerini değiştirmişti.
Bunu kısa zamanda fark eden Alaaddin Muhammed, durumu lehine çevirmek için derhal
Şehâbeddin’e elçi yollayarak onunla anlaşmaya vardı ve dostane ilişkiler kurdu. Amacı, âdeta
vasalları haline geldiği Karahıtayların nüfûzunu kırıp onları Mâverâünnehir’den atmaktı.
Sonuçta bunu başardı ve 1207 yılında Buhara’yı zaptetti. Daha sonra 1210 yılında İlâmış

196


sahrasında Karahıtay ordusunu tekrar yenerek Endican ve çevresine hâkim oldu.
Alaaddin Muhammed, aynı yıl Bâvendîlerin Taberistan'daki hâkimiyetlerine son verdi, iki yıl
sonra da Karahıtaylara yakınlaşıp kendisine karşı ikili oynayan damadı Semerkant Sultanı
Osman'ı öldürterek Batı Karahanlıları tarih sahnesinden sildi (1212).
Bütün bunlar olurken, 1206’dan itibaren bölgede varlık göstermeye başlayan Cengiz Han’ın,
bazı Moğol kabilelerini kullanarak Karahıtayların topraklarına girmesi Alaaddin
Muhammed’in Mâverâünnehir'e kesin olarak yerleşmesini sağladı. Bundan sonra içinde
taşıdığı cihangirlik duygularını yansıtan İskender-i Sânî, Sencer ve Alp-Ulug unvanlarını
kullanmaya başlayarak, kendisinin Büyük Selçukluların varisi ve İslâm dünyasının en güçlü
hükümdarı olduğu iddiasını pekiştirdi.
Alaaddin Muhammed’in söz konusu iddiası ona bazı sorumluluklar yüklüyordu. Nitekim
Cengiz Han’ın hâkimiyetini tanımayarak Moğolistan’dan uzaklaştırılan Naymanlar,
Karahıtaylara sığınmaları akabinde Doğu Türkistan Müslümanlarını rahatsız etmeye
başladılar. Alaaddin Muhammed Nayman Hükümdarı Küçlüğ Han'ın yaptığı zulümleri
durdurmaya kendini mecbur hissetti. Bu uğurda çok çaba sarfetti ama olumlu bir neticeye
ulaşamadı. Naymanların cezası kendi aralarındaki problemler nedeniyle Cengiz Han’dan
geldi.
Takip eden süreçte Aladdin Muhammed Kıpçak bozkırlarındaki göçebe Kıpçaklar üzerine
başarılı seferler yapıp Sığnak'ı topraklarına kattı (1215). Aynı yıl Gazne'yi aldı ve oğlu
Celâleddin'e verdi; ayrıca Fars Atabeği Sa'd b. Zengî ile Azerbaycan Atabeği Özbek'i yenerek
itaatlerini sağladı. Böylece Seyhun nehri boylarından Irak-ı Arab'a kadar uzanan çok geniş bir
sahada hâkimiyet kurdu.
Alaaddin Muhammed, sözü edilen askerî başarıları nedeniyle aşırı derecede mağrur bir kişilik
sahibi oldu. Kendisini hiçbir devlet başkanıyla denk görmüyordu. Sarayındaki teşrifat ve
merasimlerin, örnekleri her yerde görülebilenlerden başka, daha gösterişli ve muhteşem
olmasını arzu ediyordu. Hâkimiyet alameti olarak öteden beri beş vakit namaz ile eş zamanlı
çalınan nevbet (nöbet)’i kaldırarak yerine kendine özgü Zü’l-karneyn nevbetini çaldırmaya
başladı. Bu nevbet güneşin doğuş ve batışıyla günde iki kez çalınırdı. Nevbette çalınan
davullar altın kaplamalı, değnekler inci kakmalı, bütün aletler ise mücevherât ile süslü idi.
Eski nevbet usulünü ise hâkimiyeti altındaki toprakları yönetmekle görevli oğulları ve
emirlerine bırakmıştı.
Büyük Selçuklu sultanları gibi İslâm dünyasının önderi olma gayreti içerisinde olduğu daha
önce belirtilen Alaaddin Muhammed, Abbasî halifesi Nâsır-Lidînillah ile iyi ilişkiler
içerisinde değildi. Halifeye ruhânî liderliği dayatmaya çalışıyor, ancak o, cismanî hâkimiyete
de sahip olmakta ısrar ediyordu. Halife Gurluları olduğu gibi, Gayrimüslim Karahıtayları da
yazdığı mektuplarla Alaaddin Muhammed’e saldırmaları için tahrik ve teşvik ediyordu. Onun
bu çabalarını fark eden Alaaddin Muhammed Abbasî Hilâfeti’nin meşrûluğunu tartışmaya
açtı. Ulemâdan fetva alarak, rakiplerini öldürtmek için İsmâilî fedâîleri kullanmaktan
çekinmeyen Halife Nâsır-Lidînillâh'ın ismini hutbeden çıkarttı ve Seyyid Âlâ Tirmiz’in
halifeliğini ilân etti. Böylece Bağdat'a karşı girişeceği askerî harekâta meşru bir zemin
hazırlamış oldu. Hazırlıkları tamamladıktan sonra da 1217 güzünde sefere çıktı. Fakat
Esedâbâd geçidine vardıklarında şiddetli yağmurla başlayan korkunç bir kar fırtınasına
tutuldular. Ordu dağıldı, askerlerinin çoğu donarak öldü. Sefer sonunda ortaya çıkan büyük
başarısızlık, Halife’ye karşı takınılan tavra ilahî bir ceza olarak yorumlandı ve neticede
Alaaddin Muhammed Müslümanlar nezdindeki eski itibarını da kaybetti.
197


Alaaddin Muhammed için sonun başlangıcı ise Otrar hadisesi oldu. Bu olay, onun daha önce
üzerinde durulmayan annesi Terken Hatun ile rekabetinin bir sonucu olarak gerçekleşti.
Aralarındaki rekabet Alaaddin Muhammed’in, annesinin Şeyhi Mecdüddin Bağdâdî’yi 1216
yılında öldürtmesiyle başlamıştı. Böyle gergin bir ortamda Alaaddin Muhammed, zenginlikler
ve hazineler ülkesi olarak bilinen Çin’i fethetmiş olan Cengiz Han ile irtibata geçti. 1218’de
de bölgenin iki büyük gücü olarak dostluk ve ticaret antlaşması yaptılar. Buna göre iki ülke
arasında karşılıklı ticaret kervanları düzenlenecekti. Ancak antlaşma annesi Terken Hatun’un
bir hilesiyle bozuldu. Olay Hârizm’e gönderilen 450 kişilik Moğol kervanındaki 449 kişinin
sınır şehri Otrar’da öldürülmesiyle başladı. Terken Hatun kervandakilerin öldürülmesi işini
akrabası olan Otrar valisi İnalcık eliyle gerçekleştirdi. El koyduğu bütün malları Alaaddin
Muhammed’e gönderen Otrar valisi, kervandakilerin casus olduklarına hükmettiğini bildirdi.
Kaçmasına izin verilen bir kişi ise durumu Cengiz Han’a iletmişti. Bunun üzerine Cengiz
Han, üç kişilik bir heyet göndererek Alaaddin Muhammed’den valiyi kendisine teslim
etmesini istedi. Ancak o, Moğol kervanındakilerin casus olduğu iddiasına inandığından, teklifi
reddettiği gibi elçilik heyetindekilerden birini öldürttü, diğerlerinin de saç ve sakallarını tıraş
ettirerek geri gönderdi (1218). Hârizmşahlara karşı savaş kararı alan Cengiz Han yaklaşık iki
yıl hazırlık yaptı. Kendisine sıkıntı olabilecek Naymanlar gibi muhalif Moğolları ortadan
kaldırdı. Neticede 1219 yılının sonlarına doğru Hârizmşahların topraklarına girdi.
1220 baharında hız kazanan savaşta Mâverâünnehir’in en çok korunan şehirleri birer birer
düşerken, karşı koyan yerler korkunç katliamlara mâruz bırakıldılar. Otrar, Sığnak,
Barclığkend, Cend, Benâked, Hocend gibi Buhara ve Semerkant da kısa sürede Moğolların
eline geçti. Mâverâünnehir’in en kuvvetli savunma merkezi olan Semerkant’ın zaptından
sonra Cengiz Han, ordusunu kollara ayırarak bunları imparatorluğa tâbi vilâyetlerin zaptı ile
görevlendirdi.
Moğolların yaklaşması üzerine Tus'a kaçan Alaaddin Muhammed, Devletâbâd civarındaki
savaşta canını zor kurtardı ve Mâzenderan yoluyla gittiği Hazar denizinin güneydoğu
sahillerine yakın Âbeskûn adalarından birine sığındı. Orada hastalanarak Aralık 1220’de öldü.
Oğluna düşman kesilip ülkesinin kaderini belirleyen Terken Hatun ise, Cengiz Han’a esir
düşerek ömrünün son yıllarını onun Karakurum’daki sarayında ama sefalet içerisinde geçirdi,
1233’te öldü.
Otrar hadisesi, Hârizmşahları beklenmedik biçimde ve çok kısa sürede yok oluşa
sürüklemekle kalmamış, yüz binlerce Müslümanın ölümüne, şehirlerin yakılıp yıkılmasına da
sebep olmuştur.
F. Celâleddin Hârizmşah Dönemi (1220-1231)
Alaaddin Muhammed, Âbeskûn adasında ölümünden birkaç gün önce oğulları Akşah,
Uzlagşah ve Celâleddin'i yanına çağırttı. Burada kendilerine hanedânın sarsılan temellerinin
yıkılmak üzere olduğunu anlattı. Kendine veliaht olarak idareciliğe yatkınlığı sebebiyle
Celâleddin'i tayin ettiğini söyledi.
Celâleddin, kardeşleriyle birlikte Âbeskûn adalarından Gürgenç'e geçti. Alaaddin
Muhammed’in çocuklarının Hârizm'e döndüklerini öğrenen Cengiz Han, onları yakalamak
için askerî birlikler görevlendirdi. Uzlagşah ile Akşah yakalanarak öldürüldü. Celaleddin ise
savaşarak Gazne’ye çekildi. Fakat Moğolların sürekli olarak kendisini takip etmeleri üzerine
Hindistan’a gitmeye karar verdi. Bu arada başsız kalan idare merkezi Gürgenç'i Humârtegin
adlı bir kumandan 90.000 kişilik ordusuyla savunduysa da şehir dört aylık bir kuşatmanın
198


ardından Moğol kuvvetlerinin eline düştü (1221).
Hindistan’da tutunamayan Celâleddin 1224 yılı başında oradan ayrılarak önce Kirman'a,
sonra Fars’a, ardından da İsfahan’a ve Irak-ı Acem’e geçerek hâkimiyet sağladı. Aynı
dönemde Abbasî Halifesi Nasır-Lidînillâh, İsmâilîler, Gürcüler ve Moğollarla başarılı bir
şekilde mücadele etti. Özellikle 1228’de Moğollara karşı kazandığı zaferlerle İslâm âleminde
haklı bir şöhrete ulaştı.
Celâleddin Hârizmşah, 1230 yılında Ahlat’ı kuşatarak tahrip etti. Burada pek çok Müslümanı
öldürdü. Ardından Moğollarla ittifaka girdi. Bu yaptıklarıyla dönemin etkin gücü Eyyûbî
yönetiminin ve halkın nefretini kazandı. Türkiye Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubad ile
mücadeleye girişmesi ise en büyük hatası oldu. İki sultanın bozulan ilişkileri Yassıçemen
Savaşı ile sonuçlandı. Celâleddin Hârizmşah 1230'da meydana gelen savaşı kaybedip
sığındığı Âmid'in bir dağ köyünde öldürüldü (1231). Böylece Türk İslâm tarihinde önemli rol
oynayan Hârizmşahlar Devleti yıkılmış oldu.
Hârizmşahların yıkılması Türk ve İslâm âlemine çok şeyler kaybettirdi. XII. yüzyılın ikinci
yarısında İslâmiyet Hârizm'le komşu bölgelerden Asya içlerine doğru yayılmaktaydı. Başta
Ahmed Yesevî olmak üzere Türk mutasavvıflarının gayretleri çeşitli boylar arasında
meyvelerini vermeye başlamıştı. Kanklı, Kıpçak ve Kimekler İslâmiyet'i kabul ettikleri
takdirde Türk-İslâm medeniyetine katkıda bulunabilirlerdi. Fakat Hârizmşahların Moğol
istilâsı karşısında yıkılması bu imkânı ortadan kaldırdı. Çok sayıda Türk, Sibirya ve
Altaylarda tecrit edilmiş bir halde eski hayatlarını sürdürmeye mahkûm oldu. Ayrıca
Mâverâünnehir ve Hârizm'deki ilim ve edebiyat hayatı da sona erdi. Birçok âlim ve edip
ülkesini terk edip Hindistan, Suriye, Mısır ve Anadolu'ya sığınmak zorunda kaldı.
Hârizmşahlar (1097-1231), bir devlet için oldukça kısa sayılabilecek 134 yıllık ömürlerinde,
dünya siyaset tarihinde ilişkide bulundukları devletlerden; Büyük Selçuklular (1157),
Gazneliler (1187), Irak Selçukluları (1194), Karahıtaylar (1211), Batı Karahanlılar (1212) ve
Gurlular (1215)’ın yıkılışlarını görmüşler, hattâ bu gelişmelerde doğrudan veya dolaylı etkide
bulunmuşlardır.

199


II. DEVLET TEŞKİLÂTI, KÜLTÜR VE MEDENİYET
Hârizm, İslâm dünyasının kuzey doğu sınırlarında önemli bir bölge idi. Başlangıçta özerk bir
eyalet iken önce Selçuklulara tâbi bir devletin, sonra da çok geniş bir sahaya hükmeden
Hârizmşahlar imparatorluğunun kurulduğu yer oldu.
Hârizmşahlar kurulduğu coğrafya ve gerçekleştirdikleri siyasî ilişkilerin bir gereği olarak Orta
Çağİslâm devletlerinin ortak özelliklerinden etkilendiler. Bilhassa hükümdarlık anlayışı,
verâset usulü ve saray teşkilâtında Büyük Selçuklu Devleti'ni örnek aldılar.
Hükümdar/lık:
Hârizmşahlar’da hükümdar, Selçuklu sultanlarıyla aynı yetkilere sahipti. Devletin hâkimiyet
sahasının genişlemesine paralel olarak saray teşkilâtı, teşrifat usulleri, lâkap ve unvanlar daha
tantanalı ve daha azametli bir hal aldı.
Hükümdarlar Hârizmşah unvanına ek olarak, hâkimiyet anlayışının hudutlarının çok geniş
olduğuna işaret eden Hudâvend-i Cihan, Pâdişâh-ı Benî Âdem, Melikü’ş-Şark ve’l-Garb, el-
Melikü'1-Muzaffer, el-Melikü'l-Muazzam, es-Sultânü'l-Muazzam, es-Sultânü'l-Âzam gibi
unvanlar ve Kâhirü'l-Kefere ve'l-Müşrikîn, Muînü Emîri'l-Mü'minîn, Burhânü Emîri'lMü'minîn
gibi lâkaplar kullandılar. Kendisini Selçuklularla Karahıtayların vârisi sayan ve
cihan hâkimiyeti iddiasında bulunarak Abbasî Halifesi’ni de hâkimiyeti altına almak isteyen
Alaaddin Muhammed b. Tekiş ise bunlardan başka İskender-i Sânî, Alp-Ulug ve Sencer
lâkaplarını aldı. Hattâ tuğrasına Zillullah fi’l-arz (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) ibaresini
işletti.
Sayılan unvan ve lâkapların ortaya koyduğu anlayışa göre; Hârizm hükümdarları tüm
dünyanın hâkimidirler. Yeryüzünü yönetmek onların görevidir. Öyle ki, sultanın sarayı bütün
sorunların çözüldüğü bir merkezdir. Reşidüddin Vatvât’ın Arâisü’l-Havâtır’ında, “Bugün
dünyadaki eşrafın zulüm ve ihtiyaç karşısında başvuracakları yer o bârgâhtır” denilerek
hâkimiyet alanının da bütün dünya ve bütün insanları kapsamakta olduğu belirtilmektedir.
Hârizmşâhlarda hükümdarın yetkileri sınırsızdır. Hükümdar, devletin bütün memurlarını tayin
ve azil yetkisine sahiptir. O ordunun başkumandanı olmak sıfatı ile savaşa ve barışa karar
verebildiği gibi savaşın ne zaman sona ereceğine ve sonuçlarına da hükmedebilirdi. Kanun
koyar, vergi ve arazileri tahsis edebilirdi. Bütün görevlilerin terfilerini dilediği gibi yapabilir
ve ayrıca memurlarının verdiği kararları değiştirebilirdi. Adlî sistemin de başı hükümdardı.
Bu sınırsız yetki, devletin mutlak hâkimi olan hükümdara haliyle devleti iyi yönetmek, halkın
refah ve güvenliğini sağlamak görev ve sorumluluğunu da vermiş oluyordu.
Hârizmşahlar da klâsik Türk hâkimiyet telâkkisine uygun olarak devletin hanedânın ortak hak
ve sorumluluğunda bulunduğunu kabul ediyorlardı. Sultanlar genellikle oğullarından birini
veliaht ilan ederler, ancak babaların ölümünden sonra kardeşler arasında taht mücadelesi
ortaya çıkabilirdi. Veliahtlar Horasan valiliğine tayin edilirdi. Diğer şehzadeler de belli bir
yaşa kadar sarayda eğitilirler, daha sonra hükümdarın güvendiği bir atabey eşliğinde
eyaletlere vali olarak gönderilirlerdi. Taht hak edildiğinde de cülûs ve bîat töreni yapılırdı.
Selçuklularda olduğu gibi hutbe, sikke, taht, tâc, tuğrâ, çetr, traz, bayrak ve nevbet
hükümranlık alâmetlerindendi. Bayrak ve çetr Büyük Selçuklularınki gibi siyahtı. Nevbet
genel olarak günde beş kez çalınırdı. Ancak yukarıda da ifade edildiği üzere, kendisini hiçbir
devlet başkanıyla denk görmeyen Alaaddin Muhammed zamanında, güneşin doğuş ve batışına
200


uyarak günde iki kez çalındı. Zü’l-karneyn denilen bu nevbette çalınan davullar altın
kaplamalı, değnekler inci kakmalı, bütün aletler ise mücevherât ile süslü idi. Alaaddin
Muhammed eski nevbet usulünü ise hâkimiyeti altındaki toprakları yönetmekle görevli
oğulları ve emirlerine bırakmıştı.
Saray:
Hârizmşâhlar sarayı, devletin resmî evrak örneklerini içeren münşeât mecmualarında,
“Bârgâh-ı Me’mûn ve “Dergâh-ı Hümâyûn” şeklinde anılmakta, bütün sorunların çözüleceği
yer olarak gösterilmektedir.
Hârizmşah sarayında Hâcib-i Has, havas adını taşıyan nedîmler, Taştdâr, Silâhdar, Câmedar,
Emîr-i Alem, Emîr-i Âhur/Mîrâhur, Emîr-i Şikâr, Devâtdâr, Çaşnigîr, Müneccim gibi saray
emir ve görevlileri vardı. Saray emirlerinin özel bayrakları/flama olur ve bunlarda görevlerini
ifade eden şekiller bulunurdu. Taştdârın ibrik, silahdarın yay, câmedarın bohça, emir-i âhurun
nal, devâtdarın bayrağı üzerinde de divit vardı. Saray emirlerinin her birinin emrinde
genellikle köle asıllı kimselerden seçilen özel muhafız ve görevliler olurdu.
Hârizmşâhlarda, Alaaddin Muhammed’in annesi Terken Hatun’un da kendisine ait bir sarayı
vardı ve devlet işlerini burada görürdü.
Sarayda uygulanan âdetler ise daha çok törenlerde kendini gösterirdi. Örneğin, hükümdarın
tahta çıkması
şerefine düzenlenen törenlerde, edîp ve şairlerin yeni sultanı kutlamak için
kasîdeler söylemeleri veya ona bir eserlerini sunmaları âdettendi. Nitekim Hârizmşâh
Alaaddin Tekiş’in cülûs merasiminde devrin ünlü sîmâsı Reşidüddin Vatvât’ın, çok yaşlı
olmasına ve yürüyememesine rağmen bir sedye üzerinde sultanın huzuruna getirilerek ona iki
beyit hediye etmesi bu durumun önemli bir örneğini oluşturur. Onun Sultana söylediği iki
beytin anlamı
şöyledir:
“Senin ceddin, zamanı zulümden arındırdı.
Babanın adâleti eğrileri düzeltti.
Ey saltanat hırkası yakışan kişi! Bakalım şimdi sen ne yapacaksın.
Şimdi senin hâkimiyet zamanındır.”
Merkez Teşkilâtı:
Selçuklularda olduğu gibi devletin yönetimi ile ilgili kararların alındığı en yüksek kurul
vezirin başkanlık ettiği Divân-ı Âlâ idi. Alınan tedbirler veya yürürlüğe girecek uygulamalar
burada karara bağlanırdı. Dîvân-ı Âlâ, devlet işlerinin sınıflandırılarak görev yetki ve
sorumluluk alanları belirlenmiş olan diğer divânları da içine alırdı. Diğer divân başkanları
Dîvân-ı Âlâ’nın üyeleriydiler ve hükümdar tarafından göreve getirilirlerdi. Oluşan bu
kabinenin başkanı ise devletin hükümdardan hemen sonra gelen ismi olan Vezir’di.
Hâce-i Büzürg ve Nizâmü'-Mülk lâkaplarını taşıyan vezir, Dîvân-ı Âlâ’yı oluşturan diğer
divânları da maiyetinde toplar ve devletin bütün işlerini bu organlar ile idare ederdi.
Dîvân-ı Âlâ’yı oluşturan divânlar şunlardı:
-Dîvân-ı Hâss: Hükümdara ait mülkiyetin yönetiminden sorumluydu.
-Dîvân-ı
İnşâ: Devletin dâhilî ve hâricî bütün yazışmalarını yapmakla yükümlüydü. Bu
makamın sahibi Münşî-i Memâlik olarak tanımlanır ve bazen de sadece Tuğrâî şeklinde
adlandırılırdı.
201


-Dîvân-ı
İstîfâ-yı Memâlik: Devletin mâlî işlerinin tamamıyla ilgilenen büroydu. Bu
özelliğiyle devletin en yüksek finans makamı ve doğal olarak Divân-ı Âlâ’nın mâlî işlerden
sorumlu bölümüydü. Yöneticisine Müstevfî denirdi.
-Dîvân-ı
İşrâf-ı Memâlik: Malî ve idarî konularda teftiş ve kontrol yetkisine sahip olan bu
divânın reisine Sâhib-i Dîvân-ı
İşrâf, Müşrif-i Memâlik yahut sadece müşrif denirdi.
-Dîvân-ı Arz: Hârizmşâhlar Devleti idarî sisteminde en üst seviyedeki ordu yönetim
makamı idi. Başkanı olan Sâhib-i Dîvân-ı Arz, devletin askerî idaresinden sorumlu en
yüksek memuru idi. Dîvân-ı Arz da diğer divânlar gibi vilâyetlerde daha alt düzeyde
kademeli olarak örgütlenmiş haliyle görevlerini yerine getirirdi. Orduyla ilgili karar alma,
teftiş ve sorunları ortadan kaldırma mevki olan Dîvân-ı Arz, bürokratik anlamda ordu
yönetimi ile ilgili bütün işleri yürütürdü. Askerî personele dair maaş ve iktâların yönetimi,
donanımları gibi her konu Dîvân-ı Arz’ın yetki ve sorumluluk alanında idi.
-Dîvân-ı Nazar: Tarihi belgelerden varlığı tespit edilmekle birlikte görev ve yetki sahası
kesinleştirilmemiştir. Reisine nâzır denilen bu divânın, en yüksek finans teftiş makamı
olduğu tahmin edilmektedir.
Bütün bu divânları büyük divân altında toplayan Vezir yasama, yürütme ve yargı yetkisine
sahipti. Aynı zamanda hükümdarın mutlak vekili idi. Tayin veya azli bizzat hükümdar
tarafından yapılırdı. Dolayısıyla da o sadece hükümdara karşı sorumlu idi. Yabancı devlet ve
tâbîlerle ilişkilerde hükümdarı temsil ederdi. Devletin hukuk sisteminin işleyişi, üretimi,
ekonomisi ve imar işleri onun sorumluluk alanındaydı.
Valilik yapan şehzadelerin ve tâbî devletlerin merkezî idarede birer temsilcisi, eyaletlerde ve
tâbî devletlerde de hükümdarın birer vekili bulunuyordu.
Hükümdar ve sülalesi ile devlet hazinesinden yararlananların dışında bütün halk vergi öderdi.
Sınırları korumak, asayişi sağlamak, devletin göreviydi. Bu görev, ücretli askerler, belirli bir
toprağın vergisini almakla yetkili sipahiler tarafından yapılırdı. İdare, maliye, adliye işleriyle
uğraşan kurumlarda çalışan görevliler, bir çeşit bürokratik aristokrasi meydana getirirlerdi.
Büyük küçük, hemen hemen bütün memuriyetler babadan oğula geçerdi. İdarî müesseseler,
Büyük Selçuklu Devleti’nin aynıydı. Alaaddin Tekiş zamanında (1172-1200), mahallî
bağımsız beyliklere ve hanedânlara son verilerek, merkezî yönetim sistemi uygulanmaya
geçilmişti.
Askerî Teşkilât:
Askerî teşkilât da esas itibariyle Selçuklulardan alınmıştı. Ordunun tüm işleri ve ihtiyaçlarıyla
Dîvân-ı Arz ilgilenirdi. Devlet hazinesinden ödenek alan bütün askerlerin kayıtları bu divân
tarafından tutulurdu.
İlk düzenli Hârizmşah ordusunu Atsız kurdu. Alaaddin Tekiş döneminde ise Hârizmşah
ordusu bölgenin en büyük gücü haline gelmişti.
Askerî iktâ sistemi aynen Selçuklularda olduğu gibi yürümekteydi. Büyük küçük bütün
kumandanlar ve askerî valiler zengin iktâlara sahipti. Bunların idaresinde toplanan kuvvetler
hükümdar, şehzade ve valilerin ordularının büyük bir çoğunluğunu oluşturuyordu.
Sultanın yanındaki gulâmlardan meydana gelen Hassa Ordusu’ndan başka eyalet
merkezlerinde, şehzadelerin veya askerî valilerin emrinde önemli askerî birlikler ve sınır
boylarındaki kalelerde de muhafız kıtaları vardı. Müslüman olmayan Türkler ve
Karahıtaylarla yapılan savaşlara mücahid ve dervişler de gönüllü olarak katılırlardı.
202


Hassa ordusu doğrudan sultana bağlı olan muhafız birliklerinden oluşuyordu. Birinci görevi
başkenti, hükümdarı ve saltanatı korumaktı. Emîr-i Emîrân (Beylerbeyi) olarak adlandırılan
komutanları çoğunlukla sarayda yetişmiş kölelerden seçilirdi. Aralarında ücretli Kanglı-
Kıpçak askerleri de vardı. Hassa birliklerine doğrudan hazineden ödeme yapılıyordu ve bu
tahsisatın kayıtları da Dîvân-ı Hass tarafından tutuluyordu.
Kanglı-Kıpçak Türk boylarının Hârizmşâhlar ordusunda yer almaya başlaması Atsız dönemi
ile başlamıştır. Adı geçen Türk boylarının Hârizmşahlar ordusunda sayı olarak büyük oranlara
ulaşmaları ise Hârizmşah Tekiş’in Terken Hatun ile yaptığı evliliğin bir sonucudur. Çünkü
kurulan bu akrabalık bağı ile Kanglı-Kıpçak unsurları büyük çapta Hârizmşahlar Devleti
bünyesine katılmıştır. Terken Hatun’un gücünün de etkisiyle gördükleri himaye sonucu ise
zamanla ordudaki yerlerini Hârizmşâhlar aristokrasisinde yer edinerek sağlamlaştırmışlardır.
Hârizmşâhlar Devleti ordusunda Kanglı-Kıpçak Türk boylarının özel bir yeri vardır. Ordunun
esas gücünü oluşturdukları andan itibaren devletin kaderine de hâkim olan bu unsur,
Hârizmşahlar Devleti için aynı zamanda karakteristik bir özellik de oluşturmuştur. Üstelik
Kanglı-Kıpçak Türk boylarının Hârizmşahlar Devleti’nde görev almaları sadece askerî sahada
değil, devlet yönetiminden bölgenin Türkleşmesine, günlük hayattan dil ve kültüre kadar her
sahada etkili izler bırakmıştır.
Ordunun büyük bölümünü atlı birlikler oluşturuyordu. Bu nedenle at yetiştiriciliğine özel
önem verilirdi. Çok yaygın olmamakla beraber orduda fil ve deve de kullanılırdı.
Hârizmşahlar ordusu devrin en güçlü silahları ile donanmış ordulardan biri idi. Askerler
bireysel olarak ok, yay, kılıç, mızrak, gürz (topuz), hançer, bıçak, miğfer, kalkan, zırh, sapan,
kemend gibi âlet ve kıyafetler kullanırdı. Ağır silahlar bakımından da teçhizatı tamam bir
orduydu. Devrin bütün ağır silahlarına sahip olan Hârizmşahlar ordusu, bu sayede birçok
zaferler kazanmıştı. Ağır silahların başında mancınık gelmekte idi. Teknik olarak sapandan
hareketle yapılmış olan mancınıklarda mermi olarak taş kullanılırdı. Surlar ve kaleler
mancınıkların attığı taşlarla dövülerek aşılmaya çalışılırdı. Muhasara altındakiler de
kendilerini mancınıklarla savunurlardı. Kuşatma ve savunma amacına hizmet eden bu silah
orduda piyade sınıfı tarafından kullanılıyordu. Ayrıca mancınıklar tekerlekleri yardımıyla
daha kolay taşınabiliyor ve manevra kabiliyeti kazanıyordu. Bir tür mancınık olan arrâde,
birden fazla ok atmaya yarayan çarh (Zenberek, tîr-i çarh), büyük kütüklerden yapılan ve
kuşatmalarda özellikle kapılara taarruz ederek bir gedik açmak ve buradan askerlerin içeriye
germesine imkân sağlamak amacıyla kullanılan koçbaşı, mızrak atmaya yarayan kârure,
surlara tırmanmaya yardım eden ahşap döner kuleler ve merdiven, kullanılan diğer önemli
ağır silahlar ve araç gereçtendi.
Ordunun silahları zerdhâne (veya zeredhâne) denilen depolarda muhafaza ediliyordu. Ağır
silahlar ise uzak bölgelere yapılan seferlerde ordunun ağırlığını artırmamak ve hızını
yavaşlatmamak için varılan yerlerde yapılıyordu.
Hârizmşahlar dönemi için ateşli silahlarda kullanılan yanıcı madde neftti. Tarih yazarı
Cüveynî, Moğol askerleri Semerkant’a girdiğinde Semerkantlıların ateşlenmiş neft şişelerini
atarak direniş gösterdiklerini kaydetmiştir. Bunlar basit molotof kokteylinden başka bir şey
değildir.
Hârizmşahlar ordusunda davul (tabl), kös, boru (buk) ve zurna (nay) kullanılırdı. Savaşta
askerin cesaretini artırmak için kullanılan bu araçlar aynı zamanda ordu içi haberleşmeyi de
sağlıyordu.
203


Hârizmşahlar ordusu, Sâsânîlerden beri uygulanmakta olan bir savaş düzenine sahipti. Buna
göre ordu “Sağ cenah” (meymene), “merkez” (kalb), “sol cenah” (meysere) esasına göre
tanzim edilir, “öncü birlikler” (mukaddeme) ve “artçılar” (sâka) da bu düzende yerlerini
alırdı. Bu düzene ek olarak ordu Türk savaş sistemi olan “cevk” (birlik-bölük-grup) tarzını
da
kullanıyordu. Ordu sadece meydan savaşları ve kuşatmalar yapmıyordu. Örneğin Cend
ötesine sürekli düzenlenen akınlarda vur-kaç sistemi kullanılıyordu. Hârizmşahlar ordusu
Kanglı-Kıpçak Türk boylarının sayıca üstün olduğu bir ordu olması nedeniyle bozkır savaş
tarzını da hiçbir zaman terk etmemiş bir ordudur.
Adalet Teşkilâtı:
Hârizmşâhlar Devleti’nin adlî teşkilâtının ana unsurunu hukukî uyuşmazlıkları ve davaları
karara bağlama yetkisine sahip olan kadılar oluşturmaktaydı. Kadılar, şer’î hükümlere göre
karar veren hakimler olarak devletin tayin ettiği şehirlerde adâleti temin için görev
yapıyorlardı. Yargı sisteminin başında ise bizzat hükümdar tarafından tayin edilen Akda’l-
Kudât/Kâdı’l-Kudât bulunuyordu. Ülkedeki bütün kadıların tayin, azil ve teftişi bu başkadıya
aitti.
Kadılar halkın birbirleriyle olan ilişkilerinde ortaya çıkan anlaşmazlıklar, evlilik-boşanma,
nafaka, miras, alacak-verecek davaları gibi konularla meşgul olurlardı. Maiyetlerinde nâib,
kâtib ve vekil gibi görevliler bulunurdu.
Ordu mensuplarının şer’î kaza ile ilgili iş ve davaları Ordu Kadısı, devlet erkânı aleyhine
açılan davalarla devlete karşı işlenen suçlar ise bizzat hükümdarın başkanlık ettiği Dîvân-ı
Mezâlim tarafından görülürdü.
Hisbe ile Şurta müesseseleri de ülke genelinde asayiş ve güvenliğin korunması açısından
adalet teşkilâtının önemli birimleriydi.
Dinî Hayat:
Hârizmşahlar dönemindeki dinî hayat, fikir hareketleri ve akımları Selçuklu devrinin doğal bir
uzantısı
şeklinde idi. Devletin izlediği dinî politika açısından da aynen Selçukluların takipçisi
durumundaydı. Buna göre devletin resmî mezhebi Sünnîlik ve Hanefîlik’ti. Şâfiîlik de kısmen
yaygındı. Bunların bölgedeki kökleri daha önceki tarihlere dayanmaktaydı. Hârizmşahlar
mevcut durumun devamını sağlamıştır.
Hârizmşahlar Devleti’nin hüküm sürdüğü tarihlerde Abbasî Halifesi dinî lider olarak mevkiini
korumaktaydı. Ancak halife Nâsır-Lidinillah döneminde dünyevî anlamda hırslı bir politika
izlenmesi, durumu değiştirmiş, halifenin meşruiyeti dahi tartışılır olmuştur.
Hasan Sabbah’ın kurmuş olduğu, Alamut merkezli örgüt, Hârizmşahlar döneminde de
faaliyetlerine devam etmiştir. Çok bilinen şekliyle fedâîleri eliyle intihar saldırıları
düzenliyordu. Önemli isimleri öldürerek büyük yankılar uyandıran Batınîler (İsmailîler)’e
karşı devlet kesin ve belirgin bir karşı tavır içerisindeydi. Örneğin Sultan Alaaddin Tekiş son
yıllarını Batınîler ile savaşlarla geçirmişti.
Hârizmşahlar ülkesinde dinî hayatın önemli bir vechesi de sufizm idi. Özellikle XII ve XIII.
yüzyıllarda iyice güçlenen sûfîler Hârizmşahlar ülkesinde son derece etkili bir noktaya
ulaşmışlardı. Sufîler, sivil bir teşkilâtlanma olarak Hârizmşahlar devri toplum yapısında son
derece etkiliydiler. Bunlar mescid, medrese, hamam, kütüphane, aşevi gibi bölümlerin
bulunduğu hankâhlarda yaşıyorlardı. Nüfûzlu sûfîlerin halk üzerinde güçlü tesirleri vardı.
204


Onlara muhalif olanlar ise kadılar ve müderrisler gibi devletin görevlileriydi. Sûfîler, halk
üzerindeki tesirlerini dilden dile dolaşarak efsaneleşen kerametleri vasıtasıyla elde
ediyorlardı. Ayrıca hükümdar veya devlet erkânından bir ismin onlara katılması
güçlenmelerine yardım eden çok önemli bir araçtı. “Şeyh-i Veli-taraş” yani “Veli yetiştiren
şeyh” lakabını taşıyan Necmeddin Kübrâ (1145-1226) bu şahsiyetler arasında en
önemlilerinden biridir. Valide Terken Hatun nezdinde büyük itibar sahibi olan Necmeddin
Kübrâ, yetiştirdiği talebeleri vasıtasıyla öğretisini Hârizmşahlar ülkesinde yaymış, bu etki
daha sonra Anadolu’ya taşmıştır. Devlet merkezinde etkili olan diğer bir sûfî şeyhi ise
Bahaüddin Veled’dir.
Kültür-Sanat:
Hârizmşahlarla Gurlular, Karahıtaylar ve Selçuklular arasındaki mücadeleler hiç şüphesiz
Hârizm ve Horasan'da büyük tahribata yol açmıştı. Buna rağmen XII. yüzyılın ilk yarısında
görülen ilmî, fikrî ve edebî faaliyet asrın ikinci yarısında da devam etti. Özellikle o devrin
kalabalık ve mâmur şehirlerinden olan idare merkezi Gürgenç, maddî bakımdan olduğu kadar
ilmî ve edebî açıdan da Horasan şehirleriyle rekabet edecek seviyeye yükseldi. Atsız
devrinden başlayarak Tekiş ve Alaaddin Muhammed zamanında en seçkin âlim ve
sanatkârları cezbeden bir ilim ve sanat muhiti haline geldi. Hükümdarlar iyi tahsil görmüş,
edebî kültüre sahip kişiler oldukları için çevrelerine âlim ve sanatkârları topluyor, onları
himaye ediyorlardı. Aynı
şekilde Buhara ve Merv de kıymetli kütüphane, medrese ve
vakıflarıyla Hârizmşahların hâkimiyetinde birer ilmî ve fikrî merkez konumunda idiler.
Moğol istilâsından kısa bir süre önce bölgeyi ziyaret eden Yâkut el-Hamevî’nin teyit ettiği
üzere sadece Merv'de on kütüphane vardı. Bunlardan Cuma Cami'nin yanındaki Aziziye
Kütüphanesi'nde 12.000, Kemaliye Kütüphanesi'nde yaklaşık 10.000 cilt kitap bulunuyordu.
Hârizmşahlarda resmen devlet hizmetinde bulunan sanatçılar ve âlimler de vardı.
Hârizmşahlar tarihinin en önemli kaynaklarından Sîret-i Celâleddin Mengübirtî’nin yazarı
Nesevî, Sultan Celâleddin’in münşîsi idi. Onun Sultan Celâleddin’i anlatmak için yazdığı bu
eserinin üslûbu son derece sanatlı ve süslüdür.
Önemli kaynaklardan biri olan et-Tevessül ile’t-Teressül’ün yazarı Bağdadî de Sultan
Alaaddin Tekiş’in münşîsiydi. Onun eserinde yer alan belgeler Hârizmşahlar tarihi için çok
kıymetlidir. Aynı noktada en güzel örneklerden biri de şüphesiz Reşidüddin Vatvât’tır. O,
Hârizm hükümdarlarından üçü ile birlikte çalışmış, onların meclislerinde sürekli hazır
bulunmuş ve bütün bu süre zarfında itibar görerek yaşamıştı. Reşidüddin Vatvât (ö. 1177)’ın
kaleminden çıkan ve Hârizmşah Atsız tarafından Sultan Sencer’e gönderilmiş olan mektuplar
gerçekten de hem üslûp hem içeriğindeki edebî ögelerle zeki bir usta tarafından yazıldığını
açıkça belli etmektedir. Devrin yazışma geleneğinin bir örneği olarak edebî anlatımın ulaştığı
zirve noktayı gözler önüne seren bu mektuplarda söylenecek söz, inceliğin en mükemmel
haliyle ifade edilmektedir. Reşidüddin Vatvât, münşeât mecmualarında kendisinden “Zü’llisâneyn”
(iki dil sahibi) lâkabıyla bahsetmektedir. Onun meşhur eseri Hadâikü’s-Sihr fî
Dekâikiş-Şi’r, edebî sanatlar hakkında yazılmış bir eserdir. Reşidüddin Vatvât’ın telif ettiği
eserler onun bilgi birikimi ve ustalığının ispatı kabul edilmektedir. O, Arapça’nın incelikleri
ile edebî sırlarını da çok iyi biliyordu. Öyle ki, bir vezinde Arapça bir beyit ile başka bir
vezinde Farsça bir beyti aynı zamanda kullanabiliyordu.
Reşidüddin Vatvât’ın daha birçok eseri vardır: Risale-i Arûz, İran edebiyatının en çok
kullanılan şekillerinin gösterildiği bir çalışmadır. Bedâyiu’t-Tersiât ve Revâyiu’t-Tesciât ise
Süleymanşah b. Atsız’a ithaf edilmiştir. Vatvât kendi sözlerinden bir kısmını
Cevâhiru’l-
Kalâid ve Zevâhiru’l-Ferâid adlı eserinde toplamıştır. Dîvân-ı Reşidüddin Vatvât’da ise
205


Farsça kaside, terkip gazel ve kıtalara yer verilmiştir. Reşidüddin Vatvât, Hz. Ömer’in
seçilmiş yüz sözünü Farsça olarak açıkladığı
Faslu’l-Hitâb min Kelâmi Emîri’l-Mü’minîn
Ömer b. el-Hattâb ve Hz. Ali’nin hikmetli sözlerini topladığı
Matlûbu Külli Tâlibin min
Kelâmi Emîri’l-Mü’minîn Ali b. Ebî Tâlib adlı eserlerini Hârizmşah İl-Arslan’a ithaf etmiştir.
Hârizmşahlar devrinde musîki de çok gelişmişti. Hârizm Sultanları meclislerinde şarkılar
dinlerdi. Örneğin Sultan Alaaddin Muhammed Nişâbur’da bulunduğu sırada Moğolların
ilerleyişini haber aldıkça üzülüyordu. Cüveynî, bu sırada bir mecliste Hüseynî makamında
hüzünlü şarkılar dinlediğini kaydetmektedir. Sultan Celâleddin Hârizmşah devrinde yaşamış
olan Safiyyüddîn Urmevî (ö.1293)’nin Şerefiye adlı eseri ise bu dönemde Türk musikîsi
hakkında kaleme alınmış en mükemmel eser olarak kabul edilmektedir. Özellikle XV.
yüzyılda yoğun olarak artan mûsikî nazariyâtı çalışmalarında Safiyyüddîn’in eserlerinin
şerhleri ve tercümeleri önemli bir yer tutmaktadır.
Hârizmşahlar döneminde Dil-Edebiyat, Felsefe, dinî ve müspet ilimlerde temayüz etmiş diğer
ünlü simalar ise şunlardır: Meşhur müfessir Zemahşerî (1075-1144) Kelâm âlimi Fahreddin
er-Râzî (1149-1209), mutasavvıf Necmeddîn Kübrâ (1145-1226) ve Mecdüddin el-Bağdâdî
(ö. 1229), meşhur Nahiv âlimi Mutarrizî (1144-1213), Tıp sahasında meşhur âlim Ebü'l-Hasan
el-Hârizmî (ö. 1136), başta Ensâb olmak üzere, Arap Dili ve Edebiyatı, Hadis, Fıkıh ve
Nücum konularında uzman olan Ebû Tâlib Mervezî, Şehristânî, Ebü'l-Kâsım Mahmûd b. Aziz
el-Hârizmî, Şehâbeddin Hivâfî, Nesevî, Nizâmeddin Hârizmî, Hüccetü'l-Efâzıl Ali b.
Muhammed el-İmrânî el-Hârizmî, Kasım b. Hüseyin el-Hârizmî, Zeynülmeşâyih Ebü'1-Fazl
Muhammed, Ebû Mudar Mahmûd b. Cerîr ed-Dabbî, Ebû Ya'kûb es-Sekkâkî, Bahâeddin
Muhammed b. Müeyyed el-Bağdâdî, Şâhpûri Nîsâbûrî, Zülfikar Şirvânî, Muizzî, Evhadüddîn
Enveri ve Edîb Sâbir.
İmar Faaliyetleri:
Hârizmşahlar dönemindeki imar faaliyetleri ve meydana getirilen eserlerin mimarî özellikleri,
maalesef ancak yazılı kaynakların verdiği bilgiler ile günümüze ulaşmış birkaç yapıdan tespit
edilebilmektedir. Çünkü Moğolların yaptığı tahribat kütüphânelerden camilere kadar birçok
yapının yok olmasına neden olmuştur. Ancak Hârizm hükümdarlarının imar faaliyetlerine
önem vermiş oldukları bir gerçektir. Özellikle tarımın gelişmesi için ülkenin birçok yerinde
kanallar yaptırdıkları bilinmektedir. Ayrıca imar işlerinden sorumlu mimarların tayin
edildikleri tarih eserlerinin verdikleri bilgilerden anlaşılmaktadır. Sultan Tekiş’in, Selçuklu
Sultanı Tuğrul’u mağlup ettikten sonra Hemedan’a girdiğinde burada bir köşk yapılmasını
emretmesi, bu köşkün inşaatının kısa sürede tamamlanmış olduğu, aynı
şekilde sultanın
emîrlerinin de kendilerine köşkler yaptırmış oldukları bilgisi imar faaliyetlerine ışık
tutmaktadır.
Hârizmşahlardan özellikle hayır işlerine verdiği önem ile yâd edilen Sultan Tekiş, Sebzevâr
Camii’ni yaptırmıştır. Sultan Tekiş’in vezîri Nizamülmülk Mes’ud b. Ali de Hârizm’de büyük
bir medrese, cami ve kütüphâne inşa ettirmiştir. Sultan Tekiş öldüğü zaman defnedildiği türbe
İbnü’l-Esîr’e göre daha önce Hârizm’de yaptırmış olduğu büyük bir medresenin içindedir.
Sultan Tekiş’in türbesi günümüze ulaşmıştır.
Hârizm hükümdarlarının imar faaliyetleri şüphesiz bu kadarla sınırlı değildir. Günlük ihtiyacı
karşılayacak her tür binanın inşa edildiği muhakkaktır. Kaynaklarda yapıldığından
bahsedilmeksizin kullanılan bina adları geçmektedir. Buna göre saray, cami, mescit, köşk ve
medreselerin dışında hamamlar, hapishaneler, hanlar, çarşılar, dükkânlar ve tabii ki evler
vardır.
206


ÖZET
Hârizmşahlar, 1097-1231 yılları arasında, Aral gölünün güneyine doğru uzanan Hârizm ve
İran bölgesinde hüküm süren bir Müslüman Türk hanedânıdır. İslâm öncesi dönemden
itibaren Hârizm’e hâkim olan vali, emîr ve hükümdarların “Hârizmşah (Harzemşah)”
unvanını kullanmaları nedeniyle, Hârizmşahlar (Harzemşahlar) olarak anılagelmişlerdir.
Hanedânının ortaya çıkışında, Selçuklu Devleti’nin Sultan Berkyaruk dönemindeki taht
kavgalarının önemli payı vardır. Berkyaruk, bu safhada üzerine düşen görevi başarıyla yerine
getiren Taştdâr Anuş Tegin'in oğlu Kutbüddin Muhammed'i Hârizm valisi tayin etmiştir.
Böylece Anuş-Teginoğulları da denen Hârizmşahlar hanedânı Hârizm bölgesini yönetmeye
başlamıştır. Bu nedenle Hârizmşahlar Devleti’nin siyasî varlığı genel olarak 1097 yılı ile
başlatılır.
Kutbüddin Hârizmşah (1097-1128), otuz yıl Hârizm’i yönetti. Selçuklu sultanlarının
emirlerine harfiyen uydu, her yıl düzenli olarak vergi ve hediyelerini takdim etti, sülâlesinin
gelecekteki faaliyetlerine uygun bir zemin hazırladı.
Kutbüddin’in 1128 yılında ölümü üzerine, Sultan Sencer oğlu Kızıl Arslan Atsız'ı Hârizmşah
tayin etti. Atsız ilk zamanlarında Sencer’e sadakatle hizmet etti. Ancak bir süre sonra
aralarında başlayan gerginlik Atsız’ın 1135’ten itibaren Selçuklu yönetimine karşı daha
bağımsız bir politika izlemesine yol açtı. Durumdan hoşnut olmayan Sencer 1138 yılında
Hârizm'e yürüyerek Atsız'ın ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Ancak Atsız Selçuklular zayıf
olduğu zaman bağımsızlık ilân edip, Selçuklular güçlenince tekrar bağlılık gösterme siyasetini
birkaç kez tekrarladı.
1156’da Atsız öldü, Hârizmşahlar hanedânının başına İl Arslan geçti. Büyük Selçukluların
1157'de dağılması Harezmşahlara batıya doğru yayılma fırsatı verdi. Kısa sürede Doğu İran’ın
en kudretli hükümdarı haline gelen İl Arslan, durumdan faydalanıp tam bağımsız hareket
etmeye başladı.
İlarslan'dan sonra Hârizmşahlar hanedânının başına daha önce veliaht tayin edilmiş olan
küçük oğlu Sultanşah geçtiyse de, ağabeyi Alaaddin Muhammed Tekiş, Karahıtaylarla
anlaşarak yeni Hârizmşahla mücadeleye başladı. Kısa süre sonra tahtı ele geçirdi. Durumu
kabullenemeyen Sultanşah yirmi yıl kadar taht iddiasıyla mücadelesine devam etti. Bu arada
Tekiş, nüfûzunu Doğu İran’da hissettirmeye başladı. 1194'te Rey civarındaki savaşta II.
Tuğrul'u yenerek Irak Selçuklularına son verdi. “Sultan” unvanını kullanmaya başlayan Tekiş,
Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun siyasî vârisi olma yolunda önemli bir mesafe kat etti.
Gelişmelerden rahatsız olan Abbasî Halifesi Nasır-Lidînillah, Irak’ın bir kısmını kendi
idaresine almak için Alaaddin Tekiş ile mücadele ettiyse de başarılı olamadı. Alaaddin Tekiş
hayatının son yıllarını Batınîlerle mücadele ederek geçirdi. Her yıl ülkesini biraz daha
büyütüp güçlendirdi, 1200 yılında öldüğünde oğlu Alaaddin Muhammed’e her yönüyle güçlü
bir devlet bırakmıştı.
Alaaddin Muhammed yönetime gelir gelmez, tüm Horasan’ı ele geçirmek isteyen Gurlularla
mücadele etmek zorunda kaldı. Bu mücadelesinde Karahıtayların desteğiyle başarı elde etti.
Ancak onlarla yakınlaşması Alaaddin Muhammed üzerinde bir Karahıtaylar nüfûzu oluşturdu.
Bunu ancak 1210’da Karahıtay ordusuna karşı elde ettiği galibiyetle kırabildi. Alaaddin
Muhammed, aynı yıl Bâvendîlerin Taberistan'daki hâkimiyetlerine son verdi, iki yıl sonra da
Karahıtaylara yakınlaşıp kendisine karşı ikili oynayan damadı Semerkant Sultanı Osman'ı
öldürterek Batı Karahanlıları tarih sahnesinden sildi (1212).
207


Alaaddin Muhammed, Abbasî halifesi Nâsır-Lidînillah ile iyi ilişkiler içerisinde değildi.
Halifenin Gurluları ve Gayrimüslim Karahıtayları kendisine saldırmaları için tahrik ve teşvik
ettiğini fark eden Alaaddin Muhammed, Abbasî Hilâfeti’nin meşrûluğunu tartışmaya açtı.
Ulemâdan fetva alarak, rakiplerini öldürtmek için İsmâilî fedaîleri kullanmaktan çekinmeyen
Halife Nâsır-Lidînillah'ın ismini hutbeden çıkarttı ve Seyyid Âlâ Tirmiz’in halifeliğini ilân
etti. 1217 güzünde Bağdat'a karşı sefere çıktı. Meydana gelen şiddetli yağmur ve kar fırtınası
sebebiyle ordusu dağıldı, askerlerinin çoğu donarak öldü. Ortaya çıkan büyük başarısızlık,
Halife’ye karşı takınılan tavra ilahî bir ceza olarak yorumlandı ve Alaaddin Muhammed
Müslümanlar nezdindeki eski itibarını kaybetti.
Alaaddin Muhammed için sonun başlangıcı ise Otrar hadisesi oldu. 450 kişilik Moğol kervanı
casusluk iddiasıyla Otrar’da öldürüldü. Oysa Hârizmşahlar ve Moğollar, 1218 yılında
bölgenin iki büyük gücü olarak dostluk ve ticaret anlaşması yapmışlardı. Oğluna kızgın olan
Terken Hatun ile onun akrabası Otrar valisi İnalcık’ın tertiplediği bu olay ciddi bir yanlış
anlamaya, hattâ savaşa yol açtı. 1220 baharında gerçekleşen savaşta Hârizmşahlar ülkesinin
şehirleri birer birer düştü, karşı koyan yerler korkunç katliamlara mâruz kaldı. Hazar
denizindeki Âbeskûn adalarından birine sığınan Alaaddin Muhammed, 1220’de orada öldü.
Otrar hadisesi, Hârizmşahları beklenmedik biçimde ve çok kısa sürede yok oluşa
sürüklemekle kalmamış, yüz binlerce Müslümanın ölümüne, şehirlerin yakılıp yıkılmasına da
sebep olmuştur.
Alaaddin Muhammed’in ölümünden birkaç gün önce oğlu Celâleddin'i veliahtı tayin etmesi
dolayısıyla Hârizmşahlar hanedânı bir müddet onunla varlığını sürdürdü. Ancak Celâleddin’in
ilk zamanları Cengiz Han’ın kendisini yakalamak için görevlendirdiği askerî birliklerden
kaçmakla geçti. Önce Gazne’ye, adından Hindistan’a gitti. Bu arada başsız kalan idare
merkezi Gürgenç Moğol kuvvetlerinin eline düştü (1221). Hindistan’da tutunamayan
Celâleddin 1224 yılı başında oradan ayrılarak önce Kirman'a, sonra Fars’a, ardından da
İsfahan’a ve Irak-ı Acem’e geçerek hâkimiyet sağladı. Aynı anda Abbasî Halifesi Nasır-
Lidînillah, İsmâilîler, Gürcüler ve Moğollar ile başarılı bir şekilde mücadele etti. Özellikle
1228’de Moğollara karşı kazandığı zaferlerle İslâm âleminde haklı bir şöhrete ulaştı.
Celâleddin Hârizmşah, 1230 yılında Ahlat’ı kuşatarak tahrip etti. Burada pek çok Müslümanı
öldürdü. Ardından Moğollarla ittifaka girdi. Bu yaptıklarıyla dönemin etkin gücü Eyyubî
yönetiminin ve halkın nefretini kazandı. Türkiye Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubad ile
mücadeleye girişmesi ise en büyük hatası oldu. İki sultanın bozulan ilişkileri Yassıçemen
Savaşı ile sonuçlandı. Celâleddin Hârizmşah 1230'da meydana gelen savaşı kaybedip
sığındığı Âmid'in bir dağ köyünde öldürüldü (1231). Böylece Türk İslâm tarihinde önemli rol
oynayan Hârizmşahlar Devleti yıkılmış oldu.
Hârizmşahlar (1097-1231), bir devlet için oldukça kısa sayılabilecek 134 yıllık ömürlerinde,
dünya siyaset tarihinde ilişkide bulundukları devletlerden; Büyük Selçuklular (1157),
Gazneliler (1187), Irak Selçukluları (1194), Karahıtaylar (1211), Batı Karahanlılar (1212) ve
Gurlular (1215)’ın yıkılışlarını görmüşler, hattâ yıkılışlarında doğrudan veya dolaylı etkili
olmuşlardır.
Hârizmşahlar kurulduğu coğrafya ve siyasî ilişkilerinin doğal bir sonucu olarak Orta Çağ
İslâm devletlerinin ortak özelliklerinden etkilendiler. Bilhassa hükümdarlık anlayışı, veraset
usulü ve saray teşkilâtında Büyük Selçuklu Devleti'ni örnek aldılar. Onlarda da hükümdar,
Selçuklu sultanlarıyla aynı yetkilere sahipti. Devletin hâkimiyet sahasının genişlemesine
paralel olarak saray teşkilâtı, teşrifat usulleri, lâkap ve unvanlar daha tantanalı ve daha
azametli bir hal aldı.
208


Hârizmşah sarayında Hâcib-i Hass, havas adını taşıyan nedîmler, Taştdâr, Silâhdar, Câmedar,
Emîr-i Alem, Emîr-i Âhur/Mîrâhur, Emîr-i Şikâr, Devâtdâr, Çaşnigîr, Müneccim gibi saray
emir ve görevlileri vardı. Sarayda uygulanan usuller ise daha çok törenlerde kendinigösterirdi. Örneğin, hükümdarın tahta çıkması
şerefine düzenlenen törenlerde, edîp ve
şairlerin yeni sultanı kutlamak için kasîdeler söylemeleri veya ona bir eserlerini sunmaları
âdettendi.
Selçuklular’da olduğu gibi devletin yönetimi ile ilgili kararların alındığı en yüksek kurul
Dîvân-ı Âlâ idi. Alınan tedbirler veya yürürlüğe girecek uygulamalar burada karara
bağlanırdı. Dîvân-ı Âlâ, devlet işlerinin branşlara göre sınıflandırılarak görev bölümü
yapılmış olan Dîvân-ı Hâss, Dîvân-ı
İnşâ, Dîvân-ı
İstîfâ-yı Memâlik, Dîvân-ı
İşrâf-ı Memâlik,
Dîvân-ı Arz ve Dîvân-ı Nazar gibi divânları içine alırdı. Oluşan bu kabinenin başkanı ise
devletin hükümdardan hemen sonra gelen ismi olan Vezir’di. Hükümdarın mutlak vekili olan
Vezir yasama, yürütme ve yargı yetkisine sahipti. Devletin hukuk sisteminin işleyişi, üretimi,
ekonomisi ve imar işleri onun sorumluluk alanındaydı.
Askerî teşkilât da esas itibariyle Selçuklulardan alınmıştı. Ordunun tüm işleri ve ihtiyaçlarıyla
Dîvân-ı Arz ilgilenirdi. Devlet hazinesinden ödenek alan bütün askerlerin kayıtları bu divân
tarafından tutulurdu. Sultanın yanındaki gulâmlardan meydana gelen Hassa Ordusu’ndan
başka eyalet merkezlerinde, şehzadelerin veya askerî valilerin emrinde önemli askerî birlikler
ve sınır boylarındaki kalelerde de muhafız kıtaları vardı.
Hârizmşâhlar Devleti’nin adlî teşkilâtının ana unsurunu hukukî uyuşmazlıkları ve davaları
karara bağlama yetkisine sahip olan kadılar oluşturmaktaydı. Yargı sisteminin başında ise
bizzat hükümdar tarafından tayin edilen Akda’l-Kudât/Kâdı’l-Kudât bulunuyordu. Ülkedeki
bütün kadıların tayin, azil ve teftişi bu başkadıya aitti.
Hârizmşahlar dönemindeki dinî hayat, fikir hareketleri ve akımları Selçuklu devrinin doğal bir
uzantısı
şeklinde idi. Devletin izlediği dinî politika da aynen Selçukluların takipçisi olma
özelliğini göstermekteydi. Buna göre devletin resmî mezhebi Sünnîlik ve Hanefîlikti.
Hârizmşahlar Devleti’nin hüküm sürdüğü tarihlerde Abbasî Halifesi dinî lider olarak mevkiini
korumaktaydı. Ancak halife Nâsır-Lidinillah’ın döneminde dünyevî anlamda hırslı bir politika
izlenmesi durumu değiştirmiş, halifenin meşruiyeti dahi tartışılmıştı.
XII. yüzyılın ilk yarısında görülen ilmî, fikrî ve edebî faaliyet asrın ikinci yarısında da devam
etti. Özellikle o devrin kalabalık ve mâmur şehirlerinden olan idare merkezi Gürgenç, maddî
bakımdan olduğu kadar ilmî ve edebî açıdan da Horasan şehirleriyle rekabet edecek seviyeye
yükseldi. Hükümdarlar iyi tahsil görmüş, edebî kültüre sahip kişiler oldukları için çevrelerine
âlim ve sanatkârları topluyor, onları himaye ediyorlardı. Aynı
şekilde Buhara ve Merv de
kıymetli kütüphane, medrese ve vakıflarıyla ilmî ve fikrî merkez konumunda idiler.
Hârizmşahlar döneminde dil-edebiyat, felsefe, dinî ve müspet ilimlerde temayüz etmiş pek
çok ünlü sima vardır.
Hârizmşâhların imar faaliyetlerine önem verdiklerini de biliyoruz. Ancak Moğol istilası
nedeniyle günümüze bunların çok azı ulaşabilmiştir.
GÖZDEN GEÇİR
.
Hârizmşahlar Devleti’nin kuruluşunun tarihsel süreci nasıl gelişti?
.
Hârizmşahların Büyük Selçuklular ile ilişkilerini olumlu ya da olumsuz etkileyen
olaylar neler oldu?
209


.
Hârizmşahların Büyük Selçukluların vârisi olması çabaları Abbasî Hilâfeti’nce nasıl
karşılandı?
.
Hârizmşahlar hangi devletlerin yıkılışında doğrudan veya dolaylı olarak etkili oldu?
.
Hârizmşahlar Devleti’ni sona erdiren olaylar dizisi nasıl gelişti?
.
Hârizmşah hükümdarlarının iç ve dış politikalarında dinin etkisi nasıldı?
.
Hârizmşahlar döneminde belli başlı idarî makamlar hangileridir?
.
Hârizmşahlar döneminde sufizmin dinî hayattaki yeri nasıldı?
.
Hârizmşahlar döneminde İslâm dünyasının fikrî ve dinî problemleri nelerdi?
.
Hârizmşahların Türk-İslâm medeniyetinin oluşumuna hangi şekilde ve alanlarda
etkileri oldu?
210


DEĞERLENDİRME SORULARI
1. Hârizmşahlar devletinin kurulduğu Hârizm/Harezm bölgesi nerededir?
a. Aral gölünün güneyinde
b. Hazar gölünün güneyinde
c. Hazar gölünün batısında
d. Van gölünün kuzeyinde
e. Aral gölünün kuzeyinde
2. Selçuklular adına Hârizm/Harezm bölgesini fiilen idare eden ilk Hârizmşah kimdir?
a. Atsız
b. Kutbüddin Muhammed
c. Anuş Tegin
d. Celâleddin Hârizmşah
e. Alaaddin Tekiş
3. Hârizmşah Atsız, bütün yönetim döneminde (1128-1156) hangi Selçuklu sultanı ile
muhatap oldu?
a. Melikşah
b. Alpaslan
c. Berkyaruk
d. Muhammed Tapar
e. Sencer
4. 1194'te Rey civarındaki savaşta II. Tuğrul'u yenerek Irak Selçuklularına son veren
Hârizmşah hükümdarı aşağıdakilerden hangisidir?
a. Alaaddin Tekiş
b. Kutbüddin Muhammed
c. Anuş Tegin
d. Celaleddin Hârizmşah
e. Atsız
5. 1212 yılında Batı Karahanlıları tarih sahnesinden silen Hârizmşah hükümdarı
aşağıdakilerden hangisidir?
a. Alaaddin Muhammed
b. Anuş Tegin
c. Atsız
d. Alaaddin Tekiş
e. Celaleddin Hârizmşah
211


KAYNAKÇA
Abbas Pervîz. (1972). Târîh-i Selâcika ve Hârizmşâhân. Tahran.
Afâf Seyyid Sabra. (1987). et-Târihu's-siyâsî li'd-devleti'l-Hârizmiyye. Kahire.
Arslan, Fazlı. (2007). Safiyyüddîn-i Urmevî ve Şerefiyye Risâlesi. İstanbul: Atatürk Kültür
Merkezi Yayınları.
Ata, Aysu. (2002). Hârezm-Altın Ordu Türkçesi. İstanbul: Kitap Matbaası.
Bağdadî, Bahâeddin Muhammed b. Müeyyed. (1936). et-Tevessül ile’t-teressül. (Nşr: Ahmed
Behmenyar). Tahran: Şirket-i Sihami
Barthold, W. (1987). "Hârizmşâh". İA. İstanbul: MEB. V/l. 263-265.
Beyhakî, Ebu’l-Fazl Muhammed b. Hüseyin. (1956). Târîh-i Beyhakî. Tahran.
Bosworth, C.E. (2005). Doğuşundan günümüze İslam Devletleri Tarihi: Devletler, Prenslikler,
Hanedanlar Kronoloji ve Soy Kütüğü El Kitabı. (çev. Hande Canlı). İstanbul: Kaknüs Yay.
Cüveynî, Alaeddin Ata Melik b. Muhammed. (1988). Tarîh-i Cihângüşâ. (Çev. Mürsel
Öztürk). Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı.
Çetin, Osman. (2009). Türk İslâm Devletleri Tarihi. İstanbul: Düşünce yay.
Demiralp, Meltem (1997). Hârezmşâhlar Devleti’nde Alâü’d-dîn Muhammed’in Annesi
Terken Hatun. İstanbul Ün. Sosyal Bil. Enst. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul.
Grousset, Renè. (1993). Bozkır İmparatorluğu: Atilla-Cengizhan-Timur. (Çev: M. Reşat
Uzmen). İstanbul.
Gürbüz, Meryem (2005). Hârizmşahlar’da Devlet Teşkilâtı, Ekonomik ve Kültürel Hayat.
İstanbul Ün. Sosyal Bil. Enst. Yayınlanmamış Doktora Tezi. İstanbul.
el-Hamevî, Yâkût. (1906). Mu'cemû'l-büldân. Kahire: Matbaatü’s-Saade.
Horst, H., (1964). Die Staatsverwaltung der Grosselğuqen und Horazmsahs: 1038-1231.
Wiesbaden.
İbn Bîbî. (1996). el-Evâmirü'l-alâiyye fi'l-umûri'l-alâiyye: Selçukname. (Haz. Mürsel Öztürk).
Ankara: Kültür Bakanlığı.
İbnü'l-Cevzî. (1992). el-Muntazam fî tarihi'l-müluk ve'l-ümem. (Thk. Muhammed Abdülkadir
Ahmed Ata vd.). Beyrut: Dârü'l-Kütübi'l-İlmiyye.
İbnü’l-Esîr, Izzüddin Ebu’l-Hasan. (1982). el-Kâmil fi’t-tarîh. Beyrut.
Kafesoğlu, İ. (1956). Harezmşahlar Devleti Tarihi. Ankara: TTK.
Kazvînî, Muhammed b. Mahmûd (ts.). Âsârü'l-bilâd ve ahbârü'l-ibâd. Beyrut: Dâru Sadır.
Köprülü, M. Fuad. (1925). "Harezmşahlar Tarihine Ait Notlar ve Vesikalar". Türkiyat
Mecmuası. İstanbul: İÜEF. I. s.251-254.
Köprülü, M. Fuad. (1987). "Hârizmşâhlar". İA. İstanbul: MEB. V/l. s.265-296.
212


Merçil, Erdoğan. (1993). Müslüman-Türk Devletleri Tarihi. Ankara: TTK.
Mîrhând Muhammed. (1840). Sultans du Kharezm. Paris.
Nesevî, Ahmed b. Ali. (1965). Sîretu Celaleddin Mengubertî. (Edt. Mücteba Minovî). Tahran:

Danişgah-ı Tahran.
Nesevî, Ahmed b. Ali. (1934). Celalüttin Harezemşah. (Trc. Necip Asım Yazıksız). İstanbul:
Maarif Vekaleti.
Özaydın, Abdülkerim. (1997). “Hârizm”. DİA. İstanbul: İSAM yay. XVI. 217-220.
Râvendî, Muhammed b. Ali b.Süleyman. (1957). Râhatü’s-Südûr ve Âyetü’s-Surûr
(Gönüllerin Rahatı ve Sevinç Alâmeti). (Çev. Ahmed Ateş). Ankara: TTK.
Reşîdüddîn Vatvât. Ebkârü'l-efkâr fi'r-resâ'il ve'l-eş'âr. İstanbul Ün. Ktp. Farsça Yazmalar. nr.
424.
Sümer, Faruk. (1986). “Selçuklular Devrinde Türk Beyleri: Hârizmşâh Atsız (490-551=10971156)”.
Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi. S.44. İstanbul.
Taneri, Aydın. (1997). “Hârizmşahlar”. DİA. İstanbul: İSAM yay. XVI. s.228-231.
Taneri, Aydın. (1993). Harzemşahlar. Ankara: TDV Yay.
Togan, Zeki Velidi. (1987). "Hârizm". İA. İstanbul: MEB. V/l. s. 240-257.
Togan, Zeki Velidi. (1951). Harezm Kültür Vesikaları. İstanbul: İ.Ü.E.F.
Yazıcı, Nesimi. (2002). İlk Türk-İslâm Devletleri Tarihi. Ankara: TDV.
Yınanç, Mükrimin Halil. (1977). "Celâleddin Harzemşah". İA. İstanbul: MEB. III. s.49-53.
213


1.
Türklerin İslâmiyeti Kabulü
2.
Türk Valilerince Kurulan Devletler
3.
İdil (Volga) Bulgar Hanlığı
4.
Karahanlılar
5.
Gazneliler
6.
Selçuklu Devleti Siyasî Tarih
7.
Selçuklu Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
8.
Hârizmşahlar
9. ANADOLU
VE BALKANLARDA KURULAN TÜRK-İSLÂM
DEVLETLERİ
Prof. Dr. Seyfettin Erşahin
10. Osmanlı Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
11. Orta Asya, Hindistan, İran ve Doğu Avrupada Kurulan Türk-İslâm Devletleri

Ünitede Ele Alınan Konular
I. Anadolu ve Balkanlarda Kurulan Türk-İslâm Devletleri
A. Anadoluda Kurulan İlk Türk Beylikleri
B. Beylikler Dönemi
C. İlhanlı Hâkimiyetinin Ardından Kurulan Türk Devletleri
D. Beyliklerde Kültür ve Medeniyet
II. Osmanlı Devleti Siyasî Tarihi (1299-1922)
A. Kuruluş Dönemi (1299-1453)
B. Yükselme Dönemi (1453-1579)
C. Duraklama Dönemi (1579-1699)
D. Gerileme Dönemi (1699-1792)
E. Dağılma Dönemi (1792-1922)
Ünite Hakkında
Türkler, Hunlardan beri zaman zaman yöneldikleri Anadolu’yu Selçuklular döneminde
fethederek kalıcı bir Türk-İslâm yurdu haline getirmişlerdir. Bu coğrafyada kurulan Türk
devletleri bir yandan Türk hâkimiyetini yerleştirip güçlendirirken, diğer yandan Türk-İslâm
kültürünü geliştirmişler ve özgün eserler vermişlerdir.
Bu ünitede Selçukluların Anadolu’ya yönelik fetih siyaseti sonunda kurulan Türkiye
(Anadolu) Selçuklu Devleti ayrı bir ünitede işlendiğinden iki devre halinde kurulan diğer
Türk beylikleri, İlhanlı Moğol istilası sonunda Anadolu’da meydana gelen siyasî ve sosyal
gelişmeler ile ardından kurulan Osmanlı Devleti’nin beylikten imparatorluğa giden yükselişi
ele alınmaktadır. Ünitenin fiziksel kapasitesini dikkate almak gerektiğinden doğal olarak
ayrıntılara yer verilmemektedir. İlgili konularda daha çok bilgi edinmek isteyenler
Kaynakça’da yer alan eserlerden yararlanabilirler.
Ünitede hem Türklerin hem de genel olarak İslâm dünyasının, söz konusu dönemde, ağırlıklı
olarak Anadolu ve Balkanlarda yaşadığı tarihî serüven ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Böylelikle, günümüz Türk-İslâm dünyasının sorunlarının çözümünde büyük önem taşıyan
tarihî bilgi ve tecrübe birikiminin oluşturulması amaçlanmıştır.
Öğrenme Hedefleri
Bu üniteyi tamamladığınızda;
.
Anadolu’nun fethi, Türkleşme ve İslâmlaşma sürecini açıklayabileceksiniz.
215


.
Türklerin Anadolu’da beyler ve boylar etrafında oluşturdukları siyasî oluşumlar ve
devletlerin Orta Avrupa’dan Hindistan’a kadar uzanan coğrafyada oynadıkları rolleri
tanımlayabileceksiniz.
.
Türk devletleri arasındaki siyasî hâkimiyet mücadeleleri ve kavgalarının devlet,
toplum ve bireye yansıyan siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel sonuçlarını
değerlendirebileceksiniz.
.
Başarılı bir siyasî kadro ile birlik ve beraberlik içinde siyasî, kültürel ve ekonomik
alanlarda ele edilen başarıları analiz edebileceksiniz.
.
Her alanda gelişmenin ancak ülkede barış ve istikrarın sağlanabildiği dönemlerde
mümkün olduğunun örnekleri yorumlayabileceksiniz.
.
Yöneticilerin ülke sorunlarıyla ilgilenmek yerine, zamanlarının büyük bölümünü zevk
ve eğlenceyle geçirmelerinin, toplumsal barışın bozulmasına yol açtığını fark
edebileceksiniz.
.
Osmanlıların hâkimiyet kurdukları coğrafyada uygulamaya koydukları düzenin olumlu
ve düzen bozulduğunda ortaya çıkan olumsuz yönlerini karşılaştırabileceksiniz.
.
Günümüz Türk-İslâm dünyasının sorunlarını algılamada ve çözüm yollarını bulmada
tarihî tecrübelerden yararlanabileceksiniz.
Üniteyi Çalışırken
Bu üniteyi çalışırken;
.
Dikkatinizi toplamaya ve anlayarak okumaya çalışınız. Tarih dersi için önemli olan
kronolojiyi kavramaya, bölgenin ve bölgede kurulan devletlerin hayatında önemli
değişim ve dönüşümlerle bunlara yol açan olay ve olguları anlamaya gayret ediniz.
.
Ünite başında verilen amaçlara ulaşıp-ulaşmadığınızı sürekli değerlendiriniz.
Ulaşamadığınızı düşündüğünüz amaçlarla ilgili alt konuları tekrar okuyunuz.
.
Öğrenmek için sadece bu kitapla yetinmeyiniz. Kaynakça’da size verilen eserlere
ulaşmaya ve onlardan faydalanmaya çalışınız.
.
Değerlendirme sorularını dikkatle inceleyiniz. Üniteyi sınavda bunların benzerlerinin
size sorulacağını düşünerek okuyunuz.
216


ANADOLU VE BALKANLARDA KURULAN TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİ

I.
ANADOLU VE BALKANLARDA KURULAN TÜRK-İSLÂM
DEVLETLERİ
Türk Tarihi’nin, sonuçları itibariyle en önemli aşamalarından biri Anadolu’nun fethidir. Fetih
sonrasında Batı Türklüğü yeni ve ebedî bir vatana kavuşmuş ve üzerinde bir dizi devlet
kurmuştur.
Türklerin Anadolu’ya yönelmesini sağlayan iki önemli etkenden söz edilebilir:
Sosyo-ekonomik etken/Türk Göçleri: Bilindiği gibi Seyhun ötesindeki kalabalık Türkmen
(Oğuz) kitleleri, Selçuklular tarafından, tarıma ve hayvancılığa elverişli toprakları almak ve
İslâm ülkelerindeki kurulu düzene zarar vermelerini önlemek için Anadolu’ya sevk
edilmekteydi. Bu siyaset çerçevesinde Türkmenler, Anadolu yaylalarına yerleştiler. XIII.
yüzyıldaki Moğol istilası sebebiyle Anadolu’ya ikinci bir göç dalgası daha yaşandı. Böylece
Anadolu’nun Türkleşmesi tamamlanmış oldu.
Siyasî-askerî etken/Bizans Anadolu’nun Durumu: Türklerin bölgeye yöneldikleri dönemde
Anadolu halkı yönetimlerinden memnun değildi. Bizans, özellikle köylülere ağır vergiler
yüklüyor ve Ortodoks mezhebinden olmayanlara baskı uyguluyordu. Ayrıca, aralıklarla sürüp
giden İran, Arap ve Türk akınları, halkın daha batıya göç etmesine yol açmıştı. Kısacası
savaşlar, yönetim baskısı ve hastalıklar nedeniyle Anadolu’da nüfus oldukça azalmış, ülke dış
müdahalelere açık hale gelmişti.
Bilindiği gibi Selçuklu dönemi Anadolu seferleri keşif hareketleri ile fetih ve yerleşme olmak
üzere iki aşamada gerçekleşmiştir.
Keşif Hareketleri Aşaması: Karahanlılar ve Gaznelilerin şiddetli baskısı ve takibi altında kalan
Selçuklular yeni bir yurt arayışı içine girmişlerdi. Bu çerçevede askerî keşif birlikleri
göndererek Anadolu’yu yurt tutmaya yönelik planlı akınları başlatmışlardır. Çağrı Bey,
Azerbaycan, Van, Kars, Nahcivan ve Gürcistan’ı da içine alan Anadolu keşif harekâtı (10161021)
sırasındaki tespitlerini, Tuğrul Bey’e iletmişti. Bunun üzerine bazı Oğuz boyları, Doğu
Anadolu’ya gelmişler (1028-38), bunlara engel olmak isteyen Bizans’a karşı Musa
Yabgu’nun oğlu Hasan Bey Anadolu’ya akınlarla görevlendirilmişti. Bu sırada Bizans-Gürcü
kuvvetleri ile Zap suyu yöresinde savaşan Hasan Bey hayatını kaybetmiş (1047/8), buna
karşılık İbrahim Yınal ve Kutalmış, Bizans-Gürcü-Ermeni müttefik güçlerini Pasinler
Ovası’nda büyük bir yenilgiye uğratmıştır (1048).
Pasinler Savaşı düzenli Selçuklu ordularının Anadolu’da kazandığı ilk büyük savaş olması
sebebiyle önemlidir. Bunun üzerine Bizans yenilgiyi kabul ederek Selçuklularla antlaşma
yapma yoluna gitmiştir. Buna Bizans göre IX. yüzyılda yapılan ancak sonra
yıkılan İstanbul’daki camiyi tamir ettirerek Tuğrul Bey adına hutbe okutmayı kabul etmiş,
ancak vergi vermeyi reddedince bizzat sefere çıkan Tuğrul Bey, Erciş, Bayburt, Kemah ve
Erzincan’ı ele geçirmişti (1054). Müteakiben Tuğrul Bey, Anadolu’nun fethi için Çağrı
Bey’in oğlu Yakutî’yi görevlendirmiştir (1057). Nihayet Alp Arslan 1064’te büyük bir
217


orduyla Azerbaycan’a gelmiş, Gürcü ve Ermeni prensliklerini kendine bağladığı gibi dönemin
en güçlü surlarına sahip Ani Kalesi, Kars ve Van’ı ele geçirmiştir. Diğer bazı Türk
komutanları da 1066’dan itibaren Orta ve Güney Anadolu’yu baştanbaşa geçip birçok şehri
almışlardır.
Anadolu’ya yapılan bu akınların önemli bir kısmı belirli bir plan ve disiplin içinde
gerçekleşmiş, fetih ve yerleşme hareketlerine uygun bir zemin hazırlanmıştır.
Fetih ve Yerleşme Aşaması: Sözü edilen Türk akınlarını durdurmak üzere Bizans İmparatoru
İmparator Romanos Diogenes (Roman Diyojen) Ermeni, Gürcü, Frank, Norman, Rus ve Türk
soyundan Uz ve Peçeneklerinden oluşan 200.000 kişilik büyük bir ordu ile Doğu seferine
çıkmış, Alp Arslan, onu 50.000 kişilik ordusu ile Malazgirt’te karşılamıştır. Düşman
ordusunu içeri çekerek etrafını sarmaya dayanan Turan Taktiğini başarıyla uygulayan Alp
Arslan Bizans ordusunu âdeta yok etmiştir.
Malazgirt Zaferi birçok yönüyle değerlendirilebilirse de şüphesiz en önemli neticelerinden
biri Anadolu’nun kapılarını kesin olarak Türklere açmış olmasıdır. Nitekim bu durumun en
açık kanıtı Malazgirt Zaferi’ni takip eden dönemde Anadolu’nun muhtelif yörelerinde Türkler
tarafından irili ufaklı çok sayıda siyasî beylik ve devletin oluşturulmasıdır. Bulandan Türkiye
(Anadolu) Selçuklu Devleti ayrı bir ünitede yer aldığından ünitemizin devamında Anadolu’da
kurulan belli başlı Türk beylikleri iki bölüm halinde özlü biçimde gösterilecektir.
A. Anadoluda Kurulan İlk Türk Beylikleri
Malazgirt Zaferi sonrasındaki antlaşmaya Bizans’ın yeni yönetimi uymayınca, Selcuklu
hanedân üyelerinden Kutalmışoğlu Süleymanşah ve kardeşi Mansur yanında, Artuk Bey,
Tutak, Dânişmend Gâzi, Mengücek, Ebulkasım gibi komutanlar Anadolu’ya akınlar
düzenlediler. Daha sonra bu komutanlar veya oğulları, hâkim oldukları bölgelerde kendi
beyliklerini kurdular. Bu beylikler nispeten bağımsız hareket etmişlerse de çoğu siyasî
bakımdan Irak Selçuklularına bağlıydılar. Beylikler, bulundukları bölgenin Türkleşmesini ve
İslâmlaşmasını sağlamışlar, Haçlılara karşı mücadele etmişlerdir. Zaman içerisinde Türkiye
Selçukluları tarafından kendilerine bağlanmışlardır.
a. Dânişmendliler (1072-1178): Melik Ahmed Dânişmend Gâzi tarafından Sivas merkez
olmak üzere Tokat, Niksar, Amasya ve Kayseri civarında kurulmuştur. Haçlılara karşı
mücadele etmişlerdir. .
b. Saltuklular (1072-1202): Ebûlkasım Saltuk’un oğlu Ali tarafından Erzurum ve civarında
kurulmuştur. Trabzon Rumlarıyla da mücadele etmişlerdir.
c. Mengücükler (1072-1227): Mengücük Gâzi, Erzincan ve Kemah çevresini fethederek
beyliğini ilan etmiştir. Mengücekler, Gürcüler ve Rumlarla da savaşmışlardır.
d. Artuklular (1102-1409): Oğuz Döğer boyuna mensup Eksükoğlu Artuk Bey’in oğulları
Mardin, Diyarbakır ve Halep yöresinde kendi beyliklerini kurmuşlardır. Beylik Hasankeyf218


Âmid Artuklu Kolu (1101- 1231), Harput Artuklu Kolu (1185-1234) ve Mardin Artuklu Kolu
(1108-1409) olarak hüküm sürmüştür.
e. Sökmenliler (1102-1207): Sökmen el-Kutbî tarafından, Van Gölü havzasında kurulmuştur.
Sökmen, Ahlat’ı merkez yaptığından Ahlat Şahlar veya Ermen Şahlar da denilmektedir.
Sökmenliler, Eyyubîler tarafından ortadan kaldırılmıştır.
f. İnal (Yınal) oğulları (1103-1183): İnal Bey, tarafından 1103’de Âmid (Diyarbakır)’de
kurulmuştur. Bölgede Tük-İslâm hâkimiyetini temsil eden İnaloğulları, Âmid’de birçok eser
bırakmıştır. Beyliğe, Selahaddin Eyyubî tarafından son verilmiştir.
g. Çubukoğulları (1085-1113): Emir Çubuk, Harput merkez olmak üzere Palu ve Arapkir
civarında kendi yönetimini kurmuştur. Artuklular tarafından ortadan kaldırılmıştır.
h. Çaka Beyliği (1081-1097): İzmir Beyliği olarak da anılan bu beylik Oğuz Çavuldur
boyundan Çaka Bey tarafından kurulmuştur. Midilli, Sakız, Sisam, Rodos gibi Ege adalarını
da alan Çaka Bey, Anadolu’daki ilk Türk denizcisi, kurduğu donanma ise ilk donanma olarak
kabul edilir.
i. Dilmaçoğulları (1085-1394): Bitlis-Erzen dolaylarında Dilmaçoğlu Mehmed Bey
tarafından kurmuştur. Mehmed Bey’in oğlu Togan Arslan’a nisbeten Togan-Arslanoğulları da
denmiştir. Gürcü ve Haçlılarla mücadele eden bu beylik, uzun ömürlü olmuştur. Bir ara
Hârizmşah ve İlhanlı hâkimiyetine girmiş; Akkoyunlular tarafından varlığına son verilmişti
B. Beylikler Dönemi
Türkiye’de İlhanlı (Moğol) hâkimiyetinin zayıflamasıyla birlikte özellikle uclardaki Türkmen
beyleri kendi beyliklerini kurmuşlardır. Bunların Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük
hizmetleri vardır ki bu beyliklerin kültür mirasının önemli bir kısmı günümüze de ulaşmış
bulunmaktadır.
a. Karamanoğulları (1256-1474): Karaman, Konya, Niğde, İç İl, Taşili ve Alanya
yörelerinde hüküm süren bir Türk beyliğidir. Avşar Türklerinden Nûre Sofi’nin oğlu Karaman
Bey tarafından Ermenek’te kurulmuştur. Babasının ölümü üzerine başa geçen Mehmed Bey,
Konya’yı alarak, Şehzâde Cimri (Siyavuş)’yi tahta oturtmuştu. Karamanoğulları
İlhanlıların
yıkılmasından sonra gücünü daha da artırmış, diğer beyliklerle, özellikle Osmanlılarla
mücadele etmiştir.
Kendilerini, Selçukluların vârisi olarak gören Karamanoğulları, Osmanlıların Anadolu’daki
en güçlü rakibi idiler. Selçuklu mirasını kendi hâkimiyetlerinde toplamak için Osmanlılara
karşı Timur, Memlukler ve Bizans ile iş birliği yapmaktan çekinmemişlerdir. İlk KaramanOsmanlı
mücadelesi Alaaddin Ali Bey zamanında başlamıştır (1361). Fâtih Sultan Mehmet
tarafından kesin olarak itaat altına alınan Karamanoğulları, Karaman Eyaleti adıyla merkeze
bağlanarak ortadan kaldırılmıştır (1474).
219


b. Germiyanoğulları (1300-1429): Germiyanlı Türkmenlerinden Yakup Bey Kütahya
merkez olmak üzere Kula, Simav ve Denizli çevresinde Beyliğini ilan etmiştir. Sınırlarını
Ege’ye kadar genişletmiş; Bizans’ı vergiye bağlamıştır. Germiyan Beyi Süleyman Şah, kızı
Devletşah’ı
şehzade Yıldırım Bâyezid ile evlendirmiş; çeyiz olarak Simav, Emet ve Tavşanlı
çevresi Osmanlıya bırakmıştır. I. Murad’ın Kosova’da şehit düşmesini fırsat bilen Gemiyan
beyi II. Yakub başkaldırmışsa da Yıldırım Bâyezid bastırmıştır (1390). II. Yakup Bey çocuğu
olmadığından, ülkesini Osmanlılara vasiyet etmiştir.
c. Saruhanoğulları (1313-1410): Germiyanlılardan Saruhan Bey tarafından kurulmuştur.
Merkezi Manisa olan beyliğin sınırları içerisinde Menemen, Foça ve Kemalpaşa
da bulunmaktaydı. Yıldırım Bâyezid beyliğe son verdi. Manisa Osmanlıların şehzade sancağı
yapıldı (1390). Osmanlı’nın Fetret Devri’nde esnasında tekrar canlandırılmaya çalışılan bu
beyliği, Çelebi Mehmed kesin olarak ortadan kaldırdı (1410).
d. Aydınoğulları (1308-1426): Germiyanlılardan Aydın oğlu Mehmed kurmuştur.
Aydınoğulları, merkezi Birgi olmak üzere Aydın, İzmir ve Manisa çevresine hâkim
olmuşlardır. Gazi Umur Bey zamanı, beyliğin en parlak devridir. Kuvvetli bir donanma kuran
Umur Bey, Ege adalarına seferler yapmış, İzmir’i ele geçirmişti (1328). Yıldırım Bâyezid,
beyliği Osmanlı hâkimiyetine aldı (1390). Ankara Savaşı’ndan sonra canlandırılan beyliğe II.
Murad son verdi.
e. Karesioğulları (1293-1359): Balıkesir ve Çanakkale civarında hüküm süren beyliğin
kurucusu, Dânişmend Gâzi’nin soyundan Kalem Bey’in oğlu Karesi’dir. Ele geçirilen
Bergama, Edremit, Susurluk gibi bölgelere Türkmenler yerleştirilmiştir. Kısa ömürlü olan
beylik Orhan Bey tarafından ortadan kaldırılmıştır.
f. Menteşeoğulları (1282-1424): Antalya’dan Muğla kıyılarına çıkan Türkmenler, Menteşe
Bey liderliğinde beyliklerini kurmuşlardır. Milas, Fethiye, Denizli bölgelerinin de alınmasıyla
Mesut Bey zamanında beylik en geniş sınırlarına ulaşmıştır (1310). Yıldırım Bâyezid,
beyliğe de son vermiştir (1390). Ankara Savaşı ile yeniden ortaya çıkan beyliği II. Murad
1424’te Osmanlı topraklarına katmıştır. Denizcilikte ileri giden Menteşeoğulları, Güney-Batı
Anadolu’nun ve sahillerin Türkleşmesinde önemli rol oynamışlardır.
g. Hamitoğulları (1280-1423): Hamitoğlu İlyas Bey’in oğlu Dündar Bey, önce Uluborlu,
sonra da Eğridir merkez olmak üzere dedesi Hamit Bey’in adıyla anılan beyliği kurmuştur.
Daha sonra beylik Antalya ve Eğridir şubeleri olmak üzere iki kola ayrılmıştır. Hamitoğulları
Beyliği, 1423’de kesin olarak Osmanlıların hâkimiyetine girmiştir.
h. Sahibatoğulları (1288-1342): Türkiye Selçuklu veziri Sahib Ata (Fahreddin Ali)’nın
oğulları tarafından Afyonkarahisar ve çevresinde kurulmuştur. Nusreddin Ahmet (İbni
Sahib)’in ölümüyle beylik, Germiyanoğulları tarafından ilhak edilmiştir.
i. Eşrefoğulları (1280-1326): Eşrefoğlu Süleyman Bey tarafından Beyşehir ve Seydişehir
taraflarında kurulmuştur. Süleyman Bey’in oğlu Mehmed Bey, Akşehir ve Bolvadin
220


taraflarını da ele geçirmiştir. İlhanlıların Anadolu valisi Timurtaş Bey, 1326 yılında beyliğe
son vermiştir.
j. Alâiye Beyleri: Alâiye beylerinin Selçuklu hanedânından oldukları söylenir. Alâiye 1293’te
Karamanoğlu Mehmed Bey’in eline geçti. Şehir 1427’de Memluklere satıldı. Alaiye beyleri
kendileri ve Memlukler adına para bastırdılar. Gedik Ahmet Paşa Alâiye’yi Osmanlı
topraklarına katmıştır (1462).
k. Canik Beylikleri: Samsun, Giresun, Ordu, Niksar’ı içine alan Orta Karadeniz yani Canik
bölgesine çoğunlukla Oğuz Çepni boyu iskân edilmişti. Türkiye Selçuklularının dağılma
döneminde, Canik Beylikleri adıyla bölgede hâkimiyet kurmuşlardır. Bayramoğulları,
Kubadoğulları, Taşanoğulları, Taceddinoğulları bunlardan en önemlileridir. Bölge II. Murad
zamanında Osmanlı hâkimiyetine alınmıştır (1427).
l. Tâceddinoğulları (1378-1428): Emir Tâceddin, Niksar merkezli bir beylik kurmuş,
sınırlarını Bafra ve Ordu’ya kadar genişletmişti. Tâceddin, ölümüne kadar Kadı Burhaneddin
ile mücadele etmiştir (1387). Kadı Burhaneddin, sonunda Niksar’ı ele geçirmişse de
Tâceddin’in oğullarını yerinde bırakmıştı. Ancak Tâceddinoğulları daha çok Osmanlıların
yanında yer almışlardır. Tâceddinoğullarının son beyi Mahmud, ülkeyi Osmanlılara bırakmak
zorunda kalmıştır.
m. Candâroğulları (1292-1461): Selçuklu Beylerinden Şemseddin Yaman Candâr tarafından
Kastamonu ve çevresinde kurulmuştur. Daha sonra Sinop’un da alınmasıyla beylik iki kola
ayrılmıştır. Sinop kolunda İsfendiyar Bey bulunuyordu. Osmanlılar bu sebeple beyliğe
İsfendiyar Beyliği de demişlerdir. Fâtih, Trabzon seferi esnasında beyliğe son vermiştir.
Ayrıca Sinop ve çevresinde Pervaneoğulları, Kastamonu civarında Çobanoğulları ve
Ankara’da Ahiler kısa süreli hâkimiyetler kurmuşlardır.
n. İnançoğulları (1262-1335): Kurulduğu yerden dolayı Lâdik -Denizli Beyliği adıyla da
bilinir. 1262 yılında Selçuklulara karşı ayaklanarak, İlhanlı hâkimiyetine geçen Mehmed Bey,
devletin kurucusudur. Torunu İnanç (Yinanç) Bey, beyliğe ismini vermiştir. Germiyanlıların
ilhakıyla İnançoğulları beyliği sona ermiştir.
C. İlhanlı Hâkimiyetinin Ardından Kurulan Türk Devletleri
İran merkezli Moğol İlhanlı Devleti (1256-1344) yaklaşık bir asır Orta Doğu’nun siyasî,
sosyal, dinî ve kültürel hayatında söz sahibi olmuş ve kalıcı izler bırakmıştır. İlhanlı
hükümdarlarından Ebû Said’in 1335’te ölümü üzerine devlet dağılma sürecine girmiş,
Anadolu’da Eretna Beyliği, Kadı Burhaneddin Devleti, Dulkadiroğulları, Ramazanoğulları,
Karakoyunlular, Akkoyunlular ve Osmanlılar gibi devletler kurulmuştur.
a. Eretna ve Kadı Burhaneddin Devletleri (1344-1398): Uygur Türklerinden Emir Eretna
tarafından kurulmuştur. İlhanlıların içinde bulunduğu durumdan faydalanan Eretna Bey
bağımsızlığını ilân etti. Devletin merkezi önce Sivas, sonra Kayseri olmuştur. Eretna
Devleti’nde kadılıktan vezirliğe yükselen, Salur Oğuzlarından Kadı Burhaneddin Ahmet,
yaşanan güç durumdan faydalanarak Sivas’ta tahta çıktı (1381). Kısa zamanda Niğde,
221


Erzincan ve Canik (Orta Karadeniz) bölgelerini hâkimiyetine aldı. Osmanlılara karşı çetin bir
mücadele verdi. Ölümünden sonra devlet dağıldı.
b. Dulkadiroğulları (1337-1522): Maraş ve Elbistan çevresinde kurulmuş bir Türkmen
beyliğidir. Bozoklar ve Ağaçeri Türkmenlerini etrafında toplayan Dulkadiroğlu Zeyneddin
Karaca Bey, Memluklu sultanının himayesinde, Eretnalılardan Elbistan’ı alarak beyliği
kurmuştur. Dulkadiroğulları, Osmanlılar ile Memlukler arasında tampon konumunda idi.
Varlığını sürdürmek için kâh Osmanlı, kâh Memluk hâkimiyetini kabul etmişti. XVI. yüzyılın
başlarında Alâüddevle Bozkurt, Akkoyunluların elinden Diyarbakır’ı aldı, fakat Şah İsmail
karşısında ağır bir yenilgiye uğradı (1507). Dulkadiroğulları toprakları, 1522’de Osmanlı
Devleti’ne katıldı.
c. Ramazanoğulları (1353-1608): Adana merkez olmak üzere Çukurova bölgesinde
kurulmuştur. Beyliğe adını veren Ramazan Bey, Oğuzların Üçok koluna bağlı Yüreğir
boyundandır. 1378’de Memluklerin gönderdiği vali, Dulkadiroğlu Halil Bey tarafından
öldürülünce Memluklere bağlı olarak Ramazanoğulları Beyliği kurulmuş oldu. Memlukler ve
Dulkadirliler gibi iki önemli güç arasında kalan Ramazanoğulları, Yavuz Selim’den itibaren
Osmanlıların yanında yer almışlardır. 1608’de Ramazanoğlu beyi Pir Mansur, görevden
alınarak beyliğe son verilmiştir.
d. Karakoyunlular (1351-1469): Doğu Anadolu, Azerbaycan, İran ve Irak’ta hâkimiyet
kuran bir Türkmen hanedânıdır. Fırat ve Dicle vadilerine yerleşen Yıva, Döğer, Avşar gibi
Oğuz boylarından müteşekkil Karakoyunlular (Baranlılar), İlhanlı Devleti’nin
parçalanmasıyla Bayram Hoca’nın önderliğinde bağımsızlığa kavuşmuşlardır. Oğlu Kara
Mehmed Bey, 1388’de Tebriz’i başkent yapmıştır. Onun oğlu Kara Yusuf’un saltanatı (13891420)
devletin en parlak devridir. Timur tehlikesini bertaraf ederek gücünü artıran Kara
Yusuf, Diyarbakır, Doğu Anadolu, bütün Azerbaycan ve Bağdat’a hâkim olmuştur (1415).
Ölümüyle ortaya çıkan taht mücadeleleri sarsıntıya sebep olmuşsa da, Cihanşah (1436-1467)
döneminde birlik sağlanmıştır. Fakat Cihanşah’ın iki kez Akkoyunlu hükümdarı Uzun
Hasan’a yenilmesi ve nihayet vefat etmesi Karakoyunluların sonu olmuştur (1469).
e. Akkoyunlular (1340-1514): Doğu Anadolu, Azerbaycan, İran ve Irak’ta hüküm süren
Oğuzların Bayındır koluna mensup bir hanedândır. İlhanlı hâkimiyetinin sarsılmasıyla,
güçlenen Akkoyunlular, Bayındır, Döğer, Bayat, Çepni gibi Oğuz boyuna mensup kitleleri ve
İnallu, Hacılu, Bayramlu ve Musullu gibi konar-göçer cemaatleri toplayarak fetihlerde
bulunmuşlardır. Akkoyunluların beyi Tur Ali, Trabzon Rum devleti üzerinde baskı kurmuştu.
Kara Yülük Osman Bey zamanında Akkoyunlular tamamen müstakil hâle geldiler. Timur’un
yanında yer alarak güçlerini artırdılar. Amid/Diyarbakır merkez olmak üzere, bütün güney ve
doğu Anadolu, Akkoyunlu hâkimiyetine girdi. Uzun Hasan (1453-1478) zamanı en parlak
dönem olmuştur. Karakoyunluları ve Hasankeyf’teki Eyyubî hâkimiyetini yıkan Uzun Hasan,
Azerbaycan’ı alıp başkenti Tebriz’e nakletmiş, sınırlarını Hazar Denizi’ne kadar
genişletmiştir. Fakat Osmanlılara karşı Otlukbeli’nde uğradığı ağır yenilgi (1473), Uzun
Hasan’ın bütün Türk dünyasının lideri olma hayalini sona erdirdiği gibi, devletinin de
zayıflamasına yol açmış; ölümünden sonra çıkan taht kavgaları sonucunda devlet ikiye
222


bölünmüştür. Neticede bundan faydalanan Şah İsmail, Akkoyunlulara son verip, Safevî
Devleti’ni kurmuştur (1502).
D. Beyliklerde Kültür ve Medeniyet
Türkiye Selçuklu Devleti, doğudan gelen Türk boylarını, beylerine ikta/tımar olarak vererek
büyük ölçüde Bizans sınırına yerleştirmişti. Merkezî idarenin zayıflamasıyla ortaya çıkan
Anadolu beyliklerinin kurucuları beylerinin etrafında bütünleşen Türkmen boylarıydı.
Anadolu’da kurulan ilk Türk Beylikleri Anadolu’nun Türkleşmesine büyük katkıda
bulunmuşlar ve mimarî eserle ülkeyi bayındır hale getirmişlerdi. İkinci aşamada kurulan Türk
beyliklerinin etkisi de hâlâ devam etmektedir.
Bilim ve Sanat: Beylikler Anadolu’ya Türk-İslâm mührünü vurmuşlardır. Sarayda Farsça
kullanan Selçukluların aksine Beylikler Türkçeyi tercih etmişlerdir. Bu durum Türkçenin ve
Türk-İslâm edebiyatının gelişmesini sağlamıştır. Osmanlılar da gelişmiş bu Türkçeyi cihan
devletinin resmî dili olarak kullanmışlardır.
Beylikler döneminde bilim ve sanat gelişme göstermiştir. Konya, Kayseri ve Kastamonu bu
hususta dikkate değer kentlerdi. Yunus Emre başta olmak üzere Gülşehri, Âşık Paşa, Ulu Arif
Çelebi, Sultan Veled, Ahmed Eflakî bu dönmemin büyük simalarındandı. Bilimler arasında
hayret verici bir şekilde tıp çok gelişmişti. Hacı Paşa bu dönemin en ünlü tıpçılarındandı.
Sanat ve mimaride Beylikler dönemi bir geçişi temsil eder. Kaynakların kısıtlılığı ve askerîsiyasî
havanın değişkenliğine rağmen Beylikler, Osmanlılarda zirveye ulaşan büyük mekânlı
yapıların ilk örneklerini ortaya koymuşlardır. Özellikle gezgin geleneksel sanat ustaları ve
mimarlar yeniliklerin ve mahallî sitillerin Anadolu boyunca yaygınlaşmasını sağlamışlardı.
Ahşap ve taş oymacılığı, çini vb. süsleme sanatlarına önem verilmiştir.
Yönetim: Anadolu beyliklerinde de devlet yönetimi hanedânın elindeydi. Hanedânın en yaşlı
ya da etkili kişisi olan “Ulu(ğ) Bey” devlet merkezinde oturur, vilayetlerin yönetimini ise
çocuklarına ya da kardeşlerine bırakırdı. Para (sikke) ulu bey adına basılırdı. Devlet işleri,
otağ veya divânda görüşülüp karara bağlanırdı. Hukuk işlerini kadılar, askerlik ve güvenlik
işlerini subaşılar yürütürdü.
Ordu: Beyliklerde ordu, ulu beyin atlı ve yaya hassa birlikleri, iktâ verilmiş beylerin
yetiştirdiği askerler ve çeri denen boy atlılarından oluşurdu. Savaşta üç kola ayrılan orduda
merkeze ulu bey, sağ ve sol kollara da oğullar/kardeşler komuta ederdi. Başlıca silahlar ok,
yay, kılıç, kargı, hançer, balta, gürz ve mancınık idi.
Ekonomi ve sosyal hayat: Anadolu beyliklerinde ekonomik hayat da klasik dönem şartlarında
hayvancılık, tarım, zanaat ve ticarete dayanıyordu. Ekonominin temeli tarımdı. İkta, vakıf ve
mülk olmak üzere üç çeşit toprak vardı. Devlet bazı toprakların gelirini hizmete karşılık belirli
bir kişiye ya da bir vakfa bırakırdı. Köylü toprağı işler, vergisini de toprağı işletme hakkına
sahip olan kişiye ya da vakfa öderdi. Köylüler topraklarını bırakıp başka yere gidemezlerdi.
Hayvancılık da hayli yaygındı.
Anadolu’da dokunan kilim ve halılar iç ve dış pazarlarda aranan ürünlerdi. Beyliklerde ticaret
de gelişmişti. Karadeniz’de Sinop, Trabzon ve Samsun; Ege’de Foça, İzmir, Selçuk ve Balat;
ve Akdeniz’de Antalya ve Yumurtalık en önemli liman kentleriydi. Kervan yolları üzerinde
223


yer alan Konya, Kayseri ve Sivas önemli ticaret merkezleriydi. Her zanaat dalı ayrı bir Ahi
birliği içinde örgütlenmişti.
II. OSMANLI DEVLETİ SİYASÎ TARİHİ (1299-1922)
Resmi adıyla Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye, 1299-1922 yılları arasında 622 yıl varlığını
sürdürmüş, Doğu Avrupa, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika'ya kadar topraklarını genişletmiş
ve XVI. yüzyılda dünyanın en güçlü imparatorluğu halini almış, temel şiârı
Devlet-i Ebedmüddet
(Ebedî Devlet) olan bir Türk-İslâm devletidir. Osmanlı hanedânı, Oğuzların 24
boyundan Kayı’ya mensuptur.
A. Kuruluş Dönemi (1299-1453)
Osmanlıların küçük bir uc beyliğinden bir cihan devleti düzeyine çıkmasını kolaylaştıran bazı
iç de dış etkenlerden söz edilebilir. Dış etkenlerin başında 1243 Kösedağ Savaşı sonrasında
Anadolu’da meydana gelen otorite boşluğu; hanedân mücadeleleri, saray entrikaları ve tekfur
isyanları ile zayıflayan Bizans’ın durumu, Balkanlardaki siyâsî ve askerî parçalanma, İngiltere
ve Fransa arasındaki yüzyıl savaşları (1337-1431) gelmektedir. Osmanlıların Batı
Anadolu’daki ilk yerleşim bölgesinin jeopolitik konumunun da büyümede payı vardır.
İç etkenlere gelince, Türk-İslâm gazâ geleneği/fetih politikası Osmanlıların en önemli
dinamiklerindendir. Bu bağlamda yarı tasavvufî mahiyetteki Gâziyân-ı Rum, Ahiyân-ı Rum,
Abdalân-ı Rum ve Bacıyân-ı Rum gibi unsurlardan yararlanmışlardır. Osmanlı yöneticileri,
pek çok Türk-İslâm hükümdarı gibi, doğudaki Müslüman topraklarına yönelme yerine
batıdaki Hıristiyan ülkelerini fethe öncelik vermişlerdir. Bu siyasetle, hem iç kamuoyunun
hem de komşu Türk beyliklerin desteklerini almışlardır. İç etkenlerden biri de iskân siyaseti
ile adalet ve hoşgörü anlayışı idi. Fethedilen toprakları elde tutabilmek başka bir ifade ile
Türkleştirmek ve İslâmlaştırmak için Osmanlı yeni bölgelere Türkmenleri yerleştirdi. Ayrıca
adalet siyaseti, istimâlet adı verilen meylettirici ve uzlaştırıcı fetih uygulaması ve hoşgörüsü
ile yeni Hıristiyan tebaasını da memnun etmeyi başarmıştır. Osmanlıların, hanedân geleneği
ve merkezî otorite anlayışı da yükselişine yardımcı olmuştur. Eski Türk devletlerinde görülen
“Devlet hanedânın ortak sorumluluğundadır” anlayışı I. Murad ve Fâtih Sultan Mehmed
tarafından merkezî otorite lehine değiştirilmiştir. Bu değişiklik sonucunda Türk devletleri
arasında merkezî otorite sarsılmadan yalnızca Osmanlı Devleti’nde arka arkaya başarılı
padişahlar tahta geçebilmiştir.
Kuruluş sürecine bakınca, önemli sayıda Kayı mensubu, gazâ amacıyla Doğu ve Güneydoğu
Anadolu'ya yönelmişlerdi. Kayıların beyi Süleyman Şah, Halep'e giderken Fırat'ta boğulmuş
ve Suriye’de Caber Kalesi'ne defnedilmiştir. Babasının ölümünden sonra Ertuğrul Gâzi, dört
yüz kişilik bir toplulukla önce Pasin Ovası’na ardından Ankara’nın batısındaki Karacadağ’a
gelmiştir. Rumlara karşı Sultanönü (Eskişehir)'nde kazandığı zafer üzerine Selçuklu yönetimi
tarafından Söğüt, Domaniç ve Ermeni Beli yaylak ve kışlak olarak iktâ verilmiştir (1231).
Ertuğrul Gâzi'nin vefatından sonra (1281 veya 1288), Kayıların başına küçük oğlu Osman
Bey geçmiştir.
224


Osman Bey (1281-1326), bütün dikkatini Bizans üzerinde topladı. İnegöl, Karacahisar,
Yarhisar ve Bilecik'i aldı (1299). Yönetim merkezini Söğüt’ten Bilecik’e taşıyıp beyliğini
kurmuş oldu. (Halil İnalcık gibi bazı tarihçiler Osmanlıların 1302'de Yalova'da Bizans'a karşı
kazandığı Bafeon zaferinden sonra devlet durumuna geldiğini ileri sürerler.) Ancak
Osmanlılar, şeklen de olsa, İlhanlı hâkimiyetini kabul etmişlerdir. Öte yandan Bizanslılar,
Osmanlılara karşı Gemlik Koyunhisar (Bafeon) savaşını (1302) kaybettiler. Bu zafer Osman
Bey'in Bursa ve Kocaeli taraflarına akınlar yapmasını kolaylaştırdı. Bursa ve İznik kuşatma
altındayken, Osman Bey, fetihler için oğlu Orhan'ı görevlendirdi. 1324’de vefat edince yerine
Orhan Bey geçti. Osman Bey zamanında beylik sadece Bizans topraklarında genişledi.
Orhan Bey (1326-1362)’in hedefi, Anadolu Türk birliğini sağlayıp batıya ilerlemekti. Ancak
uzun kuşatmanın ardından Bursa'yı aldı (1326). Babası Osman Gâzi'nin vasiyeti gereğince
mezarını Bursa'ya nakletti ve burayı devletin merkezi yaptı. Gelişmelerden telâşlanan Bizans
İmparatoru III. Andranikos büyük bir ordu ile Osmanlılara karşı harekete geçtiyse de Maltepe
(Palekanon) Savaşı'nda ağır bir yenilgi aldı (1329). Bu zaferden sonra İznik (1331) ve İzmit
(1337) ele geçirildi ve bölgenin yönetimi şehzade Süleyman Paşa’ya bırakıldı.
Orhan Bey, doğu siyâsetinin bir parçası olarak taht mücadelelerinden yararlanıp 1345’te
Karesi Beyliği topraklarını kendine bağladı. Bununla bir yandan Anadolu Türk birliğinin
kurulması yönünde ilk adımı atmış, bir yandan da ileride gerçekleşecek olan Rumeli fetihleri
için önemli bir mevkiye sahip olmuştu. Nitekim Osmanlılar ilk defa Karesi Beyliği donanması
ile deniz gücüne sahip olmuş ve Hacı
İl Bey, Gâzi Fazıl, Ece Halil, Evrenos Bey gibi değerli
komutanlar, artık Osmanlıların hizmetine girmişlerdir. Rumeli’ye geçişte bu deniz gücünden
yararlanılmıştır.
Osmanlılar Rumeli’ye geçmek için fırsat kolluyorlardı. Orhan Bey, Bizans’ta süregiden taht
kavgalarında Kantakuzen’i destekledi. Kantakuzen’in yardım çağrısı üzerine Süleyman Paşa
komutasındaki orduyu Rumeli'ye gönderdi (1345). Süleyman Paşa, bu yardım karşılığında
Bizans'tan Gelibolu'daki Çimpe Kalesi'ni aldı. Böylece Osmanlılar ilk kez Rumeli yakasında
bir üs elde etmiş oldular (1356). Süleyman Paşa, Tekirdağ'a kadar fethettiği bölgelere
Türkmenleri yerleştirerek Rumeli'de Türkleşmeyi de başlatmış oldu. Onun ölümünden sonra
Rumeli'deki fetihlere kardeşi Murad Bey görevlendirildi (1359). Ancak 1362'de babası Orhan
Bey'in ölümü üzerine Murad Bey, Bursa'da Osmanlı tahtına çıktı.
Orhan Bey tuğrası ile para bastıran ilk Osmanlı padişahı idi. Donanma ilk defa onun
zamanında kurulmuş, Osmanoğulları Beyliği, Osmanlı Devleti haline gelmiştir.
I. Murad (Hüdavendigâr) (1362-1389), kendisine Rumeli ile Balkanlardaki fetihleri devam
ettirmek ve Anadolu Türk birliğini kurmak gibi iki önemli hedef belirledi. Bu sırada
Balkanlar karışıklık içindeydi. Bir taraftan Sırplar arasında iç mücadeleler şiddetlenmiş, öte
yandan Macar Kralı Layoş, Ortodokslara baskısını artırmıştı. Osmanlı komutanları, bu
durumdan da yararlanarak Keşan'dan Dimetoka'ya kadar olan yerleri, Edirne’yi ve Filibe’yi
ele geçirdiler (1362). Bu ilerleyişi durdurmak isteyen Macar, Bulgar, Sırp ve Ulahlardan
oluşan Haçlı ordusu Meriç sahilindeki Sırp Sındığı denilen yerde büyük bir bozguna uğratıldı
(1364). Zaferden sonra Osmanlılar, başkenti Edirne'ye taşıyıp fetihlerine hız verdiler.
225


Bulgarlar Türk himayesini kabul ettiler (1369). Çirmen Zaferi ile de (1371) Batı Trakya ve
Makedonya'nın bir kısmı Osmanlı hâkimiyetine girdi. Selanik ile Köstendil'in de ele
geçirilmesinin ardından Sırp kralı Lazar, vergi vermek, gerektiğinde de asker göndermek
şartıyla Osmanlılarla barış antlaşması imzaladı (1374). Yaklaşık on yıl süren mücadelede,
Rumeli ve Balkanlarda fethedilen bölgelere Anadolu'dan devamlı Türk nüfus kaydırılarak
bölgede demografik dengeler Osmanlılar lehine değiştirilmeye çalışıldı.
I. Murad bir müddet Balkanlardaki fetihlere ara verip Anadolu'da Türk birliğini
sağlamlaştırmaya yönelik adımlar atmıştır. Bu maksatla, oğlu Bâyazid’i Germiyan beyinin
kızı ile evlendirmiş; Tavşanlı, Emet ve Simav çeyiz olarak Osmanlılara verilmiştir. Aynı
şekilde Akşehir, Yalvaç, Beyşehir gibi bazı yerler Hamidoğullarından satın alınmış,
Candaroğulları da Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Karamanoğlu Alaaddin Ali Bey de,
Osmanlıların yeniden Balkanlara yönelmesini fırsat bilerek, harekete geçmiş, ancak Konya
önlerinde I. Murad tarafından yenilgiye uğratılınca af dilemek zorunda kalmıştır (1387).
I. Murad yeniden Rumeli'ye yönelerek bütün Bulgaristan’ı fethetti (1385/88). Haçlı ordusu
karşısında I. Kosova Zaferi’ni kazandı (1389). Fakat savaş meydanını gezerken bir Sırp
tarafından hançerlenerek şehit edildi. Kosova sahrasındaki türbesi bugün de Balkan
Türklerinin önemli ziyaret merkezlerindendir.
I. Bâyezid (1389-1402), babası I. Murad'ın ölümünden sonra tahta oturdu. Anadolu’da Türk
birliğini kurmak için harekete geçti. Babasının vefatını fırsat bilerek bağımsızlıklarını ilan
eden Germiyan, Aydın, Menteşe, Saruhan ve Hamidoğulları beyliklerini tekrar ele geçirdi.
Ardından Karamanoğlları topraklarını ülkesine kattı (1397). Candaroğullarına ait Kastamonu,
Amasya ve Merzifon civarını aldı. Bu arada, Kadı Burhaneddin Devleti’ne ait Sivas, Tokat,
Kayseri, Malatya gibi şehirleri ele geçirip Fırat'ın batısında kalan Anadolu topraklarını
Osmanlı sancağı altında birleştirdiler.
Balkanlardaki Fetihler: I. Bâyezid, büyük hedefleri içindeki İstanbul'u kuşatmaya karar verdi.
1391-1396 yılları arasında gerçekleşen ilk kuşatma sırasında, Boğaz'da Anadolu Hisarı inşa
edildi. Dış yardımların gelmesini önlemeyi ve savunmayı kırmayı hedefleyen bu kuşatma,
Timur Anadolu'ya ulaşıncaya kadar fasılalarla devam ettirilmiştir. Yıldırım, bu arada bir
yandan da, Bulgaristan, Arnavutluk ve Bosna taraflarında fetih hareketlerine devam
etmekteydi. Kuşatma altındaki Bizans'ın da talebi üzerine yeni bir Haçlı ittifakı oluşturan
Macar Kralı Sigismund, İngiltere dahil bütün Avrupa devletlerinden topladığı 120 bin kişilik
orduyla harekete geçti. Yıldırım 50-60 bin kişilik ordusuyla Haçlı ordusunu Niğbolu
Ovası'nda büyük bir bozguna uğrattı (1396). Haçlılardan kalan büyük ganimetle Edirne ve
Bursa'da pek çok cami, medrese ve imaret inşa edilmiştir. Zaferin ardından, Eflâk, Bosna,
Macaristan ve Mora üzerine seferler düzenlendi. İtibarı bu zaferle bir kat daha artan Yıldırım,
Niğbolu dönüşünde Anadolu birliğini kurmaya yönelik nihaî adımları atmaya başlayacaktır.
Ankara Savaşı: I. Bâyezid, topraklarını Fırat boylarına kadar genişlettiği sırada, Timur da
İran, Azerbaycan ve Irak'ı ele geçirmişti. Bu arada, bazı Anadolu beyleri Timur'a sığınırken,
Celayirli Ahmet ve Karakoyunlu Kara Yusuf da I. Bâyezid’in yanına kaçmıştı. Böylece iki
devlet birbirine komşu olmuştu, ancak iki hükümdar da aynı hedefe, Türk dünyasının
226


önderliğine oynuyorlardı. Bu bağlamda Timur ile Ankara Çubuk Ovası'nda karşılayan I.
Bâyezid, bazı askerlerin saf değiştirmesi ve Kara Tatarların Osmanlı ordusunun arkasını
çevirmesi sebebiyle savaşı kaybetti ve esir alındı (26 Temmuz 1402). Timur, Anadolu
beyliklerini tekrar ihya ederek Anadolu Türk birliğini parçalamış, Balkanlardaki Türk
ilerleyişini durdurmuştur. Esir düşen Yıldırım, yedi ay boyunca Timur'un yanında şehir şehir
dolaştırıldıktan sonra üzüntüsünden ölmüştür. Savaş sonrası ortaya çıkan Fetret Devri (14021413)
boyunca, Yıldırım'ın oğulları arasında taht mücadeleleri yaşanmıştır.
Çelebi Mehmed (1413-1421), kardeşleri Süleyman, İsa ve Musa çelebileri bertaraf ettikten
sonra Anadolu Türk birliğini yeniden tesis etmek için büyük çaba sarf etti. Karamaoğullarının
nüfûzunu kırdı. Candaroğulları Beyliği’nden Çankırı ve Canik (Samsun) bölgesini aldı.
Manisa’da isyan başlatan Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedreddin ve adamları yakalanarak idam
edildi (1420). Mustafa Çelebi’nin Selânik'te başlattığı isyan bastırıldı. Mustafa Çelebi
Bizans’a sığındı. Çelebi Mehmed öldüğü zaman Osmanlı ülkesinde sükûnet büyük oranda
tesis edilmişti (1421). Yerine oğlu II. Murad geçti.

II. Murad (1421-1451), babasının ölümü üzerine tahta çıkınca Bizans’ın desteklediği amcası
Mustafa Çelebi'nin isyanını bastırdı ve İstanbul'u kuşattı (1422). Bu defa küçük kardeşi
Mustafa'nın isyan haberini alınca kuşatmayı kaldırarak onu etkisiz hale getirdi. Ardından
isyancıların yanında yer alan Anadolu beyliklerine karşı harekete geçen II. Murad,
Candaroğlu İsfendiyar Bey'i itaat altına aldı. İzmir, Aydın ve Menteşe civarını ele geçirdi.
Germiyanoğlu Yakub Bey’in vasiyeti gereği ölümünden sonra toprakları Osmanlılara katıldı
(1428).
227


Balkanlarda da durum Osmanlılar lehine düzelmeye başladı. Fetret Devrinde elden çıkan
topraklar geri alındığı gibi, Belgrad hariç bütün Sırp toprakları Osmanlı hâkimiyetine girdi.
Gelişmeler karşısında Avrupa, Osmanlılara karşı yeni bir Haçlı seferi düzenleme kararı aldı.
Bunun üzerine II. Murad, Balkanlardaki Osmanlı varlığını tehlikeye atmamak için bölge
ülkelerinin birliğini kırmaya yönelik olarak Macarlarla Edirne-Segedin Antlaşması’nı
imzaladı (1444) ve tahttan feragat etti. Ancak küçük yaştaki oğlu II. Mehmed'in hükümdar
olmasını fırsat bilen Macarlar antlaşmayı bozup yeni bir Haçlı ittifakı oluşturdu. Bunun
üzerine II. Murad yeniden ordunun başına geçerek Haçlıları Varna’da karşıladı. Macar kralı
öldürüldü; Haçlıların lideri Jan Hünyad güçlükle kaçabildi (1444). II. Murad daha sonra,
Mora ve Arnavutluk'a sefer düzenledi. Bu arada Jan Hünyad yeniden harekete geçti. Fakat II.
Kosova Muharebesi'nde Sırplar bir kez daha büyük bir yenilgiye uğratıldı (1448). Varna ve
Kosova zaferleri Osmanlıların Balkanlardaki durumunu iyice güçlendirmiş, Bizans'ın
Avrupa’dan yardım alma umutlarını ve Haçlıların Anadolu’ya yönelik emellerini ortadan
kaldırmıştır. II. Murad 48 yaşında ölünce (1451) yerine oğlu II. Mehmed yeniden Osmanlı
tahtına geçmiş, Osmanlı Devleti artık tam bir cihan devleti olma sürecine girmiştir.
B. Yükselme Dönemi (1453-1579)
Cihan Devletinin Doğuşu: İstanbul’un fethinden 1579’da Sokullu’nun vefatına kadar olan
süre, Osmanlı Tarihi’nde yükselme dönemi olarak adlandırılır. Bu dönemde Osmanlı Devleti,
bir bölge gücü olmaktan öteye geçmiş, üç kıtaya yayılmış, Akdeniz ve Karadeniz’e hâkim
olarak dünyanın en güçlü devleti durumuna yükselmiş, başka bir tabirle cihan devleti veya
imparatorluk haline gelmiştir. Devlet teşkilâtı, toprak sistemi, ordu, sanat, bilim ve edebiyat
sahalarında zirveye ulaşmıştır. Cihan devleti olmanın bir gereği olarak farklı
ırk, din ve
kültüre mensup insanların bir arada barış içinde yaşadığı bir ülke olmuştur. Osmanlılar
Yavuz’dan itibaren İslâm dünyasının önderi olarak halifelik görevini de üstlenmişlerdir.
II. Mehmed (1451-1481), Osmanlı coğrafyasında bir adacık hâlinde kalan Bizans'ı dinî,
siyasî ve ekonomik sebeplerle ortadan kaldırmayı öncelikli hedef olarak belirlemişti. İlkin
Sırbistan ve Eflâk ile antlaşma imzalayıp arkasından Karamanoğlu tehlikesini, geçici de olsa
bertaraf etti. Sonra, ulaşabilecek yardımları önlemek için Boğaz'ın Avrupa yakasına Rumeli
Hisar'ını yaptırarak kuşatma hazırlıklarını tamamladı. 29 Mayıs 1453'teki nihaî harekâtla
Kostantiniyye/İstanbul’u fethetti ve Fâtih unvânını aldı. Böylece İslâm’ın ilk dönemlerinden
beri devam eden Kostantiniyye’nin fethi hedefine ulaşılmış oldu. Bu fethin sonuçları büyük
olmuştur. Bu sayede Osmanlı Devleti, Asya ve Avrupa topraklarını birleştirip boğazlara
hâkim olarak tam bir cihan devleti haline gelmiş, İslâm dünyası ve Avrupa içinde büyük bir
prestij ve güç kazanmıştır. Bu fetih Avrupa için ise çağ açıp, çağ kapayan bir olaydır. Katolik
Avrupa'nın, Ortodoks dünyasıyla bütünleşme çabaları, İstanbul'un fethiyle önlenmiş, aksine
Fâtih Balkanları da tamamen ele geçirmek suretiyle kısa zamanda Ortodoksları himayesi
altına almıştır.
Batı Politikası: Fâtih İstanbul'un fethinden sonra, kendisini kadim Doğu Roma/Bizans
İmparatorluğu’nun vârisi gibi görmüş olmalı ki bu imparatorluğa ait bütün toprakları
hâkimiyeti altında birleştirmek istemiştir. Böylece Bizans'ın yeniden dirilmesini önleyeceği
gibi, ekonomik ve siyasî açıdan da nüfûz alanını genişletebilecekti. Bu anlayış içinde
228


Sırbistan (1454-1459), Mora (1465), Eflâk ve Boğdan (1456-1476), Arnavutluk (1479) ve
Bosna-Hersek (1465-1483)’i fethetti. Bogomil mezhebindeki Bosnalılara çok iyi davrandı. Bu
siyaset, hem Katolikler, hem de Ortodokslar tarafından çeşitli baskılara maruz bırakılan
Bogomilleri, Osmanlı yönetimine ısındırmış; onlar da sağlanan din ve vicdan hürriyetinden
etkilenerek zamanla Müslüman olmuşlardı. İşte bu Müslüman Bosnalılara Boşnak
denilmektedir.
Fâtih, yine batı siyâseti çerçevesinde Ege adalarını Osmanlı topraklarına kattı (1456-1467).
Gedik Ahmet Paşa komutasındaki Osmanlı donanması, Napoli Krallığı’nın elindeki
Otranto'yu fethedip, Güney İtalya'ya akınlar düzenledi (1480). Fakat Fâtih'in ölümünden
sonra başa geçen II. Bâyezid, Ahmed Paşa’yı geri çağırınca İtalyanlar bu kaleyi geri
almışlardır. Fâtih döneminde Batı’da Osmanlıların karada en güçlü komşusu ve rakibi
Macarlar, denizde ise Venedik idi. Macaristan'a yüzlerce başarılı akın düzenlenmiş; keza
güçlü donanmasıyla Mora ve Ege'deki adalara sahip olmak isteyen Venedik, Osmanlılar
karşısında istediği sonucu alamamış ve 1479’da imzalanan bir antlaşmayla vergi vermeyi
kabul etmiştir.
Doğu Politikası: Fâtih, Türk birliğini ve ticaret güvenliğini sağlamak için Anadolu’ya yöneldi.
Amasra (1459), Candaroğulları (1460) ve Trabzon Rum İmparatorluğu (1461)’nu ele geçirdi.
Ardından 1473'te Otlukbeli mevkiinde kazandığı büyük zaferle Akkoyunluları bir tehlike
olmaktan çıkardı. Karamanlı Beyliği’ni tamamen ortadan kaldırdı (1483). Fâtih'in
hedeflerinden biri de Ceneviz kolonilerini ve önemli ticaret limanlarını alarak Karadeniz'i tam
bir Türk gölü haline getirmekti. Gedik Ahmet Paşa komutasındaki donanma 1475’de Kefe,
Azak ve Menkup iskele ve kalelerini aldı. 1478’de Kırım Hanlığı da Osmanlı hâkimiyetine
girdi. Böylece Osmanlılar bir yandan Kafkas Türkleri ile ilişkilerini başlatırken, bir yandan da
batıya karşı 350 yıl boyunca en güçlü müttefikleri olan Kırım hanlarını kazanmış oldular.
Fâtih, askerî ve siyasî başarılarını ilim, sanat ve kültür faaliyetleri ile taçlandırmıştır.
İstanbul’u bir dünya başkenti yapma yolunda, bir yandan Türkistan, İran, Hindistan ve
Mısır’dan Müslüman âlimleri davet etmiş, diğer yandan Bizanslı filozof ve bilginleri
korumuş, İtalya’dan ressam Bellini’yi davet etmiştir. 1481’de ölünce yerine oğlu II. Bâyezid
geçmiştir.
II. Bâyezid (1481-1512) daha çok taht kavgalarından kaynaklanan iç sorunların çözümüyle
meşgul olmuştur. Özellikle Cem Sultan’ın faaliyetleri merkezî otoriteyi sarsmıştır. Bu
gelişmeler, fetihleri durdururken, içeride de Türk yöneticiler ile devşirmeler arasındaki
rekabeti körüklemiştir. Onun zamanında Boğdan Seferi (1484) ile kuzey ticaretinin zengin
limanları Kili ve Akkerman alınmış, bir dizi deniz muharebesi (1499-1502) ile Venedik’ten
Modon, Koron, Navarin, İnebahtı limanları kazanılmış, Safevîlerin Tekeli yöresinde
başlattıkları
Şah Kulu isyanı bastırılmıştır.
Dönemin en önemli olaylarından biri de Endülüs Müslümanları
ve Yahudilerine yapılan
yardımlardır (1487). Bu çerçevede Osmanlı donanması, İspanyolların kıyımından ve
zulmünden kaçmak isteyen Müslümanları Kuzey Afrika kıyılarına, Yahudileri de Osmanlı
topraklarına taşımıştır.
229


Yavuz Sultan Selim (1512-1520), İslâm dünyasını tek çatı altında toplamayı en büyük hedef
olarak belirlemişti. Ateşli silaha sahip olan Yavuz bu gaye ile Anadolu'daki mezhep
mücadelesine son vermek için Safevî hükümdarı
Şah İsmail’i Çaldıran'da yenerek (1514)
Tebriz’e kadar ilerledi. Ardından İslâm dünyasına yönelik siyasetinin önündeki en büyük
engel olarak gördüğü Memluklere dönerek himayelerindeki Dulkadirlilere son verdi (1515).
Memluk sultanı Kansu Gavri’yi Halep'in kuzeyindeki Mercidabık’da mağlup etti (1516). Kışı
Şam'da geçirip yeni Memluk sultanı Tomanbay’ı Kahire'nin kuzeyindeki Ridaniye (1517)’de
ağır bir yenilgiye uğratarak bu devlete son verdi. Bu sefer sonunda Suriye, Filistin, Mısır ve
Hicaz Osmanlı hâkimiyetine girdi. Bu arada Baharat ticaret yolu da Hint Okyanusu’na açılan
Osmanlıların kontrolüne girdi. Mekke şerifi şehrin anahtarını ve Kutsal Emanetleri Yavuz
Sultan Selim'e sunarak itaatini bildirdi. İslâm dünyasının en büyük siyâsî gücü konumuna
yükselen Osmanlılar, halifeliği de üstlenerek tüm Müslümanların koruyuculuğunu
benimsediler.
Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566), babası Yavuz’un ardından tahta geçti. Onun kırk altı
yıllık saltanatı Osmanlı Devleti’nin siyasî, askerî, ekonomik ve kültürel yönlerden zirvesi
olarak kabul edilir. Bu sebeple dost düşman herkes ona Kanunî, Muhteşem, Büyük Türk gibi
lâkaplarla hitap etmiştir. İktidarı boyunca on üç büyük sefer düzenlemiş, yaklaşık 6,5 milyon
km2 olarak devraldığı Osmanlı topraklarını takriben 15 milyon km2 ye çıkarmayı başarmıştır.
(Avrupa'da 2 milyon km2, Asya'da 4 milyon km2, Afrika'da da 9 milyon km2).
Bu dönemde Osmanlılar, batıda Macarlar, Avusturyalılar ve Almanlar, doğuda İran,
denizlerde Venedik, Papalık, Rodos ve Malta donanmaları, Hind Okyanusu’nda Portekiz ve
İspanyollarla savaşmışlardır. Avrupa'da önemli dinî ve siyâsî değişiklikler yaşanmış, güçlü
Macar Krallığı’nın Osmanlı hâkimiyetine girmesinden sonra, Kutsal Roma-Cermen
İmparatoru Şarlken en ciddî rakip hâline gelmiş, onun himayesindeki Avusturya Arşidükalığı,
Osmanlılara komşu olmuştur. Bu sırada gelişmeye başlayan Protestanlık, Batı Avrupa'da
mezhep çatışmalarını
şiddetlendirirken, Doğu Avrupa'da da Lehistan ve Ortodoks Rusya
güçlenmeye başlamıştı. Kanunî, başta Katolikler ve Protestanlar arasındakiler olmak üzere
Avrupa'daki dinî ve siyâsî ayrışma ve çekişmeleri desteklemeyi bir devlet politikası hâline
getirmiştir.
Kanunî döneminin en önemli dış olaylarından biri Macaristan ile ilişkilerdir. Kanunî, önce
Avrupa içlerine yapılacak akınlar için bir sıçrama noktası olan Belgrad’ı fethetti (1521).
Macar kralı II. Layoş (Lui)’un Roma-Germen İmparatorluğu ve Avusturya’dan aldığı destekle
oluşturduğu müttefik kuvvetleri Mohaç Meydan Muharebesi’nde (1526) yenerek Budin
(Budapeşte) dahil Macaristan'ın bir bölümünü ilhak etti.
Osmanlı-Avusturya İlişkileri: Gerçek anlamda Kanunî döneminde başlayan Osmanlı-
Avusturya ilişkilerinin temelinde Macaristan’a hâkim olma isteği yatar. Avusturya,
Osmanlıların Macaristan siyasetinden rahatsızlık duyarak Budin’i işgal edince Kanunî, tarihte
I. Viyana Kuşatması (1529) olarak bilinen askerî seferi düzenledi. Ancak kışın bastırması
üzerine geri dönmek zorunda kaldı. Avusturya arşidükü Ferdinand, Budin'i tekrar alınca
Kanunî Alman Seferi (1533) adıyla bilinen askerî harekâtla işgal edilen yerleri geri aldı.
İstanbul'da yapılan antlaşmaya göre Ferdinand, Macaristan üzerinde hak talep etmeyecek,
230


Osmanlı hâkimiyetini tanıyacak ve elindeki Macaristan'a ait topraklar için Osmanlılara vergi
verecekti. Fakat, Macar kralının ölümünü fırsat bilerek antlaşmayı bozması üzerine, Kanunî
1562'de Macaristan'ı tekrar alarak Erdel Beylerbeyliği’ni oluşturdu. Son seferini Avusturya'ya
karşı yapan Kanunî Zigetvar Kalesi kuşatması sırasında hastalanarak öldü (1566).
Osmanlı-Fransız İlişkileri: Kanunî’nin Fransa politikasının esası, Fransa’yı yanına çekerek
Avrupa Hıristiyan birliğini parçalayıp kıta üzerinde etkin olmak ve coğrafî keşifler sonunda
zayıflayan Akdeniz ticaretini yeniden canlandırmaktı. Bunun için beklenen fırsat da pek
gecikmeden doğmuştu. Avrupa birliğini sağlamak yolundaki Roma-Cermen İmparatoru
Şarlken’e esir düşen Fransız kralı Fransuva, Kanunî’den yardım istemişti. Kanunî, Şarlken'e
karşı bir müttefik kazanmak ve Avrupa Hıristiyan birliğini parçalamak için buna olumlu
cevap verdi. 1535’de iki ülke arasında ticaret ve dostluk antlaşması imzalandı. Antlaşma ile
her iki ülke serbest ticaret hakkı elde etmiş ve bu haklar iki hükümdarın yaşadığı sürece de
geçerli olmuştur. Ancak, kapitülasyon (Osmanlı literatüründe Uhûd-ı Atik, İmtiyazât-ı
Mahsûsa) adıyla tarihe geçecek olan bu ticarî imtiyazlar/ayrıcalıklar, Kanunî’den sonra
sürekli hâle getirilmiş, sonraki devlet adamlarının basiretsizliği sebebiyle tek taraflı işlemeye
başlamış ve başka devletlere de benzer imtiyazların tanınmasıyla Osmanlı ekonomisi giderek
dışa bağımlı hâle gelmiştir.
Osmanlı-İran ilişkileri: Safevîlerin; Venedik ve Avusturya’ya ittifak teklif etmeleri, sınırdaki
bazı beylerin kendisine sığınmasına izin vermeleri ve Osmanlı ordusu Batı’ya yöneldiğinde
Doğu Anadolu’ya saldırmaları zaten var olan gerginliği artırmıştı. Bu sebeple, Kanunî,
Irakeyn Seferi (iki Irak; Irak-ı Acem ve Irak-ı Arap) diye bilinen askerî harekâtla (1534)
Tebriz ve Bağdat’ı topraklarına kattı. Daha sonraki gelişmelerle birlikte I. Tahmasb nihayet
Amasya Antlaşması (1555)’nı imzaladı. Antlaşma ile Bağdat, Erivan, Tebriz ve Doğu
Anadolu Osmanlılara bırakıldı. Böylece, Osmanlı Devleti sınırları Hind Okyanusu’na kadar
dayanmış oldu.
Hint Seferleri: Portekizlilerin Hindistan’da hâkimiyet kurarak Baharat Yolunu kontrollerine
almak istemeleri, Hac yollarını ve Hicaz’ı tehdit etmeleri, bölge Müslümanlarının
Osmanlılardan yardım istemesi gibi sebeplerle Osmanlı donanması, Kızıl Deniz ve Hint
Okyanusu’nda da faaliyetlerde bulunmuştur (1538-1553). Uzak denizlerde istenilen sonuçlar
elde edilememişse de Sudan, Yemen ve Habeşistan ele geçirilmiştir.
Akdeniz’de Hâkimiyet Mücadelesi: Coğrafî keşiflerle birlikte, denizcilikte ilerleyen Avrupa,
Akdeniz’de üstün duruma geçmişti. Rodos, Kıbrıs, Girit, Malta gibi adalara yerleşen
Hıristiyan korsanlar Osmanlı deniz ticaretine zarar veriyorlardı. Akdeniz hâkimiyetini
sağlamayı düşünen Osmanlı, ilkin Rodos ve çevresindeki adacıkları ele geçirmiştir (1522).
Cezayir'i 1533’de Osmanlılara bırakarak kaptan-ı deryâlık görevini kabul eden Hayreddin
Paşa (Barboros/Hızır Reis) ve kardeşleri Akdeniz sahillerindeki birçok yerin Osmanlılara
geçmesini sağlamışlardır. Hayreddin Paşa, 1538’de Andrea Doria komutasındaki Haçlı
donanmasını Preveze'de büyük bir bozguna uğratarak Akdeniz'in tek hâkimi olduğunu bütün
dünyaya kabul ettirdi. Turgut Reis de Trablusgarb’ı fethedip (1551), Preveze'den sonraki en
büyük deniz zaferi sayılan Cerbe Savaşı’nı kazandı.
231


Kanunî Sonrası: Kanunî’den sonra tahta geçen II. Selim (1566-1574) selefinin evsafında
olmasa da güçlü fetih ruhu bir süre daha devam etmiştir. Bu başarılarda sadrazam Sokullu
Mehmed Paşa'nın rolü büyüktür. Bu dönemde Venedik'e bağlı Kıbrıs’ı Lâlâ Mustafa Paşa ele
geçirip (1571), Anadolu'dan getirdiği Türkleri yerleştirmiştir. Bu gelişmeler üzerine Venedik,
İspanya, Malta donanmaları, Papalık ve diğer bazı Avrupa devletlerinin de desteği ile
oluşturulan müşterek Haçlı donanması, İnebahtı önlerinde Osmanlı donanmasını imha etmiştir
(1571). Sokullu kısa zamanda donanmayı yenileyerek Kılıç Ali Paşa komutasında tekrar
Akdeniz'e indirmiştir.
Bu esnada tahta geçen III. Murad (1574-1595) devrinde, Rus ve Şiî baskısına son vermek
amacıyla düzenlenen bir seferle (1581) Kafkasya Osmanlı kontrolüne girdi. Bu arada,
Türkistan Türkleri ile irtibatı sağlamak, Rusya’nın ilerleyişini durdurmak, İran ile savaşlarda
donanmadan yararlanmak, İpek Yolunu canlandırmak ve Kafkasya’nın tamamına hâkim
olmak için Don ve Volga nehirlerini birleştirmeyi amaçlayan kanal projesi ile; Avrupa’nın
Hind Okyanusu’ndaki üstünlüğüne son vermek, Güney Asya Müslümanlarını Avrupa’nın
baskısından kurtarmak ve baharatın kaynağına giden en kısa yolu elde etmek için yapılan
Süveyş Kanalı teşebbüsü Sokullu'nun 1579'daki ölümü üzerine akim kaldı.
C. Duraklama Dönemi (1579-1699)
Fetihler kısmen devam etmekle birlikte, Sokullu’nun ölümü ile Karlofça Antlaşması (1699)
arasındaki zaman dilimi Osmanlıların duraklama dönemi kabul edilir. Başlıca sebepleri;
yönetim, ordu, ilmiye sınıfı ve eğitimdeki yozlaşmalar, ekonomik durgunluk, timar siteminin
bozulması, isyanlar, nüfus artışının getirdiği sosyal sıkıntılar, geleneksel toplum yapısının
değişmesi olarak sıralanabilir. Buna ilaveten Osmanlı Devleti, doğuda Azerbaycan, Hazar
Denizi ve İran dağlarına, batıda Orta Almanya ve Adriyatik hattına, güneyde Umman ve
Habeşistan’a, kuzeyde Kırım ve Ukrayna bozkırlarına kadar genişlemiş, çöllere, okyanuslara
ve güçlü devletlere dayanan coğrafyası, 22 milyon km2 lik yüzölçümü ile doğal sınırlarına
ulaşmıştı. Bir yandan da Avrupa’da güçlü devletler ortaya çıkmaya başlamış, coğrafî
keşiflerle dünya ticaret yolları denizlere kaymış, Avrupa ilim ve teknolojide önemli
ilerlemeler kaydetmiş, Reform ve Rönesans haraketlerini yaşamıştı.
III. Mehmed (1595-1604) zamanında Avusturya'ya karşı Eğri, Kanije ve Haçova zaferleri
elde edilmişse de I. Ahmed (1604-1617), Zitvatorok Antlaşmasını imzalayarak (1606),
Avusturya İmparatoru’nun Osmanlı Sultanı’na denkliğini ve böylece Avrupa devletleri ile
hukukî eşitliğini, Avrupa'daki üstünlüğünün sona erdiğini, kabul etmiştir.
I. Mustafa'nın ölmesiyle, genç yaşta tahta geçen IV. Murad (1623-1640)’ın ilk yıllarında
idarî inisiyatif valide Kösem Sultan'da kalmıştır. Ancak saraydaki huzursuzluk ve
Anadolu'daki isyanların tehlikeli boyutlara ulaşması üzerine 1632'de duruma müdahale eden
padişah kısa zamanda otoriteyi tesis etmiştir. Sert tedbirlerle nifak çıkaranları, kardeşleri ve
şeyhülislâm da dahil, öldürtmekten çekinmemiş, boşalan devlet hazinesine yeniden çeki
düzen vermiştir. Kendisini yeterice güçlü hissedince Bağdat’ı 1638’de Safevîlerden geri
almış, Kasr-ı
Şirin Antlaşması
(1639) ile bugünkü sınırlara yakın Türk-İran sınırı çizilmiştir.
232


IV. Murad'ın ölümü üzerine yerine geçen I. İbrahim (1640-1648) zamanında devlet her
alanda geriledi. Sonunda öldürülüp çocuk yaştaki IV. Mehmed (1648-1687) tahta çıkarıldı.
Bu arada Harem ve Yeniçeri Ocağı devlet işlerine istedikleri gibi müdahale eder olmuşlardı.
Bu gidişat 1656'da Köprülü Mehmed Paşa'nın sadrazamlığa getirilmesine kadar devam etti.
Köprülü Mehmed Paşa ve onun ailesinden gelen diğer sadrazamlar XVIII. yüzyıl başlarına
kadar Osmanlı
İmparatorluğu’nda belirleyici rol oynamışlardır. Köprülüler Devri olarak da
bilinen bu dönemde geçici de olsa istikrar sağlanmış ve son fetihler gerçekleştirilmiştir.
Köprülü Mehmed Paşa’nın ölümü üzerine sadrazamlığa daha geniş yetkilerle oğlu Köprülü
Fazıl Ahmet Paşa getirildi (1661). Fazıl Ahmet Paşa Uyvar Seferi ile Erdel, Uyvar ve Neograt
kalelerinin Osmanlı hâkimiyetinde olduğunu Avusturya’ya kabul ettirdi. 1669’da Girit,
1676’da da Podolya Osmanlı topraklarına katıldı. Fazıl Ahmet Paşa'nın genç yaşta ölmesi
üzerine Köprülü'nün damadı Kara Mustafa Paşa sadrazamlığa getirildi (1676). Osmanlıları
yeniden Avrupa'daki en geniş sınırlara ulaştırmak isteyen Kara Mustafa Paşa, Katolik
Avusturya'ya karşı isyan eden Protestan Macarları himayesine aldı. Ancak Viyana Bozgunu
(1683) sadrazamın hayatına mal olmuştu. Bozgun Avrupa’da büyük sevinçle karşılandı.
Papa’nın gayretiyle Türkleri Avrupa’dan atmak için Kutsal İttifak (Avusturya, Lehistan,
Malta, Venedik ve Rusya) oluşturuldu (1696).
Duraklama döneminin en önemli vasıflarından biri de iç isyanlardır. XVII. yüzyılda; uzun
savaşlar, ehliyetsiz idareciler, liyâkatin yerini iltimas ve rüşvetin alması, buna bağlı olarak
devletin askerî ve iktisadî düzeninin temelini oluşturan tımar sisteminin bozulmaya başlaması
gibi hususlar, halkın huzur ve asayişini sarsmış, pek çok isyanın çıkmasını, devlet nizamının
sarsılmasını beraberinde getirmiştir. Bu isyanları üç grupta toplamak mümkündür; Taşrada
çıkan Celalî İsyanları, Eyalet İsyanları ve İstanbul merkezli Kapıkulu İsyanları. Celalî
isyanlarının en önemli sebepleri, yukarıda da belirttiğimiz gibi, devletin uzayan savaşlara
bağlı olarak azalan gelirlerini karşılayabilmek için vergileri artırması, tımar sistemindeki
bozulmalar ve köylünün artan vergilere karşı huzursuzlukları idi. Kalenderoğlu, Karayazıcı,
Deli Hasan gibi Celâlî isyanlarına, medrese öğrencisi suhteler ve başıboş leventlerin isyanları
da eklenince devlet, bunları bastırmakta oldukça zorlandı. İsyanlar yüzünden özellikle
Anadolu'da dirlik ve düzenlik kalmadığı gibi, iktisadî hayat da çökme noktasına geldi. Yine
otorite boşluğu nedeniyle Erzurum, Sivas gibi bölgelerin valileri ile; Yemen, Bağdat, Eflâk,
Boğdan gibi eyaletlerin yerli yöneticileri de isyan etmişlerdi.
Osmanlı eğitim sisteminin bozulmasının sebeplerinin başında Beşik Ulemâlığı denilen
uygulama gelmektedir. Buna göre göre müderrislerin çocukları doğduğu andan itibaren
beşikte iken ilmiye kütüklerine kaydedilerek ulemâ sınıfına dahil ediliyorlardı.
Doğrudan Sarayı hedef alan Yeniçeri isyanlarının asıl sebebi ise, ulûfelerini zamanında
alamamaları idi. Bozulan Yeniçeri Ocağı'nı düzeltmek isteyen II. Osman (1618-1622),
yeniçerilerin hışmına uğramıştır. Sarayı basan isyancılar I. Mustafa'yı tahta oturtmuşlar, Genç
Osman'ı da Yedikule zindanlarında katletmişlerdir. Bu olay yeniçerilerin bir padişahı tahttan
düşürüp, katletmelerinin ilk örneğidir. Bu dönemde Yeniçeriler Ocak, devlet içindir yerine
Devlet, ocak içindir anlayışına kapılmışlardır.
233


Osmanlıların dört cephede Kutsal İttifak’a karşı verdiği mücadele sırasında, içte de
huzursuzluk artmaktaydı. IV. Mehmed’ten sonra tahta çıkan II. Süleyman (1687-1691) ve II.
Ahmed (1691-1695) devirlerinde de huzursuzluk devam etti.
II. Mustafa (1695-1703), Viyana bozgunu ve ardından gelen toprak kayıplarını önlemek
amacıyla üç kez Avusturya'ya sefer düzenledi. Son seferde Osmanlı ordusu Zenta’da
yenilmesi üzerine ittifak güçleriyle Karlofça Antlaşması imzalandı (1699). Bu antlaşma ile
Osmanlılar Batı’da ilk kez ciddî topraklar kaybetmişlerdir. Macaristan'ın büyük bir bölümü ve
Erdel Avusturya'ya, Dalmaçya kıyıları ve Mora Venediklilere, Podolya ve Ukrayna ise
Lehistan'a bırakılıyordu. Rusya ile yapılan İstanbul Antlaşması ile de Azak Kalesi’nin
Rusya’ya terki ve İstanbul'da daimî bir elçi bulundurmaları kabul ediliyordu. Ayrıca Karlofça
ile, Osmanlıların Avrupa’daki hâkimiyetine son verilmiş, Batılı devletler savunmadan
saldırıya geçmişlerdir.
D. Gerileme Dönemi (1699-1792)
Karlofça Antlaşması (1699) ile Yaş Antlaşması (1792) arasındaki bu süreçte Osmanlı
yönetimi, ıslahât yaparak devleti eski gücüne kavuşturmak ve kaybettiği toprakları geri almak
için çaba sarf etmiştir. Bu çerçevede Rusya, Avusturya, Venedik ve İran ile uzun süren
savaşlar daha fazla toprak kaybına sebep olmuştur.
Bu dönemin en bariz olaylarından biri kendini Edirne’de av ve eğlenceye veren II.
Mustafa’nın, Edirne Vakası adı verilen bir ayaklanma ile tahtan indirilip yerine III. Ahmed
(1703-1730)’in geçirilmesidir.
Rusya ile İlişkiler: Rusya bu dönemde, sıcak denizlere inmek, Ortodokslara sahip çıkarak
Balkanlarda hâkimiyet kurmak ve Boğazlarda söz sahibi olmak gibi sebeplerle Osmanlı
coğrafyasına olan ilgisini artırmıştır. Bu arada İsveç Kralı XII. Şarl’ın Osmanlı topraklarına
kaçması üzerine Rusya ile yapılan Prut savaşını Osmanlılar kazanmıştır (1711). Yapılan
antlaşma ile Azak Osmanlılara terk edilirken Ruslar Lehistan’ın iç işlerinden elini çekmiştir.
Osmanlı-Venedik ve Avusturya Savaşları: Karadağ'da isyan çıkartan Venedik'e karşı açılan
savaşlarda Mora kurtarıldı. (1715). Ancak Osmanlılar, imzalamak zorunda kaldıkları
Pasarofça Antlaşması ile (1718), Temeşvar ve Belgrad ile birlikte Küçük Eflâk ve Kuzey
Sırbistan'ı Avusturya'ya bıraktı. Dalmaçya kıyılarındaki bazı kalelerin Venedik'e terki
mukabilinde Mora korundu. Ancak Balkanların kapısı durumundaki Belgrad’ın elden çıkması
ile bölgedeki güç dengesi Avusturya lehine değişti. Bu antlaşma sonunda Osmanlılar kendileri
için taarruz döneminin bittiğini anlayıp barışçı ve savunmacı bir siyasete yöneldiler.
Avrupa’nın üstünlüğünün farkına vararak Avrupa paralelinde ıslahât başlatıldı. Lâle Devri ile
başlayan Avrupa etkisi giderek arttı.
Lâle Devri (1718-1730): Bu dönem, İstanbul’da lâle yetiştirmenin artması ve sanatta lâle
motifinin işlenmesi sebebiyle Lâle Devri adıyla anılmaktadır. Barış ortamını değerlendirmek
isteyen Osmanlılar, savunmaya geçerek Balkanlardaki sınır kalelerini tahkime ağırlık
verdikleri gibi bölge halkını yanında tutmak için vergi indirimi siyaseti izlediler. Dönemin
ünlü vezir-i azamı Damat İbrahim Paşa, Avrupa'yı iyi tanımak için bu kıtadaki bir kısım
234


ülkelerin başkentlerine elçiler gönderdi. Bu dönemde matbaanın açılması, çini ve kumaş
fabrikaları kurulması gibi bazı yenilikler yapılmışsa da, III. Ahmed ve saray çevresinin şaşalı
eğlenceleri ve harcamaları huzursuzluğu artırmaktaydı. Damat İbrahim Paşa'nın, İran'a karşı
başlatılan savaşta (1722) kesin netice alamaması, bu arada Tebriz'i gizlice İran'a terk ettiği
haberi, muhalefetin harekete geçmesine yetti. Patrona Halil İsyanı’nda Damat İbrahim ve III.
Ahmet öldürülüp (1730) dönem sona erdirildi.
Tahta geçen I. Mahmud (1730-1754) zamanında, Kafkasya’daki bazı sınır olaylarını bahane
eden Rusya, Kırım Tatarlarına karşı büyük bir saldırı başlatıp Azak ve Bahçesaray’ı aldı
(1739). Bunun üzerine Fransa'nın da teşvikiyle Osmanlılar, Rusya'ya savaş ilan etti. Bu arada
Rusya'nın yanında yer alan Avusturya da, Eflâk ve Boğdan'a girdi. Osmanlıların cephelerde
kazandıkları başarılar ile Prusya, Fransa ve İsveç'in Bab-ı Ali’ye yakınlaşması, Rusya ve
Avusturya'yı barışa zorladı. Savaş sırasında tekrar Osmanlıların eline geçen Belgrad'da bir
antlaşma imzalandı (1739). Belgrat Antlaşması’yla, Avusturya, Pasarofça Antlaşması’yla elde
ettiği tüm topraklardan geri çekildi. Ruslar da Azak'ı terk ederek kıyı ve deniz ticaretinin
Osmanlı gemileriyle yapılmasını kabul ettiler. Bu antlaşma geçici de olsa Osmanlıların
toparlanmasını sağladı. Rusların, çöküş dönemine giren Safevîlerin elindeki Azerbaycan ve
Dağıstan'ı işgal etmesi üzerine Şirvan halkının yardım çağrılarına kulak veren Osmanlılar da
Güney Azerbaycan'ı topraklarına kattılar. Şah Tahmasb da 1732'de Osmanlılar ile barış
imzaladı.
I. Mahmut döneminde askerî sahada ıslahât başlatılmıştır. Fransız asıllı Humbaracı Ahmet
Paşa, Humbaracı Ocağı'nı kurarak (1734), Osmanlı ülkesinde Avrupaî savaş tekniklerini
hayata geçirdi. III. Osman (1754-1757) ve III. Mustafa (1757-1773) zamanında da
Tophâne’nin ıslahı, yeni ve güçlü topların dökülmesi, donanmanın yenilenmesi gibi bir kısım
gelişmeler gerçekleştirilmiştir.
XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devleti, başta Rusya olmak üzere Batılı
devletlerin istilası ile karşı karşıya kaldı. 1768 Osmanlı-Rusya savaşı sonunda Ruslar,
Baserabya ve Kırım'ı işgal etmişler, Mora Rumlarını isyana kışkırtmışlar, Osmanlı
donanmasını yakmışlardır. Ruslarla, I. Abdulhamid (1773-1789)’in başa geçmesinden sonra
imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) ile Kırım Hanlığı Osmanlı Devleti’nden
kopartılarak sözde bağımsız bir devlet olmuş; Baserabya, Eflâk, Boğdan Osmanlılarda kalmış,
ancak Azak ve Kabartay bölgesi Rus hâkimiyetine geçmiştir. Rusya bu antlaşmayla
kapitülâsyonlar kazanmış ve her yerde konsolosluk açma hakkını elde ederek, Osmanlıların iç
işlerine karışır hale gelmiştir. Nitekim 1783'te Kırım'ı ilhak eden Rusya, Karadeniz'e hâkim
olarak, sıcak denizlere inme siyasetini gerçekleştirme yönünde büyük bir adım atmış,
Ortodoksları himaye bahanesiyle de Balkanlardaki nüfûzunu kuvvetlendirmiştir. Nihaî amacı,
İstanbul'u ele geçirerek Bizans'ı yeniden diriltmek olan Rusya, Osmanlı Devleti'ni paylaşmak
üzere Avusturya ile gizli bir antlaşma yapmıştır. Antlaşmaya karşı Babıâlî, Rusya ile 1788’de
yeniden savaşa girmişse de kaybetmiştir. Bu durumda tahta çıkan III. Selim (1789-1807),
zaman kazanarak gerekli ıslahâtı yapıp devletini ve ülkesini kurtarmak için Avusturya ile
Ziştovi Antlaşması (1791)’nı; Rusya ile de, Yaş Antlaşması (1792)’nı imzaladı.
235


E. Dağılma Dönemi (1792-1922)
Osmanlı Devleti, varlığını devam ettirmek için, bir yandan ıslahât adıyla Avrupaî tarzdaki
yenileşme hareketlerini sürdürürken, bir yandan da Avrupa’daki rekabetten yararlanarak,
denge politikaları izlemiştir. Bu dönemde Avrupa’daki her büyük devletin Osmanlı üzerinde
farklı bir hesabı vardı. Rusya, Panslavcılık siyaseti çerçevesinde hem Balkanlardaki
Ortodoksları himaye etmeye çalışıyor hem de sıcak denizlere inmek istiyordu. Balkanlarda
hâkimiyet kurmak için çalışan Avusturya’nın çıkarları Rusya ile çatışıyordu. Hedefi başta
Doğu Akdeniz olmak üzere Osmanlı topraklarında yeni çıkarlar elde etmek olan Fransa,
Osmanlıyı parçalamak için azınlıklar arasında milliyetçiliği yaymaya çalışıyordu. Asıl amacı
başta Hindistan olmak üzere, sömürgelerine giden yolları emniyet altında tutmak olan
İngiltere, daha iyi şartlarda paylaşıma girebilmek için görünüşte Osmanlıların toprak
bütünlüğünü savunuyordu.
Özellikle askerî alanda ıslahât yapmak isteyen III. Selim, 1793’te Batılı tarzda Nizâm-ı Cedid
denilen bir ordu kurdu. Bu arada Napolyon, Mısır’ı işgale başlamıştı (1798). Cezzar Ahmet
Paşa, karşısında Akka’da yenilince (1799) Fransızlar Mısır’ı terk etmek zorunda kaldılar
(1801). 1802'de imzalanan antlaşmayla Fransa kapitülâsyon hakkını yenilemiştir. Bunu
bahane ederek Akdeniz'e inen Ruslar, Osmanlı donanmasıyla birlikte Fransa'nın elindeki bazı
adaları ele geçirmişti. Fakat Napolyon'un, Araplara yönelik propagandasının da etkisiyle
Bulgaristan ve Sırbistan'da çıkan isyanlara bir de Suriye ve Hicaz’dakiler eklenmişti.
Vehhabîler 1803-1804'te Mekke ve Medine’yi ele geçirmişlerdi.
Osmanlıların tekrar Fransa ile yakınlaşmaları, İngiliz ve Rusları harekete geçirmiş ve sonunda
Rusya, Eflak ve Boğdan'ı işgal etmişti. Bu savaş sürerken Nizâm-ı Cedid’in Rumeli’ye
kaydırılmasından memnun olmayan muhalefet, Şehzade Mustafa'nın tahrik ve teşvikiyle
birleşerek İkinci Edirne Vakası denilen büyük bir ayaklanma başlattı (1806). Müteakiben
Kabakçı Mustafa önderliğindeki isyancılar III. Selim'in yerine IV. Mustafa'yı tahta geçirip
(1807), Nizâm-ı Cedid’i lağvettirdiler. Fakat Ruscuk âyânı Alemdâr Mustafa Paşa, yenilik
taraftarlarıyla birleşip karşı darbeyle II. Mahmud’u başa geçirdi (1808) ve kendisi sadareti
üslenerek, ıslahatları devam ettirmeye çalıştı. Nizâm-ı Cedid’i, Sekbân-ı Cedid adı ile yeniden
canlandırdı. Fakat çok geçmeden çıkan bir isyanda (1809) Alemdâr Mustafa Paşa da
öldürüldü.
II. Mahmud (1808-1839) dönemi, hem gerçekleştirilen ıslahât, hem de etnik ve siyasî
isyanlarla Osmanlı Devleti'nin yol ayrımına girişini ifade eder. O, askerî alanda, Vak’a-yı
Hayriye (1826) olarak anılan bir operasyonla Yeniçeri Ocağı’nı kaldırıp Asâkir-i Mansure-i
Muhammediye adıyla yeni bir ordu kurdu. Yönetimde kabine ve nezaret (bakanlar kurulu)
şeklini benimsedi, iktisadî ve adlî sistemde değişiklik yaptı, eğitim alanında da Avrupaî tarzda
rüştiyeler, Harbiye ve Tıbbiye okulları açtı. Buna ilaveten, kılık-kıyafette, hayat tarzında da
yenilikler getirdi.
Fakat bu yenilikler Osmanlıların içinde bulundukları zorlukları aşmasına yetmediği gibi,
parçalanmayı daha da hissedilir hale getirdi. Fransız İhtilâli'nin getirdiği milliyetçi fikirlerle
temellendirilen, Avrupa devletlerinden de teşvik gören etnik ve mahallî isyanlar alevlendi.
236


1822 Mora/Yunanistan isyanı başlangıçta Mehmed Ali Paşa tarafından bastırılmışsa da
Rusya, Fransa ve İngiltere (1827), Yunanistan'ın özerk olarak kabul edilmesi yönünde tavır
aldılar. Osmanlı ve Mısır donanmasını Navarin'de, bir kaza sonucu (!) yok ettiler. Rusya
Erzurum'u ve Edirne’yi işgal ederek ilerlemeye başladı. Bunun üzerine yapılan Edirne
Antlaşması (1829) ve arkasından Londra Konferansı (1830) ile Eflâk, Boğdan ve Sırbistan'ın
özerkliği, Yunanistan'ın bağımsızlığı kabul edildi.
Bu arada Mısır Sorunu çıktı. Mısır Valisi M. Ali Paşa, yardımlarına karşılık, Bâbıâlî’den
Suriye'nin idaresini istedi. Filistin ile Suriye'ye girdi (1831), oğlu İbrahim Paşa, Batı
Anadolu’ya kadar ilerledi. Fransa ve İngiltere’nin baskısıyla M. Ali Paşa Osmanlı yönetimi
ile Kütahya Antlaşması’nı imzaladı (1833). Antlaşmayla, M. Ali Paşa’ya, Mısır, Suriye ve
Girit, oğlu İbrahim’e de Cidde ve Adana valilikleri verildi. II. Mahmud, Mısır sorunundaki
yardımlarına karşılık Rusya ile de Hünkar İskelesi Antlaşması’nı imzaladı (1833). Antlaşmaya
göre Osmanlı ile Rusya savaş durumunda birbirlerine yardım edecekler, Rusya’ya yapılacak
bir saldırıda da Osmanlı Devleti, Boğazları yabancı savaş gemilerine kapatacaktı.
II. Mahmud’un ölümü üzerine yerine I. Abdülmecid (1839-1861) geçmişti. Rusya'nın, Hünkar
İskelesi Antlaşması’na dayanarak duruma tek başına müdahale etmesini uygun bulmayan
İngiltere ve Fransa yeniden devreye girdiler. Özellikle Akdeniz’de güçlü bir Mısır istemeyen
İngiltere’nin öncülüğünde Avusturya ve Prusya'nın da katılmasıyla Londra Konferansı
toplandı (1840). Konferansta Mısır’ın hukuken Osmanlılara bağlı kalmak şartıyla M. Ali
Paşa'ya bırakılması, buna karşılık Bâbıâlî’ye yıllık 80.000 altın vergi ödemesi, Suriye, Adana
ve Girit’in Osmanlılara geri verilmesi kararlaştırıldı. Bu konferansın ardından İngiltere,
kendisi ve müttefikleri aleyhinde olduğunu düşündüğü Hünkâr İskelesi Antlaşması’nın
yürürlükten kaldırılması ve Boğazlar Sorunu’nun çözümünü öngören uluslararası bir
konferansa ev sahipliği yaptı. Toplantıya Osmanlı Devleti, Rusya, Fransa, İngiltere, Prusya ve
Avusturya katılmıştı. İmzalanan Londra Antlaşması (Temmuz 1841) ile Boğazların egemenlik
hakkı Osmanlı Devleti’ne bırakılırken, barış zamanlarında savaş gemilerine kapalı tutulması
kabul edildi. Böylece Rusya'nın elinden inisiyatif alınmış, sıcak denizlere inmesi engellenmiş
oluyordu.
Tanzimat Dönemi (1839-1876): Tanzimat’a kadarki ıslahâtlar, Osmanlı Devleti'nin büyük
oranda kendi iradesiyle uygulamaya çalıştığı, askerî, siyasî ve kültürel ihtiyaçlarını
karşılamaya yönelikti. Tanzimat ile birlikte, Avrupa devletleri Osmanlıları, kendi iradesi
dışında, yeni tedbirler almaya zorlamaktaydı. Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa'nın
hazırladığı düzenlemeler (Tanzimat), I. Abdülmecid tarafından tasdik edilmiş ve 3 Kasım
1839'da Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu / Tanzimat Fermanı adıyla ilan edilmiştir. Bu fermanda,
din ve ırk ayrımı gözetilmeksizin tüm Osmanlı tebaasının kanun önünde eşitliği, herkesin
kanunlara göre yargılanması, varlığı ölçüsünde vergilendirilmesi ve askerlik süresinin 4-5 yılı
geçmemesi gibi hükümler yer alıyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti bu dönemde Avrupaî tarzda
idarî düzenlemeler de yaptı. Bu fermanla Avrupa devletlerinin en azından bazılarının,
Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğüne saygısının kazanılması ve iç işlerine müdahalesinin
azaltılması hedeflenmekteydi. Fakat gelişen siyasî olaylar, bunun o kadar kolay olmayacağını
gösterecektir.
237


Tanzimat döneminde nispeten sağlanan barış ortamı, Rusya'nın istilacı adımlarıyla tekrar
bozulmaya başladı. Balkanlarda Panslavcı siyaset izleyen Rusya, ortaya Mukaddes Mekânlar
(Kutsal Yerler) (Kudüs ve çevresi İsa'nın doğup büyüdüğü, çarmıha gerilerek öldüğü ve
Hıristiyanlık dininin ilk yayıldığı bölge) sorununu atarak, doğrudan Osmanlı Devleti’nin
varlığını hedef almaktaydı. Avrupalılar, başlangıçta Şark Meselesi (Doğu Sorunu)’ni,
Osmanlıların toprak bütünlüğünün korunması
şeklinde ifade etmişlerse de daha sonra bunu
Osmanlı topraklarının paylaşımı sorunu hâline dönüştürmüşlerdir. Avrupa artık açıktan açığa
Osmanlı’yı
“hasta adam” olarak nitelendirmeye başlamış ve mirasını paylaşma telâşına
düşmüştür.
Bu arada Kutsal yerler sorunu Batılı devletlerarasındaki rekabeti artırdı. Fransızlar Katolik
Latin din adamlarının nüfûzlarının devamını isterken Ruslar Ortodokslara da bazı haklar
tanınmasını talep ediyorlardı. Bu bağlamda Osmanlı Devleti, durumunu muhafaza etmek ve
güçlendirmek için denge politikası izledi. Kimi zaman İngiltere, kimi zaman Fransa, kimi
zaman da Avusturya-Macaristan ile açık veya gizli ittifaklar kurdu. I. Abdülmecid, İngilizlere
yakın olan Mustafa Reşit Paşa'yı sadrazamlığa getirdi. Ruslar 1853'te, Eflâk ve Boğdan'ı istilâ
ettiler. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, Fransa ve İngiltere ile ittifak antlaşması imzaladı.
Müttefikler, Kırım Savaşı
(1854-1856)’nı ilan ederek Rusya’nın Karadeniz'deki en büyük
donanmasını Sivastopol’da ele geçirdiler (1855). Müttefiklerin yanı sıra Prusya’nın da
katıldığı
Paris Antlaşması (1856) gereğince, taraflar işgal ettikleri bölgelerden çekilecek,
Osmanlı
İmparatorluğu bir Avrupa devleti sayılacak, Karadeniz tarafsızlaştırılacak,
Osmanlıların toprak bütünlüğü ve Boğazların statüsü Avrupa'nın kefâletine verilecek,
azınlıkların haklarını iyileştirmeye dönük yeni bir ıslahât fermanı çıkarılacaktı. Bu antlaşma
Osmanlının galip devlet olarak imzaladığı son belgedir.
Zaten Kırım Savaşı sürerken, Avrupa devletleri Sultan’dan Hıristiyanlar ile Müslümanlar
arasındaki farklılıkların kaldırılmasını öngören bir fermanı yayımlamasını barış için ön şart
koşmuşlardı. Paris Antlaşması müzakere edilirken, müttefiklerin isteklerini içeren Islahât
Fermanı ilan edildi (1856). Bu fermanla, Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında eşitlik garanti
edildi. Ayrıca iç hukuk ve ticaret hukukunda yenilikler yapılıp ceza ve medenî hukukun bir
bölümü dinî esaslardan arındırıldı. Aslında Tanzimat’la başlayan bu süreç, idarî yapılanmada
da kendisini hissettirmiştir. 1868'de Şûrâ-yı Devlet ve Dîvan-ı Ahkâm-ı Adliye kurularak
buralarda hem Hıristiyanlar hem de Müslümanlar görevlendirilmiştir. Islahât Fermanı ile
getirilen düzenlemelerin uygulanması daha çok Abdülaziz (1861-1876) döneminde
gerçekleşebilmiştir.
Avrupalı güçler Islahât Fermanı’nı, Osmanlı Devleti'ne müdahale etmede bir araç olarak
kullanmışlardır. Nitekim Fransa, Dürzîlerin, Katolik Marunîlere saldırısını bahane ederek
Lübnan’a asker çıkarmıştır. Karadağ'da çıkan bir anlaşmazlık yine büyük devletlerin aracılığı
ile çözülmüştür (1862). Güçlü devletler tarafından teşvik ve tahrik edilen Sırplar ve Bulgarlar
yeni haklar elde etmiş, Eflâk ve Boğdan’ın Romanya adı altında birleşmeleri kabul edilmiştir.
Muhtariyet hakları genişletilen Mısır'da, İngiliz-Fransız nüfûz mücadelesi kızışmış, III.
Napolyon'un teşebbüsü üzerine, Sultan Abdülaziz istemediği halde Süveyş Kanalı projesini
kabul etmek zorunda kalmıştır.
238


I. Meşrutiyet Dönemi (1876-1908): Avrupa’nın desteklediği topluluklar bağımsızlık
mücadelelerine giriştiler. Girit (1868)’e ve Bulgarlara geniş haklar verildi (1875-76). Bu
sırada Genç Osmanlılar, Padişah’a karşı muhalefet başlattılar. Nihayet Mithat Paşa'nın
öncülüğünde Abdülaziz’i tahttan indirerek yeğeni V. Murad'ı başa geçirdiler (1876). Üç ay
sonra onu da azlederek Kanun-ı Esâsî (Anayasa)’yi ilân etmeye söz veren II. Abdülhamid
(1876-1909)’i tahta çıkardılar. Yeni padişah, Meşrutiyet’i ilân etti (1876). Meşrutiyet gereği
kurulacak Meclis-i Mebusan'da bütün topluluklar temsil edilebilecekti.
Bu arada Rusya, azınlıkların haklarına riayet edilmediği gerekçesi ile Osmanlı Devleti'ne
savaş ilân etti. 1293 malî yılında başladığı için “Doksanüç Harbi” diye bilinen 1877-1878
Osmanlı-Rus Savaşı askerî ve siyasî bakımdan önemli sonuçlar doğurmuştur. Harbin sürdüğü
sıkıntılı dönemde Meclis’teki azınlık mebusları, çalışmaları sekteye uğratıp bunalımın
artmasına neden oluyorlardı. Nitekim Gâzi Osman Paşa'nın büyük bir kahramanlık göstererek
beş ay savunduğu Plevne'yi aşan Ruslar, Yeşilköy'e ve Doğu'da Erzurum önlerinde kadar
gelmişlerdi. Meclis savaşın gidişatından hükümeti ve padişahı sorumlu tutarak, siyasî
tansiyonu yükseltmekteydi. II. Abdülhamid, devletin ileri gelenleri ve bazı mebuslarla yaptığı
toplantıdan bir sonuç alamayınca, etnik yapısının da karışıklığı sebebiyle çalışmaları aksayan
Meclis’i, Kanun-ı Esâsî’nin kendisine verdiği yetkiyi kullanarak kapatıp (1878), fiilen I.
Meşrutiyet’e son verdi.
Osmanlı Devleti, Harbin sonunda Rusya ile imzaladığı
Yeşilköy (Ayastefanos) Antlaşması
(1878) ile Balkanlardaki Slav kökenli halklara bazı ayrıcalıklar ve haklar tanımıştı. Ancak,
Avrupa bu gelişmeden rahatsızlık duydu. Almanya’nın girişimi ile İngiltere, Fransa,
Avusturya, Almanya, İtalya ve Rusya Osmanlı Devleti ile 13 Temmuz 1878’de Berlin
Konferansı Antlaşması’nı imzaladı. Bu antlaşma aslında Osmanlı Devleti’nin resmen
paylaşılmasıydı. Antlaşma ile Sırbistan, Karadağ ve Romanya'nın bağımsızlığı onaylandı.
Bulgaristan üçe bölünüp özerk Bulgaristan Prensliği ile Osmanlıya bağlı Doğu Rumeli eyaleti
ve Makedonya oluşturuldu. Tesalya Yunanistan’a, Kars, Ardahan ve Batum Rusya’ya Bosna-
Hersek, Osmanlıya bağlı kalmakla birlikte Avusturya’ya bırakıldı. Rumların ve Ermenilerin
yaşadıkları yerlerde ıslahât yapılması kararlaştırıldı. Bu antlaşma ile İngiltere’nin de,
Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü korumaktan vazgeçtiği anlaşıldı. İngiltere, Konferans
sırasındaki desteği (!) karşılığında Bâbıâlî’den Kıbrıs'ı üs olarak istemişti. Osmanlı bu isteği
onaylamak zorunda kalınca Kıbrıs fiilen elden çıkmış oldu (1878).
Berlin Konferansı'nın sonuçları kısa zamanda ortaya çıkmaya başlamıştı. Balkanlardan bir
pay alamayan Fransa, önceden nüfûz sahasına dahil ettiği Cezayir ile Tunus arasındaki sınır
problemini bahane ederek, Tunus’u işgal etti (1881). Fransa ile İngiltere arasında çekişmeye
sahne olan Mısır'da, İngilizler hâkimiyet kurdular (1882). Bulgaristan Prensliği, Doğu
Rumeli'de çıkan isyanı değerlendirerek (1885), bölgeyi kontrolü altına aldı. Osmanlı Devleti
Rusya'nın baskısı sonunda, Kırcaali ve Rodop dışındaki Doğu Rumeli Valiliği'ni Bulgar
Prensliği'ne bıraktı (1886). Bulgarlar 1908’de de bağımsızlıklarını ilân ettiler. Bulgar, Yunan
ve Arnavutların hak iddia ettiği Makedonya'da çıkan olaylar Osmanlı kuvvetleri tarafından
bastırıldı. Fakat, Rusya ve Avusturya devreye girerek Osmanlı hâkimiyetindeki
Makedonya'da, kendilerinden iki gözlemcinin görev yapmasını sağladılar (1893). Megalo
239


İdea adını verdiği Bizans'ı diriltme çabasındaki küçük Yunanistan, Girit’te önce özerk bir
yönetim kurulmasını (1897), sonra da adanın fiilen Yunanistan'a bırakılmasını sağladı.
Bu dönemde yapay bir Ermeni Sorunu ortaya çıkarılmıştı. Osmanlı Devleti'ne bağlılıkları
sebebiyle “millet-i sâdıka” olarak adlandırılan Ermeniler, önceleri Doğu Anadolu'yu ele
geçirmek isteyen Rusya ve ardından İngiltere tarafından kullanılmaya başladılar. Ermeni
Hınçak ve Taşnak terör örgütlerinin eylemleri İngiltere ve Rusya tarafından destekleniyordu.
Rusya, kurulacak bir Ermeni devleti ile Akdeniz ve Orta Doğu'ya sızabilecekti. Öte yandan
İngiltere de kendi himayesindeki bir Ermeni devleti ile Rusya’nın bu politikasını önlemeyi
hesaplıyordu. Her iki tarafın kullandığı Ermeni gruplar 1889'dan itibaren teröre başladılar.
Van, Erzurum ve Bitlis'te çıkan olaylar bastırıldı. Ardından İstanbul’da Osmanlı Bankası'nı
kanlı bir baskınla işgal ettiler. II. Abdülhamid’e yönelik bir suikast teşebbüsünde bulundular.
Ermeniler I. Dünya Savaşı
ve Millî Mücadele yıllarında da devlet ve Müslüman halk aleyhine
faaliyetlerini devam ettirdiler.
II. Meşrutiyet Dönemi (1908-1918): II. Abdülhamid içte ve dışta meydana gelen gelişmelerin
de etkisiyle, Mutlakiyet denen katı bir yönetim sergilemeye başlamıştı. Osmanlılık fikrinin
temsilcisi olan Sadrazam Midhat Paşa 1881'de Arabistan'a sürgüne gönderilmiş ve 1883'te
öldürülmüştü. Ali Suavî, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi aydınlar Sultan tarafından bertaraf
edilmişlerdi. Ancak devletin içinde bulunduğu buhran, muhalefetin güçlenerek büyümesine
zemin hazırlamaktaydı. Balkanlardaki çalkantıların yanı sıra ekonomik zorluklar da baş
göstermişti. Devlet iç ve dış borçlarını kapatabilmek için Batılıların elindeki Osmanlı Bankası
ile malî antlaşma imzalamak zorunda kalmıştı (1879 ve 1881). Buna göre Banka malî
yardımları karşılığında, devletin bazı gelirlerini devralıyordu. İngiliz ve Fransızların
kontrolünde kurulan Düyûn-ı Umumîye İdaresi Osmanlı ülkesini âdeta bir sömürge hâline
getirecektir.
Genç Türkler (Jön Türkler) adıyla bilinen Meşrutiyet taraftarları, İstanbul'da İttihad-ı Osmanî
derneğini kurmuşlar ve 1894/95'te İttihat ve Terakkî Cemiyeti adını almışlardı. Selanik'te
Enver ve Niyazi beyler gibi subayların da katılmasıyla güçlenen İttihatçılar, Osmanlı
Devleti’nin ancak Kanun-ı Esasî’nin yeniden yürürlüğe konması ile kurtarılabileceğini
düşünüyorlardı. Baskılar üzerine II. Abdülhamid Kanun-ı Esasî’yi yürürlüğe koyarak II.
Meşrutiyet’i ilân etti (23 Temmuz 1908). 17 Aralık 1908'de Meclis yeniden açıldı. Yapılan
seçimlerde İttihat ve Terakkî Fırkası büyük bir başarı sağladı.
Ancak bu gelişmeler esnasında Bulgaristan bağımsızlığını elde etmiş, Girit Meclisi
Yunanistan’a katılma kararı almış, Avusturya Bosna-Hersek’i fiilen ilhak etmişti (1908).
Millî bir politika izlemeyi amaçlayan İttihatçılar, olumsuz gelişmelerin de etkisiyle gittikçe
otoriter bir idare oluşturmaya başladılar. Bundan faydalanmak isteyen Meşrutiyet aleyhtarları,
bazı Avrupa devletlerinin de kışkırtmasıyla isyan ettiler. İstanbul'daki Avcı Taburlarının 13
Nisan 1909'da başlattıkları isyanda çok sayıda İttihatçı öldürüldü. II. Abdülhamid olayları
önleyemeyince Mahmud Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu (kurmay başkanı
Mustafa Kemal idi) Selanik'ten gelerek isyanı bastırdı. İsyandan sorumlu tutulan II.
Abdülhamid, bir fetva ile Meclis-i Mebusân tarafından tahttan indirildi (27 Nisan 1909) ve
240


yerine kardeşi V. Mehmed Reşat getirildi. V. Mehmed (1909-1918) devlet idaresinde
inisiyatifi İttihatçı hükümete bırakmıştı.
Yeni iktidar zamanında da felâketler birbirini takip etti. Osmanlı Devleti hızla dağılma
sürecine girdi. İtalyanlar, pastadan pay alabilmek için Trablusgarb’a asker çıkardı (1911).
Osmanlıların bölgeye açıktan asker sevkiyatının İngilizler ve İtalyanlar tarafından önlenmesi
üzerine Türk subayları yerel direnişi örgütlemek için gizlice gönderilmişti. Başarısız
kalacağını anlayan İtalya, Osmanlıları barışa zorlamak için Oniki Ada'yı işgal etti. Ancak
bundan ziyade Balkanlarda başlayan savaş Osmanlıları barış yapmaya mecbur bıraktı. Ouchy
(Uşi) Antlaşması (18 Ekim 1912) ile İtalyanlar işgal ettikleri yerleri muhafaza ederken
Osmanlılar da Kuzey Afrika’dan tamamen çekildiler.
Balkan Savaşları: Trablusgarb Savaşı'nın başladığı sırada Balkan devletleri Osmanlı
Devleti'ne karşı bir ittifak oluşturdular. Rusya'nın mimarlığında gerçekleşen Bulgar-Sırp
ittifakına daha sonra Yunanistan ve Karadağ da katıldı (1912). Karadağ ile başlayan savaşa
diğer Balkan devletleri de iştirak etti. Bu sırada Osmanlı ordusu, subayların bir kısmının
siyasetle meşgul olmasından dolayı dağınık bir haldeydi. Bu hengâmede Balkan devletleri,
ummadıkları bir zafer kazandılar. Yunanlılar Ege adalarını ele geçirdiler; Sırplar
Kumanova'da üstünlük sağladılar; Arnavutlar bağımsızlıklarını ilan ettiler (28 Kasım 1912);
Bulgarlar Çatalca'ya kadar ilerlediler (19 Kasım 1912). Nihayet Londra Antlaşması ile I.
Balkan Savaşı sona erdi. Gelibolu yarımadası hariç Trakya, Bulgaristan'a verildi.
Makedonya'nın büyük bir kısmı Yunanistan ve Sırbistan arasında paylaşıldı.
Özellikle Makedonya'nın paylaşımı Bulgarları rahatsız etmekteydi. Sırbistan ve Yunanistan,
Bulgarlara karşı ittifak oluşturdu. Bu ittifaka Romanya da katıldı. Bulgaristan bu ittifaka karşı
savaşa girince, durumdan faydalanmak isteyen Osmanlı Devleti de Bulgar işgalindeki
toprakları geri almak için harekete geçti. Kırklareli ve Edirne kurtarıldı. II. Balkan Savaşı,
Bükreş Antlaşması
ile sona erdi (1913). Bulgaristan ile imzalanan İstanbul Antlaşması
ile,
Meriç nehri iki ülke arasında sınır oldu; bu ülkedeki Türklerin hakları belirlendi. Yunanistan
ile imzalanan Atina Antlaşması ile Girit Yunanistan'a bırakıldı. Büyük devletler bu
antlaşmalardan sonra Bozcaada ve İmroz'u Osmanlılara geri verdiler. Balkan Savaşları,
Balkanlardaki Türk varlığının büyük bir kıyıma uğramasına sebep olmuştur. Yüz binlerce
Türk savaşlar sırasında ve sonrasında aç ve yokluk içinde buradan göç etmek zorunda
kalmıştır.
I. Dünya Savaşı ve Osmanlı Devleti’nin Yıkılışı: Sadrazam Mahmud Şevket Paşa’nın
öldürülmesi (21 Haziran 1913) ile İttihat ve Terakkî Fırkası, yönetimi tamamen ele geçirmişti.
Enver, Talat ve Cemal paşalar, Osmanlı Devleti'nin iç ve dış politikasını belirlemede en etkili
nâzırlardı. Dış siyaset Avrupa dengelerine göre yeniden belirlenmiştir. Sömürgeciliğe geç
başlayan Almanya, Afrika, Avrupa ve Orta Doğu’da nüfûz sahasını genişletmek için Osmanlı
Devleti ile ittifak kurmak istiyordu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da, Balkanlarda
Panslavcılık siyaseti izleyen Rusya'ya karşı Almanlarla iş birliği içindeydi. İngiltere ve Fransa
tarafından pay edilmiş Kuzey Afrika'da gözü olan İtalya da bu ittifaka yakındı. Dolayısıyla
Almanya önderliğindeki Üçlü İttifak (Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya)’ın doğal
rakibi, İngiltere'nin öncülüğündeki Fransa ve Rusya'dan oluşan Üçlü İtilâf (Anlaşma)
241


devletleri idi. Avusturya-Macaristan Veliahdı Ferdinand’ın, bir Sırp tarafından Saraybosna’da
öldürülmesi (28 Haziran 1914), bu iki cepheyi sıcak savaşa çekti. Sonra Romanya, Japonya ve
ABD İtilaf Devletleri, Bulgaristan ve Osmanlı Devleti ise İttifak devletleri safında savaşa
katıldılar.
Osmanlı Devleti savaştan önce İngiltere ve Fransa'ya yakın bir politika izlemek istedi. Ancak
hem hükümet ve halk içerisindeki tepkiler, hem de İtilaf Devletlerinin buna sıcak bakmaması,
Osmanlıları Almanya'ya yanaştırmaktaydı. Özellikle Enver ve Talat paşaların öncülük ettiği
grup, Almanların yanında savaşa girerek, Kafkaslar, Balkanlar ve Ege'de kaybedilen
toprakların geri alınabileceği, kapitülâsyonlar ve Düyûn-ı Umumiye’den kurtulunabileceğini
düşünüyorlardı. Almanların II. Abdülhamid devrinden itibaren Osmanlı Devleti'nin yenileşme
çabalarına katkıda bulunması ve bu maksatla gönderdikleri askerî ve sivil uzmanların varlığı,
İtilaf Devletleri’nin, Osmanlı Devleti’nin tarafsız kalamayacağı kuşkusunu artırıyordu.
Nitekim Almanya’ya ait Goben ve Breslav zırhlılarına Türk bayrağı çekilerek, Rus
limanlarını bombalamasıyla Osmanlı Devleti fiilen Almanya safında savaşa girmiştir (1
Kasım 1914).
Osmanlı Devleti bu savaşta Kafkasya, Kanal, Hicaz ve Yemen, Irak, Suriye ve Filistin,
Galiçya ve Çanakkale olmak üzere yedi cephede mücadele etmiştir. Kafkas Cephesi’ndeki
başarısızlıklar sebebiyle Doğu Anadolu ve Trabzon’un düşmesi hariç aslında Osmanlı Devleti
ciddî bir yenilgi yaşamamıştır. Bu savaşta Türkler, en büyük direnişi Çanakkale’de
gösterdiler. İtilaf Devletleri 19 Şubat 1915'den itibaren muazzam bir donanma ve yüz binlerce
askerle saldırıya geçtiler. 18 Mart’ta İtilaf donanmasından pek çok gemi batırıldı. İtilaf
Devletleri geri çekilmek zorunda kaldılar. Çanakkale bozgunu, Rusya'nın yardım alma
ümitlerini suya düşürmüş ve bunun neticesinde gerçekleşen Bolşevik İhtilâli, Çarlık
Rusya’sının sonu olmuştur. 7 Aralık 1917'de imzalanan antlaşmayla Doğu cephesinde Türk-
Rus Savaşı sona ermiştir. Kanal (Süveyş) cephesinde Cemal Paşa, Fransız ve İngilizlere karşı
başarıyla direnmiştir. Hicaz ve Yemen'deki Osmanlı birlikleri, kutsal yerleri korumak uğruna
Şerif Hüseyin ve İngilizlere karşı koymuşlardır. İngilizler Kutu’l-Amâre’de büyük bir
bozguna uğratılmıştır. Osmanlı birlikleri, Galiçya, Makedonya ve Romanya'da Avusturya ve
Bulgaristan'a yardımcı olmak için büyük bir özveriyle savaşmışlardır.
Ancak müttefiklerinin savaştan yenik ayrılmasıyla Osmanlılar da ateşkes antlaşmasına
katılmak durumunda kalmışlardır. İttihat ve Terakkî’nin hükümetten çekilmesinin ardından
kurulan Ahmet İzzet Paşa kabinesinin Mondros Ateşkes Antlaşması (30 Ekim 1918)’nı
imzalanmasıyla Osmanlılar resmen savaştan çekilmişlerdir. Antlaşmayla İtilaf Devletleri,
Osmanlı ülkesini işgal etme hakkını elde etmişlerdir. Bu durum, Osmanlı Devleti'nin fiilen
paylaşılması demekti.
Nitekim, İngiliz, Fransız, İtalyan birlikleri buna dayanarak Anadolu'da işgallere başlamışlar,
Yunanlılar da, İzmir’e asker çıkarmışlardır (15 Mayıs 1919). 19 Mayıs 1919'da Mustafa
Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkmasıyla, düşmana karşı
Millî Mücadele ve İstiklal Harbi
başlamıştır. Bu arada Osmanlı topraklarının paylaşılmasını öngören Sevr Antlaşması
İstanbul
Hükümeti’ne imzalatılmıştı (10 Ağustos 1920). Fakat bu antlaşma hükümleri hiçbir zaman
uygulanamadı. Ankara'da açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin iradesi ve Mustafa Kemal
242


Atatürk ile arkadaşlarının büyük özverili çabasıyla kazanılan Millî Mücadele sonunda modern
Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuş oldu. Cumhuriyet’in temel ilkesi olan Millî
Hâkimiyet’in gereği olmak üzere 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılarak 622 yıllık Osmanlı
Devleti’ne de resmen son verildi.
Osmanlı Devleti, altı yüzyıl süresince Doğu İslâm dünyası ile Batı dünyası arasında bir köprü
görevi yapmıştır. Osmanlı idaresi Türk-İslâm kültürünün gerekleri doğrultusunda
egemenliğindeki birçok devleti ve milleti genel olarak din, dil ve ırk ayrımına tabi tutmadığı
ve adaleti esas aldığı için bu kadar başarılı olmuştur.
243


ÖZET
Anadolu’daki İlk Türk Beylikleri: Anadolu’nun fethi ile görevlendirilen komutanlar veya
oğulları hâkim oldukları bölgelerde kendi beyliklerini kurdular. Melikşah’ın ölümünden
sonra (1092) bu beylikler nispeten bağımsız hareket etmişlerse de çoğu siyasî bakımdan Irak
Selçuklularına bağlıydılar. Beylikler bulundukları bölgenin Türkleşmesini ve İslâmlaşmasını
sağlamışlar ve Haçlılara karşı mücadele etmişlerdir. Bunların başlıcaları; Dânişmendliler,
Saltuklular, Mengücekler, Artuklular, Sökmenliler, İnan (Yınal) Oğulları, Çubukoğulları,
Çaka Beyliği, Dilmaçoğullarıdır.
Anadolu Beylikleri: Moğol İlhanlı hâkimiyetinin zayıflamasıyla birlikte Türkmen beyleri
bulundukları bölgelerde bağımsızlıklarını ilan etmişler ve kendi beyliklerini kurmuşlardır. Bu
döneme Beylikler Dönemi adı da verilmektedir. Uclarda yer almaları sebebiyle Beyliklerin
Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük hizmetleri vardır. Bu beylikleri şöyle sıralayabiliriz:
Karamanoğulları, Germiyanoğulları, Saruhanoğulları, Aydınoğulları, Karesioğulları,
Menteşeoğulları, Hamitoğulları, Sahibatoğulları, Eşrefoğulları, Alâiye Beyliği, Canik Beyliği,
Tâceddinoğulları, Candaroğulları, İnançoğulları.
Anadolu’da İlhanlı Moğol hâkimiyetinin sona ermesi üzerine de bir kısım Türk beylikleri
ortaya çıkmıştır. Bunlar hâkimiyet alanlarında Türk-İslâm kültürünün yerleşmesine çaba
göstermişler, varlıklarının devamınca bölgesel güçlü devletlerinden olan Memlukler ve
Osmanlılar arasında denge politikaları izleyerek ayakta kalmaya çalışmışlarsa da bir süre
sonra tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu devletlerden Eretna ve Kadı
Burhaneddin Devletleri, Dulkadiroğulları, Ramazanoğulları, Karakoyunlular ve
Akkoyunluları sayabiliriz.
Osmanlı Devleti (1299-1922): Kuruluş Dönemi (1299-1453): Oğuz Kayı boyuna mensup
Osman Bey tarafından kurulmuş bir Türk-İslâm Tarihinin Büyük Selçuklularla birlikte en
önde gelen devletidir. Osman Bey, devletin kuruluşu yolundaki ilk önemli adımları atmış;
Orhan Bey, Anadolu’da hâkimiyetini genişletmeye çalışmış, Süleyman Paşa vasıtasıyla
Osmanlılar Rumeli’ye ayak basmıştır. I. Murad, kendine Rumeli ile Balkanlardaki fetihleri
devam ettirmek ve Anadolu Türk birliğini kurmak gibi iki önemli hedef belirlemiştir. Yıldırım
Bâyezid, Anadolu’nun önemli kısmının Osmanlı hâkimiyetine girmesini sağladı.
Balkanlardaki Türk varlığını da kalıcı kıldı. Ankara Savaşı’nda (1402) Timur’a yenilince
ortaya çıkan durumun adlandırıldığı“Fetret Devri” (1402-1413) boyunca, Yıldırım'ın oğulları
arasında taht mücadeleleri yaşandı. Çelebi Mehmed, Anadolu Türk birliğini yeniden tesis
etmek için büyük çaba sarf etti. Neticede Osmanlı ülkesinde sükûnet büyük oranda sağlandı.
II. Murad, Anadolu ve Balkanlarda Osmanlı hâkimiyetini yeniden tesis etti. Varna ve Kosova
zaferleri ile Balkanlardaki durumunu iyice güçlendirmiş, Bizans'ın batıdan yardım alma
umutları ve Haçlıların Anadolu’ya yönelik emellerini ortadan kaldırmıştır. Osmanlı Devleti
artık bu dönemde tam bir cihan devleti haline gelmiştir.
Yükselme Dönemi (1453-1579): İstanbul’un fethinden 1579’da Sokullu’nun vefatına kadar
olan süre Osmanlı tarihinde yükselme dönemi olarak adlandırılır. Bu dönemde Osmanlı
Devleti, bir bölge devleti olmaktan çıkmış, üç kıtaya yayılmış, Akdeniz ve Karadeniz’e hâkim
244


olarak dünyanın en güçlü devleti durumuna yükselmiş, başka bir tabirle cihan devleti veya
imparatorluk haline gelmiştir. Devlet teşkilâtı, toprak sistemi, ordu, sanat, bilim ve edebiyat
sahalarında zirveye ulaşmıştır. Cihan devleti olmanın bir gereği olarak farklı
ırk, din ve
kültüre mensup insanların bir arada barış içinde yaşadığı bir ülke ve devlet olmuştur.
Duraklama Dönemi (1579-1699): Sokullu’nun ölmesi ile başlayıp Karlofça Antlaşması (1699)
ile biten zaman dilimi Osmanlının duraklama dönemine olarak kabul edilir. Bu dönemde
kısmen fetihler devam etmekle birlikte içyapıda başlayan bozulma bir süre sonra dış ilişkileri
de etkilemiştir. Duraklamanın başlıca sebepleri; merkez ve taşra yönetimi ile ordudaki
bozulmalar, ulemâ sınıfı ve eğitimdeki yozlaşmalar, ekonomik durgunluk ve geleneksel
toplum yapısının değişmesi olarak sıralanabilir. Buna ilaveten Osmanlı Devleti, doğuda
Azerbaycan, Hazar Denizi ve İran dağlarına, batıda Orta Almanya ve Adriyatik hattına,
güneyde Umman ve Habeşistan’a, kuzeyde Kırım ve Ukrayna bozkırlarına kadar genişlemiş,
çöllere, okyanuslara ve güçlü devletlere dayanan coğrafyası, 22 milyon km2 lik yüzölçümü ile
en geniş ve doğal sınırlarına ulaşmıştı. Bu sırada bir yandan da Avrupa’da güçlü devletler
ortaya çıkmaya başlamış, coğrafî keşiflerle dünya ticaret yolları denizlere kaymış, Avrupa
ilim ve teknolojide önemli ilerlemeler kaydetmişti.
Gerileme Dönemi (1699-1792): Karlofça Antlaşması (1699) ile başlayıp Yaş Antlaşması
(1792)’na kadar devam eden bu süreçte Osmanlı Devleti, ıslahât yaparak devleti eski gücüne
kavuşturmak ve kaybettiği toprakları geri almak için çalıştı. Bu çerçevede Rusya, Avusturya,
Venedik ve İran ile uzun süren savaşlar yapılmışsa da bu çabalar daha fazla toprak kaybı ile
sonuçlanmıştır.
Dağılma Dönemi (1792-1922): Osmanlı Devleti, içteki zaafları ve dıştaki gelişmelere rağmen
varlığını devam ettirmek için, bir yandan ıslahât adı verilen Avrupaî tarzdaki yenileşme
hareketlerini sürdürürken, bir yandan da Avrupa’daki rekabetten yararlanarak, denge
politikaları izlemiştir. Bu önemde Avrupa’daki her büyük devletin Osmanlı ülkesi üzerinde
farklı bir hesabı vardı. Rusya, bir yandan Panslavcılık siyaseti çerçevesinde Balkanlardaki
Ortodoksları himaye etmeye çalışırken bir yandan da Karadeniz ve Boğazları ele geçirerek
sıcak denizlere inmek istiyordu. Hedefi başta Doğu Akdeniz olmak üzere Osmanlı
topraklarında yeni çıkarlar elde etmek isteyen Fransa, Osmanlıyı parçalamak için azınlıklar
arasında milliyetçiliği yaymaya çalışıyordu. Asıl amacı sömürgelerine giden yolları emniyet
altında tutmak olan İngiltere, daha iyi şartlarda paylaşıma girebilmek için, görünüşte
Osmanlının toprak bütünlüğünü savunuyordu. Balkanlarda hâkimiyet kurmak için çalışan
Avusturya’nın ise Rusya ile çıkarları çatışıyordu.
Osmanlı yönetimi I. Dünya Savaşı’nda Almanların yanında savaşa girmekle, Kafkaslar,
Balkanlar ve Ege'de kaybedilen toprakları geri alabileceği, kapitülâsyonlar ve Düyûn-ı
Umumîye’den kurtulabileceğini düşünüyordu. Almanların II. Abdülhamid devrinden itibaren
Osmanlı Devleti'nin yenileşme çabalarına katkıda bulunması ve bu maksatla gönderdikleri
askerî ve sivil uzmanların varlığı, İtilaf Devletleri'nin, Osmanlı Devleti'nin tarafsız
kalamayacağı kuşkusunu artırıyordu. Nitekim Almanya'ya ait Goben ve Breslav zırhlılarının
Türk bayrağı çekilerek, Rus limanlarını bombalamasıyla Osmanlı Devleti fiilen Almanya
safında savaşa girmiştir (1 Kasım 1914).
245


Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı'nda Kafkasya, Kanal, Hicaz ve Yemen, Irak, Suriye ve
Filistin, Galiçya ve Çanakkale olmak üzere yedi cephede mücadele etmiştir. Ancak
müttefiklerinin savaştan yenik ayrılmasıyla birlikte Osmanlılar da ateşkes antlaşmasını
imzalamak durumunda kalmışlardır. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasıyla
Osmanlılar resmen savaştan çekilmişlerdir. Ateşkes antlaşmasıyla İtilaf Devletleri, Osmanlı
ülkesini işgal etme hakkını elde etmişlerdir. Bu durum, Osmanlı Devleti'nin fiilen
paylaşılması demekti. 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılarak yaklaşık altı yüzyıl devam eden
Osmanlı Devleti’ne son verilmiştir.
GÖZDEN GEÇİR
.
Anadolu’nun fethinin Türk ve dünya tarihindeki yansımaları neler olmuştur?
.
Osmanlıların kuruluşunu hazırlayan başlıca etkenler nelerdir?
.
Fâtih’in İstanbul’u almasının ardından izlediği Doğu ve Batı siyasetlerinin hedefleri

nelerdi?
.
Kanunî’nin başlangıçta Avrupa’nın birliğini parçalamak için Fransızlara verdiği
kapitülasyonlar daha sonraki dönemlerde Osmanlı Devleti’nde ne gibi sonuçlar
doğurmuştur?
.
Osmanlıların XVIII. yüzyılda uygulamaya koydukları
ıslahatın aslı amacı ne idi?
.
Rusların XIX. yüzyılda Osmanlı topraklarına yönelik saldırgan siyasetlerinin sebepleri
nelerdir?
.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı Hanedânı’nı hangi temel ilkesi çerçevesinde
ülkeden çıkararak Osmanlı Devleti’ne son vermiştir?
246


DEĞERLENDİRME SORULARI
1. Aşağıdakilerden hangisi Anadolu’nun İslâmlaşması ve Türkleşmesinde en önemli
etkendir?
a. Malazgirt Zaferi sonrasında Anadolu’ya yapılan yoğun Türk göçleri,
b. Bizans yönetiminin hoşgörülü siyaseti,
c. Moğolların Anadolu’da uyguladıkları kültür siyaseti,
d. Anadolu’da Türk devletleri arasında vuku bulan savaşlar,
e. Anadolu’nun çok kültürlü bir geleneğe sahip olması,
2. Aşağıdakilerden hangisi Osmanlı Beyliği’nin kuruluşuna zemin hazırlayan etkenler
arasında sayılamaz?
a. Batı Anadolu’ya (Uclara) gerçekleşen yoğun Türk göçü,
b. Osmanlılardaki geleneksel Türk-İslâm gaza ruhu,
c. 1243 Kösedağ Savaşı sonrasında Anadolu’da meydana gelen otorite boşluğu,
d. Balkanlardaki kimi devletlerin Osmanlıyı desteklemesi,
e. Bizans İmparatorluğu’nun zayıflaması,
3. Aşağıdakilerden hangisi Osmanlı Devleti’inin Anadolu Beyliklerine yönelik siyasetini
belirleyen etkendir?
a. Osmanlıların Avrupa’da kaybettikleri prestijlerini doğuda kazanmak istemesi,
b. Anadolu Beylikleri’nin Osmanlı Devleti’ne karşı yürüttükleri saldırgan siyaset,
c. Osmanlıların Anadolu Türk birliğini kurmak istemesi,
d. Anadolu Beyliklerinin Anadolu halkına uyguladığı baskıcı siyaset,
e. Osmanlı Devleti’nin Anadolu’ya ekonomik bakımdan muhtaç olması,
4. Aşağıdakilerden hangisi Osmanlı Duraklaması’nın sebeplerinden biri değildir?
a. Orta Asya ve İran Türk devletlerinin Osmanlılara arkadan saldırmaları,
b. Merkez ve taşra yönetimi ile ordudaki bozulmalar,
c. Ulemâ sınıfı ve eğitimdeki yozlaşmalar,
d. Osmanlı Devleti’nin tabiî sınırlarına ulaşmış olması,
e. Osmanlı malî yapısı ekonomisindeki bozulmalar,
5. Aşağıdakilerden hangisi XIX. yüzyıl Osmanlı
ıslahatının karakterleri arasında
sayılamaz?
a. Askerî teknoloji ve talim yöntemleri yenileştirme,
b. Osmanlı eğitim ve bilim hayatını yeni usullere göre tanzim etme,
c. Osmanlı Devleti’ni dünya devletleri arasında hak ettiği yere getirme,
d. Klasik dönem düzenine dönme,
e. Avrupa’dan büyük ölçüde yararlanma,
247


KAYNAKLAR
Akdağ, Mustafa (1995). Türkiye’nin İktisadî ve İctimaî Tarihi I-II, İstanbul: Cem yay.
Çiçek, Kemal-Oğuz, Cem (ed) (1999). Osmanlı I-XII, Ankara: Yeni Türkiye yay.
Gürün, Kamuran (1984). Türkler ve Türk Devletleri Tarihi, İstanbul.
Güzel, Hasan Celal-Çiçek Kemal-Koca, Salim (2002). Türkler I-XX, Ankara: Yeni

Türkiye yay.
İhsanoğlu, Ekmeleddin (ed) (1999), Osmanlı Tarihi ve Medeniyeti I-II, İstanbul.
İnalcık, Halil (1948). “Osmanlı-Rus Rekabetinin Menşei ve Don-Volga Kanalı

Teşebbüsü (1569)”, Belleten, no.46, 349-402.
Köprülü, Fuad (1986). Osmanlı
İmparatorluğunun Kuruluşu, İstanbul: Ötüken Yay.
Kurat, A. N (1993). Rusya Tarihi, Ankara: Türk Tarih Kurumu yay.
Merçil, Erdoğan (1991). Müslüman Türk Devletleri Tarihi, Ankara: TTK yay.
Pakalın, Mehmet Zeki (1983). Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I-III,
İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı yay.
Rásonyi, László (1988), Tarihte Türklük, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü
yay.
Sevim, Ali-Merçil, Erdoğan (1995). Selçuklu Devletleri Tarihi, Ankara: TTK yay.
Sümer, Faruk (1980). Oğuzlar (Türkmenler), İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları

Vakfı yay.
Togan, Zeki V (1970). Umumi Türk Tarihine Giriş, I, İstanbul: İ. Ü. EF yay.
Turan, Osman (1993). Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul: Boğaziçi yay. (İlk
baskı 1971)
Turan, Şerafettin (1990). Türk Kültür Tarihi, Ankara: Bilgi Yay.
Uzunçarşılı, İ. Hakkı (1998). Osmanlı Tarihi I-IV, Ankara: TTK yay. (İlk baskı 1947)
Yazıcı, Nesimi (2005). İlk Türk-İslâm Devletleri Tarihi, Ankara: Diyanet Vakfı yay.
Yıldız, Hakkı Dursun (ed), (1990). Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, I-XIV,
İstanbul: Çağ yay.
248


1. Türklerin İslâmiyeti Kabulü
2. Türk Valilerince Kurulan Devletler
3. İdil (Volga) Bulgar Hanlığı
4. Karahanlılar
5. Gazneliler
6. Selçuklu Devleti Siyasî Tarih
7. Selçuklu Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
8. Hârizmşahlar
9. Anadolu ve Balkanlarda Kurulan Türk-İslâm Devletleri
10.OSMANLI DEVLETİ TEŞKİLÂT, KÜLTÜR VE MEDENİYETİ
Öğr. Gör. Dr. Halide Aslan
11. Orta Asya, Hindistan, İran ve Doğu Avrupada Kurulan Türk-İslâm Devletleri

Ünitede Ele Alınan Konular
I. İdarî Teşkilât
A. Merkez Teşkilâtı
B. Saray Teşkilâtı
1. Padişah
2. Saray
C. Taşra Teşkilâtı
1. İdarî Taksimat
a. Eyalet Teşkilâtı
b. İmtiyazlı Hükümetler:
2. Toprak İdaresi
D. Adalet Teşkilâtı
E. Askerî Teşkilâtı
1. Kara Kuvvetleri
a. Kapıkulu Ocakları
b. Eyalet Askerleri
2. Deniz Kuvvetleri
II. İktisadî Ve İçtimaî Hayat
C. İktisadî Hayat
D. İçtimaî Hayat
III. İlim, Kültür Hayatı Ve Mimarî
A. İlim ve Kültür Hayatı
a. Osmanlı Medreseleri
b. İlmî Hayat
c. Dinî Hayat
B. Güzel Sanatlar ve Mimarî
250


Ünite Hakkında
Osmanlı
İmparatorluğu (1299-1922) teşkilât yapısına baktığımızda kendinden evvel hüküm
süren Türk İslâm devletlerinden önemli ölçüde faydalandığı dikkat çekmektedir.
İLTAM dolayısıyla hazırlanan bu çalışmada, İslâm Tarihi II ünitelerinden Osmanlı Devleti
medeniyet ve kültür konularından kastımız, Osmanlı klasik dönemi kurum ve yapılarını
aktarmaktır. Tanzimat Dönemi ve sonrasında meydana gelen değişim veya gelişmelere sadece
gerektiği ölçüde değinilecektir.
İdarî teşkilâtı oluşturan unsurlardan başında Padişah gelmekte ancak kendisi tek yetkili
olmayıp, farklı alanlarda çeşitli birimlerin yardımıyla kararlarını hayata geçirmektedir.
Osmanlılarda devlet hanedânın ortak sorumluluğunda olup, padişah devletin idaresinde en üst
düzeyde yer almakta ancak tek hakim olarak da kabul edilmemektedir. Padişahın sağ kolu
Vezir-i Âzam/Sadrâzam olup devlet işlerinin görüşülüp karara bağlandığı en üst kurul ise
Divân-ı Hümayûn idi.
Osmanlılarda başlangıçta Bursa’da ve daha sonra da Edirne’de yaptırılan mütevazı sarayların
yerini İstanbul’un fethi ile Topkapı Sarayı gibi muhteşem bir yapı almıştır. Bu saray Osmanlı
merkez teşkilâtını da anlamamıza yardımcı olmaktadır.
Osmanlı Devleti’nde taşra idaresine baktığımızda, aşağıdan yukarıya doğru, köy (karye),
nahiye, kaza, sancak (livâ) ve eyalet şeklinde taksim edilmiş olduğunu görürüz. Kendisine
bağlı köylerle birlikte nahiyelerin birleşmesiyle kazalar, kazaların birleşmesinden sancaklar,
sancakların birleşmesinden eyaletler ortaya çıkmıştır. Ancak bu taksimattaki birimlerin zaman
zaman birbirinin yerine kullanıldığı da olmuştur.
Toprak hukuku, Osmanlı Devleti’nde İslâm hukuk kurallarına göre tanzim edilmişti. Buna
göre arazi: Arazi-i Öşriyye, Arazi-i Haraciyye, Arazi-i Emiriyye olarak üç kısımdı. Tımar
sistemi Osmanlı Devleti’nin en iyi işleyen kurumlarından birisi idi.
Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren İslâm dinin gereği bir hukuk sistemini kabul etmiştir.
Buna göre örfî hukuk şer’î hukukla birleşmekte ve tek hukuk telâkkisi ortaya çıkmaktadır.
Kadılar bu adlî yapının temel taşını oluştururlardı.
Osmanlı askerî yapısını kara kuvvetleri ve deniz kuvvetleri olmak üzere iki ana başlıkta ele
almak mümkündür. Ancak bu yapılanmada kara kuvvetlerinin önemi diğerine nazaran
tartışılmaz derecede üstünlük gösterir. Kara Kuvvetlerini Yaya ve Atlı
Kapıkulu askerleri ile
Eyalet askerî teşkilâtı oluşturmakta idi. Donanmaya ilk dönemlerden itibaren önem verilmiş
olmakla birlikte asıl gelişimini XVI. yüzyılda göstermiş, ancak XVII. yüzyılın sonlarından
itibaren ihtişamını yitirmiştir.
Osmanlı Devleti beylik döneminden itibaren sağlam bir malî teşkilâta sahip olmuş yine İslâm
hukuk kurallarına göre bu kurum da çeşitli birimlerden oluşmuştur. Vergiler şer’î ve örfî
olarak iki kısımda toplanmıştır. Osmanlılarda hazine iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılmış, Dış
Hazine devletin umumî hazinesi, İç Hazine de padişahın özel hazinesi olarak işlemiştir.
Osmanlı Devleti’nde toplum Askerî Sınıf ve Reâya olmak üzere iki ana gruba ayrılmıştır.
Yönetici kesim askerî, halk ise reâya olarak tanımlanmıştır.
251


Osmanlılarda oluşturulduğu görülen muhtelif kurumlar dolayısıyla ilme önem verildiği
görülür. Bu kurumların başında da Medreseler gelmektedir. Başlangıçtan itibaren ilmî hayatın
çok canlı olduğu Osmanlı coğrafyasında yetişen âlimler ve bıraktıkları eserlerden
anlaşılmaktadır.
Osmanlılarda Müslümanların çoğunlukta olduğu şehirler, genellikle bir cami etrafında
dairesel bir form oluşturacak şekilde planlanmışlardır. Bu yapılanmaya göre, medrese, imaret,
misafirhane, hastahane (Bîmarhane, şifahane), hamam, han ve kervansaray, tekke, zâviye,
mektep gibi dinî, kültürel ve sosyal tesisler bu merkez ve çevresinde teşekkül etmiştir. Yollar
üzerinde veya şehirlerde kurulan han veya kervansaraylarda, Vakıf müessesesi asırlarca
sosyal ve iktisadî hayat üzerine derin etkiler bırakmıştır.
Öğrenme Hedefleri
Bu ünitenin sonunda;
.
Osmanlı Devleti’ndeki idarî yapılanma hakkında bilgi sahibi olacaksınız.
.
Osmanlılarda Divân-ı Hümâyûn’un işleyişi, üyeleri ve kurumsal yapısı hakkında
değerlendirmeler yapacaksanız.
.
Osmanlılarda adlî teşkilâtın unsurlarını öğreneceksiniz.
.
Osmanlılarda ordu teşkilâtı ile ilgili bilgileneceksiniz.
.
Osmanlıların ekonomik ve toplumsal yapısını öğrenerek, çağdaşı olan diğer
devletlerdeki kurumlarla karşılaştıracaksınız.
.
Osmanlıların ilme verdiği önem ve bu bağlamda oluşturdukları kurumları

öğreneceksiniz.
.
Osmanlılarda gelişen güzel sanatlar ve mimarî yapılar hakkında bilgi sahibi
olacaksınız.
Üniteyi Çalışırken
Bu üniteyi çalışırken;
.
Üniteyi anlayarak okuyunuz
.
Görsel malzeme desteğiyle çalışınız.
.
Burada verilen bilgiler ile yetinmeyip, ünite sonunda verilen kaynaklara da
başvurunuz.
.
Özet’i okuyarak, üniteyi hatırlayınız.
.
Ünite sonunda yer alan değerlendirme sorularını mutlaka cevaplandırınız.
252


OSMANLI DEVLETİ TEŞKİLÂT, KÜLTÜR VE MEDENİYETİ

I. İDARÎ TEŞKİLÂT
A. Merkez Teşkilâtı
Devlet Yönetimi: Osmanlı Devleti’nde Kuruluş döneminde Türk töresine uygun biçimde
aşiret usulleri uygulanmıştı. Selçuklularda olduğu gibi Devlet ailenin müşterek sorumluluğu
altındaydı.
Yönetimde Vezir-i Âzam ve vezirler hükümdarın öncelikli yardımcılarıydı. İdarede bütün
yetki, Padişah ve onu temsil eden Divân-ı Hümâyûn’undaydı. Devlet ve ülkeyle ilgili her
türlü konu bu üst mecliste görüşülür ve karara bağlanırdı.
Divân-ı Hümâyûn: Selçuklu, İlhanlı ve diğer Türk devletleri örnekliğinde oluşturulan ve
padişahın başkanlığında birinci derece devlet işlerini görüşmek üzere toplanan kurula Divân-ı
Hümâyûn denilirdi.
Bu merkez teşkilâtı, en iyi işlediği XV-XVII. yüzyıllarda Divân-ı Hümâyûn başta olmak
üzere buraya doğrudan veya dolaylı bağlı kalemlerden oluşmakta idi. Buradaki işleyiş, Divân
erkânı olan Vezir-i Âzam/Sadrâzam, vezirler, kazaskerler, deftredarlar ve nişancının
genellikle öğleden sonra akdettikleri kendi divânlarında çeşitli yönleriyle değerlendirdikleri
meselelerin Divân-ı Hümâyûna arz ve padişah onayıyla halledildiği bir prosedür şeklinde idi.
Divân Orhan Bey zamanından itibaren Fatih’in ilk dönemlerine kadar her gün bizzat
padişahın katılımıyla toplanırdı. XVI. yüzyıldan itibaren Cumartesi, Pazar, Pazartesi ve Salı
olmak üzere, haftada dört güne inmiş, bunun iki günü de arz günü olarak kabul edilmiştir.
Toplantılar, XVII. asır ortalarında Pazar ve Salı olarak haftada ikiye, XVIII. yüzyıl başlarında
bire inmiş, bir dönem kaldırılmış ancak görülen lüzum üzerine haftada bir Salı günleri
toplanmış ve bir süre sonra da altı haftada bir toplanması kararı alınmıştır. XVII. yüzyılın
ikinci yarısından itibaren Divân-ı Hümâyûn önemini ve gücünü kaybetmeye başlamış, giderek
idare Paşa Kapısı ve Bâb-ı Âlî’ye kaymıştır. Ancak sembolik olarak da olsa devletin yıkılışına
kadar devam etmiş, devlet salnâmelerinde yer almıştır.
Divân toplantıları Kanunî zamanına kadar bugünkü Kubbealtı denilen binanın bulunduğu
yerin arka tarafındaki Divânhane’de yapılmış, Kanunî döneminde ise Damat İbrahim Paşa
bugünkü binayı yaptırmış ve divân toplantıları burada yapılır hale gelmiştir.
Divân-ı Hümâyûn’da görüşülen konulara baktığımızda; idarî, örfî işlerin Vezir-i Âzam, arazi
işlerinin Nişancı, şer’î ve hukukî işlerin Kazaskerler, malî işlerin ise Defterdarlar tarafından
yürütüldüğü görülmektedir. Divânda alınan kararlar, Mühimme, Ahkâm, Tahvil, Ruûs, Nâme
ve Ahidnâme gibi defterlere kaydedilir, padişah mührüyle mühürlendikten sonra defterhanede
saklanırdı.
Divân Üyeleri: Divân toplantılarına Vezir-i Âzam/Sadrazam, Vezirler,
Kazaskerler/Kadıaskerler, Defterdarlar ve Nişancı aslî üye olarak katılırdı. Bunların yanı sıra
Reisü’l-Küttâb, Kapıcılar Kethüdası, Çavuşbaşı da toplantılarda bulunmakla birlikte Divân’ın
aslî üyelerinden değillerdi. Şeyhülislâm da Divânın aslî üyelerinden olmayıp, İlmiye
mensuplarının reisi ve dinî lider olarak toplantılarda bulunması âdetten idi.
Vezir-i Âzam/Sadrazam diğer devlet ileri gelenlerinin başı ve padişahın mutlak vekiliydi.
Vezir-i Âzam/Sadrazamların tayin ve azlini belirleyen sembol Mühr-i Hümâyûn’du. Onun
253


Padişah tarafından kendisine verilmesiyle tayin olunur, geri alınmasıyla da azledilmiş
olurlardı. Vezir-i âzamlar sefer sırasında padişahın maiyetinde bulunurlardı. Onların seferlere
çıkmayı terk etmeleri üzerine vekâleten vezir-i âzamlar ordu komutanı olarak savaşa gitmeye
başlamışlardır. Vezir-i âzamlar seferde bulundukları zaman merkezdeki işlerin yürümesini
sağlamak için yerlerine Sadaret Kaymakamı
veya Kaymakam-ı Rikâb-ı Hümâyûn denilen
vekil bırakırlardı. Vezir-i Âzam’ın azlinde veya ölümünde mühr-i hümâyûn ikinci veya
üçüncü vezire teslim edilirdi.
İlk dönemlerde bir vezir bulunmakta iken I. Murad zamanından itibaren vezir sayısı artmış ve
birinci vezire Vezir-i Âzam denilmesi âdet olmuştur. Yıldırım Bayezid zamanında üç, II.
Murad devrinde dört, Kanûnî’nin ilk dönemlerinde yedi, 1596’da on altı, 1599’dan sonra
yirmi üç vezirin bulunduğu tespit edilmiştir. Statü itibariyle dâhil ve hâriç vezirleri olmak
üzere iki kısımda ele alınmışlardır.
XVII. yüzyılda vezir sayısı azaltılmış, XVIII. yüzyılda iki veya üçle sınırlandırılmıştır. XIX.
yüzyılda teşkil edilen nezaretlerin başına vezir rütbesiyle nazırlar tayin edilmiş, böylece bu
unvan devletin yıkılışına kadar devam etmiştir. Vezirlerin görevleri hakkında diğer üyeler
kadar net veriler olmasa da çağdaş devletlerdeki devlet bakanlarının görev ve yetkilerine
sahip oldukları düşünülebilir.
Kazaskerler/Kadıaskerler askerî sınıfa ait şer’î ve hukukî işleri çözüme kavuştururlardı.
Anadolu ve Rumeli olmak üzere iki kazaskerlik mevcuttu. XIV. yüzyılın ortalarına kadar
Şeyhülislâmdan daha üst mertebede idiler. Ancak daha sonra teşrifatta vezirlerin hemen
ardında yer aldılar. Padişahın sefere çıkması halinde onunla birlikte giderler, padişah
gitmediyse onlar da gitmeyip yerlerine Ordu Kadısı tayin ederlerdi.
Defterdar tabiri Osmanlı Devleti’nde XIV. asrın sonlarından itibaren kullanılmıştır.
Defterdarlar padişahın malının mutlak vekili ve onun temsilcisi idiler. Kuruluş yıllarında bir
defterdar varken daha sonra fetihler ve ihtiyaç sebebiyle sayıları artırılmıştır.
Nişancı; Tevkiî, Tuğraî, Mîr-tevkiî veya Muvakkî olarak da isimlendirilirdi ve Divân-ı
Hümâyûn’un dört aslî azasından dördüncüsüydü. Hangi tarihten itibaren Osmanlı merkez
teşkilâtına dahil olduğu bilinmemekle birlikte Orhan Gazi dönemindeki tuğradan XIV. yüzyıl
ile tarihlendirilmektedir. XVI. yüzyılın başlarına kadar İlmiye sınıfı arasında kalemi kuvvetli
olanlardan seçilirlerdi. XVI. yüzyılın sonlarından itibaren daha belirgin bir hüviyet kazanmış,
divân kaleminden yetişenler önce Reisü’l-Küttâb sonra nişancı olmuşlardır. Yaptığı görev
sebebiyle birinci derecede memur olarak düşünülürdü.
Divâna katılan diğer üyeler; Kaptan-ı Derya ise Osmanlı donanması ile ilgili her türlü iş ve
işlemden sorumlu olup, Divân-ı Hümâyûn’a katılması âdet idi. XVII. yüzyıl sonuna kadar
Divân-ı Hümâyûn katiplerinin ve kalemlerinin şefi olan Reisü’l-Küttâb divânın aslî
üyelerinden değilse de görevleri önemli olduğu için divânda bulunurdu. Kapıcılar Kethüdası
ise saray teşrifatçısı olup, padişahla divân arasındaki haberleşmeyi sağlardı. Çavuşbaşı,
divânın diğer hizmetlilerinden olup, zabıta vazifesini yerine getirirdi. Divân-ı Hümâyûn
hocaları arasından tayin edilen maliye, kapıkulu ocakları katipleri, tersane emîni, şehremini,
arpa, matbah, darphane emînleri, teşrifatçı, tophane, baruthane gibi hizmetlerin müdür, nazır
ve eminleri de gerektiği zamanlarda divân toplantılarına katılırlardı.
Divân-ı Hümâyûn Kalemleri: Divân-ı Hümâyûndaki işler, Reis-ül-Küttâb ve onun
idaresindeki Beylikçinin nezaretinde görülürdü ve bunlara bağlı kalemler divân kalemleri
olarak adlandırılırdı. Bunlar kuruluştan 1835’e kadar Sadaret Mektubî, Sadaret Kethüdası,
254


Beylik (Divân), Tahvil (Kese veya Nişan), Ruûs, Amedî kalemleri ile Teşrifatçılık,
Vak’anüvislik, Divân-ı Hümâyûn Hocaları, Divân-ı Hümâyûn Tercümanları, Hazine-i Evrak
(Arşiv) gibi bölümlerden oluşmaktaydı.
XVIII. yüzyılın sonlarına doğru üç ayda bir kere toplanan Divân-ı Hümâyûn yerini Vezir-i
Âzamın İkindi Divânına bırakmış, çok önemli görüşmeler içinse Şurâ toplanmıştır. Bunun
üzerine Kubbealtı toplantıları kalkarak vekiller heyeti oluşturulmuştur. Vezir-i Âzam’ın ikindi
divânı bütün devlet işlerinin görüşüldüğü bir meclis haline gelmiş, Divân-ı Hümâyûn’daki
kalemler, defterler, kayıtlar, Bâb-ı Âlî’ye nakledilmiş, görevliler ise Hademe-i Bâb-ı Âlî adını
almıştır.
B. Saray Teşkilâtı
Saray teşkilâtı denildiğinde devletin başındaki padişah ve hem bu padişahın yaşam alanı hem
de devletin nabzının attığı saray kastedilmektedir.
o
Padişah
İslâm’a göre itaat ve taat yalnızca Yaratıcı’ya karşı yapılmalıdır. Bu durumda padişaha karşı
nasıl davranılması gerektiği yine bu inancın gereği veya yansıması olarak karşımıza
çıkmaktadır. Padişahlar cülûs (devletin başına geçme) törenlerinde, ‘Allah’ın lütfuyla
kendilerine saltanat müyesser olduğunu’ ifade ederek, Allah’a mutlak bağlılık ve itaatin
yanında padişaha gösterilmesi gereken itaat için de orta yol bulmuş olurlar.
255


Osmanlıların Oğuzların Kayı boyuna mensubiyetleri artık tartışılmamaktadır. Bunun sonucu
olarak devlet yapı ve idarî kurumlarında bu köklerin etkisinin görülmesi doğaldır. Uç beyi
olan Osman Bey’e bu geleneğin devamı
şeklinde, hâkimiyet sembolü olarak bayrak ve davul
(tabl u alem) Selçuklu Sultanı tarafından verilmiştir. Bağımsızlığın diğer iki alameti olan
kendi adına hutbe okutmak ve sikke darbı da yine Osman Bey tarafından bir süre sonra
gerçekleştirilmiştir.
II.Mehmed dönemiyle Osmanlılarda padişah anlayışında bir dönüm noktası yaşanmıştır. O,
kendi adıyla anılan Kanunnâme’sine koyduğu hükümler ve kendi dönemindeki pratikleri ile
mutlak bir hükümdar tipinin oluşmasına sebep olmuştur. Başlangıçta daha örfî bir özellik
taşıyan hükümdarlık anlayışı Fatih ile beraber daha şer’î bir karaktere bürünmüştür.
Padişahlar şer’î ve örfî olmak üzere çeşitli unvanlar kullanmışlardır. Bey, han, hâkan,
hüdâvendigâr, gazi, kayzer, sultan, emîr, halife ve padişah bu unvanlardandır. Saltanatın
intikalinde önemli bazı merasimler de vardır ki bunlar hem padişah ve hem de devlet için özel
bir anlam taşımaktadır. Bîat, cülus, kılıç kuşanma gibi uygulama ve merasimler bunlardandır.
Padişahların emir ve iradelerinin hatt-ı hümâyûn, biti, ferman, berat, irade, ahidnâme,
emannâme gibi belgelerle ifade edildiği, bunlardan yalnızca hatt-ı hümâyûnun bizzat
padişahın kendi el yazısı olduğu, diğerlerinin onun adına Divân-ı Hümâyûn kalemlerinden
çıktıkları bilinmektedir.
o
Saray
Osmanlı devleti gelişip büyüdükçe padişahların yaşadığı saraylar da büyümüş ve ihtişamları
artmıştır. Bursa’daki mütevazı sarayın yerini Edirne’de daha teferruatlı bir saray almış,
Fatih’in İstanbul’u fethi ile saray kavramı daha da farklılaşmıştır. Bu bağlamda Topkapı
Sarayı’nın Osmanlı sistemi içerisinde özel bir yeri bulunmaktadır. Yeni Saray adı da verilen
Topkapı Sarayı padişahın ailesine özel daireler içeren Harem, eğitimle ilgili Enderun ve dış
hizmetler ile alakalı
Bîrun adı verilen üç kısımdan oluşuyordu. Saray, Bâb-ı Hümâyûn,
Bâbu’s-Selâm ve Bâbu’s-Saâde adlı üç ana kapı ile dört avlu, harem, has bahçe ve diğer
bahçelerden oluşan 700.000 metrekarelik alanı kaplamakta idi.
Sarayın birinci avlusunda Bîrun Erkanı denilen saraya mensup vazife sahiplerinin dairesi
bulunurdu. Orta avlu veya ikinci avlu, Divân-ı Hümâyûn, defterhane ve hazinenin bulunduğu
ve çeşitli merasimlerin yapıldığı avlu idi. Üçüncü avluda Divân Heyeti’nin ve elçilerin kabul
edildiği Arz Odası ve mukaddes emanetlerin saklandığı Hırka-i Saadet ve padişah ailesi için
daireler ile Enderun halkına mahsus odalar yer alırdı.
Fatih Sultan Mehmed tarafından inşasına başlanan ve XIX. yüzyıl ortalarında Dolmabahçe
Sarayı’na taşınana kadar Osmanlı padişahlarının resmî ikâmetgahları olan bu devlet sarayı
hemen her padişah tarafından yenilenmiş veya ekler ve değişiklerle nihaî şeklini almıştır.
Avrupa usulü ile yapılan Mecidiye Köşkü buraya ilave edilen son yapıdır. Dört asrı geçen bir
süre devlet merkezi olarak kullanılan bu sarayın bölümlerine kısaca değinmek yerinde
olacaktır.
Harem: Divân-ı Hümâyûn’un arka tarafında bulunur ve Haliç’e nâzır çeşitli sofalar,
koridorlar, daireler, odalar, çeşmeler ve hizmet binalarından oluşurdu. İslâmî terminolojide
harem saray veya büyük evlerin sadece hanımlara mahsus bölümü ve selâmlığın mukabili
anlamında kullanılmıştır. Topkapı Sarayı’nda da bu anlamını karşılamakta olup, padişahın
aile efradı ve onlara hizmet eden kadınlara has bölümdür. Harem-i Hümâyûn’un efendisi
256


padişah olup buradaki hiyerarşi, binaların/odaların konumları, tefrişi, ve mesafeleri padişaha
yakınlık derecesi ve merâtip silsilesine göre düzenlenmiştir. Harem halkını devletin idarecisi
ve sarayın reisi padişah, başta bulunan padişahın annesi olan valide sultan, padişah hanımları
(ikbal, haseki, kadın efendi), sultanlar (padişahın kız çocukları), şehzadeler (padişahın erkek
çocukları), ustalar, kalfalar, cariyeler oluşturmakta idi.
Enderun: XV. yüzyıldan itibaren medrese dışında, Osmanlı ülkesindeki en köklü eğitim
kurumu idi. Sarayın Enderun halkını
devşirme denilen bazı Hıristiyan tebaa çocukları ile
harplerde esir alınıp yetiştirilen iç oğlanlar denilen gençler ve gönüllüler oluştururdu.
Buradaki eğitim ve terbiye her biri farklı yetenek ve beceriyi geliştirmek üzere programlanan
Küçük ve Büyük Odalar, Doğancı Koğuşu, Seferli Koğuşu, Kilerci Koğuşu, Hazine Odası ve
Has Oda olmak üzere yedi kademe üzerine kurulmuştu. Buradaki eğitimi sonuna kadar
götüremeyen iç oğlanlar çıkma adıyla ayrılırlar çeşitli kademelerde askerî birliklerde görev
alırlardı. Ak hadımlar sarayın kapısını korurlarken, kara hadım ağaları ise kadınların yaşadığı
harem kısmında görev yaparlardı.
Bîrun: Topkapı Sarayı’nın Bâb-ı Hümâyûn ile Bâbü’s-Saâde arası Bîrun olarak adlandırılırdı.
Sarayın dış hizmetleri ile ilgilenen ve sarayda kalmak zorunda olmayan görevliler için
ayrılmıştı. Bîrun halkını ilmiyeden gelenler, eminler, rikab ağaları ve diğer hizmet erbabı
oluştururdu. Padişah hocası, hekimbaşı, cerrahbaşı, kehhâlbaşı, müneccimbaşı, hünkâr imamı
İlmiyeden gelen Bîrun görevlileri idi. Emin rütbesindekiler ise, şehremini, matbah emini,
darphane emini ve arpa emini idiler. Rikab ağalarından bazıları ise; emîr-i alem, kapıcılar
kethüdâsı, kapıcıbaşılar, kapıcılar, Divân-ı Hümâyûn çavuşları, şikâr ağaları vd. idi. Bunların
yanı sıra çeşitli hizmetlerde görevli olan peykler, şatırlar, solaklar vd görevliler de bîrun
halkını oluşturmakta idi.
Elçi Kabulü: Osmanlı Devleti münasebette olduğu beylik, devlet, imparatorluklarla muhtelif
düzeyde elçiler teati etmiştir. Osmanlı Devleti’ne gönderilen bir elçi sınırlardan içeriye girdiği
andan itibaren misafir muamelesi görür, kendisine refakat etmesi için mihmandar ve çeşitli
yardımcı hizmetliler görevlendirilirdi. Elçilerin padişah huzuruna kabulleri de belirli kaideler
çerçevesinde yürütülürdü. Gelen elçilerin bir kısmı daimî, bir kısmı ise geçici olup bazı büyük
devletler de devlet merkezinde kapı kethüdası ismiyle maslahatgüzar bulundururlardı.
C. Taşra Teşkilâtı
1. İdarî Taksimat:
a. Eyalet Teşkilâtı:
Osmanlı Devleti’nde taşra idaresi aşağıdan yukarıya, köy (karye), nahiye, kaza, sancak (livâ)
ve eyalet şeklinde taksim edilmişti. Kendisine bağlı köylerle birlikte nahiyelerin birleşmesiyle
kazalar meydana gelmişti. Kazaların birleşmesinden sancaklar, sancakların birleşmesinden
eyaletler ortaya çıkmıştı. Ancak Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında eyalet, vilayet, livâ,
kaza ve nahiye tabirlerinin birbirinin yerine kullanılabildikleri görülmektedir. İdarî teşkilâtta
en çok yere sahip birimler kaza ve sancaklardı. Osmanlı fetih geleneğinin bir devamı olarak
fethedilen yerlere hukuku temsilen kadı, idareyi temsilen bey/subaşı gönderilmesi adetti. Bu
Osmanlı eyalet teşkilâtının da özünü oluştururdu. Daha sonra bunlara ek olarak askerî
meselelerle ilgilenen Alaybeyi de bu temel görevlilere eklenmiştir.
Osmanlıların hemen her türlü kurumunda olduğu gibi, taşrada yöneticiler ehl-i örf ve ehl-i
şer’, yani ulemâ ve ümerâ olmak üzere iki sınıftan oluşmakta idi. Ehl-i örften beylerbeyi,
257


sancak beyi, subaşı, kapı kethüdâsı, mütesellim, muhassıl, mutasarrıf, âyân, voyvoda, dizdar,
kethüdâyeri, derbendci, yasakçı, kocabaşı, çorbacı; ehl-i şer’den ise kadı, müftü, nâib,
nakîbüleşrâf kaymakamı, kassâm-ı askerî, mütevellî, cabî, müderris, imam, hatib, vaiz
sayılabilir.
Sancaklarda Sancak Beyi en üst yetkiliydi. Sancak beylerinin belirli derecesi olup has gelirine
göre tayin edilirlerdi. Eyaletler Beylerbeyleri veya Mîr-mîranlar tarafından idare edilirdi.
Beylerbeyleri kendi bölgelerinde bütün siyasî işlerde hükümdarın temsilcisi olarak Beylerbeyi
Divânında askerî meseleleri halletmek, bölgesinde güvenliği sağlamak tımar tevcihi ve
terakkîlerini yürütmekle görevliydiler. Vilayet merkezinde otururlar, kendilerine adlî ve
hukukî işlerde kadılar yardım eder, hazineye ait işler mal defterdarınca, zeâmet işleri tımar
kethüdası, tımar işleri tımar defterdarınca yerine getirilirdi. Derece itibariyle Rumeli
Beylerbeyi en büyük beylerbeyiydi. Ondan sonrakiler Anadolu Beylerbeyi olup, Mal
Defterdarları beylik ve nişancı olanlar beş yüz akçelik kadılar dört yüz bin akça hassa olan
sancakbeyleri beylerbeyi olabilirdi.
b. İmtiyazlı Hükümetler:
İdarî birimlere baktığımızda, Osmanlı Devleti Anadolu Rumeli ve Arabistan olmak üzere üç
temel bölgeden oluşurdu. Ancak bu idarî teşkilâtta eyaletler dışında kalan, Eflak-Boğdan gibi
içişlerinde serbest sayılan, ancak devletin hâkimiyetini kabul eden özel statülü hükümetler de
bulunmaktaydı. Bunların kralları veya beyleri, kendi asilzadeleri arasından Osmanlı Devleti
adına seçilir ve gördükleri himayeye karşılık belirli miktarda vergi verirlerdi. Kırım Hanlığı
ile Mekke-i Mükerreme Emirliği bu statü dışında tutulmuştur.
2. Toprak İdaresi:
İslâm hukukunda ve siyaset kitaplarında araziyle ilgili olarak çeşitli tasnifler ve tanımlar
yapılmıştır. Buna göre arazi: Arz-ı Öşrî veya Arazi-i Öşriyye, Arz-ı Haracî veya Arazi-i
Haraciyye, Arz-ı Taz’if veya Arz-ı Emiriyye olarak üç kısma ayrılmıştır. Toprağın bu şekilde
ayrılması sonucu toprak sahipleri de üçe ayrılmıştır. Bunlar, Müslim, Zimmî, Takallübî
(fetihle ele geçirilerek idare edilen toprakların sahipleri)’dir. Osmanlı Devleti’nde fetihler
arttıkça topraklar genişlemiş ve kendinden önceki Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları
ve Beylikler örneklerinde olduğu gibi toprağı taksim ve idare etmişlerdir. Anadolu
Beyliklerinden aldıkları yerlerde nizamı aynen korumuşlar, Rumeli’de ise fethettikleri
toprakları devlete bağlı arazi olarak tapulamışlar, sadece kilise, manastır ve dinî vakıfları
serbest bırakmışlardır. Osmanlı Kanunnamelerinde toprak beş kısımda ele alınmıştır.
Arazi-i Memlûke: Mülk toprakları olup, bunların tasarrufları sahiplerine ait idi.
Arazi-i Mevkûfe: Vakıf arazileri olup, bu toprakların vergileri dinî, ilmî ve sosyal
müesseselere tahsis edilirdi.
Arazi-i Metrûke: Terk edilmiş topraklardı.
Arazi-i Mevât: Ölü topraklar olup, verimsiz araziler idi.
Arazi-i Emîriye/Mirî Arazi: Bu tür toprakların mülkiyeti devlete ait olup, vergisinin
büyüklüğüne ve hizmetine göre çeşitli parçalara bölünmüştü. Mirî Arazi yirmi beş kısma
ayrılmıştır. Bunlardan padişaha gelir olarak ayrılana Havass-ı Hümâyûn denir. Vezirlere,
beylerbeylerine, sancakbeylerine, büyük devlet memurlarına ait olanlara has ismi verilirdi.
258


Padişah kızları ve ailelerine bağlanmış yerlere paşmaklık denilirdi. Devlet adamlarına
hizmetleri karşılığında verilenlere mâlikâne denmiştir. Fetih esnasında bazı kumandanlara
hizmetleri karşılığında verilenlere yurtluk-ocaklık denilirdi.
Mirî toprakların en önemli bölümü savaşlarda yararlı görülen kişilere verilen zeâmet ve
tımarlardır. Dirlik adı da verilen ve Osmanlı arazi teşkilâtında umumî adıyla tımar olarak
bilinen bu topraklar gelir yönünden çoktan aza doğru üç grup altında toplanmıştır. Bunlardan
Has; senelik geliri 100.000 daha fazla olan toprağa denirdi. Zeamet; 20.000 akçeden 100.000
akçeye kadar senelik geliri olan dirliğe denirdi. Tımar ise senelik geliri 1.000 akçeden 19.000
akçeye kadar olan dirliğe denirdi. Tımar sahiplerine Sahib-i Arz denilir ve Sahib-i arzlar
kendilerine tahsis edilen tımarın gelirine göre savaşa asker götürürlerdi. Bu sistem devletin
diğer müesseselerinde olduğu gibi XVI. yüzyılın sonlarından itibaren bozulmaya başlamıştır.
Tımar dağıtımında uyulması gereken nizam ve kanunların aksine tımar ehil olmayan kişilere
ve askerlikle ilgisi bulunmayan kimselere rüşvet karşılığı haksız olarak verilmiş ve bu durum
teşkilâtın iyice bozulmasına sebep olmuştur. Tımarın bu şekilde bozulması ve eski
fonksiyonunu kaybetmesi devletin her fırsatta tımar gelirini hazineye aktarmasına sebep
olmuştur. I. Abdülhamit ve III. Selim zamanlarında yapılan ıslahatlar yetersiz kalmış, nihayet
1844 yılında teşkilât zaptiye ve başka hizmetlerde kullanılmak üzere eski fonksiyonunu
kaybetmiş sessiz sedasız yavaş yavaş ortadan kalkmıştır.
D. Adalet Teşkilâtı
Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren bağlı olduğu İslâm dininin gereği bir hukuk sistemini
kabul etmiş ve uygulamıştır. Buna göre gerek cezaî gerekse vergi konularıyla Müslim ve
Gayrimüslimlerin tâbi bulundukları esaslar ve bunların birbirleriyle olan münasebetleri bu
hukuk çerçevesinde konulan hükümlere göre düzenlenmiştir.
Şer’î hukuk (İslâm hukuku) adını verdiğimiz bu sistemin teorik olarak her alanda tatbik
edilmesi dikkat çekicidir. Ancak özellikle idare ve teşkilât alanları ile amme müesseseleri
sahasında eski Türk devletlerinden gelen bir idarecilik geleneği veya fethedilen
memleketlerdeki bazı vergi teşkilât ve usullerinin millî veya örfî denilebilecek bir hukuk
sistemini ortaya çıkardığı da bir gerçektir. Zira herhangi bir konuda bir hukukçunun görüşüne
uyulması yönünde padişahın emri çıkarsa, bu emir kadıları bağlayıcı bir kanun durumuna
girer ve buna aykırı bir hüküm verilemezdi. Ancak böyle bir emrin bağlayıcı olması için iki
şart gereklidir ki ilki emrin konusunun suç teşkil etmemesi ikincisi şerîata aykırılığının kesin
olmamasıdır. Yetkililerin bu özellikleri taşıyan emirlerine uyulması dinen de vacip sayılır.
Ancak şurası da belirtilmelidir ki hiçbir şekilde örfî hükümler şer’î hukuka aykırı
düşmemiştir. Bu şekliyle örfî hukuk şer’î hukukla birleşmekte ve tek hukuk telâkkisi ortaya
çıkmaktadır. Şer’î hükümler Kur’ân, hadis, icmâ ve kıyas gibi İslâm ilke ve temellerine
dayanırken örf, hükümdarın iradesine bağlı olarak koyduğu kurallar ve bunun için sâdır olan
fermanlar şeklinde tanımlanabilir.
Osmanlı hukuk sistemi kadıların özgür iradelerinde kendini bulmuştur. Padişah dâhil hiçbir
kişi ve kurumun tesirinde kalmadan tamamen bağımsız çalışan Osmanlı mahkemeleri
aldıkları kararlar dolayısıyla Divân-ı Hümâyûn tarafından denetlenmiştir. Osmanlı

259


mahkemelerinde kadının yanı sıra bir bilirkişilik kurumu meydana getirilmiş, davaların
görüldüğü oturumlarda şuhûdu’l-hal veya udûlü’l-müslimîn gibi adlarla bir şahitler heyeti
nezaretinde davalar açıktan görülmüştür.
Kadılık: Kadı kelime anlamıyla hükmeden, yerine getiren demek olup Osmanlılarda şer’î ve
örfî hükümleri tatbik eden ve devlet emirlerini yerine getiren bir fonksiyona sahipti. Bu
sebeple kadıların görevlerini hukukî, idarî ve beledî olmak üzere başlıca üç noktada toplamak
mümkündü. Osmanlı devletinde şer’î mahkemelerde Hanefi fıkhı üzere çözüm üretilmekteydi.
Bu vazifeyi yerine getiren kadılar aynı zamanda bulundukları idarî bölgede şehir ve
kasabaların beledî hizmetlerini bugün kullandığımız noter gibi vekaletnâme ve alım-satım
işlerini de yürütürdü.
Kadılık XV. yüzyıla gelinceye kadar aldıkları ücretin düşük olması yüzünden fazla rağbet
görmemiştir. Kaynaklarda ilk dönemde kadıların rüşvet ve yolsuzluk yaptıkları hile ve bid’ati
yaydıkları ve bunun sebebinin maaşlarının azlığı olduğu ifade edilmektedir. Fatih Sultan
Mehmed zamanında kadılara tahsis edilen ücretin arttırıldığı bilinmektedir. Bir kimse
medreseden mezun olup kazasker divânında staj gördükten sonra kadılığa tayin edilirdi.
İsteyenler bir süre müderrislik yaptıktan sonra doğrudan bir kazaya kadı tayin olunurdu. Bu
gibiler müderrislikleri sırasındaki derecelerine göre kadılığa gelirlerdi.
Kadı tayini XIV ve XV. yüzyıllarda Divân-ı Hümâyûn toplantılarında Rumeli ve Anadolu
kazaskerlerinin arzı ve padişahın onayıyla olurdu. XVI. yüzyıldan itibaren ise mevleviyet
denilen kadılıklar Şeyhülislâmlığın önem kazanması ile onların teklifi üzerinden Vezir-i
Âzam tarafından yapılmıştır. Kadılık müddeti devirlere göre 18 aydan 3 seneye kadar
değişiklik göstermiştir. Sürelerini dolduran kadılar mâzul olarak bir üst dereceye yükselmek
için sıra beklerlerdi. Bu süre zarfında İstanbul’a gelirler ve kazasker dairesine devam ederek
tecrübe kazanırlardı. Sıraları gelince de derecelerine uygun kadılığa tayin olurlardı. Buna
rağmen zaman zaman kadılık tayininde usulsüzlükler çıkmış, kadılıkların parayla satıldığı
iddiaları yayılmıştır. Ayrıca kadıların devletin uzun savaşlar dolayısıyla eyaletlerle fazla
ilgilenememesinden faydalanarak halka zulmettikleri, usulsüz para talep ettikleri görülmüş bu
gibilerin durumları tahkikatlarla ortaya çıkarılmıştır.
Kadıların mahkemelerde kendi adlarına vazife gören nâibleri bunabilirdi. Kazanın
büyüklüğüne göre kadının birden fazla nâibi olabilirdi. Bir kadıda bulunması gereken
özellikler nâiblerde de aranırdı. Kadıların yardımcıları olarak kazalarda, vefat etmiş
kimselerin mallarını vârisleri arasında pay eden kassâm adı verilen memurlar da bulunurdu.
Her eyalet ve sancakta XVI. asır sonlarına kadar toprak kadıları adıyla seyyar kadılıklar da
kurulabilmiştir. Sefer esnasında padişahla birlikte giden kazaskerler orduya ait işleri
görürlerdi. Ancak padişahların sefere gitmeyi terk etmelerinden sonra kazaskerler de yerlerine
ordu kadısı göndermeye başlamışlardır.
E. Askerî Teşkilât
Osmanlı askerî teşkilâtı da diğer kurumlar gibi Anadolu Selçuklu Devleti, İlhanlılar ve
Memlûk askerî teşkilâtlarına benzemekte idi. Kuruluş yıllarında Osmanlı Beyliği’nin düzenli
bir askerî birliği yoktu. Merkeze bağlı her bey kendisine tâbi aşiret kuvvetleri ile savaşa
260


iştirak ederdi. İlk düzenli birlikler Orhan Gazi zamanında Bursa’nın fethinden sonra, İznik’in
fethinden önce kurulmuştur. Türk gençlerinden oluşan bu odunun atsız askerine yaya, atlı
askerine müsellem denilirdi. Yaya askerler onar ve yüzer kişilik manga ve bölüklere ayılırdı.
Müsellemler ise 30’ar kişilik ocaklara ayrılırdı. Kapıkulu ocaklarının oluşmasından sonra bu
atlılar çeşitli hizmetlerde kullanılmışlardır.
Osmanlı askerî teşkilâtını kara kuvvetleri ve deniz kuvvetleri olmak üzere iki ana başlık
altında incelemek mümkündür. Bu temel oluşumun alt birimleriyle uyum içinde işleyen
Osmanlı ordusu uzun asırlar hâkimiyetin devamında etkili olmuştur.
1. Kara Kuvvetleri
a. Kapıkulu Ocakları
Osmanlı Devleti Rumeli tarafında genişlemeye başlayınca daimî ordu ihtiyacı artmış, bu da
Kapıkulu ocaklarının oluşumunu hızlandırmıştır. Bu ocak yaya ve atlı olmak üzere iki ana
birime ayrılmış olup bunlar da çok sayıda alt birimlerden oluşmuşlardır.
a. 1. Yaya Kapıkulu Ocakları
Acemi Ocağı: Yeniçeri Ocağı’na asker yetiştirmek için kurulmuştur. Acemi oğlanı iki şekilde
alınmaktaydı, biri savaşlarda elde edilen erkek esirlerin beşte birinden (pençik) diğeri de
Osmanlı tebaası Hıristiyan çocuklarından idi. Türk köylülerinin yanında en az üç en fazla
sekiz sene gerekli ölçüde eğitilen acemi oğlanları, acemi ocaklarına sevk edilirlerdi. Bu
ocakta kendilerine ulûfe denilen maaş verilirdi. Çeşitli hizmetlerde çalışan acemilerin yeniçeri
ocağına kayıt ve kabullerine çıkma veya kapıya çıkma denilirdi.
Yeniçeri Ocağı: Padişahın hizmetine ait yaya kuvvetlerinden oluşan bu ocak I. Murad
zamanında kurulmuştur. Başlangıçta bin kadar yeniçeri alınmış ve bunlardan her yüz kişinin
başına yayabaşı tayin edilmiştir. En büyük kumandanları yeniçeri ağası olup, sonrakiler
sırasıyla Sekbanbaşı, Ocak Kethüdası veya Kul Kethüdası, Zağarcı başı Seksoncu başı,
Turnacı başı, Başçavuş ve Muhzır Ağa gelmekteydi. Yeniçeri ağası padişahın Cuma namazına
çıkışında beraberindeki yeniçerilerle selâmlıkta bulunur, sefer sırasında da yine padişahın
koruyucusu ve has askeriydiler. Yeniçeri Ocağı XVI. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı
ordusunun teçhizatlı yaya kuvveti iken bu dönemle birlikte bozulmaya başlamış, düzeltilmeye
çalışılsa da sonuç alınamamıştır. II. Mahmut devrinde 15 Haziran 1826’da kaldırılmış ve bu
olaya Vak’a-i Hayriye denilmiştir.
Cebeci Ocağı: Yeniçerilere ait ok, yay, kılıç, tüfek, kazma, kürek, barut, kurşun, zırh, tolga,
harbe ve bunun gibi savaş aletlerini temin etmekle görevli idiler.
Topçu Ocağı: Top dökmek, top mermisi yapmak ve top atmak için oluşturulan bu ocak
kapıkulu ocaklarının yaya kısmındandır.
Top Arabacıları Ocağı: İlk dönemlerde kullanılan toplar, deve, katır ve beygirlerle
nakledilen küçük ve hafif toplardı. Ancak XV. yüzyıldan sonra topçuluk gelişmiş ve bunları
arabalarla savaşa götürmek gerekmiştir.
261


Humbaracı Ocağı: El bombası olan humbarayı kullanan ve onunla ilgili işleri yapan
askerlerdir.
Lağımcı Ocağı: Özellikle kale muhasaralarında toprak altında lağım denilen tüneller açarak
buralarda gerçekleştirdikleri patlamalarla kale fethini kolaylaştıran birimdir.
a. 2. Atlı Kapıkulu Ocakları
Kapıkulu Süvarileri: Bunlar sarayın Enderun kısmıyla dış saraylardaki iç oğlanları ve yeniçeri
ocağından terfi edenlerden oluşurdu. Bu ocağın en itibarlısı sipah bölüğü idi. Sipah ve
silahdarlar savaş sırasında padişahın çadırını, ulûfeciler ise saltanat sancaklarını, garibler ordu
ağırlıklarını ve hazineyi korurlardı. Her bölüğün ayrı ayrı ağası bulunan kapıkulu süvarilerinin
resmî rakamı kurulduğu yıllarda 2.400 kadar iken XV. yüzyıl ortalarında 8.000’e ulamıştır.
Bu ocağın süvarilerinin tamamı atları ve maiyetleri dolayısıyla İstanbul’da bulunamazlar,
Edirne; Bursa ve çevresinde otururlardı.
b. Eyalet Askerleri
Osmanlı Devleti’nin eyalet kuvvetleri ilk dönemlerde tımarlı sipahi, azap ve akıncılardan
oluşurken, XVI. yüzyıl ortalarına kadar tımarlı sipahi, yaya, müsellem, cerahor, cambaz,
tatarla, akıncılar, Yörükler, deliler, azaplar, gönüllü ve beşliklerden oluşmuşlardı.
Tımarlı Sipahiler: Devletin en önemli askeri kuvveti olup, hemen bütün Türk İslâm
devletlerinde görülürdü. Osmanlı Devleti bunu daha da geliştirmiş, dirlik sahipleri kendilerine
bırakılan toprak karşılığında devletin muhafazasını üstlenmişlerdi. Tımar sipahilerinin senelik
gelirleri 1.000 ila 19.000 akça arasında değişirdi. Tımar sahipleri kendilerine tahsis edilen
dirliğin geliri karşılığında askerî vazife görürler ve sefere giderlerdi. Bu sistemde devlet
halktan her sene alacağı öşrü kendisi tahsil etmeyip askerî hizmet karşılığı tımarlı sipahiye
tahsis etmiştir. Tımarlı sipahi savaş zamanında aldığı bu resim ve öşür karşılığında tımarının
azlığı veya çokluğuna göre, ya yalnız ve ya cebelü denilen tam teçhizatlı bir veya birkaç
silahlı ve zırhlı süvari ile savaşa giderdi. Cebelüler genellikle Anadolu gençlerinden
oluşmakla beraber sipahisinin parayla aldığı veya savaşlarda esir ettiği kimselerden de
olabilirdi. Tımarlı sipahiler her sancakta bölüklere ayrılırlardı, her bölüğün subaşı denilen
çeribaşıları ve bayraktar ile çavuşları vardı.
Geri Hizmet Kıtaları: Osmanlı askerî teşkilâtında ilk muntazam askerler olarak teşkil edilen
yayalar ve müsellemler XV. yüzyıl ortalarına doğru savaştan çekilerek geri hizmetlerde
kullanılmışlardır. Yayalar savaş zamanlarında yol açmak, hendek ve siper kazmak top
çekmek, gülle, ağırlık ve zahire nakletmek gibi işleri yaparlardı. Barış zamanlarında da
ihtiyaca göre kale tamiri, maden ve tersane hizmetinde kullanırlardı.
Öncü Kuvvetleri: Genellikle süvari olup, bunlar akıncılar, deliler, gönüllüler ve beşliler
ocaklarından oluşurdu. Akıncılar hafif süvari kuvveti olup uçlarda bulunurlardı. Bunların
başlıca görevleri ordunun keşif hizmetini görmek, düşman sınırlarındaki araziyi keşfedip yol
açmak ve düşmanın gözünü korkutup asıl orduya kolaylık sağlamaktı. Deliler de akıncılar gibi
hafif süvari tarzında bir teşkilât olup, sınır ve sınıra yakın yerlerde bulunurlardı. Bunlar
iriyarı, şecaat ve cesaretleri ile meşhur olup düşmana korkusuzca saldırmaları ve gözünü
budaktan esirgememeleri dolayısıyla deli olarak adlandırılırlardı. Gönüllüler teşkilâtı ise
262


serhat kulu süvarilerinden olup, sınırdaki şehir ve kasabaların korumasıyla görevliydiler.
Beşliler ise, her beş haneden bir kişi alındığı için bu ismi almış olan yine hafif süvari
kuvvetleriydi.
Kale Kuvvetleri: Serhat kulu atlı sınıfından olan fârisânlar ile yerli olarak topçu, cebeci,
lağımcı ve martaloz gibi kuvvetlerden oluşurdu.
1. Deniz Kuvvetleri
Osmanlıların denizle ilk temasları Marmara ve Ege sahillerinde kıyısı bulunan beyliklerin
ilhakından sonra olmuştur. Osmanlıların, ilk gemi yapım tezgahının Karamürsel’de olduğu
dönemlerde Karesi Beyliği’nin gemilerinden faydalandıkları bilinmektedir. Daha sonra
Saruhan, Aydın, Menteşe ve Candaroğlu beyliklerinin ilhakıyla bunların tersaneleri
kullanılmıştır.
Osmanlıların ilk büyük deniz savaşı Yıldırım Bayezid zamanında Cenevizlilerle olmuştur.
Fatih İstanbul’u fethinden sonra Çanakkele Boğazı’nı tahkim ettirip Ege’deki bazı stratejik
adaları zapt ederek sahilleri ve tersaneleri güvenlik altına almıştır. Ancak Osmanlı Donanması
asıl yükselişini II. Bayezid zamanında yapmıştır. Büyük savaş gemilerinin inşası, Akdeniz’de
münferit olarak dolaşan ünlü Türk denizcilerin donanma hizmetine alınması Osmanlı
denizciliğini canlandırmıştır. Yavuz Sultan Selim ise özellikle Mısır seferi sırasında yakın
destek gördüğü donanmanın önemini kavrayarak daha İstanbul’a dönmeden donanmanın
geliştirilmesi için yeni tersaneler kurulmasını emretmiştir.
Bahriye teşkilâtı ile ilgili her şeyden Kaptan-ı Deryâ sorumlu idi. Önceleri Sancak Beyi
derecesinde olan kaptan-ı deryâların ikamet merkezi XVII. yüzyıl ortalarına kadar Gelibolu
idi. Kaptanpaşaya yardımcı olmak üzere çok sayıda görevli silsilesi mevcut idi.
Kaptanpaşadan sonra gelen ikinci yetkili konumunda tersane emini, inzibat işleriyle ilgilenen
tersane kethüdası, kaptanpaşanın vekilliğini yapabilen tersane ağası, tersane kâtibi, liman
reisi, katipler bunlardan bir kaçı olarak sayılabilir.
Kuruluş devri donanma gemileri küçük ve basit olup daha sonra geliştirildi. Donanma kürekli,
yelkenli ve hem kürek ve hem de yelkenli gemilerden oluşurdu. Küreklilere genel olarak
çekdiri denilirdi. Kürek sayısına isimlendirilen bu çekdirilerden bazıları; karamürsel, aktarma,
çamlıca, kütük, atkayığı, kancabaş, şoyka, kırlangıç, firkate, kalite, kadırga idi.. Yelkenliler
ise iki ve üç direkli olarak ikiye ayrılıp bunlar da çeşitlilik arzetmekte idi.
Osmanlı donanmasında azebler, levendler, kürekçiler, ayakçılar, kalyoncular, gabyarlar,
sudagabolar ve çeşitli sanatkârlar görev alırdı. Donanmanın XVII. yüzyıldaki sıçrayışı XVII.
yüzyılın sonlarında Venediklilerinyavaşlamıştır. Daha sonra bazıkazanamamıştır.
denizcilikte
dönemlerde
tekrarilerleme
üstünlüğü
görülse
ele
de
geçirmeleri
eski ihtişamını
ile
II. İKTİSADÎ VE İÇTİMAÎ HAYAT
A. İktisadî Hayat
Osmanlı Devleti daha Beylik dönemlerinden itibaren doğal olarak bir malî teşkilâta sahip
olmuştur. Ancak başlangıçta bunun XVI. yüzyıldaki gibi bir gelişmişlik kazanmış olmadığı
bilinmelidir. Zira sınırların genişlemesi üzerine malî teşkilâtta da gelişmeler olmuş ve devletin
gelir-giderleriyle bunların çeşitlerinde artışlar meydana gelmiştir.
263


Osmanlı Devleti’nde vergiler, şer’î ve örfî olarak iki kısımda toplanmıştır. Zekat, öşür, haraç
ve cizye ile bunlara ek olarak seksene yakın vergi şer’î vergilerden sayılmaktaydı. Tekâlif-i
Örfîyye ise ilk defa II. Bayezid zamanında Avârız vergisi adı altında, olağan üstü zamanlarda
hükümdarın emriyle konan bir vergi olarak bilinmektedir. Avârız vergileri şahıslar üzerine
konmaz avârız hanesi denen birimler üzerine konurdu. Muaf olanlar çıktıktan sonra geri kalan
köy veya mahalle nüfusu tespit edilip belirli sayıda gerçek hâne bir avârız hanesi sayılarak
köy veya mahallenin kaç avârız hanesi olduğu belirlenir, bunlar için defterler hazırlanırdı.
Şer’î vergilerden olan cizye İslâm hukukuna göre fert başına alınan bir mükellefiyet olarak
görülmüş, zimmîler üzerine konulan himaye ve güvenlik vergisi şeklinde adlandırılmıştır. Bu
vergi Osmanlı Devleti’nin en önemli gelir kaynaklar arasında yer almıştır. Müslüman
olmayan tebaanın yetişkin erkeklerinden alınırken belirli bir işi olmayan (yava)
Gayrimüslimlerden ise yava cizyesi adı altında alınırdı.
Ganâim: Mücahit veya diğer bir deyimle muhariplerin savaş esnasında düşmanların elinden
aldıkları mallara verilen isimdir. Bunlar emlak, arazi, esir, hayvan, silah, para, yiyecek gibi
taşınır taşınmaz malları kapsamaktaydı. Şer’î hukuk hükümlerine göre ganâim, hazine
mallarından sayılmakta beşte biri yetimlerin, ihtiyarların ve miskinlerin iâşesi için ayrılır,
ayrıca cami ve mescitlerin imarına harcanırken, beşte dördü savaşa katılan gaziler arasında
taksim edilirdi.
Devlet gerek ganimetten gerek vergilerden oluşan gelirleri hazinede toplamakta ve buradan
lüzumlu yerlere sarf etmekteydi. Osmanlılarda hazine Mirî veya Dış Hazine, İç Hazine veya
Enderun Hazinesi olarak ikiye ayrılırdı. Dış hazine devletin asıl hazinesi olup umumî gelir
burada toplanırken kayıtları Ruznâmçe Defterlerine kaydedilirdi. Enderun Hazinesi ise
padişaha ait olup bütün harcamalar onun emriyle ve bilgisi altında yapılırdı. Bundan dolayı bu
hazine Hazine-i Hâssa olarak da adlandırılırdı.
Defterdarlık (Bab-ı Defteri): Bu tabirin Osmanlı Devleti’nde hangi devirden itibaren
kullanıldığı tam olarak bilinmemekle birlikte I. Murad zamanından itibaren bütçe tanzimine
başlandığı ve hazine kavramının yine bu dönemde kullanıldığı bilinmektedir. Ancak açık
olarak defterdar tabirine II. Murad zamanında rastlanmakta, Fatih Kanunnamesi’nde ise
defterdar padişahın malının mutlak vekili olarak ifade edilmektedir. Defterdarlığa ait kayıtlar
defterler, senetler, gelir ve gider cetvelleri Maliye Hazinesi’nde saklanmaktaydı. Maliye
Hazinesi önceleri Divân-ı Hümâyûn’un yanında iken daha sonra Bab-ı Hümâyûn’un sağ
tarafına nakledilmiştir. Defterdar, Kanunnamede belirtildiğine göre Divân-ı Hümâyûn’da
Vezir-i Âzam’ın sofrasında yemek yemek, hazineyle alakalı işler için hüküm yazmak, hizmet
eden kimselere çavuşluk, sipahilik, katiplik ve hatta sancak ve zeamet arzetmek, hükümdara
sormadan iki akçeye kadar zam yapabilmek, sefer esnasında hükümdara yanaşıp
konuşabilmek gibi imtiyazlara sahip idi. İlk dönemlerde bir defterdar var iken ülkenin
genişlemesi üzerine sayıları artmıştır. Rumeli’de Havass-ı Hümâyûn’a ait olan malî işlere
bakan kimseye Rumeli Defterdarı
(Şıkk-ı Evvel Defterdarı) veya Baş Defterdar denilmiştir.
Anadolu malî işlerini görmek üzere Anadolu Defterdarlığı ihdas edilmiştir. XVIII. yüzyıl
başlarından itibaren Rumeli Defterdarı’na Şıkk-ı Evvel, Anadolu Defterdarı’na Şıkk-ı Sânî,
üçüncü defterdara da Şıkk-ı Sâlis ismi verilmiştir. Baş defterdarın icraat ve tahsilâtta beş
memuru bulunmaktaydı. Bunlardan Baş-Bâkîkulu’na bağlı Bâkîkulu şeklinde isimlendirilen
60 kadar mübaşiri bulunup, hazineye borcu olup da vermeyenleri takip ederek hapis veya
tehdit yoluyla tahsilat yaparlardı. Cizye Baş-Bâkîkulu ise cizye vermeyenlerin takibini ve
tahsilini yapardı. Veznedar-Başı; kendisine bağlı dört veznedarla paranın ayarını muayene
eder, altın ve gümüşleri tartardı. Diğer iki önemli memurdan biri Sergi Nazırı diğeri ise Sergi
Halifesi olup hazine muamelelerinin defterini tutarlardı.
264


Osmanlı maliyesi daireleri (Bâb-ı Defterî veya Defterdar Kapısı) teşkilâtı maliye nezaretinin
kurulmasına kadar çeşitli düzenlemeler ve safhalardan geçmişti. Buna göre çeşitli daireler
ihdas edilmişti. Bunlar Ruznamçe-i Evvel ve Sânî kalemleri, Rumeli Muhasebesi Kalemi,
Anadolu Muhasebesi Kalemi, Mukabele Kalemi, Mukataacı-ı Evvel Kalemi, Mukataacı-ı
Sânî Kalemi, Mukataacı-ı Sâlis Kalemi olarak ifade edilmektedir.
II. Sultan Mahmut zamanında Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra, maliye teşkilâtı için de bir
dizi ıslahat çalışması yapılmıştır. Buna bağlı olarak bütün malî işlerin tek elden yürütülmesi
kararı alınmış ve kurulan teşkilâta Maliye Nezareti ismi verilmiştir (1838). Abdülmecit
döneminde nazırlık kaldırılmışsa da kısa süre sonra tekrar ihdas edilmiştir.
B.
İçtimaî Hayat
Osmanlı devletinde cemiyet askerî ve reâya sınıfı olmak üzere iki ana grup altında ele
alınmıştır. Toplumdaki bu sınıflaşma tâbi oldukları görevleri dolayısıyla olup bütün kanun ve
nizamlar bu sınıfların hukukî yapısına paralel bir biçimde ele alınmıştır. Bununla birlikte bu
yapılanma Avrupa’dan farklı olarak aşılmaz kesin çizgileri ifade etmemektedir.
Bu statü ayrılığı Osmanlı insan-toplum anlayışı ve yönetim felsefesine göre gerçekleşmiş
olmakla birlikte, çeşitli belge ve eserlerden anlaşıldığı üzere bir ayete dayandırılmakta idi.
“Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların yaşama biçimlerini
(maîşetlerini) aralarında taksim eden, karşılıklı hizmette bulunmaları için mertebelenmede
kimini diğerinin üzerine çıkaran Biz’iz. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdiklerinden daha
hayırlıdır.” (Zuhrûf XLIII/32) Bu hüküm gereği Osmanlılarda toplum hayatının oluşması ve
sağlıklı işleyebilmesi için Allah’ın insanları farklı yapı, karakter ve kabiliyette yarattığına
inanılmıştır. Buna göre devlette her ferdin kendine düşen görevi yapması gerektiği, bunun
aksamaması için güvenlik ve adaletin sağlanması, yönetici güce yani bir devlet gücüne ve
hükümdara ihtiyaç duyulacağı düşünülmüştür.
Osmanlı toplum anlayışı ve yönetim felsefesini ifade eden bu fikirler, daire-i adliye/adalet
dairesi/hakkaniyet çemberi terimiyle formüle edilmiştir. Kökü Sâsânîlere kadar giden bu
kavram Kutadgu Bilig’de, Nizâmülmülk ve Gazzalî’nin eserlerinde daha da açıklık
kazanmıştır. Ayrıca Kınalızâde’nin Ahlâk-ı Alâî’sinde, Nâimâ’nın Tarih’inde de ele
alınmıştır. Bu anlayışa göre;
1.
Dünya barışı
adaletle sağlanabilir.
2.
Dünya, duvarı
devlet olan bir bahçedir.
3.
Devletin düzenleyicisi şeriattır.
4.
Şeriatın koruyucusu mülk (hükümranlık) tür.
5.
Mülke, yani ülke ve halkı bütünleştirerek devlet kuracak iktidara sahip olmak, diğer
bir ifadeyle hâkimiyeti elde bulundurmak, sağlam bir orduyu gerektirir.
6.
Ordunun beslenmesi için büyük servete ihtiyaç vardır.
7.
Bu serveti sağlayabilmek için bolluk ve huzur içinde yaşayan halka (raiyyet) sahip
olunması icap eder.
8.
Halkın bolluk ve huzur içinde yaşaması
adaletle yönetilmesine bağlıdır.
Adalet çemberindeki bu halkalardan birisi eksilir ya da zarar görürse devlet de toplum da
çökmeye mahkumdur.
265


1. Askerî Sınıf / Yönetenler:
Saltanat beratı ile padişahın kendilerine dinî ya da idarî yetki tanıdığı kimselerden oluşan bu
grupta saray halkı, seyfiye (ehl-i örf), kalemiye yer almakta idi.
Osmanlı devletinde idarî sisteme bağlı olarak bu günkü anlamda hem askerlik hizmeti
yapanlar hem de memur statüsünde bulunanlar bu sınıfı teşkil etmekteydiler. Askerlik hizmeti
yapanlar bunun karşılığında devletten yıllık olarak bir yerin veya köyün gelirini kendileri
adına toplama yetkisini alırlardı. Memur sınıfı ise hizmetleri karşılığı devlet hazinesinden
gündelik alanlarla yine hazineden veya vakıflardan gündelik alanlar olmak üzere iki kısma
ayrılırdı.
2. Yönetilenler/Reâya:
Vergi veren şehir, kasaba ve köy ahalisiyle konar-göçer tabir edilen göçebe aşiretler bu gruba
dahil edilirdi. Şehirliler şehir ve kasabalarda yaşayıp ticaret, zanaat ve benzeri işler yapan
genel olarak esnaf şeklinde adlandırılan grup idi.
Şehir halkından ayrı olarak bir diğer üretici sınıf köylüler yani çiftçilerdi. Devletin ekonomik
yapısı ziraate dayandığından bu işle meşgul köylülerin devlet açısından ifade ettikleri önem
açıktır.
Reâyadan sayılmakla birlikte hayat tarzları bakımından şehirli ve köylülerden ayrılan
konargöçerler ise kendilerine özel kanunlarla idare edilirlerdi. İlk kanun metinlerinde
kendilerinden bahsedilmeyen bu grup, XV. yüzyıldan sonra Yörük nizamları ile idare
edilmişlerdir. Kendi aralarında il veya ulus adı altında gruplandırılmışlar, yaylak-kışlak
hareketine bağlı olarak yaşayış tarzlarını geliştirmişlerdir.
Bu grupların dışında, muaf ve müsellem reâya olarak adlandırılan yayalar, yörükler,
müsellemler, cambazlar, cerahorlar, derbentçiler, menzilciler, lağımcılar, beldarlar, tatarlar,
tandorlar, su yolcular, kayıkçılar, kaldırımcılar ve köprücüler yer almaktaydı.
Osmanlı Devleti’nin Rumeli’de gerçekleştirdiği fetihlerle birlikte merkezî otoritenin bu
bölgede sağlanması açısından Türk nüfusu da Rumeli bölgesine yerleştirilmiştir. Rumeli’ye
nakledilen Yörüklerin sayısı artınca bunlar askerî bir teşkilâta tabi tutulmak suretiyle ayrı
kanun ve nizama bağlanmıştır. 1691 yılında verilen bir emirle Yörük tâifeleri atalarının
Rumeli’nin fethinde oynadıkları rolden dolayı
Evlad-ı Fâtihan adı altında
teşkilâtlandırılmışlardır. Çeşitli vergilerden muaf olan bu grup XIX. yüzyıla kadar devam
etmiş, Tanzimat Fermanı’yla birlikte farklı
şartlar getirilmiş, 1846 yılından itibaren
kendilerine verilen imtiyazlar kaldırılmış ve bu teşkilât son bulmuştur.
III. İLİM, KÜLTÜR HAYATI VE MİMARÎ
A. İlim ve Kültür Hayatı
1. Osmanlı Medreseleri:
Osmanlı Devleti’nde kuruluştan itibaren ilim ve kültür alanında çalışmalar yapıldığı
bilinmektedir. Türkler daha Anadolu’ya gelmeden önce ilmî faaliyetlerde bulunmuşlar,
özellikle Büyük Selçuklularda olduğu gibi Türkiye Selçuklu Devleti’nde de çeşitli şehirlerde
önemli ilmî araştırmaların yapıldığı üniversite hüviyeti arz eden medreseler tesis etmişlerdir.
266


Bu ilmî teşkilâtlar hem yapıları itibariyle hem içerik itibariyle Osmanlı medreselerine örnek
teşkil etmişlerdir.
Osmanlılar zamanında ilk medresenin İznik’in fethine müteakip (1330) Orhan Gazi tarafından
bir manastırın medreseye çevrilmesiyle oluşturulmuştur. İznik medreselerinden başka kuruluş
döneminde Osmanlılar diğer şehirlerde de medreseler ihdas etmişlerdir. Nitekim Orhan Gazi
Bursa’nın fethiyle şehrin en büyük manastırını medreseye çevirmiştir. Bu şekilde fethedilen
şehirlerde camiden sonra inşa edilen ilk kurum medrese olmuştur. Fatih Sultan Mehmed
İstanbul’un fethinden sonra kendi adıyla anılan Fatih Külliyesi’ni yaptırmıştır. Fatih’ten sonra
da padişahların medrese yaptırma geleneği devam etmiştir. Osmanlı padişahlarından ayrı
olarak diğer devlet mensupları da İstanbul’da medreseler yaptırmışlardır.
Osmanlılarda medreseler yaptıkları ilmî faaliyetlere göre derece ve sınıflara ayrılmışlardır. İlk
devirlerde medreselerde müderrislerin vakfiye şartlarına göre düzenli olarak ders vermeleri
gerekirken XVI. yüzyılda bazı değişiklikler görülmüştür. İlk dönemlerde medreselerde
derecelerine göre çeşitli zamanlarda değişik dersler okutulmuştur. Ancak bu derslerle ilgili
kesin bilgiler elde edilememiştir. İlk devir Osmanlı medreselerinde müderrisler Selçuklularda
olduğu gibi ehl-i sünnet mezheplerinden Hanefî fıkhı üzerine ders vermişlerdir. Her
medresede bir müderris bulunur vazifesi karşılığı maaş alırdı. Müderris tayinleri medreseyi
yaptıran padişah veya paşa tarafından yapılırken azilleri ise işe devamsızlık, şer’î kanunlara
aykırı beyanda bulunmak gibi sebeplere dayanmaktaydı.
b. İlmî Hayat:
Osmanlı Devleti’nde medreselerin sayısına ve çalışma sistemine bakıldığında ilme verilen
önem anlaşılmaktadır. Devletin ilim ve eğitim politikasına dayalı olarak sadece dinî ilimlere
ilgi duyulmamış, müspet ilimler de oldukça ilerleme göstermiştir.
1330’da İznik’de açılan ilk Osmanlı medresesinin baş müderrisliğini yapan Davud-ı
Kayserî
Mısır’da okumuş naklî ve aklî ilimlerde ihtisas yapmıştır. Şemsettin Hamza el-Fenarî hem
Tasavvuf hem de Mantık ve diğer aklî ilimlerde söz sahibi olmuştur. Matematikçi ve
astronom Kadızâde-i Rumî, Fethullah Şirvanî diğer âlimlerdendir. Tıp alanında Murad b.
İshak, Celaleddin Hızır, Şeyh Cemalettin Aksarayî, Tacettin İbrahim, Hüsamettin Tokadî gibi
âlimler yetişmiştir. Fatih döneminin bir diğer Tıp, Matematik ve Astronomi âlimi Ali
Kuşçu’dan bahsedilmelidir. Fatih sonrası mütefekkirlerden Fıkıh âlimi Zenbilli Ali Efendi,
Matematik ve Tıp alanında ihtisas yapmış Tokatlı Molla Lütfi, matematikçi ve astronom Ali
Kuşçu’nun torunu Mîrim Çelebi, Tefsir, Hadis, Fıkıh, Tarih ve Lügat alanlarında üç yüz eseri
bulunan Şeyhülislâm İbn Kemal, Tefsir, Hadis, Fıkıh, Felsefe ve Matematikte ihtisas yapan
Kınalızâde Ali, Tefsir, Hadis, Kelâm, Gramer ve Mantık dallarında âlim Taşköprüzade
Ahmed, Tarih, Kelâm, Fıkıh ve Belagata dair eserler yazan Celalâzâde Salih sayılabilir.
XVII–XVIII. yüzyıllarda ise dinî ve müspet ilimlerde çok sayıda âlim yetiştiği dikkat
çekmektedir. Bunlardan bazıları Hezarfen Ahmet Çelebi, Lagari Hasan Çelebi, Hibrî Ali
Efendi, Yanyalı Hoca Esad Efendi, Maraşlı Saçaklızade Mehmed Efendi, Mehmed Emin
Efendi, Carullah Veliyüddin Efendi, Kazovalı Ahmed Efendi, Mehmed Akkirmanî, Gelenbevî
İsmail Efendi, Palabıyık Mehmed Efendi ve ayaklı kütüphane lâkabıyla anılan Müftüzâde
Mehmed efendidir. Medreseler XVI. yüzyılın sonlarına doğru müderrislik kanununa aykırı
davranışlar yüzünden yavaş yavaş eski kalitesini kaybetmeye başlamıştır. Bu bozulma hem
müderris hem tedrisât hem de talebe açısından olmuştur.
267


c. Dinî Hayat:
Kuruluş döneminde Ahîlik, Babâîlik ve Mevlevîlik gibi tarikatler Anadolu beylikleri üzerinde
büyük bir nüfûz sergilemiş Osmanlı Beyliği’nde de etkili olmuşlardır. Osmanlı Devleti’nin
temeli atılırken, geniş ölçüde ahîlik ve aile reislerinin nüfûzlarından istifade edilmiştir. Bunda
Osmanlı Beyliği’nin kurucusu Osman Gazi’nin kayınpederi Şeyh Edebâlî’nin ahîlerin
büyüklerinden olması da büyük rol oynamıştır. Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunda ahîliğin yanı
sıra Ahmet Yesevî sûfîliğinin uzantısı olan Alperenler denilen ve daha sonra adı Bektaşiliğe
çevrilen Babai Tarikatının da rolü olmuştur.
Osmanlı toplumunda önemli ölçüde konargöçerlerin bulunması, bazı farklı dinî anlayışlarla
değişik pratiklerin ortaya çıkabilmesine yol açmıştır. Bu sebeple yerleşik kesimin dışındaki
Türk zümreleri arasında eski kabilevî inanç ve geleneklere uyarlanmış konargöçer halk İslâmı
doğmuştur. Buna karşılık merkeziyetçi devlet yapısı altında kurumlaşmış bir halk İslâm’ı
(Osmanlı
İslâm’ı) da söz konusudur. Osmanlı hükümdarlarının dindar kişiler oldukları kaynak
eserlerimizde defaatle dile getirilmiştir. Padişahlar ve devlet adamları tarikat erbabına karşı
kuruluştan itibaren hürmet göstermişlerdir. Padişahlar kendilerini Hâdimü’l-Haremeyn yani
Mekke ve Medine’nin hizmetkârı olarak vasıflandırmaktan gurur duymuşlardır. Osmanlı
Devleti’nde bütün dinî meseleler ve işler ilmiye sınıfı ve bu sınıfın en yüksek makamında
bulunan Şeyhülislâm tarafından yürütülmüş, hukukî konular ise kadılarca şer’î ve örfî
kanunlar çerçevesinde karara bağlanmıştır.
Osmanlılarda kendisine sorulan genel ve özel mahiyetteki şer’î ve hukukî meselelere dört ehli
sünnet mezhebinden Hanefi fıkhı üzerine cevap veren zata müftü, verilen karara da fetva
denilmiştir. Meşihat-ı
İslâmiye denilen bu makamın teşekkül tarihi tam olarak bilinmese de
başlangıçtan itibaren var oldukları düşünülebilir. Şeyhülislâm ve Müftü tabirlerinin ise II.
Murad zamanında kullanılmaya başlandığı bilinmektedir. Şeyhülislâmlar devletin kuruluş
dönemlerinde kaydı hayat ile yani ömürleri süresince bu makama tayin edilirler, ancak istifa
ederlerse bu mevkilerinden ayrılırlardı.
XVII. yüzyıldan itibaren önemli devlet işlerinde Şeyhülislâmların görüşlerine başvurulmuş,
XVIII. yüzyıldan itibaren savaş ilanı, sulh yapılması, bir hükmün hukukî olup olmadığı gibi
konularda onlardan fetva alınmaya başlanmıştır. Şeyhülislâm kazasker veya kazasker
mazullerinden seçilirdi. XVII. yüzyıldan itibaren Rumeli kazaskerleri veya mazullerinden
tayin edilmiştir. Şeyhülislâmlar genellikle Vezir-i Âzam’la aralarının bozuk olması, onlar
hakkında Padişah’a şikayette bulunmaları veya ihtiyarlıkları sebebiyle görevden alınırlardı.
Bunlardan ayrı olarak Padişah’ın tahttan indirilmesiyle ilgili komplolara karışan
Şeyhülislâmlar azledilip sürgüne gönderildikleri veya iftiraya kurban gittikleri olmuştur.
Şeyhülislâmlar XVI. yüzyıldan itibaren önem kazanmaya başlamışlardır. Bu durum onlarla
Vezir-i Âzamlar arasındaki münasebetlerin yeniden düzenlenmesi gereğini ortaya çıkarmıştır.
XVI. yüzyıl sonlarından itibaren yüksek rütbeli müderris ve kadıların tayinleri de
Şeyhülislâmlara bırakılmıştır. Kendilerinin çuhadar, telhisçi, mektupçu, kethüda gibi
maiyetleri ve fetva kalemi adı verilen bir daireleri vardı. Halk tarafından ibadet, dinî
müesseseler, ticaret, ilim, kıyafet, yiyecek, aile hayatı, arazi meseleleri, suçlar, şehit, cenaze,
Gayrimüslimler vs. gibi dinî ve özel meseleler hakkında sorulan sorulara Şeyhülislâmların
verdiği cevaplar fetva olarak isimlendirilmektedir. İlk zamanlardan XVI. asra kadar fetva
verme işi ve mesuliyeti Şeyhülislâmlara aittir. Daha sonra ise bu iş tamamen Fetva Eminlerine
kalmıştır.
268


B. Güzel Sanatlar ve Mimarî
Bu alanda Osmanlı klasik döneminde önemli bir gelişme görülmektedir. XVII. yüzyıldan
itibaren devlet teşkilâtı, politika, bilim ve eğitim alanlarında sürekli bir çöküşe rağmen, güzel
sanatlar dalında gelişmesini sürmüştür. Özellikle minyatür, seramik, çinicilik, ciltçilik, hat
sanatı (güzel yazı), müzik gibi dallarda olağanüstü eserler verilmiştir.
Osmanlı mimarisi, daha kuruluşundan itibaren kendine özgü bir üslup ve sürekli bir gelişme
göstermiştir. Başlangıçta Selçuklu ve Beylikler dönemi mimarî özellikleri görülmektedir. XV.
yüzyıldan itibarense klâsik Osmanlı mimari eserleri ortaya çıkmıştır. Bu eserler evrensel
değerde olağanüstü eserlerdir. Osmanlı mimari kültürü Hindistan'da Taç Mahal'e kadar
uzanmıştır. Şüphesiz Mimar Sinan bu alanın en büyüğüdür. Osmanlı mimari eserleri dinî, sivil
ve askerî, mimarî olmak üzere üç grupta toplanabilir.
Osmanlılarda Türk ve Müslümanların çoğunlukta olduğu şehirler tipik olarak dairesel bir plan
şeklinde yapılanmıştır. Bu yapı, genellikle bir cami etrafında şekillenen medrese, imaret,
misafirhane, Bîmarhane, şifâhane (hastahane), hamam, han ve kervansaray, tekke, zaviye,
mektep gibi dinî, kültürel ve sosyal tesisler çevresinde teşekkül etmiştir. Osmanlı
şehirleri bu
çekirdek yapının etrafında evler, dükkânlar, salhane, kanalizasyon, suyolu, fırın, değirmen,
mum imalathanesi, boyahane, bayram ve pazaryerleri gibi iktisadî ve içtimaî ihtiyaçların
karşılanabileceği binaların imarıyla gerçekleşmiştir. Şehircilik ise belirli kanunlar
çerçevesinde işlemiştir. Bunun için resmî hüviyeti de olan şehir mimarları adıyla teşkilât
oluşturulmuştur.

Mostar Köprüsü (Bosna Hersek) Süleymaniye Camii (İstanbul)
Şehir bünyesinde yer alan camiler bir ibadet mahalli olmalarının yanı sıra Müslümanların
işlerini gördükleri ve herhangi bir devlet emri ve ya kararının görüşülüp sonuçlandırıldığı
yerler olarak da kullanılmıştır. Osmanlı camileri hemen her şehirde hükümdar, hükümdar
ailesi, yüksek devlet adamları, hayırseverler tarafından yaptırılabilmiş, İstanbul’daki
padişahlar tarafından inşa ettirilenlerine selâtin camileri denilmiştir. Camiler dinî
fonksiyonlarının yanı sıra İslâm devletlerinde eğitimde, kültür hizmetlerinde, kamu
yönetiminde, adalet hizmetlerinin yerine getirilmesinde ve askerî işlerde de hizmet vermiştir.
Bu açıdan Osmanlı’da camilerin önemli bir yeri vardır.
269


Yollar üzerinde veya şehirlerde kurulan han veya kervansaraylar, ortası avlu ve çevresi geniş
kerevetlerle çevrili, etrafı surla koruma altına alınan yerlerdir. Tesislerin ticaret hayatının
canlandırılmasında büyük rolü olmuştur. Bunların yanı sıra Osmanlılarda görülen bir diğer
mimari form zâviyeler olup, hemen bütün yolcuların uğradıkları yiyecek, içecek ve yatacak
yer buldukları devletin kurulmasında hizmetleri geçen ahîlere, babalara ve alperenlere vakıf
olarak verilen yerlerdir.
Vakıf müessesesi asırlarca İslâm devletlerinde büyük önem kazanmış sosyal ve iktisadî hayat
üzerine derin etkiler bırakmış, dinî hukukî bir müessesedir. Osmanlılar kendi bünyelerinde
geliştirdikleri teşkilât sebebiyle vakıf medeniyeti olarak adlandırılmışlardır. Devletin
kuruluşundan itibaren görülen vakıflar devletin gelişmesine paralel bir ilerleme
göstermişlerdir.
Türk İslâm kültürünün gelişmesinde çok önemli yerleri olan vakıflar, hayat şartları
bakımından insanlar arasında büyük ölçüde sosyal adaletin sağlanması ve farklılıkların en aza
indirilmesi açısından önemli role sahiptir. Osmanlılarda günümüz belediyelerinin görevleri,
eğitim hizmetlerinin çok büyük bir kısmı, hastanelerin işleyişi, vakıfların desteğiyle
gerçekleşmiştir.
Osmanlılarda halk, ordu ve saray mensupları için bîmaristan denilen hastaneler kurulmuştur.
Bu hastanelerde din ve ırk farkı gözetilmeksizin her kesimden insana hizmet verilmiştir. Bu
alanda bir ilk olarak Bursa’da Yıldırım Bayezid tarafından şehrin doğusunda yaptırılmış ve
hekimi de Memluk Sultanı Berkuk tarafından gönderilmiş olan Bîmaristan’ı Hatırlayabiliriz.
Daha sonra fethedilen her şehirde hastahaneler inşa edilmiş, ayrıca cüzamlılar, körler ve
deliler için ayrı hastaneler tesis edilmiştir. Örneğin XVI. yüzyılda Üsküdar Karacaahmet’te
Miskinler Tekkesi denilen yerde cüzamlılar için bir hastahane açılmıştı. İstanbul dışında
açılan hastaneler arasında Manisa’daki Hafsa Sultan Darüşşifası özellikle zikredilmelidir.
Resmî hastanelerde saray tabipleri de vazife yapmışlardır ki bunlara aynı zamanda da Hassa
tabipleri adı verilmiştir.
İmaretler, medrese talebelerine, fakir fukaraya, cami ve hayrat hizmetlilerine, kimsesiz ve
gariplerle yolculara ücretsiz yemek dağıtan kurumlardı. Osmanlı sosyal adaletinin bir
numunesi olan bu kurumlar, ülkedeki fakirlerin doyurulması hizmetini yerine
getirmekteydiler. İlki Orhan Gazi tarafından İznik Medresesi’yle beraber yaptırılan
imaretlerin sayısı
şehirden şehre farklılıklar gösterebilirdi. Bunların en önemlileri padişahlar
tarafından İstanbul’da yaptırılmış olanlarıdır. II. Meşrutiyet’e kadar varlıklarını sürdüren bu
kurumlar 1911 tarihli bir kanunla ömürlerini tamamlamışlardır.
Osmanlılarda kendisinden önceki devletlerde olduğu gibi memleketin dört bir tarafına ulaşan
yol şebekesi oluşturulmuş ve önceleri yalnızca devlet Tanzimat yıllarından itibaren ise halkın
da haberleşmesini sağlayabilmek gayesiyle teşkilâtlar kurulmuştur. Bu dönemde menzil
olarak adlandırılan bu teşkilât Emevî, Abbasî ve Mısır Memluk devletlerinde Berid, Moğollar
ve İlhanlılarda Yam, Safevilerde Çaparhane olarak isimlendirilmiştir. Osmanlı Devleti’nde
iktisadî faaliyetler büyük oranda yolların geçtiği yerler ile bu yolların vardığı liman ve
şehirlerde toplanmıştır. Başlıca ana ve bunlara bağlı talî yollar üzerinde Ribat tarzında karakol
niteliği taşıyan derbend tesisleri oluşturulmuştur. Yollar boyunca bu tesislerden başka devletin
270


idarî ve askerî sahalarda çok önemli bir yeri olan menziller yapılmıştır. Osmanlı devletinde
haberleşme bu teşkilâtın bünyesinde ulak adı verilen kimseler tarafından yürütülmüş, herhangi
bir görev dolayısıyla ülke içinde seyahat etmek isteyen bütün devlet memurlarıyla halk da
ücreti mukabilinde menzilhanelerden faydalanmışlardır. Menzilhanelerde yeterli miktarda
beygir beslenerek ulakların ve diğer ihtiyacı olanların hizmetlerine sunulmuştur.
Osmanlılarda Anadolu ve Rumeli’deki bütün menzillerin malî sorumluluğu Defterdarlığa
bağlı olunan Mevkûfat Kalemi’nde teşkil edilen Menzil Halifeliği’ne aitti. XVIII. yüzyılda
pek çok kurumda olduğu gibi menzillerde de bozulmalar başlamış bütün aksaklıklara rağmen
Osmanlı Devleti’nin beş yüz elli yıllık döneminde gerek haberleşme gerekse ordunun hareket
ve iaşesinin sağlanmasında devrin en mükemmel sistemi hüviyetini kazanmıştır.
Osmanlı mimarî yapısı XVIII. yüzyıldan itibaren Batı tarzının etkisi altında kalmıştır.
Türklerin çok değişik eğlence ve spor türleri vardı. Osmanlılarda dinlenme ve eğlence
biçimlerinden birisi mesire yerlerine gitmekti. Türk hamamları, hem yıkanma ve rahatlama
hem de sohbet yerleriydi. Kahvelerde tavla ve satranç oynanıp, müzik dinlenir, sohbet
edilirdi. Meddah, orta oyunu ve karagöz gibi seyirlik oyunlar Türk tiyatrosunun başlangıcı
sayılmaktadır.
271


ÖZET
Osmanlılarda devlet hanedânın ortak sorumluluğu altında olup, padişah devletin idaresinde en
üst sırada yer almakta ancak tek hâkim gibi davranamamaktadır. Padişahın sağ kolu Vezir-i
Âzam olup pek çok konuda yönetimi padişah adına yapmakta idi. Devlet işlerinin görüşülüp
karara bağlandığı daireye Divân-ı Hümâyûn denilirdi ve Selçuklularda olduğu gibi alt
birimlere ayrılmakta idi. Divân’ın aslî üyeleri, Padişah’ın vekili Vezir-i Âzam, yardımcıları
Vezirler, askerî sınıfın şer’î ve hukukî işlerini idare eden Kazaskerler, malî işlerden sorumlu
Defterdarlar ve yazışmalarla mühür konusunda yetkili Nişancı olup; kâtiplerin başı Reisü’l-
Küttâb, Padişah ile Divân arasındaki haberleşmeyi sağlayan Kapıcılar Kethüdası, zabıta
benzeri çalışan Çavuşbaşı ve ilmiye sınıfının başı ve dinin temsilcisi Şeyhülislâmdı.
Her devlette olduğu gibi Osmanlılarda da padişahların saraylarının ayrı bir yeri olmuş,
devletin gelişmesi ile paralel sarayların fonksiyon ve ihtişamında da artış olmuştur.
Osmanlılarda başlangıçta Bursa’da inşa edilen mütevazı sarayın yerini İstanbul’un fethi ile
Topkapı Sarayı gibi muhteşem ve çok fonksiyonlu yapılar bütünü almıştır. Bu saray uzun
dönemler Osmanlı padişahlarına ev sahipliği yapmasının yanında sarayın teşkilât, yapı ve
işleyişini takip edebildiğimiz nadir yapılardandır.
Osmanlı Devleti’nde taşra idaresine baktığımızda, aşağıdan yukarıya, köy (karye), nahiye,
kaza, sancak (livâ) ve eyalet şeklinde taksim edilmiş olduğunu görürüz. Kendisine bağlı
köylerle birlikte nahiyelerin birleşmesiyle kazalar, kazaların birleşmesinden sancaklar,
sancakların birleşmesinden eyaletler ortaya çıkmıştı. Ancak bu taksimattaki birimlerin zaman
zaman birbirinin yerine kullanıldığı olmuştur.
Toprak hukuku, Osmanlı Devleti’nde İslâm hukuk kurallarına göre tanzim dilmişti. Buna göre
arazi: Arz-ı Öşrî veya Arazi-i Öşriyye, Arz-ı Haracî veya Arazi-i Haraciyye, Arz-ı Taz’if veya
Arz-ı Emiriyye olarak üç kısımdı. Toprağın bu şekilde ayrılması sonucu toprak sahipleri de
Müslim, Zimmî, Takallübî olmak üzere üçe ayrılmıştı. Tımar sistemi Osmanlı Devleti’nin en
iyi işleyen kurumlarından birisi olup bu sayede devlete daha az yükle asker temini
sağlanabilmekte idi.
Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren hanedânın ve halkın çoğunluğunun bağlı olduğu dinin
gereği bir hukuk sistemini kabul etmiştir. Buna göre gerek cezaî gerekse vergi konularıyla
Müslim ve Gayrimüslimlerin tâbi bulundukları esaslar ve bunların birbirleriyle olan ilişkileri
bu hukuk çerçevesinde konulan hükümlere göre düzenlenmiştir. Bu şekliyle örfî hukuk, şer’î
hukukla birleşmekte ve tek hukuk telâkkisi ortaya çıkmaktadır. Şer’î hükümler ise Kur’ân,
hadis, icmâ ve kıyas gibi İslâmî ilke ve temellere dayanırken örf, hükümdarın iradesine bağlı
olarak koyduğu kurallar ve bunun için sâdır olan fermanlar şeklinde tanımlanabilir. Kadılar bu
adlî yapının temel taşını oluştururlardı.
Osmanlı askerî teşkilâtında, diğer kurumlarda olduğu gibi kendinden önceki Türk
devletlerinin teşkilâtlarından etkilemiştir. Buna göre ordu Kara Kuvvetleri ve Deniz
Kuvvetleri olarak iki ana kısma ayrılırdı. Kara Kuvvetlerini yaya ve atlı olmak üzere
Kapıkulu Ocakları ile Eyalet Askerî teşkilâtından oluşurdu. Bunlar da kendi içlerinde sistemli
olarak alt birimlere ayrılmıştı. Acemi Ocağı, Yeniçeri Ocağı, Cebeci Ocağı, Topçu Ocağı,
Top Arabacıları Ocağı, Kapıkulu Süvarileri, Kapıkulu Ocaklarını meydana getiren gruplardı.
Eyalet askerleri ise Tımarlı Sipahiler, Geri Hizmet Kıtaları, Öncü Kuvvetleri, Kale
Kuvvetlerinden oluşmakta idi. Osmanlı Donanmasının geliştiği dönem biraz daha geç tarihli
olup XVI. yüzyıl olarak gösterilmektedir.
272


Osmanlı Devleti beylik döneminden itibaren malî teşkilâta sahip olmuş yine İslâm hukuk
kurallarına göre bu kurumda da taksimat yapmıştır. Vergiler şer’î ve örfî olarak iki kısımda
toplanmıştır. Zekat, öşür, haraç ve cizye ile bunlara ek olarak seksene yakın diğer vergiler
şer’î vergilerden sayılmaktaydı. Tekâlif-i Örfîyye ise Osmanlılarda Avârız vergisi adı altında,
olağan üstü zamanlarda hükümdarın emriyle konan bir vergi idi. Osmanlı Devleti için önemli
bir yeri olan bir diğer vergi de cizye olup Gayrimüslimlerin her türlü güvenliklerini sağlamak
adına alınmakta idi. Ganâimden ise savaşlarda elde edilen her türlü menkul ve gayr-ı menkul
gelir kastedilmektedir.
Osmanlılarda hazine iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılır, dış hazine devletin umumî hazinesi, iç
hazine de padişahın özel hazinesi anlamına gelirdi. Devletin malî kayıtları ile ilgilenen
Defterdarlık kurumu Osmanlılarda başından itibaren düzenli işleyen bir teşkilâta sahipti.
Başlangıçta bir defterdar varken zamanla sayıları artmıştır. Protokolde Rumeli Defterdarı
birinci sırada Anadolu Defterdarı ikinci sırada yer almıştır. Osmanlı maliye daireleri (Bâb-ı
Defterî veya Defterdar Kapısı) teşkilâtı Maliye Nezareti’nin kurulmasına kadar çeşitli
düzenlemeler ve safhalardan geçmişti. Buna göre çeşitli daireler ihdas edilmişti. Bunlar
Ruznamçe-i Evvel ve Sânî kalemleri, Rumeli Muhasebesi Kalemi, Anadolu Muhasebesi
Kalemi, Mukabele Kalemi, Mukataacı-ı Evvel Kalemi, Mukataacı-ı Sânî Kalemi, Mukataacı-ı
Sâlis Kalemi olarak ifade edilmektedir.
Osmanlı Devleti’nde toplum askerî sınıf ve reâya olmak üzere iki ana grupta ele alınabilir.
Askerî sınıf idareciler ve askerleri ifade ederken, reâya bunların dışında kalan vergi vermekle
yükümlü halk anlamında kullanılmıştır. Bu kesim özellikle köylerde, kazalarda, şehirlerde
yaşadığı gibi konar-göçer şekilde de hayatlarını sürdürebilirlerdi.
Osmanlıların oluşturdukları kurumlar dolayısıyla ilme önem verdikleri aşikar olarak
görülmektedir. Bu kurumların başında özellikle Selçuklular örneğinde geliştirilen medreseler
gelmektedir. Çoğunlukla Padişahlar ve devlet ileri gelenleriyle hamiyet sahibi zenginler
tarafından yaptırılan medreselerde dinî ve müspet ilimlerle ilgili eğitim verilmekte idi.
Fethedilen her yerde camiden sonra yapılan yapı medrese olurdu.
Osmanlı coğrafyasında yetişen âlim ve bıraktıkları eserlerden başlangıçtan itibaren ilmî
hayatın çok canlı olduğu anlaşılmaktadır. Hem Tasavvuf hem de Mantık ve diğer aklî
ilimlerde söz sahibi Şemsettin Mehmed b. Hamza el-Fenarî, Tıp alanında Murad b. İshak,
Celaleddin Hızır, Şeyh Cemalettin Aksarayî, Fıkıh âlimi Zembilli Ali Efendi, Matematik ve
Tıp alanında ihtisas yapmış tokatlı Molla Lütfi, matematikçi ve astronom Ali Kuşçu’nun
torunu Mîrim Çelebi Osmanlı ülkesinde yaşamış âlimlerden sadece bir kaçıdır.
Osmanlılarda Türk ve Müslüman olan şehirler tipik bir şekilde genellikle bir cami etrafında
toplanmış medrese, imaret, misafirhane, Bimarhane, şifahane (hastahane), hamam han ve
kervansaray, tekke, zaviye, mektep gibi dinî, kültürel ve sosyal tesisler çevresinde teşekkür
etmiştir. Osmanlı
şehirleri bu çekirdek yapının etrafında evler, dükkanlar, salhane,
kanalizasyon, su yolu, fırın, değirmen, mum imalathanesi, boyahane, başhane, bayram ve
pazaryerleri gibi iktisadî ve içtimaî ihtiyaçların karşılanabileceği binaların imarıyla
gerçekleşmiştir.
Yollar üzerinde veya şehirlerde kurulan han veya kervansaraylar da Osmanlı ekonomisinin
gelişmesinde rolü olan kurumlardandır. Vakıf müessesesi asırlarca İslâm devletlerinde büyük
önem kazanmış, sosyal ve iktisadî hayat üzerine derin etkiler bırakmış dinî hukukî bir
müessesedir. Osmanlılar kendi bünyelerinde geliştirdikleri teşkilât sebebiyle vakıf medeniyeti
273


olarak adlandırılmıştır. Devletin kuruluşundan itibaren görülen vakıflar gelişmeye paralel
ilerleme göstermişlerdir. Bu bağlamda kurulan bir diğer teşkilât da imaretler olup özellikle
eğitim ve öğretime katkısı tartışılmazdır.
GÖZDEN GEÇİR
.
Osmanlı Devleti merkez teşkilâtını değerlendiriniz?
.
Osmanlı Devleti adlî teşkilâtının unsurlarını hatırlayınız?
.
Osmanlı Devleti’nin ekonomik yapısı hakkında bilgi veriniz?
.
Osmanlıların ilme önem vermelerini değerlendiriniz?
.
Osmanlı mimârî eser formlarının çeşitliliği hakkında bilgi veriniz?
274


DEĞERLENDİRME SORULARI
1. Aşağıdakilerden hangisi Osmanlılarda Divân-ı Hümâyûn’un aslî üyeleri arasında yer
almaz?
a.
Vezir-i Âzam,
b.
Kazaskerler,
c.
Defterdarlar,
d.
Nişancı,
e.
Şeyhülislâm,
2. Aşağıdakilerden hangisi Osmanlılarda genelde Saray için, özelde Topkapı Sarayı için
doğru değildir?
a.
Harem kısmı padişah ve ailesine tahsis edilmiştir.
b.
Selâmlık bölümü devlet elçilerini kabul etmek için kullanılmıştır.
c.
Bîrun kısmı saraya mensup vazife sahiplerinin dairesi.
d.
Enderun mensupları savaşlarda esir olarak alınan gençler olup bir süreliğine
eğitimden sonra çeşitli görevler için yetiştirilirlerdi.
e.
Bâb-ıile Bâbü’s-saâde arası Bîrun olarak adlandırılırdı.
3. Aşağıdakilerden hangisi Osmanlı Devleti idarî taksimatında yer almaz?
a.
Köy/Karye,
b.
Kaza,
c.
Kasaba,
d.
Sancak,
e.
Vilayet,
4. Aşağıdakilerden hangisi Osmanlılarda ordu teşkilâtı için önemli olan Kapıkulu
Ocağı’nın birimlerinden değildir?
a.
Acemi Ocağı,
b.
Yeniçeri Ocağı,
c.
Cebeci Ocağı,
d.
Topçu Ocağı,
e.
Tımarlı sipahiler,
5. Aşağıdakilerden hangisi Osmanlılar döneminde yetişen âlimlerden birisi değildir?
a.
Murad b. İshak,
b.
Celaleddin Hızır,
c.
Şeyh Cemalettin Aksarayî,
d.
Sâdi-i Şirâzî,
e.
Tacettin İbrahim,
275


KAYNAKLAR
Adıvar, Adnan (1970)., Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul.
Aydın, M. Âkif (1994). “Osmanlıda Hukuk”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi,
Ed. Ekmeleddin İhsanoğlu, IRCICA, İstanbul, I; 375-440.
Barkan, Ö. L. (1942). “Osmanlı
İmparatorluğu’nda Bir İskân ve Kanalizasyon Metodu
Olarak Vakıflar ve Temlikler”, VD, Ankara, II, 279-386.
Barkan, Ö. L., “Tımar”, İA, XII/1, 313-314.
Belge, Mustafa (1984). İlk Osmanlı Medreseleri, İstanbul.
Cin, Halil-Akgündüz, Ahmet (1989) .Türk Hukuk Tarihi I-II, Konya.
Çantay, Gönül (1992). Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Darüşşifaları, Ankara.
Gibbons, H. A. (1928). Osmanlı
İmparatorluğu’nun Kuruluşu, Çev. Ragıb Hulusi,
İstanbul.
Halaçoğlu, Yusuf (1988). XVIII. Yüzyılda Osmanlı
İmparatorluğu’nun İskân Siyaseti
ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, Ankara.
Halaçoğlu, Yusuf (2007). XIV-XVII. Yüzyıllarda Osmanlılarda Devlet Teşkilâtı ve
Sosyal Yapı, Ankara.
İnalcık, Halil (1976. “Osmanlı
İmparatorluğu’nda Kültür ve Teşkilât”, Türk Dünyası

El Kitabı, Ankara.
İnalcık, Halil (1987). Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar, Ankara.
İpşirli, Mehmet (1994). “Klasik Dönem Osmanlı Devlet Teşkilâtı”, Osmanlı Devleti ve
Medeniyeti Tarihi, Ed. Ekmeleddin İhsanoğlu, IRCICA, İstanbul, I, 139-282.
Kazıcı, Ziya, “Ahilik”, DİA., I, 540-542.
Kazıcı, Ziya (2006). İslâm Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi, İstanbul.
Köprülü, M. Fuat (1942) .“Vakıf Müessesesinin Hukukî Mahiyeti ve Tarihî
Tekâmülü”, VD, Ankara, II, 1-32.
Kunt, Metin (1978). Sancaktan Eyalete, 1550-1650 Arasında Osmanlı Ümerası ve İl
İdaresi, İstanbul.
Kütükoğlu, M. S. (1994). “Klasik Dönem Osmanlı Devlet Teşkilâtı”, Osmanlı Devleti
ve Medeniyeti Tarihi, Ed. Ekmeleddin İhsanoğlu, IRCICA, İstanbul, I, 513-650.
Mumcu, Ahmet (1976). Hukuksal ve Siyasal Karar Organı Olarak Divan-ı Hümayun,
Ankara.
Ocak, Ahmet Yaşar ,“Fütüvvet”, DİA., XIII, 261-265.
Orhonlu, Cengiz (1981). “Şehir Mimarları”, Osmanlı Araştırmaları, İstanbul, II, 1-30.
276


Özcan, Azmi (1994). “Osmanlı Askerî Teşkilâtı”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti
Tarihi, Ed. Ekmeleddin İhsanoğlu, IRCICA, İstanbul, I, 337-374.
Tabakoğlu, Ahmet (1985). Gerileme Dönemine Girerken Osmanlı Maliyesi, İstanbul.
Taneri Aydın (1974) .Osmanlı
İmparatorluğu’nun Kuruluş Döneminde Vezir-i
A’zamlık, Ankara.
Terzioğlu, Arslan, “Bimaristan”, DİA., VI, 163-178.
Turan, Osman, “İkta”, İA., V/2, 949-959.
Uzunçarşılı
İ. H. (1965) Osmanlı
Devleti’nin İlmiye Teşkilâtı, Ankara.
Uzunçarşılı
İ. H. (1970). Osmanlı
Devleti Teşkilâtına Medhal, Ankara.
Uzunçarşılı
İ. H. (1984). Osmanlı
Devleti Teşkilâtından Kapıkulu Ocakları, Ankara.
Uzunçarşılı
İ. H. (1984). Osmanlı
Devleti’nin Merkez ve Bahriye Teşkilâtı, Ankara.
Uzunçarşılı
İ. H. (1984). Osmanlı
Devleti’nin Saray Teşkilâtı, Ankara.
Üçok, C.Mumcu, A. (1976). Türk Hukuk Tarihi, Ankara.
Yediyıldız, Bahaeddin (1986). “Türk Kültür Sistemi İçinde Vakfın Yeri”, Türk
Kültürü, Ankara, S. 281, 533-540.
Yediyıldız, Bahaeddin (1994). “Osmanlı Toplumu”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti
Tarihi, Ed. Ekmeleddin İhsanoğlu, IRCICA, İstanbul, I 441-512.
277


1. Türklerin İslâmiyeti Kabulü
2. Türk Valilerince Kurulan Devletler
3. İdil (Volga) Bulgar Hanlığı
4. Karahanlılar
5. Gazneliler
6. Selçuklu Devleti Siyasî Tarih
7. Selçuklu Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
8. Anadolu ve Balkanlarda Kurulan Türk-İslâm Devletleri
9. Hârizmşahlar
10. Osmanlı Devleti Teşkilât, Kültür ve Medeniyeti
11.ORTA ASYA, HİNDİSTAN, İRAN VE DOĞU AVRUPADA
KURULAN TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİ

Prof. Dr. Seyfettin Erşahin

Ünitede Ele Alınan Konular
I. Orta Asyada Kurulan Türk-İslâm Devletleri
A. Çağataylar (1227-1369)
B. Timurîler (1370-1507)
C. Şeybanîler (1428-1598)
D. Buhara Hanlığı/Emirliği (1599-1920)
E. Hîve Hanlığı (1512-1920)
F. Hokand Hanlığı (1710-1876)
G. Kaşgar-Turfan Hanlığı (1418-1877)
H. Kültür ve Medeniyet
II. Hindistanda Kurulan Türk-İslâm Devletleri
A. Delhi Türk Sultanlığı (1206-1526)
B. Babürîler (1526-1858)
C. Kültür ve Medeniyet
III. İranda Kurulan Türk-İslâm Devletleri
A. Safevîler (1501-1736)
B. Avşarlar (1736-1795)
C. Kaçarlar (1779-1925)
D. Kültür ve Medeniyet
IV. Doğu Avrupada Kurulan Türk-İslâm Devletleri
A. Altın Ordu Hanlığı (1241-1502)
B. Kazan Hanlığı (1437-1552)
C. Kasım Hanlığı (1445-1681)
D. Astrahan Hanlığı (1466-1556)
E. Sibir Hanlığı (1480-1598)
F. Kırım Hanlığı (1441-1783)
G. Kültür ve Medeniyet
279


Ünite Hakkında
Tarihin kadim milletlerinden olarak dünya medeniyetine önemli katkılarda bulunan Türkler,
İslâm öncesinde olduğu gibi sonrası dönemde de Orta Asya, Hindistan, İran ve Doğu
Avrupa’da devletler kurmuşlardır. Bu devletler bulundukları bölgelerde bir yandan Türk
hâkimiyetini yerleştirip güçlendirirken, diğer yandan özgün eserler vererek Türk-İslâm
kültürünü geliştirmişler, önemli katkılarda bulunmuşlardır.
Bu ünitede esas olarak Moğol istilası sonrasında Türk-İslâm dünyasında meydana gelen siyasî
olaylar ve başlıca devletlerle özlü biçimde bunlar çevresinde gelişen kültür ve medeniyet
konuları ele alınmaktadır. Ünitenin fizikî kapasitesi dikkate alınarak ayrıntılara yer
verilmemiştir. İlgili konularda daha fazla bilgi edinmek isteyenler Kaynakça’da yer alan
eserlerden yararlanabilirler.
Ünitede hem Türklerin, hem de genel olarak İslâm dünyasının söz konusu dönemde yaşadığı
tarihî serüven ortaya konulmaya çalışılmıştır. Böylelikle günümüz Türk-İslâm dünyasının
sorunlarının çözümünde büyük önem taşıyan tarihî bilgi ve tecrübe birikiminin oluşturulması
amaçlanmıştır.
Öğrenme Hedefleri
Bu üniteyi tamamladığınızda;
.
Moğol istilasının Türk-İslâm dünyasındaki siyasî ve sosyal sonuçlarını
açıklayabileceksiniz.
.
Türklerin beyler ve boylar etrafında oluşturdukları siyasal oluşumlar ve devletlerin
Doğu Avrupa’dan Çin’e, Sibirya’dan Hindistan’a kadar uzanan coğrafyada
oynadıkları rolleri analiz edebileceksiniz.
.
Aynı etnik kökenden gelen ve çoğu defa aynı inançları paylaşan boylar ve beyler
arası iktidar mücadeleleri ve kavgaların devlet, toplum ve birey hayatında meydana
getirdiği olumlu, olumsuz değişimleri ve dönüşümleri, yabancı istilalara neden ve
nasıl maruz kalındığını açıklayabileceksiniz.
.
Ülke insanlarının, başarılı bir siyasî kadro ile birlik ve beraberlik içinde siyasî,
kültürel ve ekonomik alanlarda neler başarabildiklerini fark edebileceksiniz.
.
Kültürde ve medeniyette ilerlemenin ancak ülkede barış ve istikrarın sağlanabildiği
dönemlerde mümkün olduğunu göreceksiniz.
.
Yöneticilerin ülke sorunlarıyla ilgilenmek yerine, zamanlarının büyük bölümünü
zevk ve eğlenceyle geçirmelerinin, siyasî çalkantılar ve yönetim zaafı yanında
toplumsal barışın bozulmasına yol açtığını fark edebileceksiniz.
.
Günümüz Türk-İslâm dünyasının sorunlarını algılamada ve çözüm yollarını bulmada
tarihî tecrübelerden yararlanabileceksiniz.
280


Üniteyi Çalışırken
.
Öncelikle üniteyi anlayarak okumaya çalışınız. Özellikle kronolojisini kavramaya, bir
devletin veya bölgenin hayatında dönüm noktası olan olgu ve olayları kavramaya
gayret ediniz.
.
Ünite başında verilen amaçlara ulaşıp-ulaşamadığınızı sürekli kontrol ediniz.
Ulaşamadığınızı düşündüğünüz amaçlarla ilgili alt konuları tekrar okuyunuz.
.
Öğrenmek için sadece bu kitapla yetinmeyiniz. Ünite ile ilgili Özet’i mutlaka
inceleyip, sondaki alıştırma-uygulama etkinliklerine katılınız.
.
Ünite sonunda kısa bir değerlendirme sınavı bulunmaktadır. Bu sınava katılıp,
başarısız olduğunuz sorunun ilgili olduğu konuları Ünite metninden, gerekirse
yardımcı eserlerden tekrar inceleyiniz.
281


ORTA ASYA, HİNDİSTAN, İRAN VE DOĞU AVRUPADA KURULAN TÜRKİSLÂM
DEVLETLERİ

Türklerin yüzyıllardır yaşadıkları coğrafyaların başında Orta Asya, İran ve Hindistan
gelmektedir. Türkler; uzun yüzyıllar söz konusu bölgelerin siyasî, sosyal, ekonomik ve
kültürel hayatında belirleyici olmuşlar, yön vermişlerdir. VII. yüzyıldan itibaren
Müslümanlarla karşılaşarak ilişki içerisine giren Türkler X. yüzyılda, Bulgarlar ve
Karahanlılar örneğinde olduğu gibi, devlet düzeyinde İslâm’ı kabul etmişlerdir. Bu yüzyıldan
itibaren İslâmiyet, Türklerin büyün çoğunluğunun dini haline gelmiştir. İslâmî dönemde, söz
konusu coğrafyalarda kurulan İdil (Volga) Bulgar Hanlığı (VII-XIV. yüzyıl), Karahanlılar
(840-1212), Gazneliler (963-1186), Büyük Selçuklular (1040-1157) ve Hârizmşahlar (10971231)
hakkında daha önceki ünitelerde bilgi verilmişti. Biz de bu ünitede Hârizmşahlardan
itibaren günümüze kadar bu bölgelerde kurulmuş olan belli başlı Türk-İslâm devletlerini ele
alıp, değerlendireceğiz.
I. ORTA ASYADA KURULAN TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİ
İslâm, VII. yüzyılın ortalarında girdiği Orta Asya’da X. yüzyılın ilk yarısından itibaren devlet
düzeyinde kabul ve temsil edilmeye başlandı. Bölgenin güçlü milletlerinden olan Türkler bu
yeni dini kabul ederek tarih ve medeniyette yeni bir safhaya girdiler. Devlet kurma
geleneklerini İslâmî dönemde devam ettirdikleri gibi, günümüze kadar da sürdürdüler. Moğol
istilâsından sonra, Türkmenler, Kazaklar, Kırgızlar ve Uygurlar gibi Türk boyları zaman
zaman siyaset sahnesine çıkmış ve mahallî hâkimiyetler kurmuşlarsa da Türk-İslâm
hâkimiyetini asıl temsil edenler Özbekler olmuştur. Biz bölgede kurulan devletlerden
Çağataylar, Timurîler, Şeybanîler, Buhara Hanlığı/Emirliği, Hîve Hanlığı, Hokand Hanlığı ve
Kaşgar-Turfan Hanlığı hakkında bilgi vereceğiz.
A. Çağataylar (1227-1369)
Bilindiği gibi Cengiz’in ölümü üzerine toprakları Moğol geleneğine uygun olarak oğulları
arasında paylaşılmıştı. Bu çerçevede Cengiz’in oğlu Çağatay, payına düşen Türkistan’da
kendi adıyla anılan Çağatay Hanlığı’nı kurmuştur. Halkının büyük çoğunluğu Türk olan bu
devlet, XIV. yüzyıl başlarında İslâm’ı kabul etmiş ve hızla Türkleşmiştir. Çağatayların tahtına
oturan ilk Müslüman han Mübarek Şah (1266) ve halefi Barak Han (1266-1271),
Müslümanlara daha hoşgörülü davranmışlardır. Kebek Han (1320-1326) da Müslüman
olmamakla beraber İslâm’a karşı müsamahalı bir tavır takınmıştır. Bu eğilim Kebek’in
kardeşi Tarma Şirin (1326-1334) tarafından daha da geliştirilmiş, onun siyaseti Kazan Han
(1343-1346) tarafından sürdürmüştür. Bununla birlikte devlet zamanla zayıflamış ve
toprakları üzerinde bir takım Türk-İslâm hanlıkları kurulmuştur.
B. Timurîler (1370-1507)
Timurîler, Çağataylardan sonra Orta Asya’da kurulan bir Türk-İslâm hanedânıdır. Sahib
kıran-ı âzam (Cihan hükümdarı), Timurlenk (Aksak Timur) ve Timur Gurkan (Güvey Timur)
gibi adlarla da anılan Timur, Hindistan’dan Anadolu’ya, Basra Körfezi’nden Aral gölüne ve
Ukrayna’ya kadar uzanan kendi adıyla anılan büyük Türk İmparatorluğunun kurucusudur. O,
282


Türkistan'ın Keş (Semerkant'ın güneyinde bugünkü adı
Şehr-i Sebz) şehrinde 1336'da
dünyaya geldi. Babası, Çağatay Hanlığı'na bağlı Barlas Türk oymağının beyi Turagay
(Turgay) idi.
Timur, babası ve amcasının hayatlarını kaybetmeleri üzerine (1360/61) başına geçtiği
oymağını devlet haline getirmiştir. Cesur, zeki, bilgili bir Türk asilzâdesi olan Timur, siyasî
ve askerî dehasını göstermiş, fırsatları iyi değerlendirerek kısa zamanda bir cihangir olmuştur.
O, fiilen Çağatayların tahtına çıkmış; İskender, Sezar ve Dârâ gibi ünlü cihangirler misali 17
büyük zafer kazanmış, 27 ülkenin hakanına boyun eğdirmiştir.
Timur, kariyerine önce bir askerî birliğin komutanı olarak başladı. 25 yaşlarında iken,
Çağatay Hanlığı valilerinden Kazgan Han'ın emrine girdi ve kısa süre sonra onun kızı Olcay
Türkân'la evlenerek büyük bir birliğin komutanı oldu. Bu arada pusuda öldürülen kayın
pederinin katillerinin hepsini ortadan kaldırınca Çağatay hanı, Timur’u hizmetine aldı ve
Tümen Beyi yaptı.
Timur, bundan sonra nüfûzunu ve gücünü hızla arttırdı. Hanlar ile beyler arasında sık sık
meydana gelen çekişmelere katılarak durumu kendi lehine değerlendiriyordu. Dönemin kimi
âlimleri ve beyleri onu, devletteki hızlı çöküntüyü durduracak bir önder olarak görmeye
başlamışlardı. 1370’de Timur, Belh şehrinde, mutlak hâkim ve tam bağımsız bir duruma
geldi. Fakat, geleneğe göre Cengiz Han soyundan gelmediği için hükümdar olamıyordu.
Bunun üzerine o Çağataylardan Soyurgatmış Han'ı tahta çıkararak hayatı boyunca kukla bir
hükümdar olarak yanında gezdirdi. Timur 1370’den itibaren daha bağımsız hareket ederek
içte ve dışta hâkimiyetini güçlendirdi. Belh'te toplanan Kurultay, Timur'a Kutbüddin ve Sâhib
Kırân unvânlarını verdi. O, kısa bir süre sonra başkenti Belh'ten Semerkant'a nakletti.
Ardından topraklarını genişletmeye girişti. 1371-1377 yılları arasında, Hârizm'e üç,
Moğolistan'a iki sefer düzenledi. 1378'de birinci Altın Ordu seferi ile ününü bütün dünyaya
duyurdu. 1379'da Hârizm'e, 1380'de Herat'a girdi. 1389'a kadar yaptığı seferlerle Turfan,
Karaşar bölgelerini zapt etti ve Uygur topraklarını kendisine bağladı.
Timur, kuzey siyasetinin temelini oluşturan Altın Ordu’ya seferlerini tamamlamak istiyordu.
Altın Ordu hanı Toktamış’ın yanlış siyaseti üzerine 1390 ve 1391 yıllarında tekrar bu devlet
üzerine sefere çıktı. Çünkü Timur önceki seferlerinde, muhaliflerini bertaraf ederek Toktamış
Han'ı desteklemişti. Toktamış Han, bu destek sayesinde güçlenince bu defa Timur'a
başkaldırmıştı. Bunun üzerine Timur Doğu Avrupa'ya hâkim olan Toktamış'ın üzerine giderek
ülkesini işgal ve tahrip etmiştir. Bu seferin sonuçları günümüzü dahi etkileyecek kadar büyük
olmuştur. Altın Ordu’nun zayıflaması üzerine Ruslar Türk boyunduruğundan tamamen
kurtularak millî birliklerini kurmuşlar ve ardından dünya tarihinde önemli yeri olan Çarlık
Rusya İmparatorluğu’na giden yola girmişlerdi. Bu gelişmenin bir sonucu olarak Kazan’dan
başlayarak Türk topraklarını istila etmişlerdir.
Timur’un batı siyasetinin esasını, Anadolu dahil Orta Doğu’yu hâkimiyet altına almak
oluşturuyordu. Bu siyaset çerçevesinde 1401'e kadar Irak ve Anadolu’nun güneyini, 139899’
da Hindistan’da Delhi Sultanlığı'nı, 1401-1402'de Suriye'yi ele geçirdi. Nihayet, 1402'deki
283


Ankara Savaşı'nda, Osmanlı sultanı Yıldırım Bâyezid’i yenerek bu emelini gerçekleştirmiş
oldu.
Timur; Turan, İran, Anadolu, Mağrib, Suriye, Mısır, Irak-ı Arap, Irak-ı Acem, Azerbaycan,
Tataristan, Hârizm, Afganistan, Hindistan, Gürcistan ve Ermenistan’ı hâkimiyetine alarak
topraklarını 14 milyon km2 ye ulaştırdı. Ancak 1404 kışında Çin'e karşı çıktığı seferde Otrar
şehrinde 1405’de vefat edince mumyalanarak Semerkant'a defnedildi.
Timur’un vefatıyla ülke oğulları ve torunları arasında bölüşüldü. Devletin başına kısa bir
mücadeleden sonra oğlu Şahruh (1405-1447) geçti. Şahruh, önce Horasan’ı, 1409’dan sonra
da Semerkant’ı kendisine bağladı. Ardından 1420’de bütün Timurlu ülkesinin hâkimi,
Hindistan ve Çin’in resmen hükümdarı oldu. Şahruh’un 1447’de vefatıyla başlayan taht
mücadelesini oğlu Uluğ Bey kazandı. Hükümdarlığı yanında fen ve ilme hizmet eden Uluğ
Bey (1447-1449), oğlu Abdüllatif tarafından, 1449’da öldürüldü.
Uluğ Bey’in ölümü üzere başlayan taht mücadelesini kazanan Ebû Said (1451-1469)’in uzun
süren saltanatında istikrar sağlandı. Osmanlı padişahı Fâtih Sultan Mehmed’den sonra
dönemin en güçlü hükümdarıydı. Güç dengelerine göre hareket eden Ebû Said, bu siyaseti
çerçevesinde Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’a karşı, Karakoyunlu Hasan Ali’ye yardıma
gitti. Ancak 1469’daki bu sefer sırasında Türkmenlere esir düştü.
Timurluların son hükümdarı Hüseyin Baykara’dır. Herat ve bütün Horasan üzerinde hüküm
süren Hüseyin Baykara (1470-1505) zamanında, Timurîler kültürel bakımdan en parlak
dönemlerini yaşadılar. Şeybanîler 1507’de Timurîlere son verdiler.
C. Şeybanîler (1428-1598)
Özbekler, XV. yüzyılın ilk yarısından itibaren Türkistan’da belirleyici siyasî, sosyal, kültürel
ve ekonomik güçlerden biri haline gelmişler ve bunu XX. yüzyıl başlarına kadar
sürdürmüşlerdi. Siyaset ve hâkimiyet sahnesine esasen Şeybanîler ile çıkmışlardır. Adını
Özbek hanlarından Şeybanî (Şibanî) Muhammed Han’dan alan Şeybanîler, Batı Türkistan’da
kurulmuştur.
Altın Ordu XV. yüzyıl başlarında küçük hanlıklara bölününce Özbeklerin lideri Ebülhayr Han
(1428-1468) Batı Sibirya'da Sibir şehrinde 1428'de kendini han ilan ederek Şeybanîler Devleti
(Özbek Hanlığı)’ni kurdu. Hârizm ve Fergana'ya hâkim olan Ebülhayr Han, daha doğuya
giderken Doğu Türkistan hâkimi Yunus Han tarafından 1468'de öldürüldü. Yerine geçen
Şeybanî Muhammed Han (1500-1510) Mâverâünnehir’de Şeybanî hâkimiyetini iyice
sağlamlaştırdı. Aral Gölü'nden Balkaş Gölü'ne, Fergana'dan Cürcan'a kadar uzanan büyük bir
bölgenin hâkimi oldu. Ancak 1510'da Safevîlerle giriştiği bir savaşta yenildi ve hayatını
kaybetti. Bunun üzerine tahta oturan Abdullah Han (1553-1598) zamanında Şeybanîlerin
toprakları doğuda Hıtan ve Kaşgar, güneyde Belh ve Badahşan'a, kuzeyde Taşkent'e kadar
uzandı. Abdullah, 1557'de Buhara'yı alıp bir süre sonra başkent yaptı. Bundan sonra
Şeybanîler, Buhara Hanlığı olarak anılmaya başladı. Abdullah Han döneminde Buhara
dünyanın önemli bilim ve kültür merkezlerinden biri haline geldi. Yerine oğlu Abdülmümin
284


(1598) geçtiyse de Safevîlerin girişimiyle 8 ay sonra bir suikast sonucu öldürüldü ve böylece
hanedân sona erdi.
D. Buhara Hanlığı / Emirliği (1599-1920)
Şeybanîlerin bir devamı olan Buhara Hanlığı, Orta Asya’nın siyasî ve kültürel tarihinde XX.
yüzyılın başlarına kadar söz sahibi olmuştur. Buhara’da devletin yıkılışına kadar Canoğulları
(Astrahanlar) (1599-1785) ve Mangıtlar (1785-1920) olmak üzere iki hanedân hüküm
sürmüştür.
Astrahanlardan Yar Muhammed, ülkesinin Ruslar tarafından istila edilmesi üzerine Buhara'ya
gelmişti. Onun oğlu Can, Şeybanîlerden İskender'in kızı ile evlendi. Bu evlilikten doğan Bakî
Muhammed (1599-1606); Şeybanîlerin yıkılışı üzerine kendini Buhara Hanı ilan etti ve
böylece iktidar Canoğulları sülalesine geçmiş oldu.
Buhara Hanlığı’nda önemli dönüm noktalarından biri Ubeydullah Han (1702-1711)’ın
iktidarıdır. Onun merkezî idareyi güçlendirmek için başlattığı siyasî, sosyal ve ekonomik
düzenlemeler iç karışıklıklara ve isyanlara sebep oldu. Bu arada Fergana vadisi Buhara’dan
ayrılarak Hokand Hanlığı olarak teşkilâtlandı. Canoğullarının Buhara Hanlığı’ndaki
hâkimiyeti, erkek evladı olmayan Ebulfeyz Han (1712-1753)’la sona erdi.
Buhara’da hâkimiyet Ebulfeyz Han’dan sonra Mangıtlar hanedânına geçti. İlk Mangıt emiri
Atalık Muhammed Rahim (1753-1758)’den sonra tahta oturan Mir Masum Şah (17841800)’
ın emir unvânını kullanmayı tercih etmesiyle devlet Buhara Emirliği adıyla anılmaya
başladı. Bu esnada tahta geçen Emir Haydar (1800-1826) daha çok barışçı bir siyaset izledi.
Onun halefi Nasrullah Han (1826-1860), içeride ülkede iç isyanlar olmasına rağmen sürekli
olarak kardeş Hîve ve Hokand hanlıkları ile mücadele etti. Bu çatışmalar Özbekleri
zayıflatırken Rusların da bölgeye yayılmalarına zemin hazırladı. Yerine geçen Emir Muzaffer
Han (1860-1885)’ın 1868’de imzalamak zorunda kaldığı bir antlaşma ile Buhara Rusya'ya
bağlı bir devlet haline geldi. Buhara Emirliği 1917’den sonra siyasî bir güç olarak ortaya
çıktıysa da 1920’de Bolşeviklerin de yardımıyla Yaş (Genç) Buharalılar ve yerli sosyalistler
tarafından yıkılıp Buhara Halk Cumhuriyeti ilan edildi. Bu devlet de 1924’de Sovyet lider
Stalin tarafından ortadan kaldırıldı.
E. Hîve Hanlığı (1512-1920)
Hîve Hanlığı, XVI. yüzyılda Hârizm’de kurulan ve XX. yüzyıl başlarına kadar aralıklarla
devam eden bir Türk hanlığıdır. Şeybanî hâkimiyeti sonrasında Safevî işgâline uğrayan
Hârizm halkı, Yadigâr Han soyundan İlbars’ın liderliğinde birleşip, 1512’de, Gürgenç
merkezli Hîve Hanlığı'nı kurdu. Bir yüzyıldan fazla Hîve tahtında oturan Yadigâr Han soyu,
bazı siyasî meselelerde, özellikle Safevîler hususunda Osmanlılar ile ortak hareket ederek
zaman zaman İran’a akınlar yaptı.
XVI. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Hîve Hanlığı’nın önce ekonomik, ardından de sosyal
ve siyasal istikrarı bozuldu. Şöyle ki, 1576’da Amuderya’nın yatak değiştirip, Aral gölüne
akması neticesinde ortaya çıkan kuraklık ve Kalmuk istilâsı, devletin ekonomik durumunu alt285


üst etti. Bu arada hâkimiyet, Özbek kabile reislerine geçti. Arab Muhammed Han (16031623),
kuraklığa uğrayan Gürgenç’i terk edip, Hîve’yi başkent yaptı (1603). Oğlu Ebulgâzi
Bahadır Han (1643-1665) ve torunu Enûşe Han (1663-1687), ilme önem vererek ülkelerini
Orta Asya’nın en bayındır bölgelerinden biri haline getirdiler. Safevî Nâdir Şah, hanlığı bir
süre işgal etti. Onun ölümü (1747) üzerine ülkede Özbekler, Türkmenler, Karakalpaklar ve
Kazaklar arasında hâkimiyet mücadelesi başladı. Bu esnada Kongratlar sülalesinden Mehmed
Emin İnak (1770-1791), Yadigâroğulları hanedânına son vererek tahta oturdu. Ancak Türk
boyları arasındaki mahallî hâkimiyet mücadeleleri hanlığı zayıflattı ve Rusların bölgeye
sızmalarına zemin hazırladı.
Hîve’yi toparlamak isteyen Muhammed Rahim Han (1806-1825) Ruslarla dostça ilişkiler
kurdu. Buna rağmen, her fırsatta Hîve topraklarına saldıran Ruslar, II. Muhammed Rahim
Han (1864-1910) zamanında 1873’te Hîve’yi kendilerine bağladılar. Rusya’ya bağlı dönemde
İsfendiyar Töre (1910-1918) ve oğlu Abdullah (1918-1920) tahta geçtiler. Sovyet Ruslar,
1920 Şubatında Abdullah Hanı Moskova’ya götürüp öldürdüler. Bu arada Yaş (Genç)
Hîveliler ve yerli sosyalistler, Rus Bolşeviklerinin desteğinde Hârizm Halk Cumhuriyeti’ni
kurarak hanlığa son verdiler. Bu cumhuriyete de 1924’de Stalin son verdi.
F. Hokand Hanlığı (1710-1876)
Hokand Hanlığı XVIII. yüzyılın başlarından XIX. yüzyılın son çeyreğine kadar Fergana’da
hüküm süren bir Özbek Türk devletidir. Şeybanîlerden Ebulhayr'ın torunlarından Şah Ruh,
yukarıda değindiğimiz gibi, Buhara Emirliği'nden ayrılıp 1710'da Fergana vadisinde Hokand
şehrini başkent yaparak hanlığını kurdu. Fakat ülke toprakları, 1738'de Çinliler tarafından
işgal edildi. Hanedânın güçlü isimlerinden Âlim Han (1799-1808) Çin hâkimiyetinden
kurtararak devleti adeta yeniden kurdu. O, bir yandan bölgenin önemli kentlerinden Taşkent’i
alıp sınırlarını genişletirken bir yandan da yönetimi yeniden yapılandırıp, ticareti, tarımı ve
orduyu güçlendirdi.
Bu hanedânın en büyük idarecilerinden sayılan ve dindar kişiliğiyle bilinen Ömer Han (18081821),
eğitime önem vermiş, âlimleri korumuş, çok sayıda cami ve medrese yaptırarak
hanlıkta İslâmî kimliği ve kültürü güçlendirmeye çalışmıştır. Kırgız bozkırlarının büyük bir
kısmını ve Türkistan (Yesi)'ı topraklarına katınca Emiru'l-Müminîn unvânını kullanmaya
başlamıştır. Yerine geçen oğlu Muhammed Ali (Medali) (1821-1842) babasına nazaran daha
zayıf kalmış, ülke Buhara Emirliği tarafından işgal edilmiştir. Ancak, baskılara dayanamayan
Hokand halkı 1845'te bağımsızlıklarını tekrar kazanmışlardır. Bundan sonra tahta geçen
Hudâyar Han (1845-1858) devletin birliğini sağlamaya çalışırken Rusya'nın yayılmacı
siyaseti ile karşılaşmış, 1853’te Ak Mescit’i, 1865’te Taşkent'i kaybetmiştir. Ruslar 1876’da
hanlığı tamamen işgal ederek Fergana Vilayeti adı altında Türkistan Genel Valiliği'ne
bağlayıp siyasî varlığına son vermişlerdir.
G. Kaşgar-Turfan Hanlığı (1418-1877)
Bu hanlık, Doğu Türkistan’da Çin’e karşı, fasılalarla varlığını sürdürmüş bir Türk-İslâm
devletidir. Daha çok Uygurların yaşadığı bölgede Çağatay hanlarından Veyis Han (1418

286


1428) tarafından kurulmuştur. Kaşgar, Yarkent ve Hotan çevresine tamamen hâkim olan
Veyis Han’ın ölümünden (1429) sonra Esen Buğa, onun ölümü (1462) üzerine de Yunus Han
tahta çıktı. O, 1484'de Timurîlerden Taşkent'i alarak, başkent yaptı. 1486'da ölen Yunus
Han'ın yerine oğlu Ahmed geçti. Oyratlar ve Kalmuklara karşı başarılı seferler yapan Ahmed,
Aksu ve Turfan'da, hüküm sürmekte, kardeşi Mahmud Han ise Taşkent'ten ülkenin batı
bölgesini idare etmekte idi.
Uygur hanı olarak tanınan Mansur (1503-1543)’un iktidarı daha çok ilim ve kültüre verdiği
önemle temayüz etmiştir. O, imar faaliyetleri yanında özellikle göçebe Türkler arasında
İslâmiyet’i yaymak için çaba harcadı. Ancak ölümü üzerine başlayan iktidar kavgaları hanlığı
zayıflattı. Çinliler, XVII. yüzyılda hanlığı kendilerine bağladılarsa da ayaklanmalar devam
etti.
XIX. yüzyılın ikinci yarısında Yakub Bey, Kaşgar Hanlığı’nı adeta yeniden kurdu. O, 1866'da
kendini Kaşgar Hanı ilan edip ülkeyi Çin tahakkümünden kurtarmaya ve toparlamaya çalıştı.
Fakat doğudan Çinliler, kuzeyden Ruslar, güneyden İngilizler topraklarını tehdit ettiler.
Bunun üzerine o, 1870'te Osmanlı sultanı Abdülaziz’e bağlılığını bildirip siyasî ve askerî
yardım talebinde bulundu. Fakat Osmanlılar, askerî öğretmenler ve bir miktar silâh
göndermekten başka bir yardım yapamadılar. Yakub Han’ın, 1877'de ölümü üzerine Çin,
burayı
“Yeni Fethedilmiş Ülke” anlamına gelen Sinkiang (Sincan) adıyla topraklarına kattı.
Böylece Doğu Türkistan’da günümüze kadar devam eden sömürge dönemi başlamış oldu.
H. Kültür ve Medeniyet
Moğollar 13. yüzyıldan itibaren genelde İslâm dünyasını özelde Türkistanı dinî, siyasî, sosyal,
ekonomik ve kültürel bakımdan derinden etkilemişlerdir. Bu istilayı takiben kurulan ve
devamı mahiyetindeki devletler bölgeyi modern zamanlara taşımış ve nihayetinde Doğuda
Çin, Batıda Rusya tarafından ortadan kaldırılmışlardır. Orta Asya’da 13-20. yüzyıllar arasında
kurulup yıkılan Türk-İslâm devletleri tarihinin ortaya koyduğu hususlardan biri iç
mücadelelerle enerjinin tüketildiği durumlarda parçalanma ve dış müdahalelerin gelmiş
olduğudur.
Moğol bakiyesinin tipik örneklerinden Timurîlerin kültürel mirasları Türkistan’da uzun süre
etkisini sürdürmüştür. Bu kültür büyük resmi görmemize yardımcı olabilecek niteliktedir.
Timur, bir cihangir olarak cihan devleti kurma amacındaydı. Bu amaca yönelik olarak doğu,
batı, kuzey ve güneye seferler düzenledi. Tarihin garip bir tecellisidir ki Timur’un etrafında
hep Türk-İslâm devletleri vardı. Dolayısıyla dinen de meşrulaştırılması zor bir siyasetle karşı
karşıya idi. Kuzey siyasetini Altın Ordu’yu bertaraf ederek tamamladı. Ancak bu siyaset
günümüzü dahi etkileyecek kadar büyük sonuçlar doğurmuştur. Altın Ordu’nun zayıflaması
Ruslara Türk hâkimiyetinden kurtularak millî birliklerini kurma ve ardından dünya tarihinde
önemli yeri olan Çarlık Rusya İmparatorluğu’na giden yolu açmıştır. Bu hedefe ulaşmak için
Ruslar, Kazan’dan başlayarak Türk topraklarını istila etmişlerdir. Timur aynı cihangirlik
politikası çerçevesinde XIV. yüzyılın son yıllarında Hindistan’daki Delhi Sultanlığı’nı, XV.
yüzyılın hemen başında Irak ve Şam/Suriye'yi ve nihayet, 1402'deki Osmanlı sultanı Yıldırım
Bâyezid’i yenerek Anadolu’yu hâkimiyeti altına aldı. Batı siyaseti de Osmanlı’nın kurumaya
287


çalıştığı Anadolu birliğini ve Doğu Avrupa hâkimiyetini bir süre daha geriye bıraktı. Hattâ
bazı yorumculara göre eğer Osmanlı, Timur tarafından arkadan durdurulmasaydı Avrupa
yönündeki ilerleyişini hızla sürdürecek, kıtanın tarihini değiştirecek, Endülüs
Müslümanlarının üzerindeki baskıyı da hafifletmiş olacaktı.
Timur’un hâkimiyet mücadelesinde zayıf noktalardan birisini, saltanatın intikalini
hâkimiyetinin kalıcılığına uygun olarak tanzim edememesi oluşturmuştur. Ölümünden sonra
evladı arasında taht kavgaları başlamış ve imparatorluk kısa süre sonra dağılmıştır. Ancak bu
acı tecrübe Osmanlılara etki etmiş olmalı ki Fatih Sultan Mehmet meşhur kanunnamesinde
konuyu sağlam esaslara bağlamıştır.
Timurîler dönemi, Türk-Moğol ve Fars-Moğol olmak üzere çift karakterli bir kültürel
görünüm arz etmektedir. Bu dönemde askerî sınıf Türklerden, yönetim ise Farslardan veya
Fars kültürünün etkisindekilerden oluşuyordu. Yaygın olarak konuşulan Çağatay Türkçesi
yerli halkın ve Timurî ailenin ev/saray diliydi. Kentlilerce kullanılan Farsça resmî dil olmanın
yanında yönetim diliydi, Tarih ve Edebiyata hâkimdi. Arapça da bilim, Felsefe ve dinî ilimler
de yaygın olarak kullanılıyordu.
Timurîler döneminde Türk dili ve edebiyatı önemli gelişme kaydetti. Büyük temsilcilerinden
Ali Şir Nevaî, Sultan Hüseyin Baykara, Zahiruddin Muhammed Babür kendileri Türkçe
eserler yazdıkları gibi Türkçe’nin kullanımını teşvik de etmişlerdir. Nevaî, Farsçaya karşı
Muhakemetu’l-Lugateyn adlı eseri ile Türkçenin savunmasını yaptı.
Selçuklu sanat geleneğinin büyük oranda devamı olan Timurîlerde Türk ve Fars sanat
gelenekleri yeni bir terkiple gelişme gösterdi. Mimarîde şaheserler ortaya çıktı. Turkuvaz ve
mavi çiniler dönemin en önemli dekorasyon unsurlarıydı. Hindistan Baburî ve İran Safevî
mimarîsini etkileyen bu gelenek Türkistan İslâm mimarîsinin zirvesi sayılabilir. Yesi’deki
Ahmed Yesevi Külliyesi, Samarkant’taki Gur-i Emir Timur Türbesi bu mimarînin en güzel
örneklerindendir.
II. HİNDİSTANDA KURULAN TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİ
Çeşitli dillerin ve dinlerin yaşadığı kadim medeniyet merkezlerinden olan Hindistan,
Türklerin devlet kurdukları coğrafyalardandır. İslâm öncesinde Ak Hunlar bölgede Türk
hâkimiyetini temsil etmişlerdir. İslâmiyet, Hindistan’a Emevîler zamanında gelmiş, Gazneliler
ile de Türk-İslâm hâkimiyeti kurulmuştur. Bu hanedânın mensupları bölgede İslâmiyet’in
yayılması ve İslâm medeniyetinin yerleşmesi için büyük çaba harcamışlardır. Biz burada, bu
kitapta Gazneliler başlı başına bir ünite olarak işlendiğinden, Türk-İslâm hâkimiyetini XIX.
yüzyıl ortalarına kadar sürdüren Delhi Türk Sultanlığı ve Babürîleri ele almakla yetineceğiz.
A. Delhi Türk Sultanlığı (1206-1526)
Hindistan Delhi’de kurulan, bölgenin siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel hayatında büyük
değişiklikler yapan bir Türk sultanlığıdır. Bu devlette sırasıyla Memlukîler/Muizzîler (12061290),
Halacîler (1290-1320), Tuğlukîler (1320-1414), Seydîler (1414-1451) ve Lûdîler
(1451-1526) hanedânları iktidara gelmişlerdir.
288


Sultanlığı, Gurluların Türk komutanlarından Kutbüddin Aybeg 1206’da kurmuştur. Aybeg
aynı zamanda Memlukîler hanedânının da ilk temsilcisidir. Dindar bir hükümdar olan Aybeg,
ilme ve kültüre verdiği önem yanında yaptırdığı çok sayıda cami, medrese vb. eserlerle
bölgede Türk-İslâm kültürünün yerleşmesine önemli katkı sağlamıştır. Ölümünden sonra başa
geçen damadı
Şemseddin İltutmuş (1210-1236) hâkimiyet alanını genişletmiş ve Abbasî
Halifeliği’nce meşru iktidar olarak tanınmıştır. İltutmuş’un ölümü ile başlayan taht kavgaları
sırasında Moğollar 1241’de ülkenin önemli bir kısmını işgal etmişlerdir. Bu arada Kıpçak
asıllı Balaban (1257-1287) Moğollara karşı başarı sağlayarak ülkede hâkimiyetini kurmuştur.
Balaban’ın ölümünden üç yıl sonra Delhi Sultanlığı’nda iktidar Halacîlere geçmiştir. Halacî
hanedânının ilk temsilcisi Firuz Şah (1290-1296) da Moğollara karşı mücadele etmiştir.
Damadı Muhammed Halacî (1296-1316), halkın refahını artırmanın yanında sınırlarını
güneyde Hint Okyanusu’na kadar genişletmiştir. Yerine geçen oğlu Mübarek Şah (13161320)
ise bir iç isyan sırasında öldürülmüştür.
Bu arada yaşanan taht kavgasını kazanan Gıyaseddin Tuğluk Şah (1320-1325) önderliğinde
Tuğlukîler dönemi başlamıştır. O, imar faaliyetlerine önem vermiş, Tuğlukâbâd adıyla anılan
kenti kurmuştur. Oğlu Muhammed Tuğluk Şah (1325-1351) Devletâbâd adıyla inşa ettirdiği
kenti yönetim merkezi yaparak âlimleri ve sanatkârları burada toplamıştır. Onun bir isyanda
öldürülmesi üzerine başa geçen Firuz Şah (1351-1388) ülkede huzur, refah ve güveni
sağlamış, yönetimde bazı düzenlemeler gerçekleştirmiştir. Ondan sonra çıkan iktidar
mücadelelerinden yararlanan Timur bölgeyi ele geçirmişse de geri dönmesi üzerine tahta
geçen Mahmud Şah (1399-1414) Tuğlukîlerin son temsilcisi olmuştur. Daha sonra Seyyid
Hızır Han’ın tahta oturması ile başlayan Seydîler dönemi (1414-1451) Afgan asllı Lûdîler
tarafından sona erdirilmiştir. Lûdîlerin ilk temsilcisi Behlül (1451-1421), daha çok katılımcı
bir siyasetle birlik ve beraberliği sağlamaya çalışmıştı. Onu izleyen şahlar da aynı yolu
izlemeyi yeğlemişlerse de II. İbrahim (1517-1526)’in mutlakiyetçi idare tarzı oluşturarak
yüksek askerî bürokrasinin bir kısmı ile çekişme içerisine girmiş, bu durum da ülkeyi yıkıma
götürmüştür. Delhi Türk Sultanlığı’na 1526’da Muhammed Babür tarafından son verilmiştir.
B. Babürîler (1526-1858)
Babürîler, Hindistan’da Timur’un beşinci göbekten torunu Muhammed Babür (1526-1530)
tarafından kurulan ve modern zamanlara, XIX. yüzyıla kadar ulaşan bir Türk-İslâm devletidir.
Babür Şah (1526-1530) başlangıçta, babası Ömer Mirza’nın ölümü üzerine (1494), Fergana
hükümdarı oldu. Fakat büyüyen yerel güçler ile başa çıkmanın mümkün olamayacağını
anlayınca 1504’te Kâbil’i sonra Kandehar’ı alarak buraya yerleşti. 1526’da, Panipüt Meydan
Savaşı’nı kazanarak Delhi, Agra ve Hanpur’u alıp Agra’yı başkent yaptı. Böylece Hindistan
Türk İmparatorluğu kurulmuş oldu.
Babür Şah, 1527’de Hindûların faaliyetlerine son vermek için harekete geçti. Osmanlı
Türklerinden Mustafa Rûmî’nin kumanda ettiği bir topçu birliğinin de yardımı ile Biyana’da
büyük bir zafer kazandı. Bu başarı dolayısıyla kendisine Gâzi unvânı verilen Babür, güneyde
289


Vindiya dağlarından, kuzeyde Amu Derya (Ceyhun)’ya kadar uzanan bir devlet bırakarak
Agra’da vefat etti (1530).
Yerine 22 yaşında tahta geçen oğlu Nasirüddin Hümâyûn Mirza (1530-1556), önce iç birlik
ve istikrarı sağlamaya çalıştı. Ancak, Sûrîler tarafından 1540’da başkent Agra’dan çıkarıldı.
1554’e kadar Safevî hükümdarı
Şah Tahmasb’a sığınan Nasirüddin Hümâyûn Mirza, onun
sağladığı ordu ile tekrar Kandehar, Afganistan ve Bedahşan’ı aldı. 1555’de Sûrîleri Maçivara
Meydan Savaşı’nda yenerek Hindistan kapılarını tamamen açtı. Böylece Babürîler Devleti’ni
ikinci defa kurmuş oldu. Ülkesinin imarına da önem veren Hümâyûn 1556’da ölünce hanımı
Hamide Bânû onun için, Delhi’de bugün bile güzelliğiyle herkesin ilgisini çeken muazzam bir
türbe yaptırdı.
Ekber Şah (1556-1603) zamanında Babür İmparatorluğu, sayılı dünya devletleri arasına
girmiştir. Ekber’in ilk yıllarında idare, babasının yardımcısı Bayram Han’ın elinde idi. Ekber,
atabegliğini de yapan Bayram Han’ı
han-ı hanân yani başvezirlik makamına yükseltti. Ülkede
istikrarı temin ettikten sonra Kâbil ve Kandehar’ı ele geçirerek kuzeybatı sınırının emniyetini
sağladı. Diplomatik seviyede en çok Safevîler ile dostluk kurdu. Özbek hanı Abdullah ile sınır
antlaşması yaptı. Hind Okyanusu’ndaki Portekiz tehlikesine karşı Osmanlılarla işbirliği
imkânları aradıysa da aradaki çok uzun mesafe büyük bir ittifakının doğuşuna istenilen
düzeyde izin vermedi. Diğer taraftan Ekber Şah, bütün tebaası üzerinde manevî ve ruhanî
hükümranlığı tesis etmek arzusuyla, Din-i İlahî adı ile derleme bir din kurmaya çalıştı. Bu
siyaset sırasında Mecusî, Brahman ve Hıristiyanlara özgürlük tanırken, Müslümanlara zulüm
yapması, Ekber’in durumunu zayıflattı. 1603’da ölen Ekber Şah Behiştabad (daha sonra
İskender) adı verilen bahçeye gömüldü. Sonradan üzerine büyük bir türbe yapıldı.
Yerine geçen oğlu Muhammed Cihangir Şah (1603-1627) öncelikle iç barışı sağlamaya
çalıştı. Bu çerçevede, bir yandan otorite boşluğunu değerlendirerek başkaldıranları yola
getirirken bir yandan da dindarlar üzerindeki baskıyı kaldırdı. Vergi tahsilindeki aksaklıkları
gidererek devlet gelirlerinin hazineye daha güvenli şekilde aktarılması için tedbirler aldı. Bu
arada Avrupalılara Hindistan’da ticarî tesisler kurma izni verdi. O bu uygulamasıyla
İngilizlerin Hindistan’a sızmalarına zemin hazırlamış oldu. 1627’de vefat eden Cihangir
Şahın, devlet adamlığı yanında edebî yönü de vardı. Tüzükât-ı Cihangirî adıyla yazdığı eseri
yönetim felsefesi açısından oldukça kıymetlidir.
Cihangir’den sonra tahta çıkan Şah Cihan (1627-1658) Hindistan’daki Nizamşahlar,
Adilşahlar ve Kutubşahlar gibi Müslüman hanedânları hâkimiyeti altına aldı. Safevîler,
Osmanlılar ve birçok Avrupa devleti ile ilişki kurdu. Bu sırada Bengal bölgesinden
yakaladıkları yerlileri Avrupa’daki köle pazarlarına götüren Portekizliler ile mücadele etti.
Şah Cihan, 1652’de hastalanınca, oğulları arasında taht kavgaları başladı. Evrengzib
kardeşlerine hâkim olduktan sonra babasını da tahtından indirerek 1658’de sultanlığını ilan
etti. Evrengzib (1658-1707) zamanında Babürîler, eski haşmetli yıllarını yeniden yaşadılar. O,
Brehmenlerle ve Şiîlerle mücadele edip, Şiî sultanlıklarını ortadan kaldırdı. Yarım asırlık
hükümdarlığı döneminde Şeyh Nizam Muinüddin başkanlığındaki bir heyete, Hanefî mezhebi
üzerine, Türkiye’de de iyi tanınan Fetavâ-i Hindiyye adındaki fetva kitabını hazırlattı.
290


Evrengzib, dış siyasete de önem vermiştir. Safevîlerle olan dostluğu devam ettirmiş, Mekke
Şerifi’ne elçiler yollanarak, büyük maddî yardımda bulunmuş, Osmanlılar ile dostluğa dayalı
ilişkilerini geliştirmiştir. Batılı devletlerden İtalya, Fransa ve İngiltere ile de temaslarda
bulunmuştur. Ebü’l-Muzaffer, Muhyiddin Evrengzib, Padişah ve Gâzi unvânlarına sahip olan
Evrengzib 1707'de vefat etmiştir.
Babürîler Devleti, Evrengzib’den sonra zayıflamaya başladı. Hindistan’daki diğer Türk
devletleri için kaçınılmaz bir son haline gelen Hindûlaşma, bu tarihten itibaren Babürîler için
içten çöküşü hazırlayan bir sebep oldu. Evrengzib’den sonra tahta geçen Bahadır Şah (17071712),
devlet işlerini düzene koyduktan sonra, bir müddet asilerle uğraştı, 1712’de Lahor’da
vefat etti. Yerine geçen Cihangir Şah’ın bir yıllık saltanatından sonra tahta Ferruh (17121719)
oturdu. Onun zamanında devlet iç mücadeleye sahne oldu ve büyük parçalanmalar
görüldü. Bu arada, zayıflamayı durduramayan Refiudderecât (1719), II. Şah Cihan (1719),
Muhammed Şah (1719-1747), Ahmed Bahadır Şah (1747-1753) ve II. Alemgir Şah (17531760)
sırayla tahta geçtiler. İran hükümdarı Nadir Şah, 1738’de önce Kâbil’i ardından Pencap
ve Delhi’yi işgal etti. Diğer taraftan Avrupa devletleri de, Babürîler Devleti’ni zaafa uğratmak
için büyük çaba sarf ettiler.
II. Alemgir’in 1760’da öldürülmesi üzerine başa geçen II. Şah Alem (1760-1806), İngiliz
himayesine giren ilk Babürî hükümdarıdır. Bu dönemde İngilizler, hâkimiyetlerini Bengal’den
Orta Hindistan ve Racputana’ya kadar genişletmişlerdir. Şah Alem, bazı isyanları
bastıramayınca 1764’te önce İngilizlerin, ardından Marataların himayesine girdi. Maratalar
kendilerini yeterince güçlü hissedince Agra ve Delhi’yi ele geçirerek Babürîlerin vârisi
olduklarını iddia ettiler. Gelişmeleri Hindistan politikalarına uygun görmeyen İngilizler,
1803’te Marataları durdurup Şah Alem’i tekrar öne çıkardılar. Ancak bu sırada gerçek
yönetim İngilizlerin elinde idi. Bir müddet sonra, İngiliz-Babürlü münasebetlerinde protokol
kuralları kaldırılarak İngiliz Genel Valisi, II. Şah Alem’e denk duruma getirildi. Babürlü
Hükümdarı’nın adı paralardan silindi.
Babürîlerin son hükümdarı II. Bahadır Şah (1837-1858), İngilizlerin hâkimiyetine karşı
1857’de büyük bir ayaklanma yaparak kısmen başarıya ulaşmıştır. Bundan sonra otoritesini
güçlendirip para kestirmeye ve adına hutbe okutmaya muvaffak olmuştur. Ancak İngiliz
ordusu 1858’de Delhi’ye girerek büyük kıyımlar yapmış, 3.000 Müslümanı kurşunlayarak,
27.000 kişiyi de keserek şehit etmiş, tarihî sanat eserlerini yıkıp bir kısmını da Londra’ya
nakletmiştir. Böylece yaklaşık üç buçuk asırlık Babürî hanedânı tarih sahnesinden silinmiş,
Türklerin Hindistan’daki hâkimiyeti sona ermiştir.
C. Kültür ve Medeniyet
Hint alt kıtası Gaznelilerden başlayarak XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar büyük ölçüde
Türk hâkimiyetinde kalmıştır. Delhi Türk Sultanlığı bölgede Türk-İslâm hâkimiyetini
yerleştirmiş, Babürîler ise bu geleneği geliştirerek ülkeyi modern zamanlara kadar
taşımışlardır. Bu, Türkler açısından büyük bir başarıdır. Türklerin buradaki iktidar dönemleri
İngilizlerinki ile karşılaştırıldığında süre bakımından uzun olduğu gibi bölgeye katkısı
yönünden de daha olumlu sonuçlar doğurmuştur denilebilir.
291


Türklerin Hindistan’daki başarılarının başlıca sebeplerini şöyle sıralayabiliriz:
-Türkler, İslâmiyet’in üstünlüğüne inanmış, bu inanç etrafında oluşturup geliştirdikleri
kavram ve kurumlarıyla iyi organize olmuşlardı.
- Türkler bölgeye yöneldiklerinde Hint alt kıtasında güçlü bir merkezi idare yoktu; mahalli
Rajalar birbirleriyle rekabet halindeydiler.
-Türk-İslâm kültürünün Hint alt kıtasına etkisi derin olmuştur. Mimarlık ve edebiyat Türkler
döneminde ileri giden kültür-sanat kollarındandır. Söz konusu etki ve katkılarından bazıları:
-İslâmiyet'in yayılıp yerleşmesine büyük katkı sağlanmıştır.
-Merkeziyetçi yönetim kurularak küçük sultanlık/krallıklar bir araya toplanmıştır.
-Türk-İslâm kültürü, yerli kültür unsurlarını yeni bir terkibe kavuşturmuştur. Bunu sanat,
mimarî, müzik hattâ yemek kültüründe görmek mümkündür.
-Türk-İslâm mimarîsi, ileri matematik ve mühendisliğin ürünü olan kubbe, yüksek kule,
kirişsiz kemer ve tonoz vb. unsurlarıyla, mahallî mimarî ile yeni bir üsluba ulaşmıştır. Mesela,
bütün dünyanın hayranlığını kazanan Tac Mahal böyle bir zevk, incelik ve ustalığın
sembolüdür.

292


Hin alt kıtasındaki Türk devletlerinde de Türk-İslâm devlet geleneği hâkimdi. Yönetimin
başında Sultan vardı. Sultan yönetim yetkilerinin bir kısmını Başvezir’in riyasetindeki Divân-ı
Vezaret’e devretmişti.
Türk-İslâm ve Hindu kültürlerinin en güzel uyum örneği Urdu/Ordu dilidir. Babür zamanında
Türkçe olan konuşma ve yazı dili daha sonra yerini Farsça ve ardından Urducaya bırakmıştır.
Urduca, çoğunluğu Türklerden oluşan ordunun, yerlilerle anlaşmak için kullandığı bir dil
olarak gelişmiştir. Türkçe, Farsça ve değişik Hindu lehçelerinden alınan kelimelerden
meydana gelen bu dil, bu gün Pakistan’ın resmî dilidir ve Hint kıtasının önemli bir bölümünde
konuşulmaktadır.
Hint alt kıtasında tarih boyunca dinî hayat canlılığını korumuştur. Türkistan’dan gelen
mutasavvıflar bölgede müntesipler edinmişlerdir. Bu cümleden olarak Çistî, Nakşibendî,
Kadirî, Sühreverdî, Şettarî tarikatları yaygın hale gelmiştir. Diğer taraftan Ekber Şah da bütün
tebaası üzerinde manevî hâkimiyet kurmak için Din-i İlahî adlı derleme bir din oluşturmaya
çalışmıştır. Ancak bu siyaset sırasında Gayrimüslim tebaaya, yani Mecusî, Brahman ve
Hıristiyanlara geniş özgürlük tanırken, Müslümanların özgürlüklerinin kısıtlanması hattâ
zaman zaman zulümler yapılması Babürî iktidarını zayıflatmış, meşrûiyetini tartışmalı hale
getirmiştir.
Bu dönemde bilim ve eğitim alanında da gelişmeler sağlanmıştır. Türk hanedânları hemen her
yerleşim merkezinde mektepler ve medreseler kurarak eğitimi geliştirmişlerdir. Örneğin
sadece Delhi’de binden fazla medreseden bahsedilmektedir.
Bölge özellikle Baburîler zamanında uzun yüzyıllar refah içinde yaşamıştır. Hindistanda iklim
şartları gereği ekonomik hayat tarıma dayanmakta; sebzecilik, tütüncülük, afyon ekimi yaygın
olarak yapılmaktaydı. Pamuk üretimi ve dokumacılık ilerlemişti. Yünlü, pamuklu ve ipekli
kumaşlar, elyapımı eşyalar Avrupa dahil olmak üzere dünyaya ihraç edilmekte, dışarıdan çok
az şey alınmaktaydı. İdareciler ortak para ve ticaret yolları vasıtasıyla ülkeyi birleştirmişlerdi.
Hint alt kıtası bugün Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Afganistan olarak ayrılmış olsa da
Baburî kültürü günümüzde de buraları adeta birleştirmektedir.
III. İRANDA KURULAN TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİ
Kadim dünya ticaret yoları üzerinde bulunan, Doğu ile Batı’yı bağlayan, dünyanın önemli
medeniyetlerine beşiklik yapan İran, tarihin eski dönemlerinden beri Türklerin kültürel, sosyal
ve siyasî varlıklarını sürdürdükleri coğrafyalardandır. Bölge, Dört Halife zamanında İslâm
hâkimiyetine girmiş ve bu tarihten itibaren Müslümanların tarihinde önemli roller oynamıştır.
İran coğrafyasındaki Türk hâkimiyeti oldukça eskilere gitmektedir. Efsanelere göre Türk
hakanı Oğuz sınırlarını
İran’a kadar genişletmiş, Akhunlar da İran’ın güney ve doğu
kısımlarında hükümranlık sürmüşlerdir. İslâmî dönemde ise Büyük Selçukluların başlattığı bu
süreç Safevîler, Afşarlar ve Kaçarlar ile XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar yaklaşık dokuz asır
devam etmiştir.
Biz Sefevîlerden itibaren İran’da cereyan eden Türk-İslâm tarihini söz konusu edeceğiz.
293


A. Safevîler (1501-1736)
Safevîler; XVI-XVIII. yüzyıllarda merkez Tebriz olmak üzere, İran, Horasan, Gürcistan,
Azerbaycan, Dağıstan, Türkmenistan, Doğu Arabistan kıyıları ve Doğu Anadolu’nun bir
kısmına sahip olmuş bir Türk-İslâm devletidir.
Safevî hanedânı, Şeyh Safiyuddin Erdebilî’nin soyundan geldikleri için Safevî adıyla maruf
olmuştur. Erdebil sûfîlerinden Seyyid Safiyyuddin (ö. 1334) tarafından kurulan Safevîyye
tarikatı önceleri Sünnî nitelikte iken zamanla Şiîleşmiştir. Aslen Türk olduğu kabul edilen
Safiyuddin, Halvetiyye tarikatı
şeyhi Zahid Geylanî’ye intisap etmiş daha sonra Kalenderîliği
de katarak kendi yorumu olan Safevîyye veya Erdebiliyye adlı tarikatı kurmuştur. Daha sonra
sıra ile tarikatın başına babadan oğula Sadreddin (ö. 1392), Hoca Ali (ö. 1429) ve İbrahim (ö.
1447) geçmiştir. İbrahim’in ardından tarikatın başına oğlu Şeyh Cüneyd gelmiştir.
Safevîliği Şiîliğe yaklaştıran Şeyh Cüneyd olmuştur. Bâtınî fikirlerinin etkisinde kalan
Cüneyd siyasî faaliyetlere de başlamıştır. O, Ortadoğu’nun üç büyük devleti olan Anadolu’da
Osmanlılar, Mısır’da Memlukler ve İran’da Akkoyunluların topraklarında kimi zaman
sığınmacı kimi zaman sürgün olarak çalışmalarını sürdürdü. Akkoyunlu Uzun Hasan,
Karakoyunlulara karşı mücadelesinde faydalanmak için onu, kardeşi Hatice Begüm’le
evlendirdi. Cüneyd 1460’da ölünce yerine geçen oğlu Haydar da dayısı Uzun Hasan’ın kızı
Halime Begüm ile evlenerek Akkoyunlular ile bağlarını güçlendirdi. Bu evlilikten Safevî
Devleti’ni kuracak olan İsmail doğdu. Haydar, müritlerine kızıl başlık giydirerek siyasî-dinî
mücadelesine yeni bir kimlik ve kılık kattı. Bu sebeple ona tâbi olanlara Kızılbaş denildi.
Safevîler daha sonra Akkoyunlu sarayındaki mücadelelerden yararlanarak emellerini
gerçekleştirdiler. Akkoyunlu hükümdarı Rüstem’in ölümü üzerine meydana gelen
kargaşalıktan yararlanan Safevîler, çocuk yaştaki İsmail’in etrafında toplanıp Akkoyunlu
tahtında hak iddia ettiler. Ekseriyeti Anadolu’da bulunan birçok Türkmen boyunu da
yanlarına alarak, Akkoyunlu hükümdarı Elvend Bey’i, yenilgiye uğrattılar. Tebriz’e dönen
İsmail b. Haydar’ı, 1501’de şah ilan ederek Safevî Devleti’ni kurdular.
Şah İsmail bir yandan askerî olarak çevresindeki beylik ve devletlerle savaşıp bazılarını
hâkimiyetine alırken diğer yandan Şiîliği yerleştirmek, kurumsallaştırmak ve yaymak için
Tebriz’de on iki imam adına hutbe okutup, adına para bastırdı. Kendini yeterince güçlü
hissedince Irak-ı Acem’e yönelerek Şiraz, Kazerûn, Yezd ve İsfahan’ı alıp Şiîliği kabul
etmeyen pek çok insanı kılıçtan geçirtti. Anadolu ve Osmanlı topraklarına da aynı emellerle
yönelince II. Bâyezid, bir heyet gönderip bu faaliyetlerden vazgeçmesini ve Sünnîlere karşı
uyguladığı zulmü durdurmasını istedi.
Şah İsmail, bunun üzerine Osmanlılara bağlılığını bildirdiyse de Sünnîlere karşı yürüttüğü
baskıya devam etti. Önce 1505’te Kazvin’de Hâlidîleri topluca katlettirdi. Ardından 1507’de,
Dulkadiroğullarına bağlı Erciş, Ahlat, Bitlis ve Elbistan’ı alıp on binlerce Sünnî Müslümanı
kılıçtan geçirtti. Hâkimiyet sahasını genişleten Şah İsmail, Irak-ı Arab’a sefer düzenleyerek
1509’da Bağdat’ı aldı. Buradaki Sünnî âlimlerinden pek çoğunun türbelerini yıktırıp, önemli
sayıda Sünnî Müslümanı öldürttü. Bir müddet sonra Huzistan’ı da zaptetti. Sonra Horasan’a
yönelen Şah İsmail, Özbek hükümdarı Muhammed Şeybanî’yi 1509’da Merv civarında yenip
294


kafatasından kadeh yapıp derisine saman doldurarak, zaferine alamet olmak üzere II.
Bâyezid’e gönderdi. Bu galibiyetten sonra kendini daha da güçlü hisseden Şah İsmail,
Mâverâünnehir üzerine yürüdü. Özbeklerin barış isteği dolayısıyla Belh’in de içinde
bulunduğu birkaç vilayeti aldıktan sonra döndü.
Şah İsmail, bir taraftan seferler düzenleyerek ülkesini genişletmeye çalışırken, diğer taraftan
da derviş kılığında pek çok dâîyi/taraftarını komşu ülkelere, bilhassa Osmanlı topraklarına
göndererek karışıklıklar çıkarttı. Bunlardan Şah-kulu veya Şeytan-kulu diye bilinen
Karabıyıkoğlu, Osmanlı kuvvetlerini, üst üste bozguna uğrattı ve Kütahya’yı tahrip etti.
Anadolu’daki isyanlar üzerine, II. Bâyezid, Safevî taraftarı Türkmen grupların İran’a
gitmelerini yasaklayıp bir kısmını, Rumeli’ye gönderdi. Bunu haber alan Şah İsmail, II.
Bâyezid’e yasağın kaldırılmasını isteyen bir mektup gönderdi ancak olumlu bir cevap
alamadı. Bu sırada Şah İsmail’in içten ve dıştan büyük tehlike arz etmeye başladığını,
Osmanlılara karşı Memluk Sultanı Kansu Gavri ile anlaştığını tespit eden II. Bâyezid, gerekli
tedbirleri aldıysa da harekete geçmedi. Bu arada Osmanlı tahtına geçen Yavuz Sultan Selim
sorunu halletmek için girişimlere başladı. Bir taraftan Anadolu’daki Safevî taraftarlarına karşı
takibata girişirken diğer taraftan Özbek Hanı’ndan da doğudan ilerlemesini istedi. Şah
İsmail’e de, hakaretlerle dolu mektuplar yazarak tahrik etti. Nihayet, 1514’te Çaldıran’da
yapılan savaşta, ağır mağlûbiyete uğrayan Şah İsmail, muharebe meydanından kaçtı. Bu
sırada Özbekler, Horasan’ı tekrar ele geçirdiler. O, 1524’te öldüğünde arkasında geniş bir
toprak ve Şiîlik temelinde oluşmuş bir devlet bırakmıştı.
Şah İsmail’den sonra kısa bir süre otorite boşluğu yaşandı. Henüz on yaşında tahta geçen
büyük oğlu Ebü’l-Muzaffer Tahmasb bir süre hâkimiyeti sağlayamadı. Bu durum içte ve dışta
bazı karışıklıklara sebep oldu. Kimi boylar ve kabileler, kendi bölgelerinde bağımsız hareket
etmeye başladılar. O, doğuda Özbekler batıda Osmanlılar ile mücadele etmek zorunda kaldı.
Bu sırada, Osmanlıların Avrupa seferleri sebebiyle, Osmanlı-Safevî münasebetleri bir müddet
sessiz kaldı. Ancak, Safevî kumandanlarından Elkas Mirzâ’nın, Osmanlılara ilticâ etmesinden
sonra Kanunî Süleyman, 1548’de Tebriz üzerine bir sefer daha düzenledi. Meren civarında,
Safevî ordusu, Osmanlılara yenildi. Şah Tahmasb, Osmanlı sultanlarından II. Selim ve III.
Murad’ın cüluslarında İstanbul’a elçi göndererek, tebriknâme ve hediyeler takdim etti. Yarım
asırdan fazla iktidarda kalan Şah Tahmasb, hükümet merkezini Tebriz’den Kazvin’e nakletti.
Tezkire-i Şah Tahmasb adıyla bilinen kendi hâl tercümesini yazdı. Veliahd tayini hususunda
Kızılbaş reisleri arasında çıkan anlaşmazlık sebebiyle, 1576’da zehirlenerek öldürüldü.
Şah Tahmasb’ın yerine geçen oğlu İsmail Mirzâ (II. Şah İsmail) Sünnîlere karşı daha ılımlı bir
siyaset izledi. O, kimi Kızılbaş reislerini ve şehzadeleri ortadan kaldırdı, bazı Sünnî âlimleri
sarayına aldı, Osmanlılarla antlaşma yaptı. Devlet kademelerinde bulunan Kızılbaşları azledip
yerlerine, kendine tâbi, fakat tecrübesiz kimseleri getirmesi, muhalefetin güçlenmesine sebep
oldu ve 1577’de zehirlenerek öldürüldü. Yerine kardeşi Muhammed Hudâbende geçti. Âmâ
olan bu hükümdar, yönetimi eşine bıraktı; Hamza Mirzâ’yı veliaht tayin etti. Bu arada
Osmanlı sultanı III. Murad, daha önce yapılan antlaşmanın bozulduğu gerekçesi ile Safevîlere
harp ilan etti ve Çıldır ovasında yendi. Tiflis ve Şirvan bölgelerini ele geçirdi. 1586’da Şah
Hamza Mirzâ da öldürüldü.
295


Kısa bir karışıklıktan sonra 1588’de tahta geçen Şah Abbas Mirzâ, Osmanlılar ve Özbekler ile
gerilim ve çatışma siyaseti izledi. Safevî hanedânı ve bürokrasisi içinden Osmanlılarla barış
isteyenleri katlettirdi. Özbek Hanı Abdullah’ın, Herat’ı zapt edip Meşhed’e yürüdüğünü
duyunca durdurmak için Horasan’a hareket etti. Bu sırada, Osmanlı komutanlarından Ferhad
Paşa, Gence’yi, Sinan Paşa da Nihavend’i ele geçirdi. Doğuda Özbek, batıda Osmanlı
kuvvetlerinin tehdidi altında kalan Safevî Devleti’nde iç isyanlar baş gösterdi. Şah Abbas,
bunları bastırmak için Osmanlılarla anlaşmak istedi. İstanbul’da 1590’da Safevî ülkesinde,
Hz. Peygambere, halifelere ve sahabenin bir kısmına yapılagelen hakaretten vazgeçilmesi,
Sünnîlere karşı kötü muameleye son verilmesi; Azerbaycan, Şirvan, Gürcistan, Karabağ ve
Lûristan’ın bir kısmının Osmanlılara bırakılması hususunda anlaşma yapıldı. Şah Abbas, bu
antlaşmadan sonra içerdeki karışıklıkları bastırıp ardından Özbekleri Horasan’dan çıkardı.
Devlet merkezini de Kazvin’den İsfahan’a nakletti. Şahsevenler adı verilen yeni bir ordu
kuran Şah Abbas, Avrupa devletleriyle sıkı münasebetler oluşturmaya başladı. Kendini
yeterince güçlü hissettikten sonra tekrar Osmanlılara hasmâne biçimde yönelerek kaybettiği
yerleri geri almaya giriştiyse de başarılı olamadı. Bu sırada Basra Körfezi’ndeki adaları da
Portekizlilerden aldı. Uzun bir saltanat süren Şah Abbas 1628’de öldü.
Şah Abbas’ın torunu Sam Mirzâ, Şah I. Safî unvânıyla tahta geçti. Zalim karakterli Sam
Mirzâ da, Özbekler ve Osmanlılar ile gerilim siyaseti izledi. Van bölgesini almak isteyince
IV. Murad, Revan (Erivan) ardından Bağdat’a yürüyüp burayı Osmanlı hâkimiyetine aldı.
Osmanlıların bu başarısı Safevî iktidarında ve ülkesinde istikrarsızlıklara sebep oldu. Şah I.
Safî 1642’de ölünce yerine on yaşındaki oğlu II. Abbas, ondan sonra 1667’de oğlu Sâfî Mirzâ,
Şah I. Süleyman unvânıyla tahta oturdu. Onun 1694’te ölümü üzerine yerine geçen Sultan
Hüseyin Sünnîlere zulüm siyasetine tekrar döndü, Afganlılarla arası açıldı. Bu arada
Kandehar valisi Mîr Üveys, 1709’da bağımsızlığını ilan etti. Mîr Üveys’in oğlu Mahmud,
1722’de İsfahan’ı ele geçirerek, Şah Hüseyin’i Safevî tahtından uzaklaştırdı. Bu arada Safevî
hanedânının tüm üyelerinin, Mahmud’un eline esir düşmesini istemeyen bir grup, Şah
Hüseyin’in oğlu II. Tahmasb’ı Kazvin’e kaçırdılar.
Bu sırada aslen Avşar Türklerinden olan Safevî kumandanı Nâdir, ülkenin kaderini eline aldı.
O, Afganlıları ülkeden attıktan sonra 1722’de II. Tahmasb’ı Safevî tahtına çıkardı. Fakat
ülkede iç karışıklıklar baş gösterdi. Sünnîlere zulüm ve kıyım hareketleri arttı. Bunun üzerine
Osmanlıların Erzurum valisi Silahtar İbrahim Paşa, Sünnîlerin yaşadığı bazı
şehirleri
Safevîlerin elinden kurtarmak amacıyla düzenlediği seferle 1723’te Tiflis bölgesini ele
geçirdi. Zor durumda kalan II. Tahmasb, Afganlılara karşı Rusları yardıma çağırdı. Rus Çarı
Deli Petro, bazı toprakların Rusya’ya verilmesi karşılığı, Afganlıları
İran’dan çıkarmayı kabul
etti. II. Tahmasb, Osmanlılarla da anlaşmak üzere elçiler gönderdiyse de olumlu sonuç
alamadı. Üç koldan İran üzerine giden Osmanlı orduları, 1723’te Kirmanşah eyaletinin
merkezi Sine’yi 1724 baharında Tebriz’i alıp Revan üzerine yürüdüler. Ancak bu ilerleme
Osmanlıları Rusya ile karşı karşıya getirdi. Nihayet 24 Haziran 1724’te, İstanbul’da yapılan
bir toplantıda, İran topraklarının, Rusya ile Osmanlı Devleti arasında paylaşılması
kararlaştırıldı. Ülkesi Afganlılar, Osmanlılar ve Ruslar tarafından paylaşılan Şah II. Tahmasb,
Fransa aracılığıyla, bu antlaşmayı kabul etmeyeceğini açıkladı. Bunun üzerine Osmanlılar,
296


önce Lûristan eyaletinin belli başlı
şehirlerini ve ardından 1724’te Hemedan ve Nihavend’i
ele geçirdiler.
Safevîlerin son şahı II. Tahmasb zamanında iktidar esasen, Avşar Türklerinden Tahmasb Kulu
Han unvânını alan Nâdir Şah'ta idi. O, 1730’da başkent İsfehan’ı Afganlılardan geri aldı.
Bağdat’ı da sekiz ay kuşatma altında tuttuysa da sonra İstanbul’dan gelen yeni birlikler
karşısında dayanamadı. 1731’de II. Tahmasb’ı tahttan indirerek yerine küçük yaştaki oğlu III.
Abbas’ı çıkardı. O zamana kadar zaten bağımsız hareket eden Nâdir Şah, nihayet III.
Abbas’ın 1736’da ölümü üzerine yönetime tam olarak el koyarak iki asırdan fazla hüküm
süren Safevî hanedânına son verdi.
B. Avşarlar (1736-1795)
Türk tarihinde önemli siyasî ve kültürel izler bırakan Avşarlar Nâdir Şah vasıtasıyla İran’da
bir süre hüküm sürdüler. Aslen Sünnî olan Nâdir Şah, İran’da daha mutedil bir yol izlemek
istedi. Bu çerçevede Sünnî mezhebine ağırlık vermeye niyetlendiyse de cesaret edemedi.
Ancak, Şiîlik içinde daha mutedil görülen Caferîlik mezhebini güçlendirdi ve bunun beşinci
mezhep olarak tanınması için İstanbul’a başvurmasına rağmen olumlu sonuç alamadı. Nâdir
Şah, Tiflis ve Revan’ı Osmanlılardan aldıktan sonra Türkistan’da da fetihlerde bulundu.
Bu gelişmeler üzerine IV. Murat, Bağdat Seferi’yle burayı ülkesine katması
sonucunda Osmanlı Devleti ile Safevî Devleti arasında 17 Mayıs 1639'da meşhur Kasr-ı
Şirin
antlaşması imzalandı. Nâdir Şah Osmanlılar ile Kasr-ı
Şirin antlaşmasını yaparak İranOsmanlı
sınırının günümüze kadar süren temelini atmış oldu. Antlaşmanın sonuna eklenen bir
madde ile İran’da, ilk üç halife (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman) ile Hz. Aişe’ye
hutbelerde seb ve lanet edilmemesi sağlandı.
Nâdir Şah bu arada 1739’da Hindistan üzerine yürüyerek Babürî iktidarını sarstı. Bu seferler
Babürîlerin zayıflamasına ve İngilizlerin hâkimiyet kurmasına zemin hazırlamıştır. Onun
1747’de öldürülmesini takiben tahta geçen Ali Kulu, İbrahim ve nihayet Şahruh önemli bir
varlık gösterememişler, hanedân 1795’te son bulmuştur.
C. Kaçarlar (1779-1925)
İran’ın son Türk(men) hanedânı Kaçarlardır. Safevîlerin kuruluşunda yer alan Kaçarlar,
Avşarlar zamanında da etkin olmuş bir ailedir. Kaçar Ağa Muhammed Han 1779’da şahlığını
ilan ederek başkenti Tahran’a taşımıştır. 1797’de öldürülmesi üzerine İran tahtına sırayla yedi
Kaçar şahı oturmuştur. Kaçarlar daha çok Rusya ile mücadele etmek zorunda kalmışlardır.
1925’te tahtı Fars kökenli Pehlevîler hanedânına bırakmışlardır. Böylece İran’da Türk
hâkimiyeti siyaseten sona ermiştir.
D. Kültür ve Medeniyet
İran’da bu günkü anlamda Şiî inanç ve kültür büyük oranda Türk hanedânlar zamanında
hâkim olmuştur. Aslında Kızılbaş Alevî olan Şah İsmail, geleneksel İmamiye Şîası’na Erdebil
tekkesinin tasavvufî anlayışını da ekledi. Şîanın güçlenmesi için çok sayıda âlimi büyük
maddî vaatlerle ülkesine getirdi. Kaçarlar döneminde ulemânın rolü ve gücü arttı. Bu
297


aşamadan sonra ulemâ, bağımsız ya da hükümetlerle birlikte iktidara ortak olmaya başladı. Bu
anlamda Safevîler ve devamı olan hanedânların bir teokrasi yönetimi kurdukları söylenebilir.
Bu yönetim anlayışı ve uygulamasında şah, dinî ve dünyevî yetkilerin ikisini birden elinde
tutuyordu.
Safevî sarayında Türkçe hâkimdi. Şah İsmail bizzat kendisi Hatayî mahlasıyla, II. Abbas da
Tanî mahlasıyla Türkçe şiirler yazmıştır. Ancak daha sonra saray da yönetim de Farsça’nın
hâkimiyetine girmiştir.
Safevîlerde çömlekçilik, dokumacılık, minyatürcülük, ciltçilik, tezyinat ve hattatlık gibi
sanatlar ilerledi. Halı dokumacılığı gelişip göçebe ve köylü sanatı olmaktan çıkarak
profesyonel tasarım ve imalata dayalı bir sanayi haline dönüştü. Türkmenlerin çoğunlukta
olduğu Tebriz ise halı dokumacılığın merkezi konumundaydı.
İran Safevî tasvir sanatı da gelişti. Rıza Abbasî gibi sanatçılar geleneksel formlar ve
malzemeler kullanmakla birlikte İran resmini, gençlik ve aşk gibi yeni temalarla tanıştırdı.
XVII. yüzyılda özellikle Avrupa ile gelişen ilişkiler Safevî sanatçılara yeni fikirler ilham etti.
Kısa sürede üç boyutlu görünümü, perspektif ve gölgeyi, yağlı boyayı kullanmaya başladılar.
Safevî mimarîsinin en güzel örneklerini İsfahan’da görebiliriz. Burası başkent olunca inşa
edilen Mescid-i Şah ile Mescid-i İmamî, Lütfullah Camii ve İmparatorluk sarayı Âlî Kapu
(Osmanlı’daki Bab-ı Âli'ye nispeten) dönemin en önemli mimarî örneklerindendir.
Molla Sadra (Sadrettin Şirazî) (1571-1640) Safevi ilâhiyatçı ve filozoflarının başında gelir. En
önemli eseri Esfâr (Seferler) 'dır. O, Tasavuf, Şiî ilâhiyatı ile Aristo ve İşrakiyyun felsefelerini
terkip eden Hikmetü'l-Müte'âliye denen bir tefekkür ortaya koymuştur.
Bugünkü İran’ın siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alandaki çoğu kavram ve kurumlarının
XVI-XIX. yüzyıllar arasındaki Türk egemenliğinin ürünleri olduğunu ifade etmek abartı
sayılmaz.
Safevîlerin Türkiye’ye ve bölgelerine dinî, kültürel ve toplumsal etkileri büyük oldu. Bir
yandan Türkistan’dan gelen Türkmenleri, bir yandan da Osmanlı coğrafyasındaki halkların bir
kısmın Alevîleştirildikleri bilinmektedir. Günümüz Türkiye’sinin bazı siyasî, sosyal ve dinî
sorunlarının tespiti ve çözümünde Safevî etkisinin iyi okunması gerekmektedir. Anadolu’da
günümüzde de varlığını devam ettiren Kızılbaş kavramı ve kimliği büyük oranda Şah
İsmail’in müridlerine/taraftarlarına kızıl başlık giydirerek siyasî mücadelesine dahil etmesinin
bir sonucudur.
Aynı
şekilde aslen Sünnî olan Nâdir Şah, mutedil bir yol izleyerek Şîa içinde daha ılımlı
görülen Caferîliği güçlendirmesi ve beşinci mezhep olarak tanınması için, olumlu sonuç
alamasa da Osmanlıya başvurması bölge barışı açısından üzerinde durulması gereken önemli
tecrübelerden birisidir. Bu cümleden olarak Safevî-Osmanlı veya İran-Türkiye ilişkilerini ve
anlaşmazlıklarını dinî/mezhebî olmaktan çok siyasî hâkimiyet mücadelesi olarak görmek
realiteye daha uygun düşmektedir.
IV. DOĞU AVRUPADA KURULAN TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİ
Türklerin Avrupa’ya gelişi Batı Hunları zamanından başlamaktadır. Atillâ’nın ölümü (453)
üzerine geri çekilen Türk boylarının önemli bir kısmı Doğu Avrupa ve Karadeniz’in
kuzeyinde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Hazar Türkleri de uzun süre bölgede hâkimiyet
298


kurmuştur. Özellikle İtil (Volga) nehri boylarındaki Türkler İslâmî dönemde siyasî hayatta
öne çıkmışlardır. Türk tarihinde, İslâmiyet’i, X. yüzyılın ilk çeyreğinde devlet düzeyinde ilk
kabul eden İdil (Volga) Bulgar Türk Hanlığı olmuştur. Daha önce müstakil bir ünite olarak
işlenen Bulgar Hanlığı’nın Doğu Avrupa’da temsil ettiği Türk-İslâm hükümranlığı kısa bir
kesintiden sonra Altın Ordu ve ardından gelen hanlıklar tarafından devam ettirilmiştir.
Biz burada, kısmen diğerlerine değinmekle beraber esas olarak Altın Ordu ve onun takipçileri
durumundaki Kazan, Kasım, Astrahan, Sibir ve Kırım hanlıkları üzerinde duracağız.
A. Altın Ordu Hanlığı (1241-1502)
Başlangıçta bir Moğol devleti olan ancak kısa sürede bir Türk-İslâm hanlığına dönüşen Altın
Ordu, Batu Han tarafından Deşt-i Kıpçak (Kıpçak Bozkırı)’ta kurulmuştur. Orda(u),
Moğolca’da otağ demektir. Batu Han’ın ak otağının üstü altın yaldızlı olduğu için Altın Ordu
veya Ak Ordu denmiştir.
Batu Han’ın hâkimiyeti 1256'deki ölümüne kadar sürdü. Yerine, küçük kardeşi Berke Han
geçti (1256-1266). Altın Ordu halkının ve askerlerinin büyük bir çoğunluğunu, Orhun, Yayık
ve İrtiş
ırmakları aralarında yaşayan Bulgar ve Kıpçak gibi Müslüman Türk boyları teşkil
ediyordu. Bunun etkisiyle Berke Han Müslüman olunca devlet de hızla İslâmlaştı. Berke
Han, kendi adına sikke bastırmak suretiyle Moğolların başkenti Karakurum'da bağımsızlığını
ilan etti. Yenisaray şehrini kurarak başkent yaptı.
Onun ölümünün ardından bazı hanlar tahta çıktıysa da 1313'de Özbek Han’ın iktidara gelişi
Altın Ordu tarihinde bir dönüm noktası oldu. Dindar bir şahsiyet olan Özbek Han, Altın
Ordu’yu hem İslâmlaştırdı hem de tamamen Türkleştirdi. Artık, hükümdar ailesi, dil ve kültür
yanında kan bakımından da Türkleşmişti. İslâm, sosyal, hukûkî ve kültürel hayatın her
safhasında hâkim olmaya başlarken, İmparatorluk da tamamen bir Türk devleti haline
dönüştü. Özbek Han, Saray şehrini, yaptırdığı medrese ve cami vb. kurumlarla önemli bir
kültür ve din merkezi haline getirdi. 1342'de ölen Özbek Han'ın yerine, önce oğlu Tini Bey,
ondan bir yıl sonra da diğer oğlu Cani Bey geçti. Cani Bey, Altın Ordu Devleti'nin son büyük
hükümdarı sayılır. O İlhanlılara son verdi ve Tebriz'i tamamen ele geçirdi.
Cani Bey’in, 1357’deki ölümü üzerine içeride karışıklıklar başladı. 1360-1380 yılları arasında
yaşanan kargaşada 14 han tahta çıktı. Nihayet, 1380'de başa geçen Toktamış, duruma hâkim
oldu. O, otoritesini güçlendirmeye çalıştıysa da Litvanya ve Podolya prenslikleri başta olmak
üzere birçok emir bağımsızlıklarını tekrar ilan etmişlerdi. Bu arada nüfûzu artan Moğol
prenslerinden Emir Mamay, Özbek Han'ın oğullarından Abdullah'ı tahta çıkarınca Altın Ordu
Devleti ikiye bölünmüş oldu. Toktamış Han, Timur’un da yardımı ile ülkede hâkimiyeti tekrar
sağladı. Rusları ve Litvanyalıları yeniden kendine bağladı. Ancak, durumunu güçlendirip
Timur'la ilişkisini kesmek isteyince aralarında savaş kaçınılmaz oldu. Nihayet, 1395’deki
Terek Savaşı'nda, Timur galip geldi ve Altın Ordu’yu fiilen çökerterek devletin başına,
Kutluk Han'ı getirdi.
Toktamış Han’dan sonra Altın Ordu’da taht mücadeleleri yaşandı. Parçalanma sürecine giren
Altın Ordu topraklarında Kazan Hanlığı (1437-1552), Kasım Hanlığı (1445-1681), Astrahan
299


Hanlığı (1466-1556), Sibir Hanlığı (1480-1598) ve Kırım Hanlığı (1430-1783) kuruldu. Bu
kargaşadan yararlanan Moskova Prensliği, 300 yıllık Türk hâkimiyetinden kurtulmuş oldu.
Altın Ordu'nun son hanı
Şeyh Ahmed'in öldürülmesiyle 1502'de bu devlet tarihe karıştı. Hem
Türk dünyasının hem de Doğu Avrupa'nın önemli devletlerinden biri olan Altın Ordu, bu
coğrafyayı siyasî, ekonomik ve kültürel bakımdan etkilemiştir.
B. Kazan Hanlığı (1437-1552)
Kuzeydoğu Avrupa’ya göç eden Türkler tarafından, XV. yüzyılda İdil (Volga) kıyısındaki
Kazan şehrinde, eski Bulgar Devleti’nin toprakları üzerinde Altın Ordu hanlarından Uluğ
Muhammed (1437-1445) tarafından kurulan bir Türk-İslâm devletidir. Halkın çoğu yerleşik
ve yarı göçebe Kıpçak Türkleri ile Finlilerden meydana geliyordu.
Teşkilâtçı, tedbirli ve cesur bir idareci olan Uluğ Muhammed, Moskova Knezliği’ni 14391445
tarihleri arasında Kazan Hanlığı’na tâbi kıldı. Bu çerçevede Rusları yıllık vergiye
bağladığı gibi, Oka Nehri sahillerinin şehzade Kasım’a yurt olarak verilmesini kabul ettirdi.
Ölümü üzerine tahta geçen Mahmud Han (1449-1462) döneminde Kazanlılar sulh, huzur ve
refah içinde yaşadılar. 1462’de vefatından sonra, oğlu Halil (1462-1467) ve İbrahim (14671479)
sırayla han oldular. İbrahim Han döneminde taht mücadeleleri yaşandı. Bu
mücadeleleri fırsat bilen Rus knezi III. İvan, 1480’de Türk hâkimiyetinden ayrılarak,
bağımsızlığını ilan etti.
Kazan Hanlığı’ndaki taht mücadeleleri 1552 tarihine kadar devam etti. Şehzadeler, Rusların
da teşvikiyle iktidar mücadelesine giriştiler. Çar unvânlı ilk Moskova Knezi olan IV.
(Korkunç) İvan, Hıristiyan Avrupa’dan silah ve asker de alarak 1552 yazında Kazan
Hanlığı’na son verdi. Kazanlılar, çok azı dışında, genç-ihtiyar, kadın-erkek katliâma uğradı.
Maddî ve manevî kültür eserleri imha edilerek, şehir ve devletin hazineleri yağmalandı.
Rusların hâkimiyetindeki Kazan Türklerinin çeşitli tarihlerde giriştikleri istiklal mücadeleleri
kanlı
şekilde bastırıldı.
C. Kasım Hanlığı (1445-1681)
Moskova yakınındaki Oka ırmağının kuzey kıyısında hüküm sürmüş bir Türk-İslâm
hanlığıdır. Kazan hanı Uluğ Muhammed, 1445’te, Yılatom, Şatsk ve Temnik şehirlerini içine
alan bölgeyi Ruslardan alarak oğlu Kasım’a verdi. O da burada kendi adıyla anılan hanlığı
kurdu. Ancak Rus topraklarının ortasında kalan Kasım Hanlığı, daima Rus knezleri
tarafından, Kazan Hanlığı’nı istikrarsızlaştırmak için kullanılmıştır. Kasım Hanlığı’nın tarihi
bir bakıma Doğu Avrupa’daki Türk devleti ile Slav knezlikleri arasındaki mücadele tarihidir.
Bu hanlıkta daha sonra Kırım Hanları ve Astrahanlar sülalesinden gelen hükümdarlar başa
geçtiyse de hiçbiri, Rusların kontrolünden çıkamamıştır. Rusların düzenledikleri seferlere,
Kasım Hanları da iştirak etmişlerdir. Gittikçe zayıflayıp benliğini kaybeden Kasım Hanlığı
1681 yılında tamamen ortadan kaldırılmıştır. Kasım halkı arasında kalan Müslümanlar, daha
sonra bazı
İslâm ülkelerine göçmüşler, bir kısmı ise günümüze kadar orada kalmışlardır.
300


D. Astrahan Hanlığı (1466-1556)
Astrahan Hanlığı, İdil Nehri'nin Hazar Denizi'ne döküldüğü yerde, Astrahan (Hacı Tahran)
şehri merkez olmak üzere kurulmuştur. Osmanlı tarih literatüründe Astarhanlar veya
Ejderhanlar olarak anılan bu hanlığı Altın Ordu’nun dağılma sürecinde Küçük Muhammed'in
torunu, Mahmud oğlu Kasım kurmuştur.
Hanlığın halkının kahir ekseriyeti Kıpçak Türklerinden oluşuyordu. Halkın büyük bir kısmı
göçebe olmaları sebebiyle yerel beylerin yönetiminde idiler. Bu durum, Hanlığın zayıf düşme
sebeplerindendir. Hanlığın jeostratejik coğrafyası ve doğal zenginlikleri de başlarına işler
açmıştır. Çok önemli bir ticaret yolu üzerinde bulunması ve zenginliği yüzünden, komşu
devletler ile göçebe kabilelerin devamlı saldırılarına maruz kalmıştır. Bu nedenle iç istikrarını
sağlayamayan hanlık, güçlü ve devamlı bir varlık gösterememiştir.
Astrahan Hanlığı; Kasım Han (1466-1490) ile kardeşi Abdülkerim Han (1499-1504)
dönemlerinde nispeten sakin bir hayat yaşamışsa da, devletin son devirleri, Kırım Hanlığı ve
Nogay Hanlığı’nın mücadele alanı olmuştur. Rus Çarı IV. İvan, Kazan’ı aldıktan sonra
kuvvetlerini göndererek Astrahan Hanlığı’na son vermiştir (1556).
E. Sibir Hanlığı (1480-1598)
Sibir (Sibirya) Hanlığı'nın toprakları, bugünkü Moğolistan’ın kuzeyinden Sibirya’ya kadar
uzanıyordu. Devlet merkezi Tura (günümüzdeki Tümen) şehri idi. Halkın çoğu, Kıpçak,
Kırgız ve Yakut Türklerinden oluşuyordu.
İlk hükümdarı, Mamık oğlu Taybuga'dır. Sonra sırayla oğlu ve torunu Hoca Han ve Mar Han
tahta çıkmıştır. Mar Han, ölünce, Muhammed Han, daha emin bir yer olan İrtiş nehri
üzerindeki İsker (İskir veya Kışlak) şehrini başkent yapmıştır. Bu hanedânın sonuncusu olan
Yadigâr'ın saltanatı, Kazan Hanlığı'nın Ruslar tarafından istilâsı zamanına (1598) rastlar.
Yadigâr'ın en büyük rakibi, Şeybanîlerden olduğu rivayet edilen Küçüm Han idi. Küçüm Han,
1563'te Yadigâr’ı yenerek Batı Sibir Hanlığı'nın idaresini ele geçirdi. Küçüm Han,
hâkimiyetindeki topraklarda İslâmiyet'in yayılmasına büyük çaba gösterdi. Onun gayreti
sayesinde İsker şehri ve civarı ahalisi, oldukça yüksek bir medeniyet seviyesine çıktılar. Fakat
hanın bu faaliyeti, Rus hücumu ile sekteye uğradı. Küçüm ve kardeşi Muhammed Kul uzun
süre bugünkü Ukrayna halkının esasını oluşturan Kossaklar (Kazaçiler/Rus Kazakları) ile
mücadele etmek zorunda kaldılar
Ruslar, 1598’de Sibir Hanlığı’na son verdiler. Zamanla Ruslar, önce Baykal gölüne kadar
ilerlediler; ardından burayı da aşarak Amur nehri vasıtasıyla, Japon denizine kadar ulaşmak
imkânını elde ettiler.
F. Kırım Hanlığı (1441-1783)
Cengiz’in torunlarından Hacı Giray’ın, Şirin kabilesinin yardımıyla XV. yüzyılda Karadenizin
kuzeyinde Kırım Yarımadası’nda kurduğu bir Türk-İslâm devletidir.
301


Bağımsızlığını ilan eden Hacı Giray, hak iddia ettiği Altın Ordu tahtını ele geçirmek için
çalıştı. Bu arada, Cenevizlileri Kefe’den atmak için Osmanlı sultanı Fâtih ile işbirliği yaptı.
1466’da ölümünden sonra, oğulları Mengli Giray ile Nur Devlet arasında çıkan taht
mücadelelerine Osmanlı Devleti ve Moskova Knezliği müdahil oldu. 1478’de Mengli Giray,
Osmanlılarla; Kırım Hanlarının tayin ve azil haklarını Osmanlı padişahına veren, padişahın
açacağı seferlere Kırım hanının da katılmasını kabul eden bir antlaşma yaptı. Bu tarihten
itibaren Kırım’a han tayini İstanbul’dan gerçekleştirildi. Osmanlılar ile Kırım Hanlığı XVIII.
yüzyılın sonuna kadar askerî, siyasî, ekonomik ve kültürel alanlarda işbirliği yaptılar. Mengli
Giray’ın 1514’te ölümüyle tahta geçen oğlu Mehmed Giray, Kazan Hanlığı ile işbirliği içinde
1521’de Rusları haraca bağladı. Ruslar bu haracı, Deli Petro (1682-1725) zamanına kadar
ödediler.
Mehmed Giray’ın 1523 tarihinde öldürülmesinden sonra gelen hanlar da, Ruslarla mücadeleyi
devam ettirdiler. Nitekim Sâhip Giray (1532-1551) ve Devlet Giray (1551-1577) devrinde
Ruslara karşı başarılı mücadeleler verilmiştir. 1588’de tahta geçen II. Gâzi Giray Han, ülkede
birlik ve beraberliği tesis ederek, Osmanlılara sadakatini arz etti. O, Osmanlı-Avusturya
savaşlarında büyük başarılar kazandı ve Boğdan Beyi’nin itaat altına alınmasını sağladı. II.
Gâzi Giray’ın 1607’de ölümünden sonra Kırım’da hanlık mücadelesi, yıkılışına kadar devam
etti.
Kırım Hanları daima Osmanlıların yanında yer alırken, 1683 Viyana Kuşatması sırasında,
Murad Giray, Leh kuvvetlerini durdurma görevini yerine getirmeyerek bozguna sebep oldu.
Bu yüzden azledilerek, yerine II. Hacı Giray getirildi. Onun çok kısa süren hanlığının
ardından 1684’te tahta çıkan Selim Giray, Ruslar ve Lehliler ile mücadele etti.
Ruslar, Karlofça Antlaşması (1699) ile Azak Kalesini alıp Kırım’a ödedikleri yıllık vergiyi
kestiler. 1736’da Hanlığın merkezi Bahçesaray’ı yağma ve tahrip ettiler. Kırım’ın diğer
bölgeleri ve şehirleri de bu tahribattan kurtulamadı. 1768-74 Osmanlı-Rus muharebelerinde,
1770’lerde Bucak (Besarabya), 1771’de ise Kırım Yarımadası, Ruslar tarafından istilâ edildi.
Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) ile Kırım, dinî bakımdan yine Osmanlı Devleti’ne bağlı
kalmakla birlikte siyasî ve mülkî idare bakımından bağımsız hâle getirilmiştir. Bu tarihten
itibaren başlayan taht mücadelesine müdahil olan Ruslar, 1792’de Kırım’ı ilhak etmişlerdir.
G. Kültür ve Medeniyet
Doğu Avrupa’da kurulan Türk devletlerinin tarihi de başarılar yanında parçalanma ve
yıkılmaların tarihidir. Hunlardan beri Türk varlığının siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel
bakımdan devam ettiği bu coğrafya, söz konusu gelenek ve etkilerin zayıflaması ve yok
olmaya yüz tutmasından dolayı hâlâ istikrarsızlıklar içindedir.
Doğu Avrupa’da Türk-İslâm hâkimiyetindeki kültürde adeta birbirini tamamlayan dört ana
gelenekten söz edilebilir. Bunlar; Bulgar Türk geleneği, Kıpçak geleneği, Moğol geleneği ve
Osmanlı Türk geleneğidir. Altın Ordu ve devamı olan Kazan, Kasım, Astrahan, Sibir
hanlıkları söz konusu geleneklerin birer örneğidir. Kırım Hanlığı’nı ise Osmanlı kültür
havzasında düşünmek daha yerindedir.
302


Altın Ordu’yu esas alırsak; bu hanlığın nüfusunun çoğu Türk ve Moğol boylarından
oluşuyordu. Türk boyları Kıpçaklar, İdil Tatarları ve Harezmîlerdi. Altın Ordu zaman içinde
Türkleşerek Moğol kimliğini kaybetti. Avrupalıların ve Rusların Batu Han’ın torunları için
söylediği Tatar tabiri günümüze kadar bütün bölge Türkleri için genel ad haline gelmiştir.
Altın Ordu, göçebelikten ziyade yerleşik kültüre önem verdi. Halkın çoğu Kıpçak Türkçesi’ni
benimseyip zamanla geliştirdi.
Altın Ordu toplumunun üst tabakasını Moğol boyları teşkil ediyordu. Yüce yönetici, kurultay
tarafından Batu Han’ın neslinden seçiliyordu. Yönetim beklerbeki denen başvezir ve
vezirlerden oluşuyordu. Sivil ve askeri yönetim içiçeydi. Baskak adı verilen valiler vergi
toplamak ve düzeni sağlamakla görevliydiler.
Devlet, yerleşik hayatı teşvik etmiştir. Başkent başlangıçta Saray kenti iken, XIV. yüzyılın
başlarında Sarayberke’ye taşındı. Burası ortaçağlarda yarım milyonu aşan nüfusu ile dünyanın
sayılı büyük şehirlerindendi. Başkent Saray, Karadeniz sahillerindeki Ceneviz ticaret
merkezleri ile canlı ticaret yaptı. Mısır Memlukleri Akdeniz’de Altın Ordu’nun uzun soluklu
ticarî ortaklarıydı.
Rusların Hıristiyanlaştırma gayretlerine rağmen Moğolların büyük çoğunluğu, eski
inançlarında ısrar etmişler, Özbek Han’ın İslâmiyet’i resmî din ilan etmesinden sonra
İslâmiyet’e girmişlerdir. Yönetim din konusunda müsamahalı davranmış Rus Ortodoks
Kilisesi’ni vergiden muaf tutmuştu.
Altın Ordu’nun devamı niteliğindeki Kazan Hanlığı’nda da durum aşağı yukarı aynı idi.
Nüfusun büyük çoğunluğu, Müslüman Bulgarların torunları olan Tatarlardı. Ancak bu nüfus
kendini tanımlarken sadece “Müslüman” veya “Kazan Tatarı” demekle yetinirdi. Kazan
Hanlığı’nda da resmî din İslâm’dı. Ülkede Bulgar Türkçesi ve Kıpçak Türkçesi’nin devamı
mahiyetindeki Tatar Türkçesi, Başkırt Türkçesi ve Çuvaş Türkçesi yaygın olarak
konuşulmaktaydı.
Toplumun asiller kesimi beg, emir ve mirza unvanlarını taşırdı. Askerî bakımdan oğlan,
bahadır, içki denilen üniteler vardı. Seyyid, şeyh, kadı, müderris ve imamlardan oluşan
ulemânın toplumda önemli rolleri vardı. Bu sınıf mensupları, adlî sistemin yanında mektep ve
medreselerde eğitim sisteminden de sorumlu ve yetkili idiler. Kara el/halk denen toplumun
büyük kesimi çoğu göçebe Nogaylardan müteşekkildi.
Kazan kültürü büyük oranda İdil Bulgar ve Altın Ordu kültürlerinin imtizac etmiş haliydi.
Kazan kültür ve medeniyetini günümüzde temsil eden en önemli yapı Kazan Süyümbike
Minaresi’dir. Kazan kenti ilim ve ilâhiyat merkezi haline gelmişti. Camilerde ve medreselerde
büyük kütüphaneler vardı. Kentli nüfusun büyük kısmı okur-yazardı. İslâmî/dinî edebiyat
ağırlıklıydı. Muhammedyar, Ümmi Kemal, Muhammedemin, Ğarifbek ve Kulşerif bu
edebiyatın meşhur temsilcilerindendir. Beyitleri halkın dilinden düşmeyen Muhammedyar,
geleneksel Kazan şiirini adeta yenilemişti.
303


Kırım Hanlığı’nda kavramlar ve kurumlar Kıpçak-Moğol ile Osmanlı etkisini beraberce
taşıyordu. Bütün hanlar Cengizî olan Giray boyundandı. Hanların Ak süyek/ak kemik
neslinden gelmesi esastı. Han iktidarın başı olmakla birlikte sahip olduğu gücü Karaçı Beyler
denen soylularla paylaşırdı. Hanlık, beyler ve mirzalar arasında bölünmüştü, herkesin sorumlu
olduğu bölgeler vardı. Soylularla halk arasındaki ilişki kul-ağa ilişkisi değil, halkın haklarının
İslâm hukuku tarafından korunduğu bir sisteme dayanıyordu. Toprak köylüler tarafından
işlenir, vergi ortak verilirdi. Tarımda onda bir/öşür, hayvancılıkta yirmide bir vergi
uygulaması vardı.
Hukuk, Osmanlı ve Moğol hukuk gelenekleri üzerine oturuyordu. Müslüman beldelerin
önderi Müftü idi. Görevi, adlî veya dinî olmaktan çok malî idi. Müftü vakıf arazilerini ve
diğer gelirleri uhdesine almıştı. Aynı zamanda hanlığın adlî işlerinden sorumlu Osmanlı
Sultanının atadığı Kadıasker ve ona bağlı kadılar vardı.
Kırım Hanlığı’ndaki Gayrimüslim azınlıkların durumu da ilgi çekicidir. Rumlar, Ermeniler,
Gotlar, Adigeler, Venedikler, Cenevizler, Karay Türkleri ve Yahudilerden oluşan azınlıklar
Osmanlılarda olduğu gibi millet sistemi altında muhtar bir hayat sürerlerdi. Kentlerde,
Yahudilerin Bahçesaray’daki Çufut Kalesi (Yahudi kalesi) gibi, kendilerine has mahalleleri
vardı.
Kırım Hanlığı’nda ekonomik hayat büyük oranda tarım, hayvancılık, ticaret ve zanaate
dayanıyordu. Göçebe ve yarı göçebe halk geçimlerini hayvancılıktan sağlardı. Yerleşik
Tatarlar tarım, ticaret ve zanaat işleri yapardı. Kırım ipek, bal, üzüm, tütün ve meyve
üretiminde ileriydi. İpek yolunun önemli limanlarından biri olduğu için Osmanlı ve Avrupa
ile iyi ticari ilişkileri vardı. Bahçesaray kilimleri Polonya’ya kadar alıcı bulurdu. Kırımlı
ustaların yaptıkları bıçaklar özellikle Kafkasya boyları arasında yaygın ve meşhurdu.
Kırımın Bahçesaray, Gözleve (Yevpatoria), Karasu Bazaar ve Akmescit gibi güzel şehirleri,
hanları, hamamları, kervansarayları vardı. II. Selim Giray’ın 1747’de yaptırdığı ve günümüze
ulaşan Bahçesaray Çeşmesi işçilik ve işlevsellik bakımdan Kırım mimarîsinin ve
mühendisliğinin şaheseri sayılır.
Doğu Avrupa ve Karadeniz’in kuzeyindeki Türk-İslâm devletlerinin tarihi kısmen de
Müslüman-Ortodoks siyasî-dinî arasında geçmiştir. İslâm hâkimiyetini temsil eden Türk
devletlerine karşı Ruslar daima genelde Hıristiyanlık, özelde Ortodoksluğun mücadelesini
verdiklerini söylemişlerdir. Nitekim kimi Rus tarihçiler 1552’de tam bir asır sonra Kazan’ı
istilalarını 1453’te İstanbul’un düşmesinin rövanşı olarak görmüşlerdir. XVIII. yüzyılın
sonunda Kırım’ı istila ettiklerinde de başkent Akmescid’e Yunanca Sympheropolis’ten alınma
Simferepol adını vererek aynı siyasetin izleyicisi olduklarını göstermişlerdir.
304


ÖZET
Bu ünitede dört başlık halinde birçok Türk-İslâm devletinin siyasî tarihleri yanında özlü
biçimde kültür ve medeniyetlerini görmüş bulunuyoruz. En önemli noktalarını hatırlamamız
gerekirse şunları ifade edebiliriz.
Orta Asya’da Kurulan Türk-İslâm Devletleri; Orta Asya’nın güçlü milletlerinden olan Türkler
devlet kurma geleneklerini İslâmî dönemde de sürdürdüler. Orta Asya’da, Moğol istilasından
sonra, Türkmenler, Kazaklar, Kırgızlar ve Uygurlar gibi Türk boyları zaman zaman siyaset
sahnesine çıkmış ve mahallî hâkimiyetler kurmuşlarsa da Türk hâkimiyetini asıl temsil
edenler Özbek Türkleri olmuştur.
Çağataylar (1227-1369): Moğol hanı Cengiz’in oğlu Çağatay tarafından Türkistan’da
kurulmuştur. Halkının büyük çoğunluğu Türk olan bu devlet, XIV. yüzyıl başlarında
İslâmiyet’i kabul etmiş ve hızla Türkleşmiştir.
Timurîler (1370-1507): Hindistan’dan Anadolu’ya, Basra Körfezi’nden Aral gölüne ve
Ukrayna’ya kadar uzanan Türk İmparatorluğu'dur. Timur, 1401'e kadar yaptığı dört seferle
Irak ve Güney Anadolu’yu, 1398-99’da Delhi Sultanlığı'nı, 1401-1402'de Suriye'yi ele
geçirdi. Nihayet, 1402'deki Ankara Savaşı'nda, Yıldırım Bâyezid’i yenerek Osmanlı
Devleti'nin gelişmesini bir süre durdurdu. Timur’un vefatıyla ülke oğulları ve torunları
arasında bölüşüldü.
Şeybanîler (1428-1598): Batı Türkistan’da Timurluların zayıflaması üzerine ortaya çıkan
Özbek Türk hanedânıdır. Özbekler, XV. yüzyılın birinci yarısından itibaren Türkistan’da
belirleyici siyasî, sosyal, kültürel ve ekonomik güçlerden biri haline gelmişlerdir. Özbek
Hanlığı, 1557’den sonra Buhara Hanlığı olarak anılmaya başladı.
Buhara Hanlığı (1599-1920): Özbek Hanlığı’nın bir devamı olan Buhara Hanlığı'nda,
Canoğulları (Astrahanlar) (1599-1785), Mangıtlar (1785-1920) hüküm sürdüler. 1868’de
imzalanan bir antlaşma ile Buhara, Rusya'ya bağlı bir devlet haline geldi. 1920’de Sovyetlerin
yardımıyla Yaş (Genç) Buharalılar tarafından ortadan kaldırıldı.
Hîve Hanlığı (1511-1920): Hârizm’de kurulan ve 1920’ye kadar devam eden bir Türk-İslâm
hanlığıdır. Şeybanîler hâkimiyeti sonrasında Safevî işgâline uğrayan Hârizm bölgesi halkı,
Yadigâr Han soyundan İlbars’ın liderliğinde birleşip, 1511’de, Gürgenç merkezli Hîve
Hanlığı'nı kurdular. Rusya 1873’te Hanlığı kendine bağladı. 1920’de Yaş (Genç) Hîveliler
Sovyet desteğinde Hanlığa son verdiler.
Hokand Hanlığı (1710-1876): Şeybanîlerden Ebulhayr'ın torunlarından Şah Ruh, 1710'da
Fergana Vadisinde Hokand şehrini başkent yaparak hanlığını kurdu. Ruslar 1876’da Hanlığı
tamamen işgal ederek Fergana Vilayeti olarak düzenlenip Türkistan Genel Valiliği'ne
bağlayarak siyasî varlığına son verdiler.
Kaşgar-Turfan Hanlığı (1418-1877): Doğu Türkistan ve eski Uygur bölgesinde, Çağatay
hanlarından Veyis Han tarafından kurulmuştur. Çinliler, XVII. yüzyılda hanlığı kendilerine
bağladılarsa da ayaklanmalar devam etti. 1866'da Yakub Bey hanlığı tekrar toparlamaya
305


çalıştı. Onun 1877'de ölümünden sonra Çin, hanlığı
Yeni Fethedilmiş Ülke anlamındaki
Sinkiang (Sincan) adıyla topraklarına kattı.
Hindistan’da Kurulan Türk-İslâm Devletleri; Hindistan da Tüklerin devlet kurdukları
coğrafyalardan biridir. İslâmiyet, Hindistan’a Emevîler zamanında gelmiş, Gazneliler ile
Türk-İslâm hâkimiyeti kurulmuş, bunu sonraki hanedânlar sürdürmüşlerdir.
Delhi Türk Sultanlığı (1206-1451): Kutbüddin Aybek 1206’da kuzey Hindistan’a hâkim
olarak Delhi Türk Sultanlığı’nı kurdu. Bölgede Türk hâkimiyetini, kültürünü ve sanatını
yerleştirdi. Hanlık Afgan beyleri tarafından sona erdirildi.
Babürîler (1526-1858): Hindistan’da, Timur’un beşinci göbekten torunu Muhammed Babür
tarafından 1526’da kurulan bir Türk-İslâm devletidir. Hindistan’da Türk hâkimiyetini
sürdürmüştür. İngilizler tarafından 1858’de sona erdirilmiştir. Babürîler Hindistan’ın imarına
çalışmışlar, çok sayıda sanat eseri vücuda getirmişlerdir.
İran’da Kurulan Türk-İslâm Devletleri; İslâmî dönemde İran’daki Türk hâkimiyeti Büyük
Selçuklular ile başlamış bunu daha sonraki Türk hanedânları sürdürmüştür. İran’daki Türk
hâkimiyetinin ikinci önemli halkası olan Safevîler (1501-1736), İran, Horasan, Gürcistan,
Azerbaycan, Dağıstan, Türkmenistan, Doğu Arabistan kıyıları ve Doğu Anadolu bir kısmına
sahip olmuş bir Türk-İslâm devletidir. İran’daki Türk hâkimiyeti Avşarlar ve Kaçarlar ile
XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar yaklaşık dokuz asır devam etmiştir.
Doğu Avrupa’da Kurulan Türk-İslâm Devletleri; Tüklerin Avrupa’ya gelişi Batı Hunları
zamanından başlamaktadır. Hazar Türkleri de uzun süre bölgede hâkimiyet kurmuşlardır.
Özellikle İdil (Volga) nehri boylarındaki Türkler İslâmî dönemde siyasî hayatta öne
çıkmışlardır. İdil (Volga) Bulgar Hanlığı Doğu Avrupa’da Türk-İslâm hâkimiyetini temsil
eden ilk devlettir. Onu daha sonra Altın Ordu’dan başlayarak diğerleri takip etmiştir. Altın
Ordu Hanlığı (1241-1502), Moğol prenslerinden Batu Han tarafından Deşt-i Kıpçak’ta
kurulmuştur. Altın Ordu, Doğu Avrupa'da siyasî, ekonomik ve kültürel bakımdan önemli izler
bırakmıştır. Bu devletin dağılması üzerine kurulan başlıca hanlıkları
şöyle sıralayabiliriz:
Kazan Hanlığı (1437-1552), Kasım Hanlığı (1445-1681), Astrahan Hanlığı (1466-1556),
Sibir Hanlığı (1480-1598) ve Kırım Hanlığı (1441-1783).
GÖZDEN GEÇİR
.
Moğol Çagatay Hanlığı sonrasında Orta Asya’da nasıl bir siyasî ortam ortaya
çıkmıştır?
.
Timur’un fetihlerinin Osmanlılar ve Altın Ordu için sonuçları ne olmuştur?
.
Rusların Orta Asya Türk hanlıklarını istilaya yönelik siyasetinin temel amacı ne idi?
.
Hindistan’da Türk hâkimiyeti hangi dönemde kurulmuş ve Delhi Sultanlığı’nın bu
hâkimiyet sürecine katkısı ne olmuştur?
.
İngilizler Hindistan’da Türk Babürî hâkimiyetine niçin ve nasıl son vermişlerdir?
.
İran’da kurulan Türk hâkimiyetine Safevîler, Avşarlar ve Kaçarların nitelik ve nicelik
bakımından katkıları ne olmuştur?
306


.
Altın Ordu Hanlığı sonrasında Doğu Avrupa’da kurulan Türk-İslâm hanlıkları Ruslar
ile ilişkilerinde nasıl bir siyaset izlemişlerdir?
307


DEĞERLENDİRME SORULARI
1. Hârizmşahlar ile Moğollar arasındaki anlaşmazlığın en önemli sebebi aşağıdakilerden
hangisidir?
a.
Moğal hanı Cengiz’in yayılmacı ve saldırgan siyaseti.
b.
Abbasî Halifeliği’nin Moğollardan yardım istemesi.
c.
Hârzimşahların Moğal topraklarına saldırısı.
d.
Şiîlerin Hârizmşahları kışkırtması.
e.
Anadolu Selçuklu Devleti’nin Hârizmşahları Moğollara karşı bir harekete teşviki.
2. Aşağıdakilerden hangisi Timur’un Altın Ordu siyasetinin en önemli sonucudur?
a.
Doğu Avrupa’daki Türk hâkimiyetini kalıcı hale getirmiştir.
b.
Timur, Doğu Avrupa’yı tamamen hâkimiyeti altına almıştır.
c.
Altın Ordu’yu Orta Asya’ya yöneltmiştir.
d.
Türk hâkimiyetinden kurtulan Rusların, bir süre sonra Türkleri hâkimiyet altına
almalarına zemin hazırlamıştır.
e.
Osmanlı Devleti’nin Altın Ordu topraklarını almasını sağlamıştır.
3. Babürîler hâkimiyetinin sona ermesinin sonuçları arasında aşağıdakilerden hangisi yer
almaz?
a.
Hint alt kıtası tamamen İngilizlerin eline geçmiştir.
b.
Müslümanlar mahkum topluluk durumuna düşmüşlerdir.
c.
Bölge dünya ticaretine açılmıştır.
d.
Pakistan ve Bengladeş gibi İslâm ülkelerinin doğmasına ortam hazırlamıştır.
e.
İngilizler bölgenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömürmüşlerdir.
4. Aşağıdakilerden hangisi Safevî-Osmanlı anlaşmazlıklarının başlıca sebeplerindendir?
a.
İki devletin karşılıklı kendi din ve mezhep anlayışlarını dayatma isteği.
b.
Safevîlerin Osmanlı hilâfetini ortadan kaldırma isteği.
c.
İki devletin bölgede ve İslâm dünyasında tek hâkim olma isteği.
d.
Osmanlıların İran’daki Türkleri kurtarma arzusu.
e.
Safevîlerin Avrupalı güçler tarafından kışkırtılması.
5. Aşağıdakilerden hangisi Altın Ordu’nun dağılması sürecinde Karadeniz’in kuzeyinde
kurulan Türk-İslâm devletlerinden değildir?
a.
Kazan Hanlığı.
b.
Kırım Hanlığı.
c.
Kasım Hanlığı.
d.
Hîve Hanlığı.
e.
Astrahan Hanlığı
308


KAYNAKÇA
Akpınar, Turgut. (1993). Türk Tarihinde İslâmiyet, İstanbul: İletişim yay.
Barthold, V. V. (1990). Moğol İstilasına Kadar Türkistan, haz. H. D. Yıldız, Ankara:
Türk Tarih Kurumu yay.
Barthold, W. (1975). Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, haz., K. Y. Kopraman,
A. İsmail Aka, Ankara: Kültür Bakanlığı yay.
Devlet, Nadir (1993). Çağdaş Türkiler, (Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi'ne
ek) İstanbul: Çağ yay.
Gürün, Kamuran (1984). Türkler ve Türk Devletleri Tarihi, İstanbul.
Hayıt, Baymirza (1975). Türkistan, Rusya ve Çin Arasında, Almancadan çev. A.
Sadak, İstanbul: Otağ yay.
Hitti, Philip K (1980). Siyâsî ve Kültürel İslâm Tarihi, I-IV, çev. Salih Tuğ, İstanbul:
Boğaziçi yay.
İnalcık, Halil (1948). “Osmanlı-Rus Rekabetinin Menşei ve Don-Volga Kanalı
Teşebbüsü (1569)”, Belleten, no.46, 349-402.
Komisyon (1990). Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, Yıldız, Ed. Hakkı
Dursun, c. I-XIV, İstanbul: Çağ yay.
Komisyon (2002). Türkler, Ed. Hasan Celal Güzel, Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca,
I-XX, Ankara: Yeni Türkiye yay.
Kurat, A. N (1993). Rusya Tarihi, Ankara: Türk Tarih Kurumu yay.
Merçil, Erdoğan (1991). Müslüman Türk Devletleri, Ankara: Türk Tarih Kurumu yay.
Özdemir, H. Ahmet (2005), Moğol İstilası (Cengiz ve Hülagu Dönemleri), İstanbul: İz
Yay.
Rásonyi, László (1988), Tarihte Türklük, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü
yay.
Saray, Mehmet (1975). Rusya’nın Türk İllerinde Yayılması, İstanbul.
Saray, Mehmet (1996). Yeni Türk Cumhuriyetleri Tarihi, Ankara: TTK yay.
Sümer, Faruk (1980). Oğuzlar (Türkmenler), İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları

Vakfı yay.
Togan, A. Zeki Velidi (1982). Bugünkü Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi, İstanbul:
Enderun Kitapevi.
Togan, Zeki V (1970). Umumi Türk Tarihine Giriş, I, İstanbul: İ. Ü. E. F yay.
309


Turan, Osman (1965). Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Ankara: Türk
Kültürünü Araştırma yay.
Turan, Şerafettin (1990). Türk Kültür Tarihi, Ankara: Bilgi Yay.
Yakubovskiy, A. Yu (1992). Altın Ordu ve Çöküşü, çev. Hasan Eren, Ankara: TTK
yay.
Yazıcı, Nesimi (2005). İlk Türk-İslâm Devletleri Tarihi, Ankara: Diyanet Vakfı yay.
Yıldız, Hakkı Dursun (1980). İslâmiyet ve Türkler, İstanbul: Çağrı yay.
310


DEĞERLENDİRME SORULARININ YANIT ANAHTARI

1.Ünite 2.Ünite 3.Ünite 4.Ünite 5.Ünite 6.Ünite
1. B
2. A
3. B
4. D
5. C
1. B
2. C
3. C
4. D
5. C
1. B
2. D
3. A
4. C
5. C
1. B
2. D
3. A
4. A
5. D
1. C
2. C
3. D
4. A
5. B
1. C
2. A
3. E
4. D
5. E
7.Ünite 8.Ünite 9.Ünite 10.Ünite 11.Ünite
1. B
2. E
3. D
4. C
5. E
1. A
2. B
3. E
4. A
5. A
1. A
2. D
3. C
4. A
5. D
1. E
2. B
3. E
4. E
5. D
1. A
2. D
3. C
4. C
5. D
311



SAAT: 03:52

vBulletin® Copyright ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd.

User Alert System provided by Advanced User Tagging v3.2.6 (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2020 DragonByte Technologies Ltd.


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286