<?xml version="1.0" encoding="latin5"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[MedineWeb.Net - İslami Forum - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://forum.medineweb.net/</link>
		<description><![CDATA[MedineWeb.Net - İslami Forum - http://forum.medineweb.net]]></description>
		<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 22:43:00 +0200</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[HESAP GÜNÜ GELMEDEN......]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31516.html</link>
			<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 21:17:49 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31516.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;"><span style="font-weight: bold;">Bizler hayatımızı nasıl sorgusuz, düşüncesiz ve hesapsız yaşıyorsak, inancımızı ve dinimizi de ne yazık ki genelde aynı düşünceyle yaşıyoruz. Hayata atıldığımız, ailemizi kurduğumuz günden itibaren kurulmuş bir çalar saat gibi yaşıyoruz ömrümüzü. Beş yıl sonra arabam olmalı, on yıl sonra evim der her beşer onar yılın planını yaparız kendimizce. Unuttuğumuz şey ise, sanki birisinden o yıllara ulaşacağımız garantisini almış gibi hareket etmemizdir. Onca telaşın içinde ruhumuzun derinliklerinden gelen sese de kulak veririz bazen, bizim bir yaratıcımız, sahibimiz var onu da unutma der adeta benliğimiz bize. Kendi hayat tela şemiz den, yaptığımız ileriye dönük planlardan çok az vakit ayırırız Rabbi anlamaya, tanımaya.<br />
<br />
 Bunu bilenler bu kozu iyi kullanır ve içimize öyle bir girerler ki din, iman, Allah diye, anlamayız hangisi doğru hangisi yanlış, çünkü düşmüşüz dünya telâşe sine. Hiç korkmadan aldatırlar bizi kendi çıkarları için, adeta Allah ile. Maddi çıkar ağır basmış Rabbin kelamına, rehberine müracaat etmek bile zor gelmiş nefislerimize. Kolayımıza gelmiş, zaman ayırmadan, düşünmeden Allah ı ve dini anlatanları dinlemek. Zaten sen anlamazsın demişler, buda sanki üşengeçliğimize bir kılıf olmuş adeta. Zannetmişiz bu sözler Rabbin sözleri, zannetmişiz bu emirler Yaratanın emirleri. Birde bakmışız çalar saat artık tekliyor neredeyse bozulacak, bütün planlar iptal edilmiş artık umduğumuz, hesapladığımız ömür sona ermek üzere, telaşa düşmüşüz birden. Kendi kendimize ömür nede çabuk geçti diye hayıflanır olmuşuz. Kimisi bunun farkında olmadan göçer gider Dünyadan.  Bir kısmımız son demlerimizi yaşarken hesabın telâşe sine düşeriz, sarılırız Rabbin rehberine kitabına, karşılaştırırız öğretilenler doğrumu diye, geçmişi telafi etme çabasıyla adeta.<br />
<br />
<br />
<br />
  Bir kısmımız anlamadan okur Rabbin kelamını, Rabbin ne dediğini hiç bilmeden. Ona öğretmişlerdir çünkü anlamasan da oku, Allah sevap yazar diye. Bilmez ki bu sözler gerçeklerin ortaya çıkmaması için bir kamuflajdır, örtüdür yanlışın üstüne. Buna inananlar asla Rabbin gerçeklerini anlamadan göçer gider Rabbin huzuruna. Bir kısım insan aklını kullanır, madem bize rehber olsun diye indirmiş Rahman, ben onu anlamalıyım der ve anladığı dilden okur heyecanla. Okudukça bağlantı kurar ayetlerle, karşılaştırır ona öğretilen bilgileri. Karışır kafası önce okudukları ile yaşadıkları tutmayınca. Korkar, ürperir ben ne yapmışım diye. Kimisi farkına varır tüm gerçekleri, başlar aklı ve mantığıyla Kur’anı ve ayetleri anlamaya. Bir bütün olarak düşünür kur’anı, asla kelimelerin ardına düşmeden. Kimisi vardır ona öğretilenleri doğrulamak için kur’andan delil arar durur. Sanki geçmişte yaptıklarım, bari boşuna gitmesin düşüncesiyle bakar kur’ana adeta. Rabbim her ikisine de hitap eder, istediklerini verir ama farkında bile olmayız asla. <br />
<br />
Aklını kullanan beşerin, velilerin sözleri ve onların gözlükleriyle değil, aklın ve mantığın gözlüğüyle kur’ana bakar, gerçekleri gösteriverir Rabbim tüm açıklığıyla. Beşerin fikirlerine Kur’andan kanıt arayanları da, sözcük kırıntıları ile oyalar, yaptıkları doğru gösterilir onlara adeta. Göremezler kur’an gerçeklerini, fark edemezler Rabbin emirlerini. Oyalanır dururlar boşa geçen yaşamda bir ömür boyu. Gözlerde perde, gönüllerde mühür vardır çünkü. İşte hesap günü çattığında mahşerde çıkar tüm acı gerçekler. Üzülürüz, kederleniriz yaptığımız yanlışlara yanarız tüm benliğimizle. Geri dönemeyiz çünkü vakit dolmuş, hesap günü gelmiştir artık. Tüm bunları Rabbim örneklerle anlatır kur’anda, ona müracaat eden, ona soran görür tüm bu gerçekleri.<br />
<br />
 Açıp baksaydık rehbere, çok kolay olsun diye sizlere basit ve kolaylaştırmış bir kitap indirdim diyen Rabbim e, kulak verirdik. Sizleri kur’andan sorumlu tutuyorum dediğinde, aklın önerdiği yolu seçerdik, eğer Rabbe uysaydık. Birçoğumuz Rabbin rehberinin yanına bir başka rehberler koyduk, onun ardı sıra gittik, önümüze çıkarılan ciltlerce dolusu kitapları da okumak zor geldiğinden, söylenenlere inandık. Rabbim emin olmadığın sözlerin, bilgilerin ardına düşmeyin diye ikaz etmesine rağmen, bizler rivayetleri Allah emri kabul ettik, hiçbir ayrım yapmadan, kur’an ile karşılaştırmadan. <br />
<br />
  Yukarıda sizleri başımıza bir gün gelecek, karşılaşacağımız gerçeklerle yüzleştirdim. Eğrisiyle doğrusuyla bir gün hepimiz Rabbin huzurunda divan duracağız, bundan kaçış yok. Gelin hiç kimsenin etkisinde kalmadan bugünden önlemimizi alalım. Rabbin kelamına müracaat edelim. Onu anladığımız dilden her gün defalarca okuyalım. Ona yaşamımızda zaman ayıralım. Eğer biz hayatımızda ona zaman ayırırsak, onu anlamak için çaba gösterirsek, oda Rabbin huzuruna gittiğimizde bize zaman ayıracak ve bizi dinleyecektir. Eğer beşerin kitaplarına zaman ayırırsak, karşımızda muhatap asla kimseyi bulamayacağız, çünkü onlarda hesabın telâşe sine düşmüş olacaklardır.<br />
<br />
  Rabbim cümlemizi hesabı vereceğimiz kitabın üstadı yapsın. Rabbimden dileğim hesap günü, köşe bucak saklanan değil, alnı açık huzura duran kulları arasına alsın bizleri. SAYGILARIMLA Haluk GÜMÜŞTABAK</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;"><span style="font-weight: bold;">Bizler hayatımızı nasıl sorgusuz, düşüncesiz ve hesapsız yaşıyorsak, inancımızı ve dinimizi de ne yazık ki genelde aynı düşünceyle yaşıyoruz. Hayata atıldığımız, ailemizi kurduğumuz günden itibaren kurulmuş bir çalar saat gibi yaşıyoruz ömrümüzü. Beş yıl sonra arabam olmalı, on yıl sonra evim der her beşer onar yılın planını yaparız kendimizce. Unuttuğumuz şey ise, sanki birisinden o yıllara ulaşacağımız garantisini almış gibi hareket etmemizdir. Onca telaşın içinde ruhumuzun derinliklerinden gelen sese de kulak veririz bazen, bizim bir yaratıcımız, sahibimiz var onu da unutma der adeta benliğimiz bize. Kendi hayat tela şemiz den, yaptığımız ileriye dönük planlardan çok az vakit ayırırız Rabbi anlamaya, tanımaya.<br />
<br />
 Bunu bilenler bu kozu iyi kullanır ve içimize öyle bir girerler ki din, iman, Allah diye, anlamayız hangisi doğru hangisi yanlış, çünkü düşmüşüz dünya telâşe sine. Hiç korkmadan aldatırlar bizi kendi çıkarları için, adeta Allah ile. Maddi çıkar ağır basmış Rabbin kelamına, rehberine müracaat etmek bile zor gelmiş nefislerimize. Kolayımıza gelmiş, zaman ayırmadan, düşünmeden Allah ı ve dini anlatanları dinlemek. Zaten sen anlamazsın demişler, buda sanki üşengeçliğimize bir kılıf olmuş adeta. Zannetmişiz bu sözler Rabbin sözleri, zannetmişiz bu emirler Yaratanın emirleri. Birde bakmışız çalar saat artık tekliyor neredeyse bozulacak, bütün planlar iptal edilmiş artık umduğumuz, hesapladığımız ömür sona ermek üzere, telaşa düşmüşüz birden. Kendi kendimize ömür nede çabuk geçti diye hayıflanır olmuşuz. Kimisi bunun farkında olmadan göçer gider Dünyadan.  Bir kısmımız son demlerimizi yaşarken hesabın telâşe sine düşeriz, sarılırız Rabbin rehberine kitabına, karşılaştırırız öğretilenler doğrumu diye, geçmişi telafi etme çabasıyla adeta.<br />
<br />
<br />
<br />
  Bir kısmımız anlamadan okur Rabbin kelamını, Rabbin ne dediğini hiç bilmeden. Ona öğretmişlerdir çünkü anlamasan da oku, Allah sevap yazar diye. Bilmez ki bu sözler gerçeklerin ortaya çıkmaması için bir kamuflajdır, örtüdür yanlışın üstüne. Buna inananlar asla Rabbin gerçeklerini anlamadan göçer gider Rabbin huzuruna. Bir kısım insan aklını kullanır, madem bize rehber olsun diye indirmiş Rahman, ben onu anlamalıyım der ve anladığı dilden okur heyecanla. Okudukça bağlantı kurar ayetlerle, karşılaştırır ona öğretilen bilgileri. Karışır kafası önce okudukları ile yaşadıkları tutmayınca. Korkar, ürperir ben ne yapmışım diye. Kimisi farkına varır tüm gerçekleri, başlar aklı ve mantığıyla Kur’anı ve ayetleri anlamaya. Bir bütün olarak düşünür kur’anı, asla kelimelerin ardına düşmeden. Kimisi vardır ona öğretilenleri doğrulamak için kur’andan delil arar durur. Sanki geçmişte yaptıklarım, bari boşuna gitmesin düşüncesiyle bakar kur’ana adeta. Rabbim her ikisine de hitap eder, istediklerini verir ama farkında bile olmayız asla. <br />
<br />
Aklını kullanan beşerin, velilerin sözleri ve onların gözlükleriyle değil, aklın ve mantığın gözlüğüyle kur’ana bakar, gerçekleri gösteriverir Rabbim tüm açıklığıyla. Beşerin fikirlerine Kur’andan kanıt arayanları da, sözcük kırıntıları ile oyalar, yaptıkları doğru gösterilir onlara adeta. Göremezler kur’an gerçeklerini, fark edemezler Rabbin emirlerini. Oyalanır dururlar boşa geçen yaşamda bir ömür boyu. Gözlerde perde, gönüllerde mühür vardır çünkü. İşte hesap günü çattığında mahşerde çıkar tüm acı gerçekler. Üzülürüz, kederleniriz yaptığımız yanlışlara yanarız tüm benliğimizle. Geri dönemeyiz çünkü vakit dolmuş, hesap günü gelmiştir artık. Tüm bunları Rabbim örneklerle anlatır kur’anda, ona müracaat eden, ona soran görür tüm bu gerçekleri.<br />
<br />
 Açıp baksaydık rehbere, çok kolay olsun diye sizlere basit ve kolaylaştırmış bir kitap indirdim diyen Rabbim e, kulak verirdik. Sizleri kur’andan sorumlu tutuyorum dediğinde, aklın önerdiği yolu seçerdik, eğer Rabbe uysaydık. Birçoğumuz Rabbin rehberinin yanına bir başka rehberler koyduk, onun ardı sıra gittik, önümüze çıkarılan ciltlerce dolusu kitapları da okumak zor geldiğinden, söylenenlere inandık. Rabbim emin olmadığın sözlerin, bilgilerin ardına düşmeyin diye ikaz etmesine rağmen, bizler rivayetleri Allah emri kabul ettik, hiçbir ayrım yapmadan, kur’an ile karşılaştırmadan. <br />
<br />
  Yukarıda sizleri başımıza bir gün gelecek, karşılaşacağımız gerçeklerle yüzleştirdim. Eğrisiyle doğrusuyla bir gün hepimiz Rabbin huzurunda divan duracağız, bundan kaçış yok. Gelin hiç kimsenin etkisinde kalmadan bugünden önlemimizi alalım. Rabbin kelamına müracaat edelim. Onu anladığımız dilden her gün defalarca okuyalım. Ona yaşamımızda zaman ayıralım. Eğer biz hayatımızda ona zaman ayırırsak, onu anlamak için çaba gösterirsek, oda Rabbin huzuruna gittiğimizde bize zaman ayıracak ve bizi dinleyecektir. Eğer beşerin kitaplarına zaman ayırırsak, karşımızda muhatap asla kimseyi bulamayacağız, çünkü onlarda hesabın telâşe sine düşmüş olacaklardır.<br />
<br />
  Rabbim cümlemizi hesabı vereceğimiz kitabın üstadı yapsın. Rabbimden dileğim hesap günü, köşe bucak saklanan değil, alnı açık huzura duran kulları arasına alsın bizleri. SAYGILARIMLA Haluk GÜMÜŞTABAK</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çocuk ve Resim]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31492.html</link>
			<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 19:10:39 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31492.html</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;"><span style="font-weight: bold;">Resim, çocukların psikolojisini yansıtan iyi bir ölçme aracıdır. Onların zekâ gelişimini, kişilik yapısını ve sosyal yaşantılarını anlamaya yönelik değerlendirmelerin bu vesileyle rahatça yapılabildiği söylenebilir. <br />
<br />
Çocuklarda ince motor kaslarının gelişmeye başlamasıyla beraber çizme denemelerinin başladığı görülür. İlk başlarda karalamalardan ibaret olan bu çizgiler, zamanla anlamlı mesajlar içeren resimlere dönüşür. Bu resimlerden çocukları diğerlerinden ayırt eden farklı kişisel özellikler tespit edilebildiği gibi çocuğun çevresiyle kurduğu iletişim, olayları yorumlama şekli de görülebilir.<br />
Çocuklar için resim bir iletişim aracı olabilir!<br />
<br />
'Resim yapma' tıpkı 'oyun oynama' gibi çocuğun zihinsel gelişme kaydedebilmesi için oldukça önemlidir. Özellikle sınırlı sayıda sözcük bilmesi sebebiyle yaşadıklarını, isteklerini tam ifade edemeyen küçük yaş çocukları için adeta bir iletişim aracıdır. Çocuğun iç dünyada yaşadıkları bu sayede dış ortama çıkartılmış olur ki ebeveynlerin ne türlü davranmaları gerektiğine dair fikir elde edilebilir.<br />
Resimdeki gelişme aşamaları<br />
<br />
<span style="color: #FF0000;">Karalama dönemi; 2-4 yaş arası:</span><br />
<br />
Tamamıyla rastgele karalamalardan oluşan bir dönemdir. Çocuk kalemiyle olabildiğine serbest bir şekilde çizimler yapar. Bu çizimler daha çok, çocuğun mutluluk duyduğu bir çeşit oyun sayılabilir.<br />
<span style="color: #FF0000;">Şema dönemi öncesi; 4-7 yaş arası</span><br />
<br />
Yaşın artmasıyla beraber karalamaların artık anlamlı çizgiler haline dönüştüğü görülür. İnsan çizimleri başlamıştır. İlk etapta baş ve ayaklardan oluşan insan çizimleri giderek gövdeye, kollara, yüz ifadesine sahip hale gelir. Bu dönem çocuklarının resimlerinde saydamlık da göze çarpar. Çizilen evlerin içleri mevcuttur. 5 yaş itibariyle resimlerin bir konu ifade ederek yapılmaya başlandığı görülür.<br />
<span style="color: #FF0000;">Şema dönemi; 7-9 yaş arası</span><br />
<br />
Bu dönem çocuğunun resmi ilk bakışta anlaşılabilecek düzeydedir. Ayrıntılara daha fazla yer verildiği göze çarpar. Yer çizgisinin kullanılmaya başlanmasıyla birlikte çocuğun çevre ile olan ilişkisinin ne derinlikte olduğu da yorumlanabilir.<br />
<span style="color: #FF0000;">Gerçekçilik dönemi; 9-12 yaş arası</span><br />
<br />
Resimlerin gerçeğe uygun bir biçimde çizildiği görülür. Aşırı bir hassasiyetle çocuklar çizdikleri resimleri beğenmezler. Mekânsal ilişkiye dikkat ederler. Kız çocuklarının insan resimlerine, erkek çocukların ise uçak, araba vs. nesnelere yönelmiş olması dikkat çekicidir.<br />
<span style="color: #FF0000;">Resimlerin yorumlanması</span><br />
<br />
Çocuklar çizdikleri resimlerde (yaşlarının müsaade ettiği ölçüde) kendi iç dünyalarını yine kendilerine özgü bir anlatımla ortaya koyarlar. Sıhhatli bir biçimde yorumlanan resim sayesinde çocuğun genel durumuna dair çıkarımlar yapılabilir. Bu da çocuğun ruhsal, bedensel, zihinsel anlamdaki ihtiyaçlarının anlaşılabilmesi için iyi bir fırsattır.<br />
Resimdeki aile<br />
<br />
Çocuğun resmine yansıttığı aile tablosu, büyük manada çocuk ve aile arasında olan ilişkinin nasıl olduğuna işaret eder. Eğer çocuk aile konulu resimlerde çizimi reddediyorsa, ailesinden yeterince sevgi göremediği düşünülür. Ya da ailesindeki bazı fertleri çiziyor, bazılarını yok sayıyorsa, çizilmeyen kişilerin çocukla olan iletişimlerini gözden geçirmeleri gerekir.<br />
Resmin içersinde yer alan ailede anne-babanın olduğundan büyük çizilmesi baskıcı bir aile yapısının, küçük çizilmesi ise kontrolün çocukta olduğunun göstergesi kabul edilir. Aynı zamanda anne-baba arasına yol, köprü tarzında engeller konulması çocuğun ebeveyniyle olan ilişkisinde kopukluk yaşadığını gösterir. Ayrıca kardeşin çok uzak veya çok küçük çizilmesi hatta hiç çizilmemesi çocuğun yoğun bir şekilde kardeş kıskançlığı yaşadığının belirtisidir.<br />
Resimdeki evler<br />
<br />
Evler, daha çok çocuğun duygu-durumunu oluşturan önemli mekânlardır. Bu anlamda çocuğun resmine yansıttığı ev figürü dikkate alınmalıdır. Örneğin saydam çizmesi gerekirken kalın duvarlarla çizilmiş ve içe ait hiçbir nesnenin bulunmadığı bir ev, çocuğun ev içi yaşadığı zorluğun göstergesidir. Bacası dumansız evler sıcak yuva özlemini yansıtırken, koyu ve yoğun bir şekilde çizilmiş duman ev içi çatışmaların somutlaşmış halidir. Evin etrafında çizilmiş pek çok yol ise çocuğun serbestlikten ziyade ev içersinde kontrol edilmeye, yönlendirilmeye ihtiyacı olduğunu söyler.<br />
Resimdeki insan figürleri<br />
<br />
Çocuğun resimde yapmış olduğu insan figürleri sosyal yaşama işaret eden özelliktedir. İnsan resminin azlığı, çocuğun sosyal yaşamındaki eksikliği, kopukluğu ifade ederken, insan resmine çocuğun sıkça yer vermesi sosyal gelişiminin gayet olumlu olduğunu açıklar.<br />
Resimlerdeki insan figürlerinin organlarının nasıl çizildiği de yaşanılan sıkıntıları ortaya koyması açısından oldukça önemlidir. Eksik bırakılan ya da çok büyük/küçük çizilen organların o alanla ilgili olarak ne söylemek istediği dikkate alınmalıdır.<br />
Başın küçük veya büyük çizilmesi, zihinsel faaliyetlerdeki güçlüğün,<br />
Kolların küçük çizilmesi güvensizlik ve zayıflığın, büyük çizilmesi şiddetin,<br />
Ellerin büyük çizilmesi çalma ve dayağın, küçük çizilmesi acizliğin,<br />
Ayakların büyük çizilmesi kendine duyulan güvenin, küçük çizilmesi yalnızlığın,<br />
Ağzın küçük çizilmesi iletişim problemlerin, büyük çizilmesi dille ilgili sorunların göstergesi olarak kabul edilir.<br />
Resim yorumlarken dikkat edilmesi gereken noktalar:<br />
<br />
Çocuğun herhangi bir konu verilmeden serbest olarak yapmış olduğu resimler bilgi alınması açısından daha sağlıklıdır. Sadece bir resimle çocuğun değerlendirilmesi doğru değildir. Çocuk tarafından yapılmış pek çok resmin birlikte incelenmesi daha gerçekçi sonuçlar verecektir.<br />
Resimleri incelenen çocuğun aile yapısı, zekâ düzeyi, okul başarısı, yaşı, cinsiyeti gibi pek çok özelliği göz önünde bulundurulmalıdır. Resmin hangi şartlarda ve nasıl öğretildiğinin bilinmesi de çocuğu doğru tanımlamak adına önemlidir.<br />
<br />
<br />
kaynak:Hicret Osta</span></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;"><span style="font-weight: bold;">Resim, çocukların psikolojisini yansıtan iyi bir ölçme aracıdır. Onların zekâ gelişimini, kişilik yapısını ve sosyal yaşantılarını anlamaya yönelik değerlendirmelerin bu vesileyle rahatça yapılabildiği söylenebilir. <br />
<br />
Çocuklarda ince motor kaslarının gelişmeye başlamasıyla beraber çizme denemelerinin başladığı görülür. İlk başlarda karalamalardan ibaret olan bu çizgiler, zamanla anlamlı mesajlar içeren resimlere dönüşür. Bu resimlerden çocukları diğerlerinden ayırt eden farklı kişisel özellikler tespit edilebildiği gibi çocuğun çevresiyle kurduğu iletişim, olayları yorumlama şekli de görülebilir.<br />
Çocuklar için resim bir iletişim aracı olabilir!<br />
<br />
'Resim yapma' tıpkı 'oyun oynama' gibi çocuğun zihinsel gelişme kaydedebilmesi için oldukça önemlidir. Özellikle sınırlı sayıda sözcük bilmesi sebebiyle yaşadıklarını, isteklerini tam ifade edemeyen küçük yaş çocukları için adeta bir iletişim aracıdır. Çocuğun iç dünyada yaşadıkları bu sayede dış ortama çıkartılmış olur ki ebeveynlerin ne türlü davranmaları gerektiğine dair fikir elde edilebilir.<br />
Resimdeki gelişme aşamaları<br />
<br />
<span style="color: #FF0000;">Karalama dönemi; 2-4 yaş arası:</span><br />
<br />
Tamamıyla rastgele karalamalardan oluşan bir dönemdir. Çocuk kalemiyle olabildiğine serbest bir şekilde çizimler yapar. Bu çizimler daha çok, çocuğun mutluluk duyduğu bir çeşit oyun sayılabilir.<br />
<span style="color: #FF0000;">Şema dönemi öncesi; 4-7 yaş arası</span><br />
<br />
Yaşın artmasıyla beraber karalamaların artık anlamlı çizgiler haline dönüştüğü görülür. İnsan çizimleri başlamıştır. İlk etapta baş ve ayaklardan oluşan insan çizimleri giderek gövdeye, kollara, yüz ifadesine sahip hale gelir. Bu dönem çocuklarının resimlerinde saydamlık da göze çarpar. Çizilen evlerin içleri mevcuttur. 5 yaş itibariyle resimlerin bir konu ifade ederek yapılmaya başlandığı görülür.<br />
<span style="color: #FF0000;">Şema dönemi; 7-9 yaş arası</span><br />
<br />
Bu dönem çocuğunun resmi ilk bakışta anlaşılabilecek düzeydedir. Ayrıntılara daha fazla yer verildiği göze çarpar. Yer çizgisinin kullanılmaya başlanmasıyla birlikte çocuğun çevre ile olan ilişkisinin ne derinlikte olduğu da yorumlanabilir.<br />
<span style="color: #FF0000;">Gerçekçilik dönemi; 9-12 yaş arası</span><br />
<br />
Resimlerin gerçeğe uygun bir biçimde çizildiği görülür. Aşırı bir hassasiyetle çocuklar çizdikleri resimleri beğenmezler. Mekânsal ilişkiye dikkat ederler. Kız çocuklarının insan resimlerine, erkek çocukların ise uçak, araba vs. nesnelere yönelmiş olması dikkat çekicidir.<br />
<span style="color: #FF0000;">Resimlerin yorumlanması</span><br />
<br />
Çocuklar çizdikleri resimlerde (yaşlarının müsaade ettiği ölçüde) kendi iç dünyalarını yine kendilerine özgü bir anlatımla ortaya koyarlar. Sıhhatli bir biçimde yorumlanan resim sayesinde çocuğun genel durumuna dair çıkarımlar yapılabilir. Bu da çocuğun ruhsal, bedensel, zihinsel anlamdaki ihtiyaçlarının anlaşılabilmesi için iyi bir fırsattır.<br />
Resimdeki aile<br />
<br />
Çocuğun resmine yansıttığı aile tablosu, büyük manada çocuk ve aile arasında olan ilişkinin nasıl olduğuna işaret eder. Eğer çocuk aile konulu resimlerde çizimi reddediyorsa, ailesinden yeterince sevgi göremediği düşünülür. Ya da ailesindeki bazı fertleri çiziyor, bazılarını yok sayıyorsa, çizilmeyen kişilerin çocukla olan iletişimlerini gözden geçirmeleri gerekir.<br />
Resmin içersinde yer alan ailede anne-babanın olduğundan büyük çizilmesi baskıcı bir aile yapısının, küçük çizilmesi ise kontrolün çocukta olduğunun göstergesi kabul edilir. Aynı zamanda anne-baba arasına yol, köprü tarzında engeller konulması çocuğun ebeveyniyle olan ilişkisinde kopukluk yaşadığını gösterir. Ayrıca kardeşin çok uzak veya çok küçük çizilmesi hatta hiç çizilmemesi çocuğun yoğun bir şekilde kardeş kıskançlığı yaşadığının belirtisidir.<br />
Resimdeki evler<br />
<br />
Evler, daha çok çocuğun duygu-durumunu oluşturan önemli mekânlardır. Bu anlamda çocuğun resmine yansıttığı ev figürü dikkate alınmalıdır. Örneğin saydam çizmesi gerekirken kalın duvarlarla çizilmiş ve içe ait hiçbir nesnenin bulunmadığı bir ev, çocuğun ev içi yaşadığı zorluğun göstergesidir. Bacası dumansız evler sıcak yuva özlemini yansıtırken, koyu ve yoğun bir şekilde çizilmiş duman ev içi çatışmaların somutlaşmış halidir. Evin etrafında çizilmiş pek çok yol ise çocuğun serbestlikten ziyade ev içersinde kontrol edilmeye, yönlendirilmeye ihtiyacı olduğunu söyler.<br />
Resimdeki insan figürleri<br />
<br />
Çocuğun resimde yapmış olduğu insan figürleri sosyal yaşama işaret eden özelliktedir. İnsan resminin azlığı, çocuğun sosyal yaşamındaki eksikliği, kopukluğu ifade ederken, insan resmine çocuğun sıkça yer vermesi sosyal gelişiminin gayet olumlu olduğunu açıklar.<br />
Resimlerdeki insan figürlerinin organlarının nasıl çizildiği de yaşanılan sıkıntıları ortaya koyması açısından oldukça önemlidir. Eksik bırakılan ya da çok büyük/küçük çizilen organların o alanla ilgili olarak ne söylemek istediği dikkate alınmalıdır.<br />
Başın küçük veya büyük çizilmesi, zihinsel faaliyetlerdeki güçlüğün,<br />
Kolların küçük çizilmesi güvensizlik ve zayıflığın, büyük çizilmesi şiddetin,<br />
Ellerin büyük çizilmesi çalma ve dayağın, küçük çizilmesi acizliğin,<br />
Ayakların büyük çizilmesi kendine duyulan güvenin, küçük çizilmesi yalnızlığın,<br />
Ağzın küçük çizilmesi iletişim problemlerin, büyük çizilmesi dille ilgili sorunların göstergesi olarak kabul edilir.<br />
Resim yorumlarken dikkat edilmesi gereken noktalar:<br />
<br />
Çocuğun herhangi bir konu verilmeden serbest olarak yapmış olduğu resimler bilgi alınması açısından daha sağlıklıdır. Sadece bir resimle çocuğun değerlendirilmesi doğru değildir. Çocuk tarafından yapılmış pek çok resmin birlikte incelenmesi daha gerçekçi sonuçlar verecektir.<br />
Resimleri incelenen çocuğun aile yapısı, zekâ düzeyi, okul başarısı, yaşı, cinsiyeti gibi pek çok özelliği göz önünde bulundurulmalıdır. Resmin hangi şartlarda ve nasıl öğretildiğinin bilinmesi de çocuğu doğru tanımlamak adına önemlidir.<br />
<br />
<br />
kaynak:Hicret Osta</span></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Evlilik aşamasında önemli olan 'gerçekten' tanıyabilmektir]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31491.html</link>
			<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 18:57:03 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31491.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #FF0000;">İnsanın iç dünyasını keşfedebilmek İnsanın gözlerine ve sözlerine bakıp aldanmayın. Onun özü ve huyu önemli. </span><br />
Evleneceğiniz insanı seçerken önce dış görünüşüne bakıp tanımaya çalışabilirsiniz. Ama bundan daha önemlisi, eş olarak seçeceğiniz insanın iç dünyasını tanımanız ve gerçek kişiliğini ortaya çıkarabilmenizdir. Evlilik öncesi bu mesele üzerinde çok daha dikkatlice durulmalı.<br />
Evlilik öncesindeki ilişkilerde rol yapma, farklı kişiliğe bürünme, gerçek kişiliğini gizleme ve karşı cinsin hoşuna gidecek davranışları sergileme içgüdüsü devamlı vardır.<br />
Bu nedenle, insan denilen esrarengiz varlığı tanımak, gerçekten zordur. Şairin dediği gibi: "İnsan bu, meçhul bir varlık!" O, iyilik ve güzellik adına her olumlu davranışı sergilediği gibi, en vahşi canavarların dahi yapmadığı canilikleri de yapabiliyor. Evlenmek için çok güzel plânlarınız ve umutlarınız var, kendinize ve özelliklerinize göre eş adayınız var. Dış görünüşlerini, tahsil seviyelerini ve ekonomik durumlarını kolayca tespit edebiliyorsunuz.<br />
Ancak iç dünyalarını, ruhsal yönlerini ve kalıcı kişiliklerini tespit edemiyorsunuz. Yaptığınız araştırmaların ve edindiğiniz bilgilerinin, "doğruluğundan" emin olamıyorsunuz. İçinizde devamlı sorular oluşuyor. Bir türlü karar veremiyorsunuz.<br />
Bu durumda ne yapmanız lâzım?<br />
Hep kuşkulu mu olmanız gerekiyor?<br />
Araştırmanız ve bilgilenmeniz nereye kadar olmalı?<br />
İnsanı iyi veya kötü yapan etkenler<br />
Çağın şartları ne olursa olsun, insan doğarken tertemiz duygularla doğuyor. İslâm inancına göre, her insan saf ve temiz duygular içerisinde dünyaya geliyor. Anne-babanın, okulun ve çevrenin etkisiyle kişilik kazanıyor. Esas itibariyle insan kötü değildir. İnsanı iyi veya kötü yapan şartlardır.<br />
Çağımızın şartlarını göz önünde bulundurduğumuzda da insanların çok değişken bir kişiliğe sahip olduklarını görüyoruz. İnsanlar, çıkarları uğruna çeşitli kişiliklere bürünebiliyor. Bunu yaparken de "istenmeyen huylarını ve egolarını" çok iyi gizleyebiliyorlar.<br />
Eskiden "ikiyüzlü insanlar" vardı. Şimdi ise "çok yüzlü insanlar" türedi. Bu kırılmanın korkunç boyutlarına, toplumun her kesiminde sıkça rastlayabiliyoruz. Bu olumsuzluklara rağmen hayat yine de devam ediyor. Her dönemin kendine göre doğruları ve yanlışları vardır. Bunu da veri olarak kabul edip "tedbir" almak için neler yapılabilir, onlar üzerinde durmalıyız.<br />
Bu açıklamalarımız sizleri umutsuzluk ve karamsarlığa düşürmesin. Var olan durumun tespitini yaptıktan sonra "nasıl" ve "ne şekilde" tedbir alınacağı hususu üzerinde durulmalı, madalyonun iki yönü de hesaba katılmalıdır.<br />
Hz. Ali'nin söylediği gibi: "Ben kötülüğü öğrenirim, kötülükten sakınmak için." Amacımız, uzun ömürlü bir evlilik için neler yapılabileceğini ortaya koymaktır. Bilgimiz ve irademiz dâhilinde yapılabileceklerden sonra, şartları zorlamanın gereği yoktur. Her şeyi en ince detayına kadar irdelemek, insanı "şüpheciliğe" götürdüğünden, "temel değerler" in haricindekiler üzerinde fazla durmamak gerekiyor.<br />
Eş adayını tanımanın pek çok yolu vardır<br />
Eş adayının iç dünyasını tanıyabilmek için, iyi bir "gözlemci" olmak gerekiyor. Bunu gerçekleştirebilmek için de, önce "iyi bir dost, iyi bir arkadaş" olmakla işe başlanmalı.<br />
İyi bir dost, iyi bir arkadaş olan çiftler, iç dünyalarının kapılarını birbirlerine açabilirler. Önemli olan bu kapıların açılmasıdır. Kadın veya erkeğin iç dünyalarının kapıları açıldı mı, "gerçek kişilikler ve duygular" kendiliğinden ortaya çıkmaya başlar.<br />
Batı toplumlarında, insanların kişiliklerini tanıyabilmek için "bilimsel kişilik testleri" yapılıyor. Bizde böyle bir uygulama olmadığına göre, eş adayımızı kişisel gayretlerimiz, dostlarımız ve tanıdıklarımız sayesinde tanımak zorundasınız.<br />
Eş adayını tanımanın bir başka yolu da, doğal yaşantısını, ondan habersiz gözlemlemektir. Burada dikkat edilecek husus, bir seferlik gözlem yerine, bunun birkaç sefer ayrı ayrı kanallardan tekrarlanmasıdır... Bir seferlik gözlemleme insanı yanıltabilir. Fakat birkaç yoldan denendiğinden doğru amaca ulaşılabilir. İnsan kişiliğini tanımanın pek çok yolu vardır. Bu yolları sıralama yerine, size çeşitli düşünürlerin vecizeli sözlerini sıralayacağız. Bu sözleri derinlemesine düşündüğünüzde, çok önemli ipuçları yakalayacağınızı umuyoruz.<br />
İnsanı tanımayla ilgili sözler<br />
Öküzün rengini dışında, insanın rengini içinde ara.<br />
Hz. Mevlâna<br />
İnsanlık tuhaf bir macundur. İyi yaparsan iyi, kötü yaparsan kötü olur.<br />
Hz. Mevlâna<br />
Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rutbe-i akl-ı eserinde<br />
Ziya Paşa<br />
İnsanlar kuyuya benzer, içlerinde boğulabiliriz.<br />
Ahmet Hamdi Tanpınar<br />
İnsan her şeyin en kutsalı olduğu gibi, en kötüsüdür de.<br />
Eflatun<br />
Herkes aya benzer. Çoğunun kimseye göstermediği bir yüzü vardır.<br />
Mark Twain<br />
İnsanları yükselten iki büyük nitelik vardır. Erkeğin mert olması, kadının namuslu olması. Napoleon<br />
</span>alıntı...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #FF0000;">İnsanın iç dünyasını keşfedebilmek İnsanın gözlerine ve sözlerine bakıp aldanmayın. Onun özü ve huyu önemli. </span><br />
Evleneceğiniz insanı seçerken önce dış görünüşüne bakıp tanımaya çalışabilirsiniz. Ama bundan daha önemlisi, eş olarak seçeceğiniz insanın iç dünyasını tanımanız ve gerçek kişiliğini ortaya çıkarabilmenizdir. Evlilik öncesi bu mesele üzerinde çok daha dikkatlice durulmalı.<br />
Evlilik öncesindeki ilişkilerde rol yapma, farklı kişiliğe bürünme, gerçek kişiliğini gizleme ve karşı cinsin hoşuna gidecek davranışları sergileme içgüdüsü devamlı vardır.<br />
Bu nedenle, insan denilen esrarengiz varlığı tanımak, gerçekten zordur. Şairin dediği gibi: "İnsan bu, meçhul bir varlık!" O, iyilik ve güzellik adına her olumlu davranışı sergilediği gibi, en vahşi canavarların dahi yapmadığı canilikleri de yapabiliyor. Evlenmek için çok güzel plânlarınız ve umutlarınız var, kendinize ve özelliklerinize göre eş adayınız var. Dış görünüşlerini, tahsil seviyelerini ve ekonomik durumlarını kolayca tespit edebiliyorsunuz.<br />
Ancak iç dünyalarını, ruhsal yönlerini ve kalıcı kişiliklerini tespit edemiyorsunuz. Yaptığınız araştırmaların ve edindiğiniz bilgilerinin, "doğruluğundan" emin olamıyorsunuz. İçinizde devamlı sorular oluşuyor. Bir türlü karar veremiyorsunuz.<br />
Bu durumda ne yapmanız lâzım?<br />
Hep kuşkulu mu olmanız gerekiyor?<br />
Araştırmanız ve bilgilenmeniz nereye kadar olmalı?<br />
İnsanı iyi veya kötü yapan etkenler<br />
Çağın şartları ne olursa olsun, insan doğarken tertemiz duygularla doğuyor. İslâm inancına göre, her insan saf ve temiz duygular içerisinde dünyaya geliyor. Anne-babanın, okulun ve çevrenin etkisiyle kişilik kazanıyor. Esas itibariyle insan kötü değildir. İnsanı iyi veya kötü yapan şartlardır.<br />
Çağımızın şartlarını göz önünde bulundurduğumuzda da insanların çok değişken bir kişiliğe sahip olduklarını görüyoruz. İnsanlar, çıkarları uğruna çeşitli kişiliklere bürünebiliyor. Bunu yaparken de "istenmeyen huylarını ve egolarını" çok iyi gizleyebiliyorlar.<br />
Eskiden "ikiyüzlü insanlar" vardı. Şimdi ise "çok yüzlü insanlar" türedi. Bu kırılmanın korkunç boyutlarına, toplumun her kesiminde sıkça rastlayabiliyoruz. Bu olumsuzluklara rağmen hayat yine de devam ediyor. Her dönemin kendine göre doğruları ve yanlışları vardır. Bunu da veri olarak kabul edip "tedbir" almak için neler yapılabilir, onlar üzerinde durmalıyız.<br />
Bu açıklamalarımız sizleri umutsuzluk ve karamsarlığa düşürmesin. Var olan durumun tespitini yaptıktan sonra "nasıl" ve "ne şekilde" tedbir alınacağı hususu üzerinde durulmalı, madalyonun iki yönü de hesaba katılmalıdır.<br />
Hz. Ali'nin söylediği gibi: "Ben kötülüğü öğrenirim, kötülükten sakınmak için." Amacımız, uzun ömürlü bir evlilik için neler yapılabileceğini ortaya koymaktır. Bilgimiz ve irademiz dâhilinde yapılabileceklerden sonra, şartları zorlamanın gereği yoktur. Her şeyi en ince detayına kadar irdelemek, insanı "şüpheciliğe" götürdüğünden, "temel değerler" in haricindekiler üzerinde fazla durmamak gerekiyor.<br />
Eş adayını tanımanın pek çok yolu vardır<br />
Eş adayının iç dünyasını tanıyabilmek için, iyi bir "gözlemci" olmak gerekiyor. Bunu gerçekleştirebilmek için de, önce "iyi bir dost, iyi bir arkadaş" olmakla işe başlanmalı.<br />
İyi bir dost, iyi bir arkadaş olan çiftler, iç dünyalarının kapılarını birbirlerine açabilirler. Önemli olan bu kapıların açılmasıdır. Kadın veya erkeğin iç dünyalarının kapıları açıldı mı, "gerçek kişilikler ve duygular" kendiliğinden ortaya çıkmaya başlar.<br />
Batı toplumlarında, insanların kişiliklerini tanıyabilmek için "bilimsel kişilik testleri" yapılıyor. Bizde böyle bir uygulama olmadığına göre, eş adayımızı kişisel gayretlerimiz, dostlarımız ve tanıdıklarımız sayesinde tanımak zorundasınız.<br />
Eş adayını tanımanın bir başka yolu da, doğal yaşantısını, ondan habersiz gözlemlemektir. Burada dikkat edilecek husus, bir seferlik gözlem yerine, bunun birkaç sefer ayrı ayrı kanallardan tekrarlanmasıdır... Bir seferlik gözlemleme insanı yanıltabilir. Fakat birkaç yoldan denendiğinden doğru amaca ulaşılabilir. İnsan kişiliğini tanımanın pek çok yolu vardır. Bu yolları sıralama yerine, size çeşitli düşünürlerin vecizeli sözlerini sıralayacağız. Bu sözleri derinlemesine düşündüğünüzde, çok önemli ipuçları yakalayacağınızı umuyoruz.<br />
İnsanı tanımayla ilgili sözler<br />
Öküzün rengini dışında, insanın rengini içinde ara.<br />
Hz. Mevlâna<br />
İnsanlık tuhaf bir macundur. İyi yaparsan iyi, kötü yaparsan kötü olur.<br />
Hz. Mevlâna<br />
Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rutbe-i akl-ı eserinde<br />
Ziya Paşa<br />
İnsanlar kuyuya benzer, içlerinde boğulabiliriz.<br />
Ahmet Hamdi Tanpınar<br />
İnsan her şeyin en kutsalı olduğu gibi, en kötüsüdür de.<br />
Eflatun<br />
Herkes aya benzer. Çoğunun kimseye göstermediği bir yüzü vardır.<br />
Mark Twain<br />
İnsanları yükselten iki büyük nitelik vardır. Erkeğin mert olması, kadının namuslu olması. Napoleon<br />
</span>alıntı...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[karıkatürler:))]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31490.html</link>
			<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 17:53:23 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31490.html</guid>
			<description><![CDATA[<img class="postimage" src="http://photos-a.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc1/hs028.snc1/3172_85538401488_664911488_1574777_5209244_n.jpg" border="0" alt="[Resim: 3172_85538401488_664911488_1574777_5209244_n.jpg&#93;" /><br />
<br />
<img class="postimage" src="http://photos-h.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc1/hs028.snc1/3172_85538411488_664911488_1574779_5081069_n.jpg" border="0" alt="[Resim: 3172_85538411488_664911488_1574779_5081069_n.jpg&#93;" /><br />
<br />
<img class="postimage" src="http://photos-e.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc1/hs028.snc1/3172_85538416488_664911488_1574780_7973549_n.jpg" border="0" alt="[Resim: 3172_85538416488_664911488_1574780_7973549_n.jpg&#93;" /><br />
<br />
<br />
<br />
<img class="postimage" src="http://photos-c.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc1/hs028.snc1/3172_85538421488_664911488_1574781_2398969_n.jpg" border="0" alt="[Resim: 3172_85538421488_664911488_1574781_2398969_n.jpg&#93;" /><br />
<br />
<br />
<img class="postimage" src="http://photos-a.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc1/hs028.snc1/3172_85538426488_664911488_1574782_194199_n.jpg" border="0" alt="[Resim: 3172_85538426488_664911488_1574782_194199_n.jpg&#93;" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img class="postimage" src="http://photos-a.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc1/hs028.snc1/3172_85538401488_664911488_1574777_5209244_n.jpg" border="0" alt="[Resim: 3172_85538401488_664911488_1574777_5209244_n.jpg]" /><br />
<br />
<img class="postimage" src="http://photos-h.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc1/hs028.snc1/3172_85538411488_664911488_1574779_5081069_n.jpg" border="0" alt="[Resim: 3172_85538411488_664911488_1574779_5081069_n.jpg]" /><br />
<br />
<img class="postimage" src="http://photos-e.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc1/hs028.snc1/3172_85538416488_664911488_1574780_7973549_n.jpg" border="0" alt="[Resim: 3172_85538416488_664911488_1574780_7973549_n.jpg]" /><br />
<br />
<br />
<br />
<img class="postimage" src="http://photos-c.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc1/hs028.snc1/3172_85538421488_664911488_1574781_2398969_n.jpg" border="0" alt="[Resim: 3172_85538421488_664911488_1574781_2398969_n.jpg]" /><br />
<br />
<br />
<img class="postimage" src="http://photos-a.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc1/hs028.snc1/3172_85538426488_664911488_1574782_194199_n.jpg" border="0" alt="[Resim: 3172_85538426488_664911488_1574782_194199_n.jpg]" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[LÂHUT ÂLEMİ]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31484.html</link>
			<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 16:46:32 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31484.html</guid>
			<description><![CDATA["Ulûhiyet, ilâhî âlem, yüce âlem." İlâh kelimesinden, vav ve te harflerinin ilavesiyle oluşan bir kelimedir. Sofilere göre varlık tecellisinin ilk mertebesi olan "ehadiyet âlemi"ne denir. Bu mertebede Allah'ın bütün isimleri ve sıfatları zatında mevcuttur. Mutlak gayb âlemi de denen bu bilinmeyen, görünmeyen âlemde Allah Teâlâ, isim ve sıfatları mertebesine inmemiştir (Sinan Paşa, Tazarrûnâme, Nşr. A. Mertol Tulum, İstanbul 1971, 314 (93 no'lu dipnot), 351(344 no'lu dipnot). Tasavvufta genel olarak bilinmeyen mânevi âleme lâhût âlemi; insanlarla ilgili madde âlemine de nâsût âlemi denir.<br />
<br />
Vahdet-i vücûd (varlık birliği) tezini savunan Muhyiddin İbnul-Arabî ve takipçilerine göre kâinat, Allah'ın isim ve sıfatlarının bir tezâhürüdür ve beş mertebede meydana gelmiştir. Toptan on sekiz, parça parça on sekiz bin olan âlem, bu beş mertebe içerisindedir. Bu mertebelere hazarât-ı hamse (beş hazret, beş mertebe) denir:<br />
<br />
1) Gayb-i mutlak (mutlak gizlilik) mertebesi. Bu mertebede ne isim, ne resim ve ne de sıfatlanan vardır. Bu mertebede şehâdet âlemi asla yoktur. Bu mertebede Allah tam kemâl halindedir, henüz isim ve sıfatlar dairesine inmemiştir. Bu mertebeye lâhut âlemi, lâ teayyün âlemi, itlâk âlemi, mutlak amâ, mutlak vücûd, Ümmül-Kitâb vb. isimler de verilir.<br />
<br />
2) Ceberût âlemi. Ümmül-Kitâb mertebesinde toplu olan varlık, bu makamda açılarak detaylanmıştır. Bu mertebeye ilk teayyün, ilk tecelli, akl-i evvel, ilk cevher, hakikat-i Muhammediyye, gayb-i muzâf vb. isimler de verilir.<br />
<br />
3) Melekût âlemi. Bu âlem, şehâdet âlemine yakın gayb-ı muzâf âlemidir. Buna; misâl âlemi, vâhidiyyet, ikinci teayyün, hayal âlemi, emir âlemi, Sidretül-Müntehâ vb. isimler de verilir.<br />
<br />
4) Mutlak şuhûd mertebesi. Buna şehâdet âlemi, mülk âlemi, nâsût âlemi, his âlemi, unsurlar âlemi, yıldızlar âlemi vb. de denir.<br />
<br />
Bu dört âlem, dört deniz gibidir. Birinci denizin (mutlak gayb, lâhût âleminin) dalgalanmasından ceberût âlemi meydana gelmiştir. Ceberût âleminin dalgalanmasından melekût âlemi; melekût denizinin dalgalanmasından mülk âlemi meydana gelmiştir. Dalgalanmaktan maksat, zâtî arzu ve iktizâdır. Bunların hepsi bir anda olmuştur.<br />
<br />
5) İnsan-ı kâmil mertebesi. İnsan-ı kâmil bu âlemlerin özetidir. Kâinat, Allah'ın isim ve sıfatlarının yekünü olduğu gibi insan da kâinâtın küçük bir örneği olarak Allah'ın isim ve sıfatlarının yekünüdür (Ahmed Avni Konuk, Fusüsul-Hikem Tercümesi ve Şerhi, Nşr M. Tahralı, S. Eraydın, İstanbul 1989, II, 27 vd.;181 vd.; 221; Süleyman Ateş, İşarî Tefsir Okulu, Ankara 1974, 262-263; İslâm Tasavvufu, Ankara, t.y., 102-104; İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlm-i Kelâm, Ankara 1981, 316-317; Erzurumlu İbrahim Hakkı, Mârifetnâme, İstanbul 1980, 27-28).]]></description>
			<content:encoded><![CDATA["Ulûhiyet, ilâhî âlem, yüce âlem." İlâh kelimesinden, vav ve te harflerinin ilavesiyle oluşan bir kelimedir. Sofilere göre varlık tecellisinin ilk mertebesi olan "ehadiyet âlemi"ne denir. Bu mertebede Allah'ın bütün isimleri ve sıfatları zatında mevcuttur. Mutlak gayb âlemi de denen bu bilinmeyen, görünmeyen âlemde Allah Teâlâ, isim ve sıfatları mertebesine inmemiştir (Sinan Paşa, Tazarrûnâme, Nşr. A. Mertol Tulum, İstanbul 1971, 314 (93 no'lu dipnot), 351(344 no'lu dipnot). Tasavvufta genel olarak bilinmeyen mânevi âleme lâhût âlemi; insanlarla ilgili madde âlemine de nâsût âlemi denir.<br />
<br />
Vahdet-i vücûd (varlık birliği) tezini savunan Muhyiddin İbnul-Arabî ve takipçilerine göre kâinat, Allah'ın isim ve sıfatlarının bir tezâhürüdür ve beş mertebede meydana gelmiştir. Toptan on sekiz, parça parça on sekiz bin olan âlem, bu beş mertebe içerisindedir. Bu mertebelere hazarât-ı hamse (beş hazret, beş mertebe) denir:<br />
<br />
1) Gayb-i mutlak (mutlak gizlilik) mertebesi. Bu mertebede ne isim, ne resim ve ne de sıfatlanan vardır. Bu mertebede şehâdet âlemi asla yoktur. Bu mertebede Allah tam kemâl halindedir, henüz isim ve sıfatlar dairesine inmemiştir. Bu mertebeye lâhut âlemi, lâ teayyün âlemi, itlâk âlemi, mutlak amâ, mutlak vücûd, Ümmül-Kitâb vb. isimler de verilir.<br />
<br />
2) Ceberût âlemi. Ümmül-Kitâb mertebesinde toplu olan varlık, bu makamda açılarak detaylanmıştır. Bu mertebeye ilk teayyün, ilk tecelli, akl-i evvel, ilk cevher, hakikat-i Muhammediyye, gayb-i muzâf vb. isimler de verilir.<br />
<br />
3) Melekût âlemi. Bu âlem, şehâdet âlemine yakın gayb-ı muzâf âlemidir. Buna; misâl âlemi, vâhidiyyet, ikinci teayyün, hayal âlemi, emir âlemi, Sidretül-Müntehâ vb. isimler de verilir.<br />
<br />
4) Mutlak şuhûd mertebesi. Buna şehâdet âlemi, mülk âlemi, nâsût âlemi, his âlemi, unsurlar âlemi, yıldızlar âlemi vb. de denir.<br />
<br />
Bu dört âlem, dört deniz gibidir. Birinci denizin (mutlak gayb, lâhût âleminin) dalgalanmasından ceberût âlemi meydana gelmiştir. Ceberût âleminin dalgalanmasından melekût âlemi; melekût denizinin dalgalanmasından mülk âlemi meydana gelmiştir. Dalgalanmaktan maksat, zâtî arzu ve iktizâdır. Bunların hepsi bir anda olmuştur.<br />
<br />
5) İnsan-ı kâmil mertebesi. İnsan-ı kâmil bu âlemlerin özetidir. Kâinat, Allah'ın isim ve sıfatlarının yekünü olduğu gibi insan da kâinâtın küçük bir örneği olarak Allah'ın isim ve sıfatlarının yekünüdür (Ahmed Avni Konuk, Fusüsul-Hikem Tercümesi ve Şerhi, Nşr M. Tahralı, S. Eraydın, İstanbul 1989, II, 27 vd.;181 vd.; 221; Süleyman Ateş, İşarî Tefsir Okulu, Ankara 1974, 262-263; İslâm Tasavvufu, Ankara, t.y., 102-104; İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlm-i Kelâm, Ankara 1981, 316-317; Erzurumlu İbrahim Hakkı, Mârifetnâme, İstanbul 1980, 27-28).]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[LAŞE]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31483.html</link>
			<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 16:44:39 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31483.html</guid>
			<description><![CDATA[Leş, enkaz, murdar, ölmüş hayvan; kesim yapılmaksızın ölen veya İslâmi usule uygun olarak kesilmemiş bulunan ölü hayvan anlamında bir İslâm hukuku terimi. Terim, sadece akıcı kanı olan hayvanları kapsamına alır.<br />
<br />
Lâşe veya meyte iki kısma ayrılır. Birincisi aslında yenilmesi haram olan domuz, köpek, yırtıcı hayvanlar ve benzerinin etleridir. İkincisi de aslında yenilmesi helâl olduğu halde, sonradan meydana gelen bir sebeple yenilmesi haram olan hayvan etleridir. Yenilmesi helâl olan bir hayvanın eti bazı sebeplerle haram hale gelir. Hayvan, Allah'tan başkasının adına meselâ put, fal okları, türbe ve benzeri şeyler adına kesilir, kesilirken "Besmele" kasten terk edilirse; hayvan, bir yerde düşmek, bir başka hayvanla vuruşmak, veya elektrik şoku yoluyla ölür yada öldürülürse veyahut İslâmî bir terim olarak "tezkiye" denilen şer'î usulle kesilerek kanının akıtılması dışında herhangi bir surette ölürse lâşe sayılır ve yenilmesi haramdır. Akmış kan da lâşe hükmündedir ve yenilmesi haramdır (el-En'âm, 6/145).<br />
<br />
Lâşe manasına "meyne" Kur'an'da dört yerde geçer: (el-Bakara 2/173, el-Mâide, 5/3, el-En'am 6/145, en-Nahl, 16/115). Bunlardan Maide sûresinde konu tafsilatıyla anlatılmaktadır: "Ölü (meyte) kan, domuz eti Allahtan başkası adına boğazlanan (henüz canı üzerindeyken yetişip) kestikleriniz müstesna olmak üzere boğulmuş, vurulmuş, yukardan yuvarlanmış, süsülmüş, canavar yırtmış olupta ölenler, dikili taşlar üzerine (onlar adına) boğazlan hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız üzerinize haram kılınmıştır. Bütün bunlar yoldan çıkıştır...<br />
<br />
Ayetten de anlaşıldığı gibi, herhangi bir suretle yaralanan hayvana ölmeden önce yetişilir ve boğazlanırsa hayvan tezkiye edilmiş ve yenilmesi helâl olmuş olur. Besmele ile atılan merminin öldürdüğü, av lâşe sayılmayıp yenilmesi helâldir.<br />
<br />
Lâşenin etini yemek haramsa da, zarûret halinde, yani açlıktan ölmemek için aşırılığa kaçmamak şartıyla yemeye ayetle ruhsat verilmiştir (bk. En-Nahl, 16/115). Böyle bir durumda yemeyip ölümü tercih ederse Allah nezdinde sorumlu olur. Domuz dışında diğer hayvanların -lâşe de olsa- tabaklanmak suretiyle derilerinden, yün, kıl, tüy, boynuz ve kemiklerinden kullanmak suretiyle istifade mümkündür (el-Mavsili, el-İhtiyar li Talili'l-Muhtar, İstanbul 1980, I, 16). Domuzun hiçbir yeri hiç bir suretle temizlenmez. Çünkü ayetlerde pis olduğu özellikle zikredilen ve fakihlerce tümüyle herşeyi necaset sayılan bir hayvandır ve bu hayvanın etinin tespit edilmiş pek çok tıbbî zararları da vardır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Leş, enkaz, murdar, ölmüş hayvan; kesim yapılmaksızın ölen veya İslâmi usule uygun olarak kesilmemiş bulunan ölü hayvan anlamında bir İslâm hukuku terimi. Terim, sadece akıcı kanı olan hayvanları kapsamına alır.<br />
<br />
Lâşe veya meyte iki kısma ayrılır. Birincisi aslında yenilmesi haram olan domuz, köpek, yırtıcı hayvanlar ve benzerinin etleridir. İkincisi de aslında yenilmesi helâl olduğu halde, sonradan meydana gelen bir sebeple yenilmesi haram olan hayvan etleridir. Yenilmesi helâl olan bir hayvanın eti bazı sebeplerle haram hale gelir. Hayvan, Allah'tan başkasının adına meselâ put, fal okları, türbe ve benzeri şeyler adına kesilir, kesilirken "Besmele" kasten terk edilirse; hayvan, bir yerde düşmek, bir başka hayvanla vuruşmak, veya elektrik şoku yoluyla ölür yada öldürülürse veyahut İslâmî bir terim olarak "tezkiye" denilen şer'î usulle kesilerek kanının akıtılması dışında herhangi bir surette ölürse lâşe sayılır ve yenilmesi haramdır. Akmış kan da lâşe hükmündedir ve yenilmesi haramdır (el-En'âm, 6/145).<br />
<br />
Lâşe manasına "meyne" Kur'an'da dört yerde geçer: (el-Bakara 2/173, el-Mâide, 5/3, el-En'am 6/145, en-Nahl, 16/115). Bunlardan Maide sûresinde konu tafsilatıyla anlatılmaktadır: "Ölü (meyte) kan, domuz eti Allahtan başkası adına boğazlanan (henüz canı üzerindeyken yetişip) kestikleriniz müstesna olmak üzere boğulmuş, vurulmuş, yukardan yuvarlanmış, süsülmüş, canavar yırtmış olupta ölenler, dikili taşlar üzerine (onlar adına) boğazlan hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız üzerinize haram kılınmıştır. Bütün bunlar yoldan çıkıştır...<br />
<br />
Ayetten de anlaşıldığı gibi, herhangi bir suretle yaralanan hayvana ölmeden önce yetişilir ve boğazlanırsa hayvan tezkiye edilmiş ve yenilmesi helâl olmuş olur. Besmele ile atılan merminin öldürdüğü, av lâşe sayılmayıp yenilmesi helâldir.<br />
<br />
Lâşenin etini yemek haramsa da, zarûret halinde, yani açlıktan ölmemek için aşırılığa kaçmamak şartıyla yemeye ayetle ruhsat verilmiştir (bk. En-Nahl, 16/115). Böyle bir durumda yemeyip ölümü tercih ederse Allah nezdinde sorumlu olur. Domuz dışında diğer hayvanların -lâşe de olsa- tabaklanmak suretiyle derilerinden, yün, kıl, tüy, boynuz ve kemiklerinden kullanmak suretiyle istifade mümkündür (el-Mavsili, el-İhtiyar li Talili'l-Muhtar, İstanbul 1980, I, 16). Domuzun hiçbir yeri hiç bir suretle temizlenmez. Çünkü ayetlerde pis olduğu özellikle zikredilen ve fakihlerce tümüyle herşeyi necaset sayılan bir hayvandır ve bu hayvanın etinin tespit edilmiş pek çok tıbbî zararları da vardır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[LAFIZ]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31482.html</link>
			<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 16:43:43 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31482.html</guid>
			<description><![CDATA[Kelime, aksan, söyleme, atma, atılan şey, kelâm, söylenilen. Âyet ve hadislerin anlamlı terim ve sözcükleri ifade eden bir fıkıh usûlü terimi. Kur'ân-ı Kerîm'de lafzın sözlük anlamı şöyle ifade edilir: "Hatırla ki insanın hem sağında, hem solunda oturan onun amellerini tesbit etmekte olan iki de melek vardır. O bir söz atmaya dursun, mutlaka yanında hazır bir gözcü vardır" (Kâf, 50/17-18).<br />
<br />
Kur'an ve Sünnet'ten hüküm çıkarma metotları ikiye ayrılır. 1. Mânevî metotlar: Bunlar kıyas, istihsan, maslahat ve zerâyi gibi sözlük niteliğinde olmayan delillerden hüküm çıkarma yollarıdır. 2. Lafzi metotlar. Âyet ve hadislerin lafızlarını, bunların delâlet ettiği umum, husus, mutlak, mukayyed, emir, nehiy gibi özelliklerini, lafızlardan anlaşılan şey, ibare ile midir, yoksa işaret yoluyla mıdır? Bütün bunlar lafzî hüküm çıkarma metotlarının esasını teşkil eder. Usûl bilginleri bu metotları "Lafza ilişkin Konular" başlığı altında incelemişlerdir.<br />
<br />
İslâmî nasslar arapça olduğu için, âyet ve hadislerden hüküm çıkarabilmek için, Arapçayı incelikleriyle bilmek gerekir. Bu, Kur'an ve sünneti sözlük bakımından anlamayı sağlar. Ancak Hz. Peygamber'in, Kur'an hükümlerini açıklamak için koymuş olduğu usûl ve nassların hükümlerini açıklayan Sünnet'in toplamını bilmek de, Kur'an lafızlarını şeriat çerçevesinde anlaşılır hale getirir.<br />
<br />
Bu metot mantık ilminde de başvurulan bir yoldur. Nitekim Aristo, mantık ilmini tedvin ederken burhan ve şekillerine, burhanın doğru olması için lafızları tesbite önem vermiştir. Tasavvur, tasdik, tarif, had ve burhanın anlamı üzerinde durmuş, sonra kıyas ve şekillerini ele almıştır ki, bütün bunlar lafza ilişkin metotlardır. Çünkü maksatları tesbit, daima lafızları ve bunların delâlet sınırlarını tayine bağlıdır.<br />
<br />
İslâm hukuk usûlünün üzerinde durduğu lafza ilişkin kurallar, şu dört hususa yönelir:<br />
<br />
1. Açıklık ve maksada delâlet kuvveti bakımından lafızlar, açık ve kapalı olmak üzere ikiye ayrılır.<br />
<br />
Anlamı açık lafızlar; açık anlamlıdan en açık anlamlısına doğru zâhir, nass, müfesser ve muhkem çeşitlerine ayrılır. Zâhir, delâlet kuvveti bakımından en aşağı derecede olup, manasının anlaşılması için, dış bir karîneye ihtiyaç duyurmayacak şekilde bu mânaya açık olarak delâlet eden, fakat te'vil ve tahsis ihtimaline açık bulunan ve kendisinden çıkarılan hüküm, sevk sebebi olmayan lafızlardır. "Allah alış-verişi helâl, ribayı ise haram kılmıştır" (el-Bakara, 2/275) âyetinin sevk sebebi faizle, alış-veriş arasında fark bulunduğunu belirtmektir. Yoksa, alış-verişin hükmünü bildirmek değildir. Çünkü alış-verişle ilgili hükümleri belirleyen başka âyet ve hadisler vardır.<br />
<br />
Nass; anlamı açık olarak anlaşılan,kendisinden çıkarılan hüküm, sözün asıl sevk sebebini teşkil eden, bununla birlikte te'vil ve tahsis ihtimaline de açık bulunan lâfızdır. Yukarıdaki âyette, alış-verişle ribanın farklı muameleler olduğunun bildirilmesi ve âyetin sevk sebebinin bu olması lâfzın nass oluşunun niteliklerindendir.<br />
<br />
Müfesser; hükme açık bir şekilde delâlet eden, te'vil ve tahsis ihtimaline kapalı bulunan lafızdır. Namaz, oruç, hac gibi mücmel lafızlar ilgili âyet ve hadislerle açıklığa kavuşturulunca "müfesser" hale gelir. Çünkü bu terimlerin sözlük anlamından, ibadetin yapılış şekillerini, bütününü anlamak mümkün olmaz.<br />
<br />
Muhkem; hükme delâleti açık olan, te'vil, tahsis ve nesha ihtimali bulunmayan lafızdır. Hz. Peygamberin,<br />
<br />
"Cihâd kıyamete kadar devanı edecektir" (Ebu Dâvud, Cihâd, 33) hadisi bu niteliktedir (bk. Muhammed Ebû Zehra, Usulül-Fıkh, y.y., 1377/1958, s. 116 vd.; Zekiyüddin Şa'ban, İslâm Hukuk İlminin Esasları, Terc, İbrahim Kafi Dönmez, Ankara 1990, s.313 vd).<br />
<br />
Anlamı kapalı olan lafızlar; hafi, müşkil, mücmel ve müteşabih olmak üzere dört tanedir.<br />
<br />
Hafi; kapsamında bir çok fert bulunup da, dış bir engelden dolayı bu fertlerden bir bölümüne delâleti kapalı bulunan ve bu kapalılığı gidermek için inceleme ve ictihada ihtiyaç olan lafızdır. Meselâ; Kur'an'daki hırsızlık cezasının (el-Mâide, 5/38) yankesiciyi (tarrâr) ve kefen soyucuya (nebbâş)da kapsayıp kapsamadığı konusunda kapalılık vardır.<br />
<br />
Müşkil; bizzat lafzında bulunan bir sebepten veya başka bir nassla çatışmasından dolayı anlamı kapalı olan bir ifadedir. Birden fazla anlamı bulunan müşterek lafızlar bu niteliktedir. Ayn sözcüğünün; göz, pınar ve casus vb. anlamlara gelmesi gibi.<br />
<br />
Mücmel; sözün sahibi tarafından anlamı açıklanmaksızın ne kastedildiği anlaşılamayan sözcüktür. Namaz, oruç, hac sözcükleri böyledir.<br />
<br />
Müteşâbih; anlamı kapalı olan, anlaşılması için akılca bir yol bulunamayan, Kitap ve Sünnet'te tefsirine rastlanılmayan ve anlamı Allah'a havâle edilen nasstır. Müteşâbih, ancak hüküm âyet ve hadisleri dışındaki nasslarda söz konusu olur. Bazı Kur'an sûrelerinin başında bulunan "Hâmîm", "Ayın, Sîn, Kâf" "Yâsîn" gibi harflerle, yüce Allah'a izafe edilen "el", "yüz", "göz" gibi sıfatlar bu niteliktedir (bk. el-Feth, 48/10; Hûd, 11/37; er-Rahmân, 55/27; el-Fecr, 89/22).<br />
<br />
2. Lafızların delâlet yoldan: Bu delâlet yolları dört tanedir: a) İbarenin delâleti; bu, lafızdan anlaşılan anlamdır. "Necis olan putlardan kaçının ve yalan sözlerden çekinin" (el-Hacc, 22/30) âyetinden, putlara tapmanın ve yalancı şahitlik yapmanın yasaklandığının açıkça anlaşılması bu niteliktedir. b) Nassın işareti; bu, lafzın ibaresinin dışında delâlet ettiği anlamdır. "Onların işleri, aralarında şûrâ (danışma) iledir" (eş-Şûrâ, 42/38) âyeti, işaret yoluyla İslâm devletinde üst otoriteyi kontrol edecek ve devlet işlerini düzenlemede ona katılacak bir topluluğu seçip iş başına getirmenin İslâm toplumuna yükletildiğine delâlet etmektedir. c) Nassın delâleti; nassın delâlet ettiği hüküm, başka bir olayı da öncelikle kapsamına alıyorsa buna nassın delâleti, delâlet-i evlâ, mefhûm-ı muvâfakat veya celî kıyas gibi adlar verilir. Meselâ "Ana-babaya öf bile deme" (el-İsrâ, 17/23) âyetine göre, "öf" bile demek haram olunca, onlara sövmek veya vurmak gibi daha ağır hakaret ve eziyet sayılan davranışlar öncelikle haram olur. d) İktizanın delâleti; bu, lafzın kendi anlamı dışında başka bir anlamı ifade etmesi olup, bu anlam hesaba katılmazsa, maksat doğru olarak anlaşılmaz. Meselâ; "Ümmetimden yanılma, unutma ve zor karşısında yaptıkları şeyler affedilmiştir" (İbn Mâce, Talâk, 16) hadisinde, yanılma meydana gelmişse, affedilen bu yanılmanın kendisi değil, doğurduğu günahtır (bk. es-Serahsi, Usûl, I, 237 vd.; Ebû Zehra, a.g.e., s. 139 vd., Zekiyüddin Şa'ban, a.g.e., s. 333-349).<br />
<br />
3. Lafızların kapsamı, umum husus, mutlak ve mukayyed gibi delâlet sınırları ile ilgili şeyler de lafzî konulardandır. Tek vaz' ile tek bir anlam ifade etmek üzere konmuş bulunan ve belirli bir sayıyla sınırlı olmaksızın bu anlamın kendisinde gerçekleştiği bütün fertleri kapsayan lafza "âmm" veya "umum ifade eden lafız" denir. Kim Ramazan ayına yetişirse, onda oruç tutsun" (el-Bakara, 2/185) âyetindeki "kim (men)" şart isim, Ramazan ayına yetişen tüm yükümlülerin oruç tutması gerektiğini ifade eden âmm bir lafızdır. Tek anlama özgü kılınan lafza "hâss" veya "husus ifade eden lafız" denir. Meselâ; "Beş vesaktan (bir ton) az olan üründe zekât yoktur" (Buhârî, Zekât, 56; Müslim, Zekât, 1,3) hadisi beş vesaktan az olan toprak ürünlerini kapsamına almadığı için "hâss" bir sözcüktür.<br />
<br />
Mutlak lafız, yalnız niteliğe delâlet eden lafız olup, teklik, çokluk gibi bir kayda bağlı olmayan sözcüktür. Mukayyed de bir kayda bağlanmış olan lafızdır. "Murdar, ölmüş hayvan eti, kan ve domuz eti... size haram kılındı" (el-Mâide, 5/3) âyetinde "kan" mutlak bir sözcük iken, başka bir âyette, haram kılınanın "akmış durumdaki kan" olduğunun belirtilmesi (el-En'âm, 6/145) bu lafzı mukayyed hale getirmektedir.<br />
<br />
4. Teklif sıygaları: Emir ve nehiy bu sıyganın özelliklerini belirler. Emir; fiilin ileride yerine getirilmesi talebine delâlet eden sözcüktür. "Namazı kılınız, zekâtı veriniz" (el-Bakara, 2/43) âyetindeki emir sıygaları gibi, Nehiy ise; fiilin yapılmasını istemektir. Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin" (el-Bakara, 2/188) âyetindeki yasaklama gibi. Emir ve nehiy başka sıyga veya üsluplarla da ifade edilmiş olabilir. Anneler çocuklarını emzirirler" (el-Bakara, 2/185) âyetinde geniş zaman kipinin "emzirsinler" anlamında istek bildirmesi ile, Alış-verişi bırakın" (el-Cuma, 62/9) âyetindeki emir sıygasının gerçekte nehiy ifade etmesi buna örnek gösterilebilir.<br />
<br />
Sonuç olarak, İslâm hukuk usûlünde lafzın nitelikleri ve ona ilişkin önemli kullanım alanları kısaca bunlardır. Âyet ve hadislerden hüküm çıkarabilmek için lafızların bu özelliklerini bilmek gerekir. Diğer yandan terim niteliğindeki lafızları tanımak için Arap dilini ve inceliklerini iyi bilmenin yanında fıkıh usulü kaidelerini tanımak ve nasslar üzerinde uygulamak da gereklidir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kelime, aksan, söyleme, atma, atılan şey, kelâm, söylenilen. Âyet ve hadislerin anlamlı terim ve sözcükleri ifade eden bir fıkıh usûlü terimi. Kur'ân-ı Kerîm'de lafzın sözlük anlamı şöyle ifade edilir: "Hatırla ki insanın hem sağında, hem solunda oturan onun amellerini tesbit etmekte olan iki de melek vardır. O bir söz atmaya dursun, mutlaka yanında hazır bir gözcü vardır" (Kâf, 50/17-18).<br />
<br />
Kur'an ve Sünnet'ten hüküm çıkarma metotları ikiye ayrılır. 1. Mânevî metotlar: Bunlar kıyas, istihsan, maslahat ve zerâyi gibi sözlük niteliğinde olmayan delillerden hüküm çıkarma yollarıdır. 2. Lafzi metotlar. Âyet ve hadislerin lafızlarını, bunların delâlet ettiği umum, husus, mutlak, mukayyed, emir, nehiy gibi özelliklerini, lafızlardan anlaşılan şey, ibare ile midir, yoksa işaret yoluyla mıdır? Bütün bunlar lafzî hüküm çıkarma metotlarının esasını teşkil eder. Usûl bilginleri bu metotları "Lafza ilişkin Konular" başlığı altında incelemişlerdir.<br />
<br />
İslâmî nasslar arapça olduğu için, âyet ve hadislerden hüküm çıkarabilmek için, Arapçayı incelikleriyle bilmek gerekir. Bu, Kur'an ve sünneti sözlük bakımından anlamayı sağlar. Ancak Hz. Peygamber'in, Kur'an hükümlerini açıklamak için koymuş olduğu usûl ve nassların hükümlerini açıklayan Sünnet'in toplamını bilmek de, Kur'an lafızlarını şeriat çerçevesinde anlaşılır hale getirir.<br />
<br />
Bu metot mantık ilminde de başvurulan bir yoldur. Nitekim Aristo, mantık ilmini tedvin ederken burhan ve şekillerine, burhanın doğru olması için lafızları tesbite önem vermiştir. Tasavvur, tasdik, tarif, had ve burhanın anlamı üzerinde durmuş, sonra kıyas ve şekillerini ele almıştır ki, bütün bunlar lafza ilişkin metotlardır. Çünkü maksatları tesbit, daima lafızları ve bunların delâlet sınırlarını tayine bağlıdır.<br />
<br />
İslâm hukuk usûlünün üzerinde durduğu lafza ilişkin kurallar, şu dört hususa yönelir:<br />
<br />
1. Açıklık ve maksada delâlet kuvveti bakımından lafızlar, açık ve kapalı olmak üzere ikiye ayrılır.<br />
<br />
Anlamı açık lafızlar; açık anlamlıdan en açık anlamlısına doğru zâhir, nass, müfesser ve muhkem çeşitlerine ayrılır. Zâhir, delâlet kuvveti bakımından en aşağı derecede olup, manasının anlaşılması için, dış bir karîneye ihtiyaç duyurmayacak şekilde bu mânaya açık olarak delâlet eden, fakat te'vil ve tahsis ihtimaline açık bulunan ve kendisinden çıkarılan hüküm, sevk sebebi olmayan lafızlardır. "Allah alış-verişi helâl, ribayı ise haram kılmıştır" (el-Bakara, 2/275) âyetinin sevk sebebi faizle, alış-veriş arasında fark bulunduğunu belirtmektir. Yoksa, alış-verişin hükmünü bildirmek değildir. Çünkü alış-verişle ilgili hükümleri belirleyen başka âyet ve hadisler vardır.<br />
<br />
Nass; anlamı açık olarak anlaşılan,kendisinden çıkarılan hüküm, sözün asıl sevk sebebini teşkil eden, bununla birlikte te'vil ve tahsis ihtimaline de açık bulunan lâfızdır. Yukarıdaki âyette, alış-verişle ribanın farklı muameleler olduğunun bildirilmesi ve âyetin sevk sebebinin bu olması lâfzın nass oluşunun niteliklerindendir.<br />
<br />
Müfesser; hükme açık bir şekilde delâlet eden, te'vil ve tahsis ihtimaline kapalı bulunan lafızdır. Namaz, oruç, hac gibi mücmel lafızlar ilgili âyet ve hadislerle açıklığa kavuşturulunca "müfesser" hale gelir. Çünkü bu terimlerin sözlük anlamından, ibadetin yapılış şekillerini, bütününü anlamak mümkün olmaz.<br />
<br />
Muhkem; hükme delâleti açık olan, te'vil, tahsis ve nesha ihtimali bulunmayan lafızdır. Hz. Peygamberin,<br />
<br />
"Cihâd kıyamete kadar devanı edecektir" (Ebu Dâvud, Cihâd, 33) hadisi bu niteliktedir (bk. Muhammed Ebû Zehra, Usulül-Fıkh, y.y., 1377/1958, s. 116 vd.; Zekiyüddin Şa'ban, İslâm Hukuk İlminin Esasları, Terc, İbrahim Kafi Dönmez, Ankara 1990, s.313 vd).<br />
<br />
Anlamı kapalı olan lafızlar; hafi, müşkil, mücmel ve müteşabih olmak üzere dört tanedir.<br />
<br />
Hafi; kapsamında bir çok fert bulunup da, dış bir engelden dolayı bu fertlerden bir bölümüne delâleti kapalı bulunan ve bu kapalılığı gidermek için inceleme ve ictihada ihtiyaç olan lafızdır. Meselâ; Kur'an'daki hırsızlık cezasının (el-Mâide, 5/38) yankesiciyi (tarrâr) ve kefen soyucuya (nebbâş)da kapsayıp kapsamadığı konusunda kapalılık vardır.<br />
<br />
Müşkil; bizzat lafzında bulunan bir sebepten veya başka bir nassla çatışmasından dolayı anlamı kapalı olan bir ifadedir. Birden fazla anlamı bulunan müşterek lafızlar bu niteliktedir. Ayn sözcüğünün; göz, pınar ve casus vb. anlamlara gelmesi gibi.<br />
<br />
Mücmel; sözün sahibi tarafından anlamı açıklanmaksızın ne kastedildiği anlaşılamayan sözcüktür. Namaz, oruç, hac sözcükleri böyledir.<br />
<br />
Müteşâbih; anlamı kapalı olan, anlaşılması için akılca bir yol bulunamayan, Kitap ve Sünnet'te tefsirine rastlanılmayan ve anlamı Allah'a havâle edilen nasstır. Müteşâbih, ancak hüküm âyet ve hadisleri dışındaki nasslarda söz konusu olur. Bazı Kur'an sûrelerinin başında bulunan "Hâmîm", "Ayın, Sîn, Kâf" "Yâsîn" gibi harflerle, yüce Allah'a izafe edilen "el", "yüz", "göz" gibi sıfatlar bu niteliktedir (bk. el-Feth, 48/10; Hûd, 11/37; er-Rahmân, 55/27; el-Fecr, 89/22).<br />
<br />
2. Lafızların delâlet yoldan: Bu delâlet yolları dört tanedir: a) İbarenin delâleti; bu, lafızdan anlaşılan anlamdır. "Necis olan putlardan kaçının ve yalan sözlerden çekinin" (el-Hacc, 22/30) âyetinden, putlara tapmanın ve yalancı şahitlik yapmanın yasaklandığının açıkça anlaşılması bu niteliktedir. b) Nassın işareti; bu, lafzın ibaresinin dışında delâlet ettiği anlamdır. "Onların işleri, aralarında şûrâ (danışma) iledir" (eş-Şûrâ, 42/38) âyeti, işaret yoluyla İslâm devletinde üst otoriteyi kontrol edecek ve devlet işlerini düzenlemede ona katılacak bir topluluğu seçip iş başına getirmenin İslâm toplumuna yükletildiğine delâlet etmektedir. c) Nassın delâleti; nassın delâlet ettiği hüküm, başka bir olayı da öncelikle kapsamına alıyorsa buna nassın delâleti, delâlet-i evlâ, mefhûm-ı muvâfakat veya celî kıyas gibi adlar verilir. Meselâ "Ana-babaya öf bile deme" (el-İsrâ, 17/23) âyetine göre, "öf" bile demek haram olunca, onlara sövmek veya vurmak gibi daha ağır hakaret ve eziyet sayılan davranışlar öncelikle haram olur. d) İktizanın delâleti; bu, lafzın kendi anlamı dışında başka bir anlamı ifade etmesi olup, bu anlam hesaba katılmazsa, maksat doğru olarak anlaşılmaz. Meselâ; "Ümmetimden yanılma, unutma ve zor karşısında yaptıkları şeyler affedilmiştir" (İbn Mâce, Talâk, 16) hadisinde, yanılma meydana gelmişse, affedilen bu yanılmanın kendisi değil, doğurduğu günahtır (bk. es-Serahsi, Usûl, I, 237 vd.; Ebû Zehra, a.g.e., s. 139 vd., Zekiyüddin Şa'ban, a.g.e., s. 333-349).<br />
<br />
3. Lafızların kapsamı, umum husus, mutlak ve mukayyed gibi delâlet sınırları ile ilgili şeyler de lafzî konulardandır. Tek vaz' ile tek bir anlam ifade etmek üzere konmuş bulunan ve belirli bir sayıyla sınırlı olmaksızın bu anlamın kendisinde gerçekleştiği bütün fertleri kapsayan lafza "âmm" veya "umum ifade eden lafız" denir. Kim Ramazan ayına yetişirse, onda oruç tutsun" (el-Bakara, 2/185) âyetindeki "kim (men)" şart isim, Ramazan ayına yetişen tüm yükümlülerin oruç tutması gerektiğini ifade eden âmm bir lafızdır. Tek anlama özgü kılınan lafza "hâss" veya "husus ifade eden lafız" denir. Meselâ; "Beş vesaktan (bir ton) az olan üründe zekât yoktur" (Buhârî, Zekât, 56; Müslim, Zekât, 1,3) hadisi beş vesaktan az olan toprak ürünlerini kapsamına almadığı için "hâss" bir sözcüktür.<br />
<br />
Mutlak lafız, yalnız niteliğe delâlet eden lafız olup, teklik, çokluk gibi bir kayda bağlı olmayan sözcüktür. Mukayyed de bir kayda bağlanmış olan lafızdır. "Murdar, ölmüş hayvan eti, kan ve domuz eti... size haram kılındı" (el-Mâide, 5/3) âyetinde "kan" mutlak bir sözcük iken, başka bir âyette, haram kılınanın "akmış durumdaki kan" olduğunun belirtilmesi (el-En'âm, 6/145) bu lafzı mukayyed hale getirmektedir.<br />
<br />
4. Teklif sıygaları: Emir ve nehiy bu sıyganın özelliklerini belirler. Emir; fiilin ileride yerine getirilmesi talebine delâlet eden sözcüktür. "Namazı kılınız, zekâtı veriniz" (el-Bakara, 2/43) âyetindeki emir sıygaları gibi, Nehiy ise; fiilin yapılmasını istemektir. Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin" (el-Bakara, 2/188) âyetindeki yasaklama gibi. Emir ve nehiy başka sıyga veya üsluplarla da ifade edilmiş olabilir. Anneler çocuklarını emzirirler" (el-Bakara, 2/185) âyetinde geniş zaman kipinin "emzirsinler" anlamında istek bildirmesi ile, Alış-verişi bırakın" (el-Cuma, 62/9) âyetindeki emir sıygasının gerçekte nehiy ifade etmesi buna örnek gösterilebilir.<br />
<br />
Sonuç olarak, İslâm hukuk usûlünde lafzın nitelikleri ve ona ilişkin önemli kullanım alanları kısaca bunlardır. Âyet ve hadislerden hüküm çıkarabilmek için lafızların bu özelliklerini bilmek gerekir. Diğer yandan terim niteliğindeki lafızları tanımak için Arap dilini ve inceliklerini iyi bilmenin yanında fıkıh usulü kaidelerini tanımak ve nasslar üzerinde uygulamak da gereklidir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÖZEL MÜLKİYET]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31481.html</link>
			<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 16:41:11 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31481.html</guid>
			<description><![CDATA[Bir şahsın elinde bulundurduğu malın kendisi ve menfaati ile birlikte ona ait olması, malın başka birisi ile ilişiğinin bulunmaması.<br />
<br />
Özel mülkiyet, İslamın icad ettiği bir hak değildir. İslâm, doğuşu esnasında özel mülkiyetle karşılaşmış ve onu kaldırmak yerine, mülkiyeti elde etme yollarını ıslah etmiş ve özel mülkiyet hakkı yanında bir de amme (kamu) mülkiyetini müesseseleştirmiştir (Fahri Demir, İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Ankara 1986, s. 127).<br />
<br />
Mutlak manada mülkiyetin sahibi Allah'tır. Allah malın yaratıcısı, hibe edeni ve rızık olarak vericisidir. Bu sebeple Kur'an-ı Kerim bu gerçeği Onlara Allah'ın size verdiği maldan verin..." (en-Nûr, 24/33); "Size rızık olarak verdiklerimizden infak edin" (el-Bakara, 2/254); Allah'ın bol olarak verdiği nimetinde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilakis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allahındır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır" (Âl-i İmrân, 3/180) gibi ayetlerde malı, gerçek sahibi olan kendisine izafe etmek suretiyle veya "...Allahın sizi vâris (halef) kıldığı şeylerden infakta bulunun..." (el-Hadîd, 57/7) ayetinde olduğu gibi malda insanın bir vekil veya halef yahut hazine emini durumunda olduğunu açıklayarak vurgulamaktadır. Bununla beraber malın gerçek sahibi olan Allah malı insana izafe etmektedir. İnsanın bir şeye malik olması demek, malın kendisi veya menfaati ile faydalanmaya başkalarından daha haklı olması demektir. Bu haklılık da kazanma, akit, miras ve benzeri gibi meşru mal elde etme vasıtalarından biri ile mala sahip olmaktan kaynaklanmaktadır (Yusuf el-Kardâvî, Fıkhuz-Zekât, Beyrut 1389/1969, I,127-129).<br />
<br />
Beşerin mülk edinmesinin sırrını Hz. Peygamber (s.a.s)'in "kim ölü bir araziyi ihya ederse o onundur" hadisini açıklarken Şah Veliyyullah ed-Dihlevî şöyle diyor: "Aslında herşey Allah'ın malıdır. Gerçekte mal üzerinde kimsenin bir hakkı yoktur. Fakat Allah Teâlâ toprak ve toprakta bulunanlardan faydalanmayı insanlara mübah kılınca, çalışıp kazanmak ve onu başkasına vermeyip kendi elinde tutmak durumu ortaya çıktı. Bu durumda başkasına zarar vermeyerek bir mal elde edene hiç kimsenin karşı koymaması şeklinde bir hüküm ortaya çıktı. İnsanlar birer yolcu ve yeryüzü de mescid veya konaklama tesisi (ribat) konumunda olduğundan, bunlar yolculara yapılan vakıf hükmündedir. Dolayısıyla onların hepsi yeryüzünün ortaklarıdır. Sırasıyla ilk gelen öne geçer. İnsanoğlunun birşeye malik olması demek, ondan faydalanma konusunda diğerlerinden daha haklı olması demektir" (Şah Veliyyullah ed-Dehlevî, Huccetullâhil-Bâliğa (nşr. Seyyid Sâbık), Kahire ts. (Dârul-Kütübil-Hadîse), II, 640-641).<br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'deki mülkiyet ile ilgili ayetler birbirine bağlı bir bütün teşkil eden üç gruba ayrılmaktadır. Birinci gruba giren ayetler göklerde ve yerde ne varsa hepsinin Allah'a ait olduğunu; ikinci gruba giren ayetler, malların topluma ait olduğunu; üçüncü grup ayetler ise, mal sahibi özel kişilerden bahsetmekte ve Allah'ın kişilere çeşitli mallar verdiğini ifade etmektedir. Birçok ayet ve hadisin ortaya koyduğu şu prensipler içinde meselenin kapalı bulunmadığı ortaya çıkacaktır:<br />
<br />
a) Her şeyi yoktan yaratan ve var eden Allah bunların gerçek manada sahibi ve malikidir.<br />
<br />
b) Herşeyin gerçek maliki ve sahibi olan Allah, gökte ve yerde ne varsa hepsini insanın istifadesi için yarattığını ifade etmiştir (el-Bakara, 2/29; Lokman, 31/20).<br />
<br />
c) İnsan, imtihan için geldiği bu dünyada, imtihanın bir parçası olarak, dünya nimetlerinin bir kısmına sahip ve malik olacaktır. Bu konuyu Allah Kur'an'da şöyle ifade etmektedir: "De ki, ey mülkün sahibi! Mülkü dilediğine verir, istediğinden de mülkü geri alırsın..." (Âl-i İmrân, 3/26); "Ve onlara, Allah'ın size verdiği malından verin..." (en-Nûr, 24/33); Allah'a ve Resulüne iman edin ve üzerine halifesi kıldığı (namına tasarruf selâhiyeti verdiği) şeyden harcayın. Sizden iman eden ve (Hak rızasına) harcayanlar için büyük mükâfat vardır" (el-Hadîd, 57/7).<br />
<br />
Bu ayetler ve prensipler çerçevesinde düşünüldüğü zaman varılacak netice şudur: Allah her şeyin yaratıcısı ve malikidir. Çeşitli nimet ve musîbetlerle imtihan etmek ve bunun neticesinde mükâfat yahut ceza vermek üzere insanlara dünya hayatını çeşitli dünya nimetlerini bahşetmiştir. İnsanların dünyadaki hâkimiyetleri ve bu arada mal, menfaat vb. üzerinde hâkimiyet manasına gelen mülkiyet hakları; hali fe ve vekil bırakmak, kendi namına kullanma, semeresinden faydalanma, tüketme gibi tasarruf selâhiyeti vermek esasına dayanmaktadır. İşte mülkün hem Allah'a hem de kul'a ait oluşu bu mana içinde tutarlılık ve bütünlük kazanmaktadır. "Allah'ın sizin için ayakta durma sebebi kıldığı mallarınızı sefihlere (akılsız, beyinsiz takımına) vermeyin..." (en-Nisa, 4/5) gibi ayetler ise husûsi mallardaki kamu hakkına ve bütün ümmete ait olan servet mefhumuna dikkat çekmekte, malın topluma ait olma yönüne aydınlık getirmektedir (Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1987, III, 31-32).<br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de, Namaz kılınız, zekât veriniz... (el Bakara, 2/43, 83, 110...); "Onların mallarında düşkün (sâil) ve çaresiz kalmış kişiler için belirli bir hak vardır" (el-Mearic, 70/25; ez-Zâriyât, 51/19); "Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler" (el-Bakara, 2/3; el-Enfal, 8/3; el-Hacc, 22/35;.el-Kasas, 28/54; eş-Şûra, 42/38), "Onların mallarından sadaka al ve böylece onları temizle" (et-Tevbe, 9/103), gibi özel mülkiyetle ilgili düzenlemelerin bulunduğu bir gerçektir.<br />
<br />
Bu Ayet-i Kerimelerde "mallarından al", rızık olarak kendilerine verdiklerimiz", "onların mallarında..." gibi ibareler özel mülkiyetin sübûtunu açıkça ifade etmektedir. Ayrıca mirasla ilgili hükümler de Kur'an-ı Kerîm'de geniş biçimde açıklanmaktadır (en-Nisâ, 4/7,11-12,172). Nisâ süresinin bu ayetlerinde ölen kimsenin geriye bıraktığı mirastan sözedilmekte ve bu malda yakınların belirlenen oranlarda paylarının bulunduğu bildirilmektedir. Bu durumda ölenin geriye bıraktığı malın onun mülkiyetinde olduğunu ve öldükten sonra da belirlenen kişilerin mülkiyetine geçtiğini görüyoruz. Yine faizi yasaklayan ayette "eğer faizden vazgeçip tevbe ederseniz ana paranız sizindir" (el-Bakara, 2/279) şeklindeki ifade de bu gerçeği beyan etmektedir. Böylece bünyesinde, en açık ve en teferruatlı şekilde mirasa, ticarete, borçlanmaya ve mali mükellefiyete (zekat, sadaka, infak...) yer veren sistemin özel mülkiyeti benimsediği açıktır (Fahri Demir, a.g.e., s. 129-132).<br />
<br />
Özel Mülkiyete Konu Olmayan Mallar<br />
<br />
Camiler, umumi yollar, umumi kütüphaneler, müzeler, denizler, nehirler vb. gibi bütün ümmetin malı sayılan ve her ferdin hakkının bulunduğu amme menfaatine tahsis edilmiş şeyler, su, ot ve ateş, ihya edilerek mülkiyeti iktisap edilmedikçe ölü arazi ve bir kısım madenler, hazine malları özel mülkiyete konu olmazlar. Vakıf malları, fukahanın çoğunluğuna göre Allah'ın mülküdür ve meşru sebep ve şekiller dışında bunları da kimse özel mülkiyetine alamaz (Karaman, a.g.e., III, 83).<br />
<br />
Özel Mülkiyetle İlgili Sınırlamalar<br />
<br />
1- Kullanma İle İlgili Sınırlamalar: İslâm, müslüman erkeklerin halis ipekten yapılmış iç ve dış giysileri giymelerini, bunları giyinmek üzere mülk edinmelerini, müslüman erkek ve kadınların altın ve gümüşten yapılmış alet, kap ve eşya kullanmalarını yasaklamıştır. Süslenme konusunda ise kadınlar bu madenlerden yapılmış süs eşyasını kullanabilirler (Buhârî, Eşribe, 28; Libas, 30, 35; Müslim, Libâs, 4-5, 23, 25-26, 52; Nesâî, Zînet, 40; Tirmizî, Libâs, 1; İbn Mâce, Libâs, 16,19, ...).<br />
<br />
2- Komşu Hakkı Sebebiyle İstifade Sınırlamaları<br />
<br />
a- Komşuya zarar vermemek: Kur'an-ı Kerim'de ve Hadîs-i şerîflerde komşuya zarar vermemek, komşuluk haklarını gözetmek, komşuya iyilikte bulunmak emir ve tavsiye edilmiştir (en-Nisa, 4/36; Buharî, Edeb, 28, 31; Müslim, Birr, 140-141; Ebû Davûd Edeb,123; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 168; III, 407, ...). Mülkiyet hakkından istifade komşuya zarar veriyorsa hukuken onun tasarrufu sınırlanabilir (Geniş bilgi için bk. Mecelle, md. 1197-1202, 1212).<br />
<br />
b- Komşunun zarûrî menfaatlerini karşılamak: Bu konu intîfa ve irtifak * hakları ile ilgilidir. Genellikle bu haklar, bir şahsa veya gayr-ı menkûl'e diğerinden çeşitli şekillerde faydalarıma imkânı vermektedir. Komşuya bu neviden hakların verilmesi İslam Hukuku'nun mülkiyet anlayışı ile bazı nasslara ve uygulamalara dayanmaktadır (bak. "Hakkul-İrtifâk", "Hakkul-Mecrâ", "Hakkul-Mesîl", "Hakkul-Mürür", "Hakku'ş-Şirb" maddeleri).<br />
<br />
3- Amme Menfaati İle İlgili İstifade Sınırlamaları<br />
<br />
a- Ammenin zarar görmemesi için: Umûmî menfaat husûsî menfaate, ammeye ait zarar husûsî zarara ağır basmaktadır (Mecelle, md., 26). Bu prensip şahısların mülkiyet haklarını amme menfaatine aykırı ve onların zararına sebep olacak şekilde kullanamayacaklarına da delalet etmektedir. Nitekim Mecelle 1213. maddesinde yolun iki tarafında evi olan kimsenin, birinden diğerine köprü yapamayacağını, 1214. maddesinde umûmî yola çıkıntı yapan sundurma, balkon vb. leri halka zarar verirse eski de olsa kaldırılacağını tanzim ederken bu prensipten hareket etmektedir.<br />
<br />
b- Mülkten istifade konusundaki amme hakkının gerçekleşmesi için: el-Mâun suresinde halka, ihtiyaç duydukları eşya, alet vb. lerini vermeyen kimseler şiddetle kınanmıştır (el-Mâun, 107/7). Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s) de "malda" zekâttan başka haklar bulunduğunu ifade etmiştir (Tirmizî, Zekât, 27; Dârimî, Zekât, 13; bk. Cessâs, Ahkâmül-Kur'an (nşr. M. Sadık Kamhâvî), Beyrut t.y., I, 161-164). Buna benzer nassların ışığında fukaha şu neticelere varmıştır:<br />
<br />
Her şahıs başkasına ait binaya yaslanmak, gölgesinden faydalanmak, ışığından istifade etmek, umumi yoldan gelip-geçenlerin kalabalıktan rahatsız olmaları halinde husûsi yoldan istifade etme hakları vardır. Bu sebeple özel yolun sahipleri aralarında anlaşarak bu yolu satamaz, paylaşamaz ve girişini kapayamaz (Mecelle, md. 1223). Giyecek, yiyecek, ısınacak maddeleri, oturacak yeri vb. temel ihtiyaçları başka türlü ve başka yerde bulma ve karşılama imkanı bulamayanlara, bunları fazlasıyla elinde bulunduranlar vermek mecburiyetindedirler. Tartışma, yalnızca bedel ile olup olmayacağı konusundadır.<br />
<br />
4- Mülkü Kullanmayı İhmal İle İlgili Sınırlamalar<br />
<br />
Devlet amme menfaati açısından zarûrî gördüğünde arazi sahiplerini işletmeye zorlar ve bunu yapmadıkları takdirde onlar adına kiraya vererek veya başka yollardan işletilmesini sağlar. Toplum için zarürî olan iş, hizmet ve müesseseleri de yeterince bulundurmak, işleri gereği halka hizmet veren husûsi şahısları gerektiği zaman iş yapmaya ve üretmeye zorlayabilir (H. Karaman, a.g.e., III, 82-91).<br />
<br />
Sahibinin, mülkü üzerindeki tasarruflarla ilgili bazı sınırlamalar da vardır. Bunlar küçüklük, akıl hastalığı, sefihlik, borçluluk ve iflas gibi sebeplerle mülk sahibinin şahsına bağlı kısıtlamalar olabileceği gibi, zekât, fitre, vasiyet gibi mecbûrî tasarruflarla mülk sahibinin vazifeli olduğu yükümlülükler de olabilir. Ayrıca ihtikâr (stokçuluk) yasağı, zaruret halinde devletin fiyatlara müdahalesi (tes'îr) vb. gibi amme menfaatine bağlı tasarruf sınırlamaları vardır. Bundan başka şuf'ada komşu hakkına bağlı bir tasarruf sınırlamasıdır <br />
<br />
(Karaman, a.g.e., III, 91-92; M. Tahir b. Âşûr, Makâsıdü'ş-Şerî'atil-İslâmiyye, Tunus 1978, s. 154).]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bir şahsın elinde bulundurduğu malın kendisi ve menfaati ile birlikte ona ait olması, malın başka birisi ile ilişiğinin bulunmaması.<br />
<br />
Özel mülkiyet, İslamın icad ettiği bir hak değildir. İslâm, doğuşu esnasında özel mülkiyetle karşılaşmış ve onu kaldırmak yerine, mülkiyeti elde etme yollarını ıslah etmiş ve özel mülkiyet hakkı yanında bir de amme (kamu) mülkiyetini müesseseleştirmiştir (Fahri Demir, İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Ankara 1986, s. 127).<br />
<br />
Mutlak manada mülkiyetin sahibi Allah'tır. Allah malın yaratıcısı, hibe edeni ve rızık olarak vericisidir. Bu sebeple Kur'an-ı Kerim bu gerçeği Onlara Allah'ın size verdiği maldan verin..." (en-Nûr, 24/33); "Size rızık olarak verdiklerimizden infak edin" (el-Bakara, 2/254); Allah'ın bol olarak verdiği nimetinde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilakis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allahındır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır" (Âl-i İmrân, 3/180) gibi ayetlerde malı, gerçek sahibi olan kendisine izafe etmek suretiyle veya "...Allahın sizi vâris (halef) kıldığı şeylerden infakta bulunun..." (el-Hadîd, 57/7) ayetinde olduğu gibi malda insanın bir vekil veya halef yahut hazine emini durumunda olduğunu açıklayarak vurgulamaktadır. Bununla beraber malın gerçek sahibi olan Allah malı insana izafe etmektedir. İnsanın bir şeye malik olması demek, malın kendisi veya menfaati ile faydalanmaya başkalarından daha haklı olması demektir. Bu haklılık da kazanma, akit, miras ve benzeri gibi meşru mal elde etme vasıtalarından biri ile mala sahip olmaktan kaynaklanmaktadır (Yusuf el-Kardâvî, Fıkhuz-Zekât, Beyrut 1389/1969, I,127-129).<br />
<br />
Beşerin mülk edinmesinin sırrını Hz. Peygamber (s.a.s)'in "kim ölü bir araziyi ihya ederse o onundur" hadisini açıklarken Şah Veliyyullah ed-Dihlevî şöyle diyor: "Aslında herşey Allah'ın malıdır. Gerçekte mal üzerinde kimsenin bir hakkı yoktur. Fakat Allah Teâlâ toprak ve toprakta bulunanlardan faydalanmayı insanlara mübah kılınca, çalışıp kazanmak ve onu başkasına vermeyip kendi elinde tutmak durumu ortaya çıktı. Bu durumda başkasına zarar vermeyerek bir mal elde edene hiç kimsenin karşı koymaması şeklinde bir hüküm ortaya çıktı. İnsanlar birer yolcu ve yeryüzü de mescid veya konaklama tesisi (ribat) konumunda olduğundan, bunlar yolculara yapılan vakıf hükmündedir. Dolayısıyla onların hepsi yeryüzünün ortaklarıdır. Sırasıyla ilk gelen öne geçer. İnsanoğlunun birşeye malik olması demek, ondan faydalanma konusunda diğerlerinden daha haklı olması demektir" (Şah Veliyyullah ed-Dehlevî, Huccetullâhil-Bâliğa (nşr. Seyyid Sâbık), Kahire ts. (Dârul-Kütübil-Hadîse), II, 640-641).<br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'deki mülkiyet ile ilgili ayetler birbirine bağlı bir bütün teşkil eden üç gruba ayrılmaktadır. Birinci gruba giren ayetler göklerde ve yerde ne varsa hepsinin Allah'a ait olduğunu; ikinci gruba giren ayetler, malların topluma ait olduğunu; üçüncü grup ayetler ise, mal sahibi özel kişilerden bahsetmekte ve Allah'ın kişilere çeşitli mallar verdiğini ifade etmektedir. Birçok ayet ve hadisin ortaya koyduğu şu prensipler içinde meselenin kapalı bulunmadığı ortaya çıkacaktır:<br />
<br />
a) Her şeyi yoktan yaratan ve var eden Allah bunların gerçek manada sahibi ve malikidir.<br />
<br />
b) Herşeyin gerçek maliki ve sahibi olan Allah, gökte ve yerde ne varsa hepsini insanın istifadesi için yarattığını ifade etmiştir (el-Bakara, 2/29; Lokman, 31/20).<br />
<br />
c) İnsan, imtihan için geldiği bu dünyada, imtihanın bir parçası olarak, dünya nimetlerinin bir kısmına sahip ve malik olacaktır. Bu konuyu Allah Kur'an'da şöyle ifade etmektedir: "De ki, ey mülkün sahibi! Mülkü dilediğine verir, istediğinden de mülkü geri alırsın..." (Âl-i İmrân, 3/26); "Ve onlara, Allah'ın size verdiği malından verin..." (en-Nûr, 24/33); Allah'a ve Resulüne iman edin ve üzerine halifesi kıldığı (namına tasarruf selâhiyeti verdiği) şeyden harcayın. Sizden iman eden ve (Hak rızasına) harcayanlar için büyük mükâfat vardır" (el-Hadîd, 57/7).<br />
<br />
Bu ayetler ve prensipler çerçevesinde düşünüldüğü zaman varılacak netice şudur: Allah her şeyin yaratıcısı ve malikidir. Çeşitli nimet ve musîbetlerle imtihan etmek ve bunun neticesinde mükâfat yahut ceza vermek üzere insanlara dünya hayatını çeşitli dünya nimetlerini bahşetmiştir. İnsanların dünyadaki hâkimiyetleri ve bu arada mal, menfaat vb. üzerinde hâkimiyet manasına gelen mülkiyet hakları; hali fe ve vekil bırakmak, kendi namına kullanma, semeresinden faydalanma, tüketme gibi tasarruf selâhiyeti vermek esasına dayanmaktadır. İşte mülkün hem Allah'a hem de kul'a ait oluşu bu mana içinde tutarlılık ve bütünlük kazanmaktadır. "Allah'ın sizin için ayakta durma sebebi kıldığı mallarınızı sefihlere (akılsız, beyinsiz takımına) vermeyin..." (en-Nisa, 4/5) gibi ayetler ise husûsi mallardaki kamu hakkına ve bütün ümmete ait olan servet mefhumuna dikkat çekmekte, malın topluma ait olma yönüne aydınlık getirmektedir (Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1987, III, 31-32).<br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de, Namaz kılınız, zekât veriniz... (el Bakara, 2/43, 83, 110...); "Onların mallarında düşkün (sâil) ve çaresiz kalmış kişiler için belirli bir hak vardır" (el-Mearic, 70/25; ez-Zâriyât, 51/19); "Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler" (el-Bakara, 2/3; el-Enfal, 8/3; el-Hacc, 22/35;.el-Kasas, 28/54; eş-Şûra, 42/38), "Onların mallarından sadaka al ve böylece onları temizle" (et-Tevbe, 9/103), gibi özel mülkiyetle ilgili düzenlemelerin bulunduğu bir gerçektir.<br />
<br />
Bu Ayet-i Kerimelerde "mallarından al", rızık olarak kendilerine verdiklerimiz", "onların mallarında..." gibi ibareler özel mülkiyetin sübûtunu açıkça ifade etmektedir. Ayrıca mirasla ilgili hükümler de Kur'an-ı Kerîm'de geniş biçimde açıklanmaktadır (en-Nisâ, 4/7,11-12,172). Nisâ süresinin bu ayetlerinde ölen kimsenin geriye bıraktığı mirastan sözedilmekte ve bu malda yakınların belirlenen oranlarda paylarının bulunduğu bildirilmektedir. Bu durumda ölenin geriye bıraktığı malın onun mülkiyetinde olduğunu ve öldükten sonra da belirlenen kişilerin mülkiyetine geçtiğini görüyoruz. Yine faizi yasaklayan ayette "eğer faizden vazgeçip tevbe ederseniz ana paranız sizindir" (el-Bakara, 2/279) şeklindeki ifade de bu gerçeği beyan etmektedir. Böylece bünyesinde, en açık ve en teferruatlı şekilde mirasa, ticarete, borçlanmaya ve mali mükellefiyete (zekat, sadaka, infak...) yer veren sistemin özel mülkiyeti benimsediği açıktır (Fahri Demir, a.g.e., s. 129-132).<br />
<br />
Özel Mülkiyete Konu Olmayan Mallar<br />
<br />
Camiler, umumi yollar, umumi kütüphaneler, müzeler, denizler, nehirler vb. gibi bütün ümmetin malı sayılan ve her ferdin hakkının bulunduğu amme menfaatine tahsis edilmiş şeyler, su, ot ve ateş, ihya edilerek mülkiyeti iktisap edilmedikçe ölü arazi ve bir kısım madenler, hazine malları özel mülkiyete konu olmazlar. Vakıf malları, fukahanın çoğunluğuna göre Allah'ın mülküdür ve meşru sebep ve şekiller dışında bunları da kimse özel mülkiyetine alamaz (Karaman, a.g.e., III, 83).<br />
<br />
Özel Mülkiyetle İlgili Sınırlamalar<br />
<br />
1- Kullanma İle İlgili Sınırlamalar: İslâm, müslüman erkeklerin halis ipekten yapılmış iç ve dış giysileri giymelerini, bunları giyinmek üzere mülk edinmelerini, müslüman erkek ve kadınların altın ve gümüşten yapılmış alet, kap ve eşya kullanmalarını yasaklamıştır. Süslenme konusunda ise kadınlar bu madenlerden yapılmış süs eşyasını kullanabilirler (Buhârî, Eşribe, 28; Libas, 30, 35; Müslim, Libâs, 4-5, 23, 25-26, 52; Nesâî, Zînet, 40; Tirmizî, Libâs, 1; İbn Mâce, Libâs, 16,19, ...).<br />
<br />
2- Komşu Hakkı Sebebiyle İstifade Sınırlamaları<br />
<br />
a- Komşuya zarar vermemek: Kur'an-ı Kerim'de ve Hadîs-i şerîflerde komşuya zarar vermemek, komşuluk haklarını gözetmek, komşuya iyilikte bulunmak emir ve tavsiye edilmiştir (en-Nisa, 4/36; Buharî, Edeb, 28, 31; Müslim, Birr, 140-141; Ebû Davûd Edeb,123; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 168; III, 407, ...). Mülkiyet hakkından istifade komşuya zarar veriyorsa hukuken onun tasarrufu sınırlanabilir (Geniş bilgi için bk. Mecelle, md. 1197-1202, 1212).<br />
<br />
b- Komşunun zarûrî menfaatlerini karşılamak: Bu konu intîfa ve irtifak * hakları ile ilgilidir. Genellikle bu haklar, bir şahsa veya gayr-ı menkûl'e diğerinden çeşitli şekillerde faydalarıma imkânı vermektedir. Komşuya bu neviden hakların verilmesi İslam Hukuku'nun mülkiyet anlayışı ile bazı nasslara ve uygulamalara dayanmaktadır (bak. "Hakkul-İrtifâk", "Hakkul-Mecrâ", "Hakkul-Mesîl", "Hakkul-Mürür", "Hakku'ş-Şirb" maddeleri).<br />
<br />
3- Amme Menfaati İle İlgili İstifade Sınırlamaları<br />
<br />
a- Ammenin zarar görmemesi için: Umûmî menfaat husûsî menfaate, ammeye ait zarar husûsî zarara ağır basmaktadır (Mecelle, md., 26). Bu prensip şahısların mülkiyet haklarını amme menfaatine aykırı ve onların zararına sebep olacak şekilde kullanamayacaklarına da delalet etmektedir. Nitekim Mecelle 1213. maddesinde yolun iki tarafında evi olan kimsenin, birinden diğerine köprü yapamayacağını, 1214. maddesinde umûmî yola çıkıntı yapan sundurma, balkon vb. leri halka zarar verirse eski de olsa kaldırılacağını tanzim ederken bu prensipten hareket etmektedir.<br />
<br />
b- Mülkten istifade konusundaki amme hakkının gerçekleşmesi için: el-Mâun suresinde halka, ihtiyaç duydukları eşya, alet vb. lerini vermeyen kimseler şiddetle kınanmıştır (el-Mâun, 107/7). Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s) de "malda" zekâttan başka haklar bulunduğunu ifade etmiştir (Tirmizî, Zekât, 27; Dârimî, Zekât, 13; bk. Cessâs, Ahkâmül-Kur'an (nşr. M. Sadık Kamhâvî), Beyrut t.y., I, 161-164). Buna benzer nassların ışığında fukaha şu neticelere varmıştır:<br />
<br />
Her şahıs başkasına ait binaya yaslanmak, gölgesinden faydalanmak, ışığından istifade etmek, umumi yoldan gelip-geçenlerin kalabalıktan rahatsız olmaları halinde husûsi yoldan istifade etme hakları vardır. Bu sebeple özel yolun sahipleri aralarında anlaşarak bu yolu satamaz, paylaşamaz ve girişini kapayamaz (Mecelle, md. 1223). Giyecek, yiyecek, ısınacak maddeleri, oturacak yeri vb. temel ihtiyaçları başka türlü ve başka yerde bulma ve karşılama imkanı bulamayanlara, bunları fazlasıyla elinde bulunduranlar vermek mecburiyetindedirler. Tartışma, yalnızca bedel ile olup olmayacağı konusundadır.<br />
<br />
4- Mülkü Kullanmayı İhmal İle İlgili Sınırlamalar<br />
<br />
Devlet amme menfaati açısından zarûrî gördüğünde arazi sahiplerini işletmeye zorlar ve bunu yapmadıkları takdirde onlar adına kiraya vererek veya başka yollardan işletilmesini sağlar. Toplum için zarürî olan iş, hizmet ve müesseseleri de yeterince bulundurmak, işleri gereği halka hizmet veren husûsi şahısları gerektiği zaman iş yapmaya ve üretmeye zorlayabilir (H. Karaman, a.g.e., III, 82-91).<br />
<br />
Sahibinin, mülkü üzerindeki tasarruflarla ilgili bazı sınırlamalar da vardır. Bunlar küçüklük, akıl hastalığı, sefihlik, borçluluk ve iflas gibi sebeplerle mülk sahibinin şahsına bağlı kısıtlamalar olabileceği gibi, zekât, fitre, vasiyet gibi mecbûrî tasarruflarla mülk sahibinin vazifeli olduğu yükümlülükler de olabilir. Ayrıca ihtikâr (stokçuluk) yasağı, zaruret halinde devletin fiyatlara müdahalesi (tes'îr) vb. gibi amme menfaatine bağlı tasarruf sınırlamaları vardır. Bundan başka şuf'ada komşu hakkına bağlı bir tasarruf sınırlamasıdır <br />
<br />
(Karaman, a.g.e., III, 91-92; M. Tahir b. Âşûr, Makâsıdü'ş-Şerî'atil-İslâmiyye, Tunus 1978, s. 154).]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÖLÜM İDDETİ]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31480.html</link>
			<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 16:39:54 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31480.html</guid>
			<description><![CDATA[İddet, sözlükte; saymak, muayyen sayı, boşanan veya kocası ölen kadının bekleme süresi demektir. Bir terim olarak; evliliğin kocanın ölümü, boşanma veya fesih sebeplerinden birisiyle sona ermesi halinde, yeniden evlenebilmek için kadının beklemek zorunda olduğu süreyi ifade eder. Çoğulu "ideâ"tir. İddet süresi, genellikle aylar veya kadının hayız yahut temizlik günleri esas alınarak hesaplandığı için "sayma" ile ilgili bu terim kullanılmıştır.<br />
<br />
Ölüm iddeti, kocası ölen kadının yeniden evlenebilmek için beklemek zorunda olduğu süredir. Bu süre, kamerî aylara göre 4 ay 10 gündür. Ayette şöyle buyurulur: "Sizden, ölen ve geride eş bırakan erkeklerin eşleri dört ay on gün iddet beklerler" (el-Bakara, 2/234).<br />
<br />
Ayet-i kerime mutlak anlam taşıdığı için, kocanın karısıyla nikâh akdinden sonra cinsî temasta bulunup bulunmaması veya kadının hayız görecek bir çağda olup olmaması, hükmü değiştirmez. Kendisiyle cinsî temasta bulunulmamış eşin iddetten muaf tutulması yalnız boşanma hâline aittir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:<br />
<br />
"Ey iman edenler! Mümin kadınları nikâhlar, sonra da kendilerine dokunmadan boşarsanız; artık sizin onların üzerinde iddet sayma hakkınız yoktur" (el-Ahzâb, 33/49).<br />
<br />
Diğer yandan kocası ölen kadın hâmile ise, bu takdirde iddeti doğumla sona erer. Bu konuyu çözümleyen ayet şudur: Hâmile kadınların iddeti doğum yapmalarıyla tamamlanmış olur" (et-Talâk, 64/4).<br />
<br />
Dört ay on gün ölüm iddeti yalnız sahih olan ve kocanın ölümüne kadar da sahih olarak devam eden nikâha mahsustur. Eğer nikâh akdi fâsid olursa; kadın, Hanefî ve Hanbelîlere göre, hayız gören cinstense üç hayız; Mâlikî ve Şâfiîlere göre ise üç temizlik (tuhr) süresi iddet bekler. Çünkü iddet süresinin uzun tutulması evlilik nimetinin sona ermesinden doğan üzüntü yüzündendir. Bu üzüntü yalnız sahih nikâhta gerçekleşir. Kadın hayız gören cinsten değilse bekleme süresi üç aydır (et-Talâk, 64/4).<br />
<br />
Hz. Ali ve İbn Abbas'a göre, kocası ölen hâmile kadın iki iddetten uzun olanına uyar. Bunun anlamı, kadın dört ay on günden önce doğum yapsa da bu süreyi tamamlayacaktır. Ancak bu durumda iddetin doğumla sona ereceğine ait hadis de rivâyet edilmiştir. Sübay'atü Bintil-Hâris hâmile iken kocası ölmüş ve on gün sonra da doğum yapmıştır. Durumu Resulullah (s.a.s)'a sordu. Resul-u Ekrem, doğumla iddetin bittiğini ve dilerse yeniden evlenebileceğini bildirdi <br />
<br />
(eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VI, 286-287; el-Cassâs, Ahkâmü'l-Kur'an, Beyrut t.s, I, 441, 415; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', III, 190-193; İbnü'l-Hümâm, Fethul-Kadîr, III, 273 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, III, 80; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, II, 823 vd.; M.Zihni, Münâkehât ve Mufarekat, İstanbul 1906, s. 232 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 231-232).]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[İddet, sözlükte; saymak, muayyen sayı, boşanan veya kocası ölen kadının bekleme süresi demektir. Bir terim olarak; evliliğin kocanın ölümü, boşanma veya fesih sebeplerinden birisiyle sona ermesi halinde, yeniden evlenebilmek için kadının beklemek zorunda olduğu süreyi ifade eder. Çoğulu "ideâ"tir. İddet süresi, genellikle aylar veya kadının hayız yahut temizlik günleri esas alınarak hesaplandığı için "sayma" ile ilgili bu terim kullanılmıştır.<br />
<br />
Ölüm iddeti, kocası ölen kadının yeniden evlenebilmek için beklemek zorunda olduğu süredir. Bu süre, kamerî aylara göre 4 ay 10 gündür. Ayette şöyle buyurulur: "Sizden, ölen ve geride eş bırakan erkeklerin eşleri dört ay on gün iddet beklerler" (el-Bakara, 2/234).<br />
<br />
Ayet-i kerime mutlak anlam taşıdığı için, kocanın karısıyla nikâh akdinden sonra cinsî temasta bulunup bulunmaması veya kadının hayız görecek bir çağda olup olmaması, hükmü değiştirmez. Kendisiyle cinsî temasta bulunulmamış eşin iddetten muaf tutulması yalnız boşanma hâline aittir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:<br />
<br />
"Ey iman edenler! Mümin kadınları nikâhlar, sonra da kendilerine dokunmadan boşarsanız; artık sizin onların üzerinde iddet sayma hakkınız yoktur" (el-Ahzâb, 33/49).<br />
<br />
Diğer yandan kocası ölen kadın hâmile ise, bu takdirde iddeti doğumla sona erer. Bu konuyu çözümleyen ayet şudur: Hâmile kadınların iddeti doğum yapmalarıyla tamamlanmış olur" (et-Talâk, 64/4).<br />
<br />
Dört ay on gün ölüm iddeti yalnız sahih olan ve kocanın ölümüne kadar da sahih olarak devam eden nikâha mahsustur. Eğer nikâh akdi fâsid olursa; kadın, Hanefî ve Hanbelîlere göre, hayız gören cinstense üç hayız; Mâlikî ve Şâfiîlere göre ise üç temizlik (tuhr) süresi iddet bekler. Çünkü iddet süresinin uzun tutulması evlilik nimetinin sona ermesinden doğan üzüntü yüzündendir. Bu üzüntü yalnız sahih nikâhta gerçekleşir. Kadın hayız gören cinsten değilse bekleme süresi üç aydır (et-Talâk, 64/4).<br />
<br />
Hz. Ali ve İbn Abbas'a göre, kocası ölen hâmile kadın iki iddetten uzun olanına uyar. Bunun anlamı, kadın dört ay on günden önce doğum yapsa da bu süreyi tamamlayacaktır. Ancak bu durumda iddetin doğumla sona ereceğine ait hadis de rivâyet edilmiştir. Sübay'atü Bintil-Hâris hâmile iken kocası ölmüş ve on gün sonra da doğum yapmıştır. Durumu Resulullah (s.a.s)'a sordu. Resul-u Ekrem, doğumla iddetin bittiğini ve dilerse yeniden evlenebileceğini bildirdi <br />
<br />
(eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VI, 286-287; el-Cassâs, Ahkâmü'l-Kur'an, Beyrut t.s, I, 441, 415; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', III, 190-193; İbnü'l-Hümâm, Fethul-Kadîr, III, 273 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, III, 80; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, II, 823 vd.; M.Zihni, Münâkehât ve Mufarekat, İstanbul 1906, s. 232 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 231-232).]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[En Önemli  Bilgi]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31465.html</link>
			<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 11:26:02 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31465.html</guid>
			<description><![CDATA[<img class="postimage" src="http://img18.imageshack.us/img18/6227/yemekduas.jpg" border="0" alt="[Resim: yemekduas.jpg&#93;" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img class="postimage" src="http://img18.imageshack.us/img18/6227/yemekduas.jpg" border="0" alt="[Resim: yemekduas.jpg]" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Eylemsiz Bir İman Olamaz .]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31464.html</link>
			<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 23:07:37 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31464.html</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;"><span style="font-weight: bold;">Bazı kimseler «Allah'a ve Peygamber'e inandık ve direktiflerine uymayı kabul ettik» derler. Fakat bazıları bu sözlerinden sonra sırt çevirirler. Bunlar mü'min değildirler<br />
(Nur/47)<br />
<br />
Biz Müslümanlar olarak,kurtuluşumuz için bugün insanların çoğunluğunun uygulamış olduğu bin-bir çeşit,hile,tezgah,yalanlama,güzel görünümler,araya vasıtalar koyma,infaksız bir yaşam,gibi yanlış inanç ve eylemler ile değilde,İnsanın vahiy ile ortaya koyduğu Müslümanların diliyle “İman Ettim” demesi ile birlikte ibadet ve  amelleri yapmasını zorunlu kılar.<br />
<br />
Sorumluluk bilinci ile,Ahirette çetin bir hesabın olduğunu unutmadan,Bizi başarıya ve kurtuluşa eriştirecek olan Amel ve Allah’ın rahmeti ile,her şart ve ortamda dosdoğru bir yol izleyerek Kuran’ın emrettiği esaslara bağlı kalabilmektir,Sağlıklı ve Erdemli bir sonuç ancak ve ancak Allah’a kesin bir şekilde bağlanmak ile gerçekleştirilebilir.<br />
<br />
Allah’u teala kullarına,yaşamlarında uymaları gerekli olan emirleri, ilahi kitaplar ve peygamberler göndererek bildirmiştir. Yalnız göndermiş olduğu İlahi kitaplar,insanların kendi heva ve heveslerine dalmaları sonucu tahrifata uğramıştır.Bu ilahi kitaplar içinde Son Peygamber ve Hatem’ül enbiya olan Hz Muhammed (s.a.v)’e gönderilmiş olan Kuran’i Kerim Allah’ın hak olan sözü ile günümüze değin hiç bir bozulma ve tahrifata uğramadan gelen son kitaptır.<br />
<br />
İlahi kitabımız Kuran’i Kerim’in özünde Allah’a kulluk edilmesi ve Allah’a hiç bir şeyin ortak koşulmaması en önemli ilkedir.Bizler Müslüman’lar olarak İman edilmesi gereken hususları öğrenmek ile mükellefiz,iman ilkelerini öğrenebileceğimiz ilk kaynak Allah kelamı Kuran’dır.Kur’an ile birlikte Allah resulünün örnekliği,yaşamı,uygulamaları,açıklamaları bizlere doğru bir din anlayışı kazanmak için bir bütün olarak almak gereklidir.<br />
<br />
Kur’an dışında kalan bir çok kaynakta yanlışlar,hurafeler,karışma ihtimaline karşın en sağlam güvenip bilgi edineceğimiz kaynak Kuran’dır.Müslüman’lar olarak Kur’an’ın muhtevasını bilmek ve anlamak gerekmektedir.Kur’an’ın indirilmiş olduğu dil olan Arapçayı bilenler,Kur’an’ı orijinal dilinden öğrenmeli,bunun yanında Arapça bilmeyenler ise kendi dillerine çevrilmiş olan Meallerden okuyarak İmani hususlarda inanç kriterlerini Kur’an’dan öğrenmeye çalışmalı ve gayret sarf etmelidirler.<br />
<br />
.Her Müslüman O’nun içeriğini bilmek ve anlamak  zorundadır. Arapça bilenler, Kur’an’ın orijinal metninden, bilmeyenlerse bir Kur’an mealinden okuyarak inançla ilgili bilgileri Kur’an’dan öğrenmeye çalışmalıdır.Ancak, sadece İman etmek yeterli değildir,Bilinen hakikatler,yaşamın her sahasına geçirilerek imanı eylem ile pekiştirmektir.Kuran’i Kerim’de bu hususta Allah’u Teala şöyle buyurmaktadır :<br />
<br />
Biz, insanlar için bu Kitabı hak ile sana indirdik. Artık kim doğru yola gelirse kendi yararınadır; kim de saparsa kendi zararınadır. Sen onların üzerine vekil değilsin.<br />
(Zümer/41)<br />
<br />
Bu Kur'an bizim indirdiğimiz kutsal bir kitaptır. Ona uyunuz ve kötülüklerden sakınınız, ki, size merhamet edilsin.<br />
(Enam/155)<br />
<br />
Müslümanın inandık ve itaat demesi söz ile değil,Eylem ile hayatın her alanında kendini gösterebilmelidir.Doğru yola ve ya yanlış yola kendi iradesi ile olur,Allah bizlere eğriyi  doğruyu ayırt edebilen bakış açısı nasip etsin :</span></div>
<br />
ELİF CAN <br />
<br />
<font color="red">Linkleri Görmek için Üye olun yada giriş yapın<br />
<a href="member.php?action=register"><strong>Üye Ol</strong></a></font>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;"><span style="font-weight: bold;">Bazı kimseler «Allah'a ve Peygamber'e inandık ve direktiflerine uymayı kabul ettik» derler. Fakat bazıları bu sözlerinden sonra sırt çevirirler. Bunlar mü'min değildirler<br />
(Nur/47)<br />
<br />
Biz Müslümanlar olarak,kurtuluşumuz için bugün insanların çoğunluğunun uygulamış olduğu bin-bir çeşit,hile,tezgah,yalanlama,güzel görünümler,araya vasıtalar koyma,infaksız bir yaşam,gibi yanlış inanç ve eylemler ile değilde,İnsanın vahiy ile ortaya koyduğu Müslümanların diliyle “İman Ettim” demesi ile birlikte ibadet ve  amelleri yapmasını zorunlu kılar.<br />
<br />
Sorumluluk bilinci ile,Ahirette çetin bir hesabın olduğunu unutmadan,Bizi başarıya ve kurtuluşa eriştirecek olan Amel ve Allah’ın rahmeti ile,her şart ve ortamda dosdoğru bir yol izleyerek Kuran’ın emrettiği esaslara bağlı kalabilmektir,Sağlıklı ve Erdemli bir sonuç ancak ve ancak Allah’a kesin bir şekilde bağlanmak ile gerçekleştirilebilir.<br />
<br />
Allah’u teala kullarına,yaşamlarında uymaları gerekli olan emirleri, ilahi kitaplar ve peygamberler göndererek bildirmiştir. Yalnız göndermiş olduğu İlahi kitaplar,insanların kendi heva ve heveslerine dalmaları sonucu tahrifata uğramıştır.Bu ilahi kitaplar içinde Son Peygamber ve Hatem’ül enbiya olan Hz Muhammed (s.a.v)’e gönderilmiş olan Kuran’i Kerim Allah’ın hak olan sözü ile günümüze değin hiç bir bozulma ve tahrifata uğramadan gelen son kitaptır.<br />
<br />
İlahi kitabımız Kuran’i Kerim’in özünde Allah’a kulluk edilmesi ve Allah’a hiç bir şeyin ortak koşulmaması en önemli ilkedir.Bizler Müslüman’lar olarak İman edilmesi gereken hususları öğrenmek ile mükellefiz,iman ilkelerini öğrenebileceğimiz ilk kaynak Allah kelamı Kuran’dır.Kur’an ile birlikte Allah resulünün örnekliği,yaşamı,uygulamaları,açıklamaları bizlere doğru bir din anlayışı kazanmak için bir bütün olarak almak gereklidir.<br />
<br />
Kur’an dışında kalan bir çok kaynakta yanlışlar,hurafeler,karışma ihtimaline karşın en sağlam güvenip bilgi edineceğimiz kaynak Kuran’dır.Müslüman’lar olarak Kur’an’ın muhtevasını bilmek ve anlamak gerekmektedir.Kur’an’ın indirilmiş olduğu dil olan Arapçayı bilenler,Kur’an’ı orijinal dilinden öğrenmeli,bunun yanında Arapça bilmeyenler ise kendi dillerine çevrilmiş olan Meallerden okuyarak İmani hususlarda inanç kriterlerini Kur’an’dan öğrenmeye çalışmalı ve gayret sarf etmelidirler.<br />
<br />
.Her Müslüman O’nun içeriğini bilmek ve anlamak  zorundadır. Arapça bilenler, Kur’an’ın orijinal metninden, bilmeyenlerse bir Kur’an mealinden okuyarak inançla ilgili bilgileri Kur’an’dan öğrenmeye çalışmalıdır.Ancak, sadece İman etmek yeterli değildir,Bilinen hakikatler,yaşamın her sahasına geçirilerek imanı eylem ile pekiştirmektir.Kuran’i Kerim’de bu hususta Allah’u Teala şöyle buyurmaktadır :<br />
<br />
Biz, insanlar için bu Kitabı hak ile sana indirdik. Artık kim doğru yola gelirse kendi yararınadır; kim de saparsa kendi zararınadır. Sen onların üzerine vekil değilsin.<br />
(Zümer/41)<br />
<br />
Bu Kur'an bizim indirdiğimiz kutsal bir kitaptır. Ona uyunuz ve kötülüklerden sakınınız, ki, size merhamet edilsin.<br />
(Enam/155)<br />
<br />
Müslümanın inandık ve itaat demesi söz ile değil,Eylem ile hayatın her alanında kendini gösterebilmelidir.Doğru yola ve ya yanlış yola kendi iradesi ile olur,Allah bizlere eğriyi  doğruyu ayırt edebilen bakış açısı nasip etsin :</span></div>
<br />
ELİF CAN <br />
<br />
<font color="red">Linkleri Görmek için Üye olun yada giriş yapın<br />
<a href="member.php?action=register"><strong>Üye Ol</strong></a></font>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[YURDUM İNSANI:))]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31463.html</link>
			<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 22:32:55 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31463.html</guid>
			<description><![CDATA[**Aynı turizm şirketine ait iki otobüs, yolda karşılastı şoförler ellerini bırakıp birbirini selamladı 52 kişi öldü. Bitlis<br />
izafet.Com - fıkra değil gerçek <br />
**Asabi çoban ot yemeyen koyununu tüfeğin dipçiğiyle dövmeye başladı, tüfek ateş aldı çoban öldü. Bitlis<br />
<br />
**Odun kesmek için ağaca çıkan çiftçi, Nasreddin hoca fıkrasındaki gibi bindiği dalı kesmeye başladı. Farkettiğinde iş işten geçmişti dalla birlikte yere çakıldı hastanede öldü. Antalya<br />
<br />
<br />
**İki odayı yıkıp tek oda yapmak isteyen bir evsahibi, işi abarttı. Tek duvar için kazma yerine dinamit kullandı. Mahalleyi havaya uçurdu. Yaralandı Trabzon<br />
<br />
**Şaşkın köylü üç katlı evinin terasındaki kömürlükte buzağı beslemeye basladı. Buzağı büyüdü, 250 kiloluk dev bir inek oldu. bulunduğu odaya sığmayan inek, 3 katlı evden vinçle indirildi. Izmir<br />
<br />
**Karadenizli iki kardeş, çatıdaki hurdaları satmak istedi. Ağabey çatıya çıktı,demir yığınlarını asağıdaki kardeşine atmaya basladı. Kardeşi ise hepsini tuttu biri hariç: Buzdolabı... Onun da altında kalıp ağır yaralandı. Hastanede,"hızlı attı tutamadım" dedi. Izmir]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[**Aynı turizm şirketine ait iki otobüs, yolda karşılastı şoförler ellerini bırakıp birbirini selamladı 52 kişi öldü. Bitlis<br />
izafet.Com - fıkra değil gerçek <br />
**Asabi çoban ot yemeyen koyununu tüfeğin dipçiğiyle dövmeye başladı, tüfek ateş aldı çoban öldü. Bitlis<br />
<br />
**Odun kesmek için ağaca çıkan çiftçi, Nasreddin hoca fıkrasındaki gibi bindiği dalı kesmeye başladı. Farkettiğinde iş işten geçmişti dalla birlikte yere çakıldı hastanede öldü. Antalya<br />
<br />
<br />
**İki odayı yıkıp tek oda yapmak isteyen bir evsahibi, işi abarttı. Tek duvar için kazma yerine dinamit kullandı. Mahalleyi havaya uçurdu. Yaralandı Trabzon<br />
<br />
**Şaşkın köylü üç katlı evinin terasındaki kömürlükte buzağı beslemeye basladı. Buzağı büyüdü, 250 kiloluk dev bir inek oldu. bulunduğu odaya sığmayan inek, 3 katlı evden vinçle indirildi. Izmir<br />
<br />
**Karadenizli iki kardeş, çatıdaki hurdaları satmak istedi. Ağabey çatıya çıktı,demir yığınlarını asağıdaki kardeşine atmaya basladı. Kardeşi ise hepsini tuttu biri hariç: Buzdolabı... Onun da altında kalıp ağır yaralandı. Hastanede,"hızlı attı tutamadım" dedi. Izmir]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[(H)ÜZÜN VE LAL]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31412.html</link>
			<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 20:25:57 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31412.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">                               HÜZÜN VE LAL<br />
<br />
Çocuktum. Her şeyin yalansız, günahsız ve de hesapsızca yaşandığı yıllardı. Doyasıya bir çocukluk yaşayamadığımı söyleyecek olsam, şuracıkta taş olurum.<br />
<br />
Okul sonrası, gün boyunca tek mesai yerim sokaklardı. Şimdilerde ise, işe gidip gelmek dışında evden çıkmam sadece mucize. Bunun adı doymuşluk mu, bıkkınlık mı yoksa zamanı gelmiş bir yaşlılık alamet-i farikası mı bilemedim.<br />
<br />
En çok da arka sokakları severdim. Yani evimize en uzak sokakları. Kendi sokağımızdaki evlerin hepsi dip dibeydi. Mahalleli Seher Teyze, Sabahat Abla, Adalet Hanım ve annem arasındaki sıkı bağ, benim için her daim kırılması gereken bir ablukaydı. “Associated-Press” bile onlar kadar hızlı çalışamazdı. Gün içinde işlediğim suçların tüm listesi, bilirdim ki benden evvel evdeydi. Neyse ki kıvrak zekâm sayesinde durumu fark etmem fazla zor olmamıştı. Ve tabii çözüm bulmam da. Her sabah aynı heyecanla özgür kuşların kanatlarına takılıp, gözümü arka mahallede açmanın tadı hiçbir şeye benzemezdi.<br />
<br />
Arka mahalle serüvenimin başını pek hatırlamam. Fakat ne kadar istemiş olsam da unutamadığım, hafızama mıh gibi çakılmış arka mahalleye ait öyle bir sahne var ki….<br />
<br />
Bizim mahallelinin etnik kökeni tamamen Türk’tü. Ben ise her ne kadar ruhum çingene olsa da Türk, Kürt ve Arap kökenli bir kırmaydım. Arka mahallenin tamamı Kürtlerden oluşuyordu. Beni oraya kan mı çekiyordu, yoksa bizim mahallenin illallah ettiren baskısı mı itiyordu bilinmez, kendimi daha çok oraya ait hissediyordum.<br />
<br />
O mahallede en sevdiğim çocuklar ise Hasret ve Gurbet adlı kız kardeşlerdi. Bu kızların isimleri kulağıma nedense hoş gelirdi. Tevatüre göre bizimkiler babaları askerdeyken dünyaya geldikleri için, sılaya gelen bir asker mektubundaki temenni, isimlerini belirlemede önemli bir etken olmuş.<br />
<br />
On iki çocuklu kalabalık bir aileydiler. Onlara duyduğum sıcaklık sadece bu iki kız kardeşle de kalmaz, tüm aileyi sarardı. Evlerinin önündeki yüksek duvarlarla örülmüş o koca avlu ise bambaşka bir dünyaydı benim için. Gönül bağımın bir diğer sebebi de, bu geniş ailenin en yaşlı adamı Muhsin Dede idi.<br />
<br />
Muhsin Dede, ak sakallı, iri kıyım, seksenine merdiven dayamış fakat zamana meydan okuyan insanların dinçliğiyle yaşayan, müşfik bir bilgeydi. Onun yanındayken kendimi, koca bir dağın eteklerine tutunmaya çabalayan bir tutam çalı çırpıya benzetirdim. Böyle bir güveni,  insan hayatı boyunca kaç kişide bulabilirdi ki?<br />
<br />
Her iki dedemi de tanıma fırsatı bulamadığımdan olsa gerek, Muhsin Dede’nin varlığı çocukluk yıllarımın önemli bir boşluğunu doldurmuştur.<br />
<br />
Ne vakit yanına gitsem, etrafına örülmüş bir çocuk çemberinin içinde bulurdum muhteremi. Özellikle güneşin yüzünü gösterdiği zamanlarda güneşlenmek bahanesiyle sokak kapısının önüne attığı tahta sandalyesine oturur, tatlı muhabbetiyle kendi torunları dahil mahallenin tüm çocuklarını etrafına toplamayı başarırdı.<br />
<br />
Bugün şehirli insanların diline doladığı pozitif enerji, sinerji, kişisel gelişim, secret, ışık, sevgi dili ve iletişime dahil daha ne varsa hepsini bünyesinde toplamıştı. Şimdi hayatta olsa, sanırım bu anlattıklarıma önce kahkahalarla güler, sonra da “O da neymiş hele, insan insanı sevdi mi, başka şeye ne hacet?” deyiverirdi.<br />
<br />
Ezan sesini duyar duymaz, neredeyse kendisiyle özdeşleşmiş tahta sandalyesinden büyük bir teslimiyetle kalkar, kırmızı ibriğini avluya bakan pencerenin önünden alır, etrafındaki çocuk çemberini yarıp emin adımlarla bahçenin köşesine doğru yol alırdı. En sevdiğimiz bölüm de burasıydı işte. Çünkü eline su dökme işi için, her gün ayrı bir çocuğu seçerdi. Abdestini alma niyetiyle ne zaman ayaklanacak olsa, hepimiz derin bir sessizliğe gömülürdük.<br />
<br />
Bir yaz günüydü. Güneşin, yüzgörümlüğünü yeni takmış mahcup bir gelin edasıyla yüzünü göstermeye başladığı saatlerdi. Annem bana izin vermediği halde arka mahalleye gitmek için pür telaş evden çıktığım, arkamdan fırlayan terliğe aldırış etmeden firar ettiğim bir gün..<br />
<br />
Muhsin Dede belki de çoktan çıkmıştı kapının önüne. Bekletmek yakışık almazdı. Kimbilir yine ne masallar anlatacak, ne komiklikler yapacaktı bize. Peki ya bu gün hangimizi seçecekti ibrik tutmaya? Belki de günün şanslısı bendim. Bir heyecanı düşlemek, onu yaşamaktan hep daha efsunlu gelmiştir bana.<br />
<br />
Ya henüz kapıya çıkmadıysa? O zaman kapıda mı bekleyecektim? Olsun beklerdim. İşimin adı neydi ki. Geri de dönemezdim. Annem döndüğümü görse, alimallah akşama kadar dışarı salmazdı daha beni.<br />
<br />
Arka mahalleye varıncaya kadar “Allah’ım! Muhsin Dede inşallah kapıya çıkmıştır!” diye dua ettim.<br />
<br />
Ve nihayet menzile vardım. Koşmaktan nefesim kesilmişti. Az soluklandım. Sokak kapısının önünde yoktu Muhsin Dede. Korku ve ümit arasında bir süre gittim geldim. Fakat sandalyesi dış kapının önündeydi. Demek ki güne başlamıştı. Bu durum yüreğime su serpmişti.<br />
<br />
Eli kulağındadır deyip beklemeye koyuldum. Baktım ses seda yok, dayanamayıp hafif aralık bırakılmış bahçe kapısından içeri süzüldüm. Bahçedeydim. Gördüğüm manzara hayatımın en unutulmaz sahnelerinden biri olacaktı .<br />
<br />
O an nerede, ne yapıyor olduğumu bir türlü kavrayamıyordum. Beynimi delen koca bir uğultuya teslim olmuştum. Bahçede sadece Muhsin Dede ve ben vardık. Avlunun ortasına çakılmış kalmıştım. Ayak bileklerimin üzerine beton dökülmüştü sanki. Ne kaçabiliyor, ne de kımıldayabiliyordum. Muhsin Dede ise sarı boyalı evlerinin avluya bakan penceresine asılmış boş bir çuvaldan farksızdı. Hani uykunuzda üzerinize biri çullanır, akabinde çığlık çığlığa bağırmak istersiniz fakat bir gıdım sesiniz çıkmaz ya! Öyleydim.<br />
<br />
Kalakalmıştım. Muhsin Dede, o heybetli bedenini bir kayışla pencerenin demir parmaklıklarına asmıştı..<br />
<br />
Bakışları ilk kez içimi üşütüyordu..<br />
<br />
Yüreğimdeki tüm umut güvercinleri sürü halinde gökyüzüne uçmuş, yerini uğursuz baykuşlara bırakmıştı.<br />
<br />
Sonrası ise yoğun bir sis perdesi. Muhsin Dede bunu niye yapmıştı hiç anlayamadık. Hayatı boyunca içine yığdıklarını belki de bu şekilde anlatmaya çalışmıştı geride kalanlara.<br />
<br />
 </span>                                            <font color="red">Linkleri Görmek için Üye olun yada giriş yapın<br />
<a href="member.php?action=register"><strong>Üye Ol</strong></a></font>  NilgüN]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">                               HÜZÜN VE LAL<br />
<br />
Çocuktum. Her şeyin yalansız, günahsız ve de hesapsızca yaşandığı yıllardı. Doyasıya bir çocukluk yaşayamadığımı söyleyecek olsam, şuracıkta taş olurum.<br />
<br />
Okul sonrası, gün boyunca tek mesai yerim sokaklardı. Şimdilerde ise, işe gidip gelmek dışında evden çıkmam sadece mucize. Bunun adı doymuşluk mu, bıkkınlık mı yoksa zamanı gelmiş bir yaşlılık alamet-i farikası mı bilemedim.<br />
<br />
En çok da arka sokakları severdim. Yani evimize en uzak sokakları. Kendi sokağımızdaki evlerin hepsi dip dibeydi. Mahalleli Seher Teyze, Sabahat Abla, Adalet Hanım ve annem arasındaki sıkı bağ, benim için her daim kırılması gereken bir ablukaydı. “Associated-Press” bile onlar kadar hızlı çalışamazdı. Gün içinde işlediğim suçların tüm listesi, bilirdim ki benden evvel evdeydi. Neyse ki kıvrak zekâm sayesinde durumu fark etmem fazla zor olmamıştı. Ve tabii çözüm bulmam da. Her sabah aynı heyecanla özgür kuşların kanatlarına takılıp, gözümü arka mahallede açmanın tadı hiçbir şeye benzemezdi.<br />
<br />
Arka mahalle serüvenimin başını pek hatırlamam. Fakat ne kadar istemiş olsam da unutamadığım, hafızama mıh gibi çakılmış arka mahalleye ait öyle bir sahne var ki….<br />
<br />
Bizim mahallelinin etnik kökeni tamamen Türk’tü. Ben ise her ne kadar ruhum çingene olsa da Türk, Kürt ve Arap kökenli bir kırmaydım. Arka mahallenin tamamı Kürtlerden oluşuyordu. Beni oraya kan mı çekiyordu, yoksa bizim mahallenin illallah ettiren baskısı mı itiyordu bilinmez, kendimi daha çok oraya ait hissediyordum.<br />
<br />
O mahallede en sevdiğim çocuklar ise Hasret ve Gurbet adlı kız kardeşlerdi. Bu kızların isimleri kulağıma nedense hoş gelirdi. Tevatüre göre bizimkiler babaları askerdeyken dünyaya geldikleri için, sılaya gelen bir asker mektubundaki temenni, isimlerini belirlemede önemli bir etken olmuş.<br />
<br />
On iki çocuklu kalabalık bir aileydiler. Onlara duyduğum sıcaklık sadece bu iki kız kardeşle de kalmaz, tüm aileyi sarardı. Evlerinin önündeki yüksek duvarlarla örülmüş o koca avlu ise bambaşka bir dünyaydı benim için. Gönül bağımın bir diğer sebebi de, bu geniş ailenin en yaşlı adamı Muhsin Dede idi.<br />
<br />
Muhsin Dede, ak sakallı, iri kıyım, seksenine merdiven dayamış fakat zamana meydan okuyan insanların dinçliğiyle yaşayan, müşfik bir bilgeydi. Onun yanındayken kendimi, koca bir dağın eteklerine tutunmaya çabalayan bir tutam çalı çırpıya benzetirdim. Böyle bir güveni,  insan hayatı boyunca kaç kişide bulabilirdi ki?<br />
<br />
Her iki dedemi de tanıma fırsatı bulamadığımdan olsa gerek, Muhsin Dede’nin varlığı çocukluk yıllarımın önemli bir boşluğunu doldurmuştur.<br />
<br />
Ne vakit yanına gitsem, etrafına örülmüş bir çocuk çemberinin içinde bulurdum muhteremi. Özellikle güneşin yüzünü gösterdiği zamanlarda güneşlenmek bahanesiyle sokak kapısının önüne attığı tahta sandalyesine oturur, tatlı muhabbetiyle kendi torunları dahil mahallenin tüm çocuklarını etrafına toplamayı başarırdı.<br />
<br />
Bugün şehirli insanların diline doladığı pozitif enerji, sinerji, kişisel gelişim, secret, ışık, sevgi dili ve iletişime dahil daha ne varsa hepsini bünyesinde toplamıştı. Şimdi hayatta olsa, sanırım bu anlattıklarıma önce kahkahalarla güler, sonra da “O da neymiş hele, insan insanı sevdi mi, başka şeye ne hacet?” deyiverirdi.<br />
<br />
Ezan sesini duyar duymaz, neredeyse kendisiyle özdeşleşmiş tahta sandalyesinden büyük bir teslimiyetle kalkar, kırmızı ibriğini avluya bakan pencerenin önünden alır, etrafındaki çocuk çemberini yarıp emin adımlarla bahçenin köşesine doğru yol alırdı. En sevdiğimiz bölüm de burasıydı işte. Çünkü eline su dökme işi için, her gün ayrı bir çocuğu seçerdi. Abdestini alma niyetiyle ne zaman ayaklanacak olsa, hepimiz derin bir sessizliğe gömülürdük.<br />
<br />
Bir yaz günüydü. Güneşin, yüzgörümlüğünü yeni takmış mahcup bir gelin edasıyla yüzünü göstermeye başladığı saatlerdi. Annem bana izin vermediği halde arka mahalleye gitmek için pür telaş evden çıktığım, arkamdan fırlayan terliğe aldırış etmeden firar ettiğim bir gün..<br />
<br />
Muhsin Dede belki de çoktan çıkmıştı kapının önüne. Bekletmek yakışık almazdı. Kimbilir yine ne masallar anlatacak, ne komiklikler yapacaktı bize. Peki ya bu gün hangimizi seçecekti ibrik tutmaya? Belki de günün şanslısı bendim. Bir heyecanı düşlemek, onu yaşamaktan hep daha efsunlu gelmiştir bana.<br />
<br />
Ya henüz kapıya çıkmadıysa? O zaman kapıda mı bekleyecektim? Olsun beklerdim. İşimin adı neydi ki. Geri de dönemezdim. Annem döndüğümü görse, alimallah akşama kadar dışarı salmazdı daha beni.<br />
<br />
Arka mahalleye varıncaya kadar “Allah’ım! Muhsin Dede inşallah kapıya çıkmıştır!” diye dua ettim.<br />
<br />
Ve nihayet menzile vardım. Koşmaktan nefesim kesilmişti. Az soluklandım. Sokak kapısının önünde yoktu Muhsin Dede. Korku ve ümit arasında bir süre gittim geldim. Fakat sandalyesi dış kapının önündeydi. Demek ki güne başlamıştı. Bu durum yüreğime su serpmişti.<br />
<br />
Eli kulağındadır deyip beklemeye koyuldum. Baktım ses seda yok, dayanamayıp hafif aralık bırakılmış bahçe kapısından içeri süzüldüm. Bahçedeydim. Gördüğüm manzara hayatımın en unutulmaz sahnelerinden biri olacaktı .<br />
<br />
O an nerede, ne yapıyor olduğumu bir türlü kavrayamıyordum. Beynimi delen koca bir uğultuya teslim olmuştum. Bahçede sadece Muhsin Dede ve ben vardık. Avlunun ortasına çakılmış kalmıştım. Ayak bileklerimin üzerine beton dökülmüştü sanki. Ne kaçabiliyor, ne de kımıldayabiliyordum. Muhsin Dede ise sarı boyalı evlerinin avluya bakan penceresine asılmış boş bir çuvaldan farksızdı. Hani uykunuzda üzerinize biri çullanır, akabinde çığlık çığlığa bağırmak istersiniz fakat bir gıdım sesiniz çıkmaz ya! Öyleydim.<br />
<br />
Kalakalmıştım. Muhsin Dede, o heybetli bedenini bir kayışla pencerenin demir parmaklıklarına asmıştı..<br />
<br />
Bakışları ilk kez içimi üşütüyordu..<br />
<br />
Yüreğimdeki tüm umut güvercinleri sürü halinde gökyüzüne uçmuş, yerini uğursuz baykuşlara bırakmıştı.<br />
<br />
Sonrası ise yoğun bir sis perdesi. Muhsin Dede bunu niye yapmıştı hiç anlayamadık. Hayatı boyunca içine yığdıklarını belki de bu şekilde anlatmaya çalışmıştı geride kalanlara.<br />
<br />
 </span>                                            <font color="red">Linkleri Görmek için Üye olun yada giriş yapın<br />
<a href="member.php?action=register"><strong>Üye Ol</strong></a></font>  NilgüN]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Malezya]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31410.html</link>
			<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 18:03:05 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31410.html</guid>
			<description><![CDATA[Malezya, Müslümanların genel nüfusun yaklaşık % 55'ini oluşturduğu bir ülke olmasına rağmen İslami hareketin güçlü olduğu ülkelerden biridir. Ancak son zamanlarda bu ülkedeki İslami oluşumlardan ABIM'in lideri Enver İbrahim'in bazı iftiralarla hapse atılması ve ardından yaşanan bazı gelişmeler bu ülkeyle ilgili çeşitli tartışmaları da gündeme getirdi. Gerek bu tartışmalar ve gerekse genel yapısı itibariyle Malezya'nın tanınmasına ihtiyaç olduğunu düşünüyor ve bu sayımızın İslam Coğrafyası bölümünde bu ülkeyi tanıtıyoruz.<br />
<br />
Malezya Hakkında Genel Bilgiler<br />
<br />
Resmi adı: Malezya<br />
<br />
Başkenti: Kuala Lumpur (Nüfusu: 800.000)<br />
<br />
Diğer önemli şehirleri: Ipoh, Pinang (George Town), Johor Baharu, Kelang, Kuala Terengganu, Port Kelang, Taiping, Kota Baharu, Seremban, Kuantan, Kuching, Kota Kinabalu,<br />
<br />
Yüzölçümü: 330.434 km2.<br />
<br />
Nüfusu: 22.500.000 (1999 tahmini). Nüfusun % 43'ü şehirlerde yaşamaktadır.<br />
<br />
Nüfus artış hızı: % 2.4<br />
<br />
Etnik yapı: Malezya'da en kalabalık etnik kitle nüfusun % 49'unu oluşturan Malaylardır. Malaylar Singapur, Endonezya, Tayland ve Madagaskar'a da yayılmışlardır. Konuştukları Malayca Endonezya diline çok yakındır. Malezya'daki Malayların tamamı Müslümandır. İkinci büyük etnik unsur % 35 orana sahip olan Çinlilerdir. Çinlilerin içinde az sayıda Müslüman vardır. Çoğunluğu Budist, bir kısmı hıristiyandır. % 10 oranında da Hindistanlı vardır. Hindistanlıların da az bir kısmı Müslüman, çoğunluğu Hindudur. Çinliler ve Hindistanlılar Çin'den ve Hindistan'dan gelmiş olan göçmenlerdir, Malezya'nın yerlisi değildirler. % 3.1 oranında Cavalı vardır. Cavalıların tamamı Müslümandır. Geriye kalan nüfusu şu etnik unsurlar oluşturur: Minangkabu (% 0.8), Sama (% 0.8), Melanau (% 0.4), Güney Asyalı (% 0.35), Bugi (% 0.2), Kalabit, Hui, Molbog. Bu etnik unsurların büyük çoğunluğu Müslüman, bir kısmı da hıristiyan veya yerel dinlere mensuptur.<br />
<br />
Dil: Resmi dil Malayca'dır. İngilizce ve Arapça da geçerli dillerdir. Tamilce ve Çince başta olmak üzere çeşitli etnik unsurların dilleri de konuşulmaktadır.<br />
<br />
Din: Resmi din İslâm'dır. Halkın % 55'i Müslümandır. Müslümanlar genellikle sünni ve hanefidirler. % 17 oranında budist, % 11.6 konfüçyanist (Çin dini mensubu), % 7 oranında hindu, % 6 oranında hıristiyan vardır. Kalan nüfus ise değişik yerel dinlere mensuptur.<br />
<br />
Coğrafi durumu: Güneydoğu Asya ülkelerinden olan Malezya, kuzeyden Tayland, Güney Çin Denizi ve Brunei, doğudan Selebes Gölü, güneyden Endonezya, Singapur ve Malakka Boğazı, batıdan Hint Okyanusu'yla bitişik olan Andaman Denizi'yle çevrilidir. Akarsu bakımından oldukça zengindir. En önemli akarsuları Rejang, Ketantan, Sai Perak ve Sai Rompin ırmaklarıdır. Malezya toprakları iki büyük kara parçasıyla bunların arasındaki Güney Çin Denizi içinde yer alan adalardan meydana gelir. İki büyük kara parçası Batı Malezya ve Doğu Malezya'dır. Batı Malezya bir yarımada şeklindedir ve ince bir kara bağlantısıyla şimdiki adı Tayland olan Siyam'a bağlıdır. Doğu Malezya, büyük bir kısmı Endonezya hâkimiyetinde olan Borneo adasının içindedir. Topraklarının % 30'u tarım alanı, % 61'i ormandır. Malezya'da bol yağmurlu ve tropikal bir iklim hâkimdir. Doğu Malezya, Batı Malezya'dan daha yağışlıdır.<br />
<br />
Yönetim şekli: Malezya krallıkla yönetilen ve çok partili demokratik sisteme dayalı bir konfederasyondur. Konfederasyonu oluşturan federal eyaletler de krallıkla yönetilir. Batı Malezya'da bulunan eyaletlerin krallarından biri dört yıllığına genel kral yani "yüce başkan" seçilir. Ülke 31 Ağustos 1957'de yürürlüğe konan anayasayla yönetilmektedir. İki meclisli bir parlamenter sistem uygulanmaktadır. Birinci meclis 69, ikinci meclis 180 üyeden oluşur. Bu meclislerin üyeleri serbest genel seçimlerle belirlenir. Malezya, BM, İKÖ (İslâm Konferansı Örgütü), Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği, İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth), Uluslararası Para Fonu (IMF), İslâm Kalkınma Bankası gibi uluslararası örgütlere üyedir.<br />
<br />
Siyasi partiler: Malezya'nın başta gelen siyasi partileri şunlardır:<br />
<br />
Birleşik Malay Milli Organizasyonu (UMNO): Malezya'nın bağımsızlığından önce kurulmuştur. Hâlen ülkenin önde gelen partilerindendir. Bağımsızlık sonrasında ilk hükümeti kurdu. Zaman zaman Malezya İslâm Partisi (PAS)'yle koalisyona girdi. Kuruluşunda dinin önemini vurguluyor ancak Batı tipi bir laikliği benimsiyordu. Bir ara partiye giren bazı İslâmcı aydınların etkisiyle devlet kurumlarında İslâmizasyona olumlu bakıyordu. Halen iktidarda olan bu parti İslamizasyona yine engel olmuyorsa da İslami hareketin önünü tıkamaya çalışıyor. Bunda Batılı güçlerin önemli rolünün olduğu söylenebilir. Malezya'yı Batı'nın kucağına iten en önemli gelişme ise bu ülkeyi ekonomik yönden ciddi şekilde sarsan Asya krizi olmuştur. UMNO'nun şu anki genel başkanı başbakan Mahatir Muhammed'dir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Malezya, Müslümanların genel nüfusun yaklaşık % 55'ini oluşturduğu bir ülke olmasına rağmen İslami hareketin güçlü olduğu ülkelerden biridir. Ancak son zamanlarda bu ülkedeki İslami oluşumlardan ABIM'in lideri Enver İbrahim'in bazı iftiralarla hapse atılması ve ardından yaşanan bazı gelişmeler bu ülkeyle ilgili çeşitli tartışmaları da gündeme getirdi. Gerek bu tartışmalar ve gerekse genel yapısı itibariyle Malezya'nın tanınmasına ihtiyaç olduğunu düşünüyor ve bu sayımızın İslam Coğrafyası bölümünde bu ülkeyi tanıtıyoruz.<br />
<br />
Malezya Hakkında Genel Bilgiler<br />
<br />
Resmi adı: Malezya<br />
<br />
Başkenti: Kuala Lumpur (Nüfusu: 800.000)<br />
<br />
Diğer önemli şehirleri: Ipoh, Pinang (George Town), Johor Baharu, Kelang, Kuala Terengganu, Port Kelang, Taiping, Kota Baharu, Seremban, Kuantan, Kuching, Kota Kinabalu,<br />
<br />
Yüzölçümü: 330.434 km2.<br />
<br />
Nüfusu: 22.500.000 (1999 tahmini). Nüfusun % 43'ü şehirlerde yaşamaktadır.<br />
<br />
Nüfus artış hızı: % 2.4<br />
<br />
Etnik yapı: Malezya'da en kalabalık etnik kitle nüfusun % 49'unu oluşturan Malaylardır. Malaylar Singapur, Endonezya, Tayland ve Madagaskar'a da yayılmışlardır. Konuştukları Malayca Endonezya diline çok yakındır. Malezya'daki Malayların tamamı Müslümandır. İkinci büyük etnik unsur % 35 orana sahip olan Çinlilerdir. Çinlilerin içinde az sayıda Müslüman vardır. Çoğunluğu Budist, bir kısmı hıristiyandır. % 10 oranında da Hindistanlı vardır. Hindistanlıların da az bir kısmı Müslüman, çoğunluğu Hindudur. Çinliler ve Hindistanlılar Çin'den ve Hindistan'dan gelmiş olan göçmenlerdir, Malezya'nın yerlisi değildirler. % 3.1 oranında Cavalı vardır. Cavalıların tamamı Müslümandır. Geriye kalan nüfusu şu etnik unsurlar oluşturur: Minangkabu (% 0.8), Sama (% 0.8), Melanau (% 0.4), Güney Asyalı (% 0.35), Bugi (% 0.2), Kalabit, Hui, Molbog. Bu etnik unsurların büyük çoğunluğu Müslüman, bir kısmı da hıristiyan veya yerel dinlere mensuptur.<br />
<br />
Dil: Resmi dil Malayca'dır. İngilizce ve Arapça da geçerli dillerdir. Tamilce ve Çince başta olmak üzere çeşitli etnik unsurların dilleri de konuşulmaktadır.<br />
<br />
Din: Resmi din İslâm'dır. Halkın % 55'i Müslümandır. Müslümanlar genellikle sünni ve hanefidirler. % 17 oranında budist, % 11.6 konfüçyanist (Çin dini mensubu), % 7 oranında hindu, % 6 oranında hıristiyan vardır. Kalan nüfus ise değişik yerel dinlere mensuptur.<br />
<br />
Coğrafi durumu: Güneydoğu Asya ülkelerinden olan Malezya, kuzeyden Tayland, Güney Çin Denizi ve Brunei, doğudan Selebes Gölü, güneyden Endonezya, Singapur ve Malakka Boğazı, batıdan Hint Okyanusu'yla bitişik olan Andaman Denizi'yle çevrilidir. Akarsu bakımından oldukça zengindir. En önemli akarsuları Rejang, Ketantan, Sai Perak ve Sai Rompin ırmaklarıdır. Malezya toprakları iki büyük kara parçasıyla bunların arasındaki Güney Çin Denizi içinde yer alan adalardan meydana gelir. İki büyük kara parçası Batı Malezya ve Doğu Malezya'dır. Batı Malezya bir yarımada şeklindedir ve ince bir kara bağlantısıyla şimdiki adı Tayland olan Siyam'a bağlıdır. Doğu Malezya, büyük bir kısmı Endonezya hâkimiyetinde olan Borneo adasının içindedir. Topraklarının % 30'u tarım alanı, % 61'i ormandır. Malezya'da bol yağmurlu ve tropikal bir iklim hâkimdir. Doğu Malezya, Batı Malezya'dan daha yağışlıdır.<br />
<br />
Yönetim şekli: Malezya krallıkla yönetilen ve çok partili demokratik sisteme dayalı bir konfederasyondur. Konfederasyonu oluşturan federal eyaletler de krallıkla yönetilir. Batı Malezya'da bulunan eyaletlerin krallarından biri dört yıllığına genel kral yani "yüce başkan" seçilir. Ülke 31 Ağustos 1957'de yürürlüğe konan anayasayla yönetilmektedir. İki meclisli bir parlamenter sistem uygulanmaktadır. Birinci meclis 69, ikinci meclis 180 üyeden oluşur. Bu meclislerin üyeleri serbest genel seçimlerle belirlenir. Malezya, BM, İKÖ (İslâm Konferansı Örgütü), Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği, İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth), Uluslararası Para Fonu (IMF), İslâm Kalkınma Bankası gibi uluslararası örgütlere üyedir.<br />
<br />
Siyasi partiler: Malezya'nın başta gelen siyasi partileri şunlardır:<br />
<br />
Birleşik Malay Milli Organizasyonu (UMNO): Malezya'nın bağımsızlığından önce kurulmuştur. Hâlen ülkenin önde gelen partilerindendir. Bağımsızlık sonrasında ilk hükümeti kurdu. Zaman zaman Malezya İslâm Partisi (PAS)'yle koalisyona girdi. Kuruluşunda dinin önemini vurguluyor ancak Batı tipi bir laikliği benimsiyordu. Bir ara partiye giren bazı İslâmcı aydınların etkisiyle devlet kurumlarında İslâmizasyona olumlu bakıyordu. Halen iktidarda olan bu parti İslamizasyona yine engel olmuyorsa da İslami hareketin önünü tıkamaya çalışıyor. Bunda Batılı güçlerin önemli rolünün olduğu söylenebilir. Malezya'yı Batı'nın kucağına iten en önemli gelişme ise bu ülkeyi ekonomik yönden ciddi şekilde sarsan Asya krizi olmuştur. UMNO'nun şu anki genel başkanı başbakan Mahatir Muhammed'dir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Pakistan]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31409.html</link>
			<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 18:00:52 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31409.html</guid>
			<description><![CDATA[Pakistan İslam coğrafyasının önemli ülkelerinden biridir. Geçtiğimiz ay gerçekleştirilen askeri darbe sebebiyle yeniden gündeme gelip tartışılır oldu. Darbeyle ilgili gelişmeleri ve bu konudaki tespitlerimizi "Dünya Gündemi" bölümümüzde verdik. Bununla birlikte Pakistan'ın daha yakından tanınmasını sağlamak amacıyla bu ayki "İslam Coğrafyası" bölümümüzde Pakistan'ı tanıtmayı uygun gördük.<br />
<br />
Pakistan Hakkında Genel<br />
<br />
Resmi adı: Pakistan İslâm Cumhuriyeti<br />
<br />
Başkenti: İslâmabad (Nüfusu: 500.000)<br />
<br />
Diğer önemli şehirleri: Karaçi (yaklaşık 10 milyon), Lahor (yaklaşık 5 milyon), Ravalpindi, Haydarabad, Multan, Peşaver.<br />
<br />
Yüzölçümü: 879.811 km2.<br />
<br />
Nüfusu: 155.000.000 (1999 tahmini).<br />
<br />
Nüfus artış hızı: % 2.9<br />
<br />
Etnik yapı: Pakistan değişik etnik unsurların bir arada yaşadığı bir ülkedir. Bunların içinde en kalabalık olanlar nüfusun yaklaşık % 60'ını oluşturan Pencabilerdir. Pencabilerin bir kısmı da Hindistan'da yaşamaktadır. Hint - İran dilleri grubuna dahil olan Pencap dilini konuşurlar. % 99'a yakını Müslüman ve geneli sünni hanefidir. Onlardan sonra % 11 orana sahip olan Sindliler gelir. Sindlilerin de bir kısmı Hindistan'da yaşamaktadır. Sindçe konuşurlar. % 93'ü Müslüman, onların da büyük çoğunluğu sünni az bir kısmı İsmailidir. Onlardan sonra gelenler % 9 orana sahip Peştunlardır. Onlardan sonra % 6.3 oranındaki Urdu dili konuşan halklar gelir. Urduca konuşanlar homojen bir etnik unsur değildir. Hindistan ve Bangladeş'e de yayılmışlardır. % 85'i Müslümandır. Onlardan sonra gelen Jatlar % 6 orana sahiptirler. Çoğunluğu Hindistan'da yaşayan Jatları Hint Yarımadası'nın çingeneleri olarak nitelemek mümkündür. Pakistan'dakilerin tamamına yakını Müslümandır. Ardından % 2.6 orandaki Beluciler gelir. Tamamı Müslümandır. Bunların dışında kalan etnik unsurların hiçbirinin oranı % 1'i bulmamaktadır. Bunların da belli başlıları şunlardır: Guceratiler, Holar, Kayastanlılar, Kuhistanlılar, Araplar, Farisiler, Hazaralar, Gucarlar, Keşmirliler ve Kızılbaşlar.<br />
<br />
Dil: Resmi dil Urduca ve İngilizce'dir. Etnik unsurların dilleri de konuşulmaktadır.<br />
<br />
Din: Resmi din İslâm'dır. Halkın % 97'si Müslümandır. Müslümanların % 97.5'i sünni ve sünnilerin de büyük çoğunluğu hanefidir. % 1.1'i Caferiye şiası, % 1.1'i de İsmailiyye şiasıdır. % 0.3 oranında da Kadiyani vardır. Kadiyaniler Müslümanlardan sayılmakla birlikte bazı düşünceleri İslâm'ın temel ilkelerine aykırıdır. Bu yüzden ilim adamlarının çoğu onları İslâm'ın dışında görmektedir.<br />
<br />
Coğrafi durumu: Güney Asya ülkelerinden olan Pakistan, kuzeyden Afganistan ve Çin, doğudan Çin, güneyden Hint Okyanusu (Umman Denizi), batıdan İran ile çevrilidir.<br />
<br />
Yönetim şekli: Ülke 14 Ağustos 1973'te yürürlüğe konan anayasayla yönetilmekte ve anayasa ülkedeki rejimi federal İslâm cumhuriyeti olarak tanımlamaktadır. İki meclisli bir parlamenter sistemi vardır. Birinci meclis 87, ikinci meclis 217 üyeden oluşur ve parlamenterler serbest genel seçimlerle belirlenir. BM, İKÖ (İslâm Konferansı Örgütü), İngiliz Uluslar Topluluğu, Uluslararası Para Fonu (IMF), İslâm Kalkınma Bankası gibi uluslararası örgütlere üyedir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Pakistan İslam coğrafyasının önemli ülkelerinden biridir. Geçtiğimiz ay gerçekleştirilen askeri darbe sebebiyle yeniden gündeme gelip tartışılır oldu. Darbeyle ilgili gelişmeleri ve bu konudaki tespitlerimizi "Dünya Gündemi" bölümümüzde verdik. Bununla birlikte Pakistan'ın daha yakından tanınmasını sağlamak amacıyla bu ayki "İslam Coğrafyası" bölümümüzde Pakistan'ı tanıtmayı uygun gördük.<br />
<br />
Pakistan Hakkında Genel<br />
<br />
Resmi adı: Pakistan İslâm Cumhuriyeti<br />
<br />
Başkenti: İslâmabad (Nüfusu: 500.000)<br />
<br />
Diğer önemli şehirleri: Karaçi (yaklaşık 10 milyon), Lahor (yaklaşık 5 milyon), Ravalpindi, Haydarabad, Multan, Peşaver.<br />
<br />
Yüzölçümü: 879.811 km2.<br />
<br />
Nüfusu: 155.000.000 (1999 tahmini).<br />
<br />
Nüfus artış hızı: % 2.9<br />
<br />
Etnik yapı: Pakistan değişik etnik unsurların bir arada yaşadığı bir ülkedir. Bunların içinde en kalabalık olanlar nüfusun yaklaşık % 60'ını oluşturan Pencabilerdir. Pencabilerin bir kısmı da Hindistan'da yaşamaktadır. Hint - İran dilleri grubuna dahil olan Pencap dilini konuşurlar. % 99'a yakını Müslüman ve geneli sünni hanefidir. Onlardan sonra % 11 orana sahip olan Sindliler gelir. Sindlilerin de bir kısmı Hindistan'da yaşamaktadır. Sindçe konuşurlar. % 93'ü Müslüman, onların da büyük çoğunluğu sünni az bir kısmı İsmailidir. Onlardan sonra gelenler % 9 orana sahip Peştunlardır. Onlardan sonra % 6.3 oranındaki Urdu dili konuşan halklar gelir. Urduca konuşanlar homojen bir etnik unsur değildir. Hindistan ve Bangladeş'e de yayılmışlardır. % 85'i Müslümandır. Onlardan sonra gelen Jatlar % 6 orana sahiptirler. Çoğunluğu Hindistan'da yaşayan Jatları Hint Yarımadası'nın çingeneleri olarak nitelemek mümkündür. Pakistan'dakilerin tamamına yakını Müslümandır. Ardından % 2.6 orandaki Beluciler gelir. Tamamı Müslümandır. Bunların dışında kalan etnik unsurların hiçbirinin oranı % 1'i bulmamaktadır. Bunların da belli başlıları şunlardır: Guceratiler, Holar, Kayastanlılar, Kuhistanlılar, Araplar, Farisiler, Hazaralar, Gucarlar, Keşmirliler ve Kızılbaşlar.<br />
<br />
Dil: Resmi dil Urduca ve İngilizce'dir. Etnik unsurların dilleri de konuşulmaktadır.<br />
<br />
Din: Resmi din İslâm'dır. Halkın % 97'si Müslümandır. Müslümanların % 97.5'i sünni ve sünnilerin de büyük çoğunluğu hanefidir. % 1.1'i Caferiye şiası, % 1.1'i de İsmailiyye şiasıdır. % 0.3 oranında da Kadiyani vardır. Kadiyaniler Müslümanlardan sayılmakla birlikte bazı düşünceleri İslâm'ın temel ilkelerine aykırıdır. Bu yüzden ilim adamlarının çoğu onları İslâm'ın dışında görmektedir.<br />
<br />
Coğrafi durumu: Güney Asya ülkelerinden olan Pakistan, kuzeyden Afganistan ve Çin, doğudan Çin, güneyden Hint Okyanusu (Umman Denizi), batıdan İran ile çevrilidir.<br />
<br />
Yönetim şekli: Ülke 14 Ağustos 1973'te yürürlüğe konan anayasayla yönetilmekte ve anayasa ülkedeki rejimi federal İslâm cumhuriyeti olarak tanımlamaktadır. İki meclisli bir parlamenter sistemi vardır. Birinci meclis 87, ikinci meclis 217 üyeden oluşur ve parlamenterler serbest genel seçimlerle belirlenir. BM, İKÖ (İslâm Konferansı Örgütü), İngiliz Uluslar Topluluğu, Uluslararası Para Fonu (IMF), İslâm Kalkınma Bankası gibi uluslararası örgütlere üyedir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÖZBEKİSTAN]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31408.html</link>
			<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 17:58:11 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31408.html</guid>
			<description><![CDATA[Cengiz Han'ın torunlarından Batu Han  tarafından kurulan Altun Orda Hanlığı'nın (1227-1502) başına 9. han olarak, 1313 tarihinde Özbek Han geçmişti. Özbek Han, ilk günlerden başlayarak kararlı ve sert bir siyaset gütmüş, Kutlug Timur Noyan'ın nasihatları sayesinde kısa bir zamanda birçok rakip ve düşmanlarından kurtulmuştu. Özbek Han Tuna taraflarında Nogay'ın şehadetinden sonra çoğalan Bizans ve Slavların  nüfuzunu kırarak tekrar Müslüman Türklerin baskısını arttırmaya başladı. 1319 da Tuna'yı geçerek Edirne'ye kadar geldiler. Özbek Han'ın orduları 1314 de, Bulgar Kralı Sventoslav'ın ölümünden sonra, Kral George Terter'e Bizansa karşı yardım bahanesiyle Trakya'ya, 1330 da Terter'in Sırplarla olan savaşında ona yardımcı olmak gayesiyle Köstendil'e kadar ilerlemişti. Bu arada bazı hükümetlerle evlilik yoluyla da bağlar kurarak durumunu güçlendirmeye çalışmıştır. Mesela 1320 de kızı Tulun Bige'yi Kahire'ye zevce olarak göndermiş, bu arada Bizans'tan da kızlar almıştır.<br />
<br />
Özbek Han 1335 yılında Azerbaycan seferine çıktı. Bu sırada Bağdat Hatun tarafından zehirlenen Abu Said ölmüş ve İlhanlı Moğol hakimiyeti de çökmeye yüz tutmuştu. 14. yüzyıl Acem tarihçisi ve coğrafyacısı Hamdullah Kazvini, Azerbaycan'a yapılan seferden söz ederken Özbek Han'ın askerlerine, Özbekler dendiğini kaydeder. İbn Batuta, Özbek Han'dan bahsederken; "geniş bir ülkesi, kuvvetli bir ordusu olan şanlı, şöhretli ve devletli bir sultan olup, Tanrı'nın düşmanlarından biri olan Bizans İmparatoru ile savaşa, cihad ve gaza etmeye vazifeli bulunmaktadır. Ülkesi gerçekten pek geniş ve büyük şehirlerle donanmıştır. Kefe, Kırım, Macar, Azak, Sogdak, Harezm ile taht kenti Saray bunların en meşhurları olarak sayılabilir" demektedir. Gerçekten Özbek Han, İdil (Volga) kıyısındaki Saray kentini çok geliştirmiş ve büyütmüştür. Bu şehre yeni camilerin yapılmasını sağlamıştır. Sadece İdil kıyısında değil, Kırım'da da yeni binalar yaptırmıştır. Onun zamanında bütün Deşt-i Kıpçak boylarında Türkçe konuşulduğu da bilinmektedir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Cengiz Han'ın torunlarından Batu Han  tarafından kurulan Altun Orda Hanlığı'nın (1227-1502) başına 9. han olarak, 1313 tarihinde Özbek Han geçmişti. Özbek Han, ilk günlerden başlayarak kararlı ve sert bir siyaset gütmüş, Kutlug Timur Noyan'ın nasihatları sayesinde kısa bir zamanda birçok rakip ve düşmanlarından kurtulmuştu. Özbek Han Tuna taraflarında Nogay'ın şehadetinden sonra çoğalan Bizans ve Slavların  nüfuzunu kırarak tekrar Müslüman Türklerin baskısını arttırmaya başladı. 1319 da Tuna'yı geçerek Edirne'ye kadar geldiler. Özbek Han'ın orduları 1314 de, Bulgar Kralı Sventoslav'ın ölümünden sonra, Kral George Terter'e Bizansa karşı yardım bahanesiyle Trakya'ya, 1330 da Terter'in Sırplarla olan savaşında ona yardımcı olmak gayesiyle Köstendil'e kadar ilerlemişti. Bu arada bazı hükümetlerle evlilik yoluyla da bağlar kurarak durumunu güçlendirmeye çalışmıştır. Mesela 1320 de kızı Tulun Bige'yi Kahire'ye zevce olarak göndermiş, bu arada Bizans'tan da kızlar almıştır.<br />
<br />
Özbek Han 1335 yılında Azerbaycan seferine çıktı. Bu sırada Bağdat Hatun tarafından zehirlenen Abu Said ölmüş ve İlhanlı Moğol hakimiyeti de çökmeye yüz tutmuştu. 14. yüzyıl Acem tarihçisi ve coğrafyacısı Hamdullah Kazvini, Azerbaycan'a yapılan seferden söz ederken Özbek Han'ın askerlerine, Özbekler dendiğini kaydeder. İbn Batuta, Özbek Han'dan bahsederken; "geniş bir ülkesi, kuvvetli bir ordusu olan şanlı, şöhretli ve devletli bir sultan olup, Tanrı'nın düşmanlarından biri olan Bizans İmparatoru ile savaşa, cihad ve gaza etmeye vazifeli bulunmaktadır. Ülkesi gerçekten pek geniş ve büyük şehirlerle donanmıştır. Kefe, Kırım, Macar, Azak, Sogdak, Harezm ile taht kenti Saray bunların en meşhurları olarak sayılabilir" demektedir. Gerçekten Özbek Han, İdil (Volga) kıyısındaki Saray kentini çok geliştirmiş ve büyütmüştür. Bu şehre yeni camilerin yapılmasını sağlamıştır. Sadece İdil kıyısında değil, Kırım'da da yeni binalar yaptırmıştır. Onun zamanında bütün Deşt-i Kıpçak boylarında Türkçe konuşulduğu da bilinmektedir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[SOMALİ]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31407.html</link>
			<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 17:56:29 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31407.html</guid>
			<description><![CDATA[Somali (Somalice:Jumhuurriyadda Dimoqraadiga Soomaaliya; Arapça: &#1575;&#1604;&#1589;&#1608;&#1605;&#1575;&#1604;), Doğu Afrika'da Afrika Boynuzu denilen coğrafi bölgede bulunan bir ülkedir. Batısında Cibuti, Etiyopya  ve Kenya, doğusunda Hint Okyanusu vardır. Başkenti Mogadişu'dur. Yüzölçümü 637.657 km², nüfusu 8.600.000'dur.<br />
<br />
<br />
Mülteci oranı: 5.96 mülteci/1,000 nüfus (2001 tahmini)<br />
<br />
Bebek ölüm oranı: 123.98 ölüm/1,000 doğan bebek (2001 tahmini)<br />
<br />
Ortalama hayat süresi: toplam nüfus: 46.6 yıl erkeklerde: 44.99 yıl kadınlarda: 48.25 yıl (2001 verileri)<br />
<br />
Ortalama çocuk sayısı: 7.11 çocuk/1 kadın (2001 tahmini)<br />
<br />
Ulus: Somalili<br />
<br />
Nüfusun etnik dağılımı: Somalili %85, Bantu, Arap 30,000<br />
<br />
Din: Sünni Müslümanlar (%98)<br />
<br />
Diller: Somalice (resmi), Arapça<br />
<br />
Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler toplam nüfusta: %24 erkekler: %36 kadınlar: %14 (1990 verileri)<br />
<br />
<br />
Yönetim biçimi: İslamî şeriat.<br />
<br />
İdari bölümler: 18 bölge; Awdal, Bakool, Banaadir, Bari, Bay, Galguduud, Gedo, Hiiraan, Jubbada Dhexe, Jubbada Hoose, Mudug, Nugaal, Sanaag, Shabeellaha Dhexe, Shabeellaha Hoose, Sool, Togdheer, Woqooyi Galbeed<br />
<br />
Milli bayram: Somali Cumhuriyetinin Kuruluşu, 1 Temmuz (1960)<br />
<br />
Anayasa: 25 Ağustos 1979<br />
<br />
Yönetim, Güneybatı bölgesinde İslam Mahkemeleri Birliği tarafından gerçekleştirilmekte ve 2006 yazından itibaren uygulanmaya başlanan İslami rejimin etkinliğinin ivmesini giderek arttırmaktadır]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Somali (Somalice:Jumhuurriyadda Dimoqraadiga Soomaaliya; Arapça: &#1575;&#1604;&#1589;&#1608;&#1605;&#1575;&#1604;), Doğu Afrika'da Afrika Boynuzu denilen coğrafi bölgede bulunan bir ülkedir. Batısında Cibuti, Etiyopya  ve Kenya, doğusunda Hint Okyanusu vardır. Başkenti Mogadişu'dur. Yüzölçümü 637.657 km², nüfusu 8.600.000'dur.<br />
<br />
<br />
Mülteci oranı: 5.96 mülteci/1,000 nüfus (2001 tahmini)<br />
<br />
Bebek ölüm oranı: 123.98 ölüm/1,000 doğan bebek (2001 tahmini)<br />
<br />
Ortalama hayat süresi: toplam nüfus: 46.6 yıl erkeklerde: 44.99 yıl kadınlarda: 48.25 yıl (2001 verileri)<br />
<br />
Ortalama çocuk sayısı: 7.11 çocuk/1 kadın (2001 tahmini)<br />
<br />
Ulus: Somalili<br />
<br />
Nüfusun etnik dağılımı: Somalili %85, Bantu, Arap 30,000<br />
<br />
Din: Sünni Müslümanlar (%98)<br />
<br />
Diller: Somalice (resmi), Arapça<br />
<br />
Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler toplam nüfusta: %24 erkekler: %36 kadınlar: %14 (1990 verileri)<br />
<br />
<br />
Yönetim biçimi: İslamî şeriat.<br />
<br />
İdari bölümler: 18 bölge; Awdal, Bakool, Banaadir, Bari, Bay, Galguduud, Gedo, Hiiraan, Jubbada Dhexe, Jubbada Hoose, Mudug, Nugaal, Sanaag, Shabeellaha Dhexe, Shabeellaha Hoose, Sool, Togdheer, Woqooyi Galbeed<br />
<br />
Milli bayram: Somali Cumhuriyetinin Kuruluşu, 1 Temmuz (1960)<br />
<br />
Anayasa: 25 Ağustos 1979<br />
<br />
Yönetim, Güneybatı bölgesinde İslam Mahkemeleri Birliği tarafından gerçekleştirilmekte ve 2006 yazından itibaren uygulanmaya başlanan İslami rejimin etkinliğinin ivmesini giderek arttırmaktadır]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sefere Çıkarken Okunacak Duâlar]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31406.html</link>
			<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 17:52:36 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31406.html</guid>
			<description><![CDATA[Sefere çıkarken şu beş sûre, evvelinde ve sonunda besmele-i şerîfe ile okunmalıdır: Kâfirûn, Nasr, İhlâs, Felâk ve Nâs sûreleri.<br />
<br />
Çünkü Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
"Bir sefere çıktığın zaman arkadaşların içinde hâli en güzel ve azığı en bol bir kimse olmak ister misin ey Cübeyr? Öyle ise şu beş sûreyi oku: Kâfirûn, Nasr, İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini. Her sûreye besmele ile başla ve besmele ile bitir." (1)<br />
<br />
Seferde ise şu duâ okunmalıdır:<br />
<br />
<img class="postimage" src="http://www.dualar-zikirler.com/arapcalar/135_1.gif" border="0" alt="[Resim: 135_1.gif&#93;" /><br />
"Rahman, Rahîm Allah'ın adıyla. Ey Rabbim! Senden yardım istiyorum, sana tevekkül ediyorum, benim işimin zorluğunu azalt! Seferimin meşakkatini kolaylaşdır ve beni hayırla rızıklandır. Benden her türlü şerri defet. Sadrıma inşirah ver. İşimi kolaylaşdır, dilimdeki düğümü çöz. Ey Rabbim, kendimi, dinimi, ehlimi, malımı, akrabamı ve seninle benim aramda âhiret ve dünyâya müteallik ne varsa cümlesine seni bırakıyorum ve sana emânet ediyorum. Bizim hepimizi her türlü kötülükten ve üzücü şeylerden muhafaza et! Ey kerem sahibi Rabbim! Beni ve benim berâberimdekileri muhafaza et! Beni ve berâberimdekileri selâmette kıl, beni ve berâberimdekileri menzilimize ulaştır ey Rabbim! Ey Rabbim! Sana tevbe etdim, Sana sarıldım, takvayı bana azık olarak ver, günâhımı mağfiret et, her nereye yönelirsem beni hayra yönelt!" (2)<br />
<br />
"Sefere çıkmayı düşünerek evinden ayrılan bir kimse yola çıkarken:<br />
<img class="postimage" src="http://www.dualar-zikirler.com/arapcalar/136_1.gif" border="0" alt="[Resim: 136_1.gif&#93;" /><br />
<br />
<br />
derse en hayırlı bir yere çıkmakla nasiblendirilir ve kötü bir yere çıkmanın şerri ondan geri çevrilir. " (3)<br />
<br />
"Sizden biriniz bir sefere çıkmak, yahud bir menzilde konaklamak isteyince, eşyasını koyup, etrafa bir çizgi çektikten sonra:<br />
<img class="postimage" src="http://www.dualar-zikirler.com/arapcalar/137_1.gif" border="0" alt="[Resim: 137_1.gif&#93;" /><br />
"Rabbim, Allah'dır, O'nun şeriki yoktur!" derse eşyası muhafaza olunur." (4)<br />
<br />
(1) Tuhfetü'z-zakirîn, 158 İbn es-Seniy'den<br />
(2) krş. el-Ezkâr, 195 vd.<br />
(3) Râmüzü'l-ehâdîs, 42.<br />
(4) krş. Müslim, Zikir, 54, 55.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Sefere çıkarken şu beş sûre, evvelinde ve sonunda besmele-i şerîfe ile okunmalıdır: Kâfirûn, Nasr, İhlâs, Felâk ve Nâs sûreleri.<br />
<br />
Çünkü Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
"Bir sefere çıktığın zaman arkadaşların içinde hâli en güzel ve azığı en bol bir kimse olmak ister misin ey Cübeyr? Öyle ise şu beş sûreyi oku: Kâfirûn, Nasr, İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini. Her sûreye besmele ile başla ve besmele ile bitir." (1)<br />
<br />
Seferde ise şu duâ okunmalıdır:<br />
<br />
<img class="postimage" src="http://www.dualar-zikirler.com/arapcalar/135_1.gif" border="0" alt="[Resim: 135_1.gif]" /><br />
"Rahman, Rahîm Allah'ın adıyla. Ey Rabbim! Senden yardım istiyorum, sana tevekkül ediyorum, benim işimin zorluğunu azalt! Seferimin meşakkatini kolaylaşdır ve beni hayırla rızıklandır. Benden her türlü şerri defet. Sadrıma inşirah ver. İşimi kolaylaşdır, dilimdeki düğümü çöz. Ey Rabbim, kendimi, dinimi, ehlimi, malımı, akrabamı ve seninle benim aramda âhiret ve dünyâya müteallik ne varsa cümlesine seni bırakıyorum ve sana emânet ediyorum. Bizim hepimizi her türlü kötülükten ve üzücü şeylerden muhafaza et! Ey kerem sahibi Rabbim! Beni ve benim berâberimdekileri muhafaza et! Beni ve berâberimdekileri selâmette kıl, beni ve berâberimdekileri menzilimize ulaştır ey Rabbim! Ey Rabbim! Sana tevbe etdim, Sana sarıldım, takvayı bana azık olarak ver, günâhımı mağfiret et, her nereye yönelirsem beni hayra yönelt!" (2)<br />
<br />
"Sefere çıkmayı düşünerek evinden ayrılan bir kimse yola çıkarken:<br />
<img class="postimage" src="http://www.dualar-zikirler.com/arapcalar/136_1.gif" border="0" alt="[Resim: 136_1.gif]" /><br />
<br />
<br />
derse en hayırlı bir yere çıkmakla nasiblendirilir ve kötü bir yere çıkmanın şerri ondan geri çevrilir. " (3)<br />
<br />
"Sizden biriniz bir sefere çıkmak, yahud bir menzilde konaklamak isteyince, eşyasını koyup, etrafa bir çizgi çektikten sonra:<br />
<img class="postimage" src="http://www.dualar-zikirler.com/arapcalar/137_1.gif" border="0" alt="[Resim: 137_1.gif]" /><br />
"Rabbim, Allah'dır, O'nun şeriki yoktur!" derse eşyası muhafaza olunur." (4)<br />
<br />
(1) Tuhfetü'z-zakirîn, 158 İbn es-Seniy'den<br />
(2) krş. el-Ezkâr, 195 vd.<br />
(3) Râmüzü'l-ehâdîs, 42.<br />
(4) krş. Müslim, Zikir, 54, 55.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[TASAVVUFUN ANAHTAR TERİMLERİ]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31405.html</link>
			<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 17:48:50 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31405.html</guid>
			<description><![CDATA[Günümüzde İslami bilimler dünyası ile gündelik hayat arasındaki bağların kopması neticesinde Tasavvuf deyimleri olarak adlandırabileceğimiz zikir, vird, âdâb , takvâ, verâ, zühd, ihlâs, mârifet, ilim, yakîn, maiyyet, seyr, kurb, cezbe, vecd, mevâcîd, havâtır, ahvâl, tasarruf, teveccüh, himmet, cem'iyyet, huzûr, hilâfet, mahbûbiyyet, ferdiyyet ve benzeri tasavvufî terimler izaha muhtaç duruma düşmüştür.Tasavvufi literatürde , mutasavvıf,sufi, mürşid, mürîd,şeyh, velî, evliyâ gibi yaygın bilinen terimler yanında kimi şahıslar hakkında, âbid, ârif, âşık, zâhid, , muttakî, ümmî, derviş, erbâb-ı dil, erbâb-ı kulûb, ricalullah, ehlullah, ebdâl , büdelâ, evtâd, kutub, aktâb, gavs, havass, nücebâ, murâd, muhlis, muhlas, mukarreb, müceddid, mükemmil, ricâl-i gayb, üveysî, pîr, üstâd... gibi bugün karmaşık görünen bâzı tâbirler de kullanılmaktadır.Bunlardan başka, muhtelif olağanüstü hâllere verilen isimler ve mânâları da tasavvuf hakkında ön bilgisi olmayanlar için anlaşılmaz gelebilmektedir.Bu sayfalarda tasavvufun anlaşılmasını kolaylaştıracak bu terminoloji izah edilmeğe çalışılmıştır.<br />
<br />
   TASAVVUFUN ANAHTAR TERİMLERİ :<br />
<br />
   MUTASAVVIF : Gafletten uzak olarak yâni her an Hakk'ı zikreden, kalbini mânevî kirlerden temizleyen ve Allah'dan başka her şeyi gönlünden çıkaran, rûhunu Hakk'ın zikri ile süsleyen tasavvuf ehli, velî, mürşid, ahlâk-ı hasene sâhibine mutasavvıf denilir.<br />
   Abdülhak-ı Dehlevî : "Mutasavvıfların hepsi Ehl-i sünnettir. Bid'at sâhiplerinden (dinin aslında olmadığı halde sonradan meydana çıkarılan işlere ve uydurulan sözlere inananlardan) hiçbiri Allah'ın mârifetine (O'nu tanımaya) yaklaşamamıştır. Velâyet (evliyâlık) nûrları bunların kalplerine girmemiştir."demiştir.Abdülkâdir-i Geylânî şöyle buyurmuştur: "Mürşid (rehber, doğru yolu gösterici) ve mutasavvıf, Rabbi için her yönden ve her şeyden ayrılıp Allah'dan başkasına tapınmayı, ibâdet etmeyi ve uymayı terk ederek, gayriye yönelmekten ve meşgûl olmaktan kalplerini kurtararak, ihlâsla Hakk'a ibâdet eder ve şeytana uymaz."<br />
<br />
   MÜRŞİD : Tasavvuf yolunda kendisinden önceki yetkili kişinin manevi izni ile insanları irşâd eden, doğru yolu gösterip yetiştiren ve kemâle getiren yâni olgunlaştıran tasavvuf terbiyesine ehil kişiye mürşîd denilir. Mürşidin olgunluğuna işaret eden bir terim ise "mürşîd-i kâmil"dir.<br />
   İmâm-ı Rabbânî, tasavvuf yolunda nihâyete varanların (yolun sonuna kavuşanların) iki türlü olduğunu beyân etmiştir. Birincisi Rasûlullah efendimizin izinde giderek kemâle erdikten sonra, insanları irşâd için (doğru yola çekmek için) halkın derecesine indirilmiş olan mürşidlerdir. İkincisi, yükseldikleri derecelerde bırakılıp, insanların yetişmesi ile vazîfeli olmayan velilerdir.<br />
   Mazhâr-ı Cân-ı Cânân bütün kazançlarına, mürşidlerini çok sevmekle kavuştuğunu belirtmiş, irfan anahtarının, Allah'ın sevdiklerini sevmek olduğunu ifâde etmiştir. İmâm-ı Rabbânî de; "Mürid, mürşidini ne kadar çok severse, onun kalbinden feyz alması da o kadar çok olur. Mürşid vesîledir, vâsıtadır. Maksad, Allahdır." demiştir.<br />
   Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker, bu konuda şöyle bir tavsiyede bulunmaktadır: "Bir kimse kendisini irşâd edecek, doğru yolu gösterecek bir mürşide ulaşamamışsa, büyük zâtların sohbet kitaplarını okusun ve onlara uysun."<br />
   Seyyid Abdullah-ı Dehlevî ise, kâmil (yetişmiş) ve mükemmil (yetiştiren, olgunlaştıran) bir rehbere tâbi kimsenin, Allah'ın rızâsına kolayca erebileceğini ifâde etmiştir.<br />
<br />
   SİLSİLE : Tasavvufi yolların hepsinde günümüzdeki mürşidden Rasulullaha kadar ulaşan bir manevi zincir söz konusudur.Bu zincirin tarihen sağlıklı oluşu tasavvufi feyz ve bereketin intikalinde çok önemlidir.Bir tasavvuf yolunun sağlamlığının en büyük delili sahih bir silsileye sahip oluşudur.Tasavvufta "Allah'a giden yollar mahlûkatın nefesleri sayısıncadır." anlayışı sebebiyle tarikat sayısında bir sınırlama yoktur. İtikadi bakımdan kitap ve sünnete bağlı, ehl-i sünnet ve'l-cemaat anlayışını benimseyen, ibâdet ve muâmelâtta İslâm'ın temel esaslarını uygulayan ve manevi bir silsileye sahip mürşidler tarafından temsil edilen tarikatlar hak tarikatlardır.Silsilenin tasavvufi önemine uygun olarak bütün tarikatlar icazetname ve silsilename ile kendi yollarındaki ruhani akışı kayıtlara bağlayarak belgelemişlerdir.<br />
   Mevlana Halid-i Bağdadi [K.S.&#93;'in Kürdemir'li Şeyh İsmail Şirvani[K.S.&#93;'e Verdiği İcazet<br />
Örnek Bir Nakşbendiyye Silsilesi<br />
<br />
   MÜRİD:Tasavvuf yolunda bulunan, bir mürşide intisab ederek seyr u sülûk ile manevi makamlarda yol almak suretiyle cemal mertebelerine ulaşmak yolunda irade izhar eden demektir. Mürîdler Allah'a yakınlık derecelerine ulaşmak için riyâzetler ve mücâhedeler çekerler ; nefsin isteklerinden kaçınıp istemediklerini yapmaya çalışırlar. Bir müslüman bir mürşide biat ederek iradesini izhar etttikten sonra mürşidin kendisine vereceği tasavvufi talimat olan günlük zikir, tesbihat dersini ifa etmeğe başlamak suretiyle tasavvuf yolunu adımlamağa başlar.Bu yolun değişik duraklarında mürşidin göstereceği yeni vazifeleri ( evrad, halvet,riyazet vs. ) yerine getirmekle yoluna devam eder.<br />
<br />
   ZİKİR : Zikir, her işte Allah'ı hatırlamak, zihinde tutmak, yâd etmek, unutmamak ve anmak,kendini gafletten kurtarmak, kulun Allah'ı dille ve kalple anması anlamında Kur'an kaynaklı bir tasavvuf kavramıdır.Gaflet de Allah'ı unutmak demektir. Bütün tasavvuf büyükleri ve tarikat ricâli, zikri yollarının temel esası saymışlardır. Zikir, çeşitli türevleriyle Kur'an'da 250'den fazla yerde geçmektedir. Kur'an'ın bizzat kendisi ve emirleri birer zikirdir.    Bu yüzden Kur'an bizzat kendisini ve namazı da zikir olarak adlandırmıştır. Mutasavvıflara göre gerçek zikir, Allah'ı şiddetle sevmek, O'ndan nasıl korkulmak gerekiyorsa öyle korkmak ve gaflet meydanından müşâhede semâsına yükselmektir. Ya da Mezkûr yani Allah'dan başkasını unutmaktır.<br />
   Çünkü Allah "Unuttuğun zaman rabbını zikret! (hatırla)" (el-Kehf, 18/24) buyuruyor. Allah, Kur'ân-ı kerîmde Ra'd sûresi 30. âyetinde yine şöyle buyuruyor: "İyi biliniz ki, kalpler, Allah'ın zikri ile itminâna, râhata kavuşur." Bakara sûresinin 152. âyet-i kerîmesinde ise şöyle buyrulmuştur: "(Kullarım!) Siz beni (tâat ile, beğendiğim işleri yapmak sûretiyle) zikrederseniz, ben de sizi (rahmet, mağfiret, ihsân ve tövbe kapılarını açmak sûretiyle) anarım."Kur'an'da iki tür zikir emri vardır: Mutlak ve mukayyed zikir. Kur'an'da herhangi bir kayıt belirtmeden mutlak mânâdave çok çok zikretmeyi emreden âyetler vardır. (bk. Âlü İmrân, 3/41; el-Ahzâb, 3/41; el- Cum'a, 62/10) Bunların emrettiği zikir, gafletin zıddı anlamındaki kalbî zikirdir. Allah'ın adının anılmasını emreden (el-Müzzemmil, 73/8);ed-Dehr, 76/25) âyetler ise kalbî mânâda zikre muvaffak olamayanlara dil ile zikretme kolaylığı sağlamakta ve bir bakıma kalbî zikre alıştırma yaptırmaktadır. Zikirden maksad Allah'ı hiç unutmamak olduğuna göre zikrin efdal olanı kalbî ve hafî olanıdır. Ancak cehrî olarak yapılan zikirlerin herbirinin sâlikin durumuna göre ayrı özellikleri vardır. Tevhid zikrinin kalbi masivâdan temizlemede, lâfza-i celâl zikrinin kalbî zikre ermede ayrı bir yeri vardır. Bunlardan hangisinin kime ne kadar yararlı olacağını mürşid tayin eder.<br />
   Sünenü'l-Beyhekî'de geçen iki hadîs-i şerîfte de buyrulmuştur ki: "Derecesi en yüksek olanlar, Allah'ı zikredenlerdir.", "Allah'ı sevmenin alâmeti, O'nu zikretmeyi sevmektir."<br />
   Asr-ı saâdette bizzât Hz. Peygamber'in toplu zikir yaptırdığını gösteren rivâyetler vardır. Ahmed b. Hanbel'in naklettiği bir olay şöyledir:"Şeddâd b. Evs anlatıyor: Hz. Peygamber'le beraber bir evde idik. Bize sordu:"İçinizde garib; yani ehl-i kitaptan bir kimse var mı?" Biz: "Hayır" dedik.Sonra kapıyı kapatmamızı emretti ve şöyle dedi. "Ellerinizi kaldırın ve Lâ ilâhe illallah deyin." Ellerimizi kaldırdık ve lâ ilâhe illallah dedik. Sonra Hz.Peygamber: "Allah'a hamdolsun. Yâ Rabbi, sen beni bu kelime ile gönderdin, bana bunu emrettin ve onda bana cenneti vaad ettin. Sen vaadinden dönmezsin." dedi.Sonra da şöyle buyurdu: "Sevinmez misiniz, Allah sizin hepinizi afvetti."(Müsned, IV, 124) Bu hadiste geçtiği gibi insanların tevhid kelimesi veya başka ilâhî isimlerle zikretmek üzere bir araya gelmeleri sünnetteki uygulamaya uygundur. Toplu zikrin asr-ı saadetteki bir başka örneği Ebû Saîd el-Hudrî'den gelen bir rivâyette anlatılmaktadır. Bu rivâyete göre Allah Rasûlü birgün halka teşkil etmiş bulunan bir sahabe topluluğunun yanına vardı. Onlara niçin böyle oturduklarını sordu. Onlar da: "Kendilerine başta İslâm olmak üzere pekçok nimetler veren Allah'ı zikretmek için bir araya geldiklerini" anlattılar. Peygamberimiz tekrar: "Siz gerçekten sadece Allah'ı zikretmek için mi toplandınız?" diye ısrarla sorunca sahâbîler: "Vallahi sadece bu maksadla bir araya geldik." diye yemin ettiler.<br />
   İmâm-ı Rabbânî; "Her vakit, Allah'ı zikr etmek lâzımdır. Kalpte başka hiçbir şeye yer vermemelidir. Yerken, içerken, uyurken, gelirken, giderken hep zikir yapmalıdır." demiştir. Cübeyr bin Nüfeyr; "Her an, dilleriyle Allah'ı zikr edip, O'nu bir an unutmayanlardan herbiri, güler bir hâlde Cennet'e gireceklerdir." demektedir. Zikir, cehrî ve hafî olmak üzere iki kısımdır. Zikr-i cehrî, yüksek sesle Allah'ı anmak, zikr-i hafî ise, gizli olarak ve kalb ile Allah'ı hatırlamaktır.<br />
   Zikir hakkında daha detaylı bir açıklama için bakınız: "Zikr : Allah'ı Hatırlama"<br />
19.Yüzyılın Büyük Sufilerinden Kuşadalı İbrahim Halveti [K.S.&#93;nin "Zikr Hakkındaki Görüşleri"<br />
Tasavvufi pratikte mürşidin zikir tavsiyesi hakkında reel bir örnek sunuyoruz:" İntisab ve Zikr Tarifi"<br />
<br />
   EVRAD : Îtiyad, alışkanlık hâlinde nâfile olarak devamlı yapılan ibâdet, tesbîh ve duâlara vird (çoğulu evrâd) denilir. İmâm-ı Gazâlî; "Duâ, zikir, Kur'ân-ı kerîm okuma ve tefekkür (mahlûklardaki ve kendi bedenindeki ince sanatları, düzenleri, birbirine bağlılıklarını düşünerek, Allah'ın büyüklüğünü anlaması, insanın günâhlarını hatırlayıp, bunlara tövbe etmesi lâzım geldiğini ibadetlerini ve tâatlerini düşünerek bunlara şükretmesi gerektiğini hatırına getirmesi), sabah namazından sonra, âhiret yolcusu kulun virdi olmalıdır." demiştir. Yine İmâm-ı Gazâlî; "Okunmalarında fazîlet olduğu bildirilen bâzı âyet-i kerîmeleri vird edinip, okumak da müstehabtır. Fâtihâ, Âyete'l-Kürsî ve Bekara sûresinin son iki âyeti (Âmener-Resûlü) bunlardandır. Kaylûle (öğleye doğru bir mikdâr uyumak da) gündüz virdlerindendir." demiştir.<br />
   Mâlik bin Dînâr ise şunları söylemiştir: "Bir gece uyuya kaldım ve evradımı yerine getirmedim. Rüyâmda birisi karşıma çıktı ve, okuryazarlığın var mı? dedi. Var, dedim. Şu yazıyı okur musun? dedi ve elime bir kâğıt parçası verdi. Kâğıtta; "Dünyânın geçici ve aldatıcı nîmetleri, ölümsüz olarak yaşayacağın Cennet'in zevk ve safâsından seni alıkoymuştur. Yâni geçici olarak zevk aldığın bu uyku, ebedî seâdetine yarayacak ibâdetine mâni olmuştur. Uyan, namaz kıl ve Kur'ân-ı kerîm oku. Zîra bunlar, uykudan hayırlıdır." yazılıydı."<br />
   EDEB : Her konuda haddini bilip, sınırı aşmamak, insanlara iyi muâmelede bulunmak, sünnet üzere yâni Rasûlullah efendimizin buyurduğu ve davrandığı gibi hareket etmek, hatâya düşmekten sakınılacak şey, terbiye, güzel ahlâka da edeb denir.<br />
   Abdullah bin Mübârek, âlimler, edeb hakkında çok şeyler söylediler. Bize göre edeb, insanın kendini tanımasıdır demiştir.<br />
   Ebü'l-Berekât Emevî Hakkârî; "Edep, kulun, Allah'a karşı vazîfelerini, vakitlerini nasıl değerlendireceğini, kendini O'ndan uzaklaştıran şeylerden nasıl korunacağını bilmesidir." demiştir.<br />
   İmâm-ı Rabbânî ise; "Edebe riâyet etmeyen hiç kimse, Allah'a kavuşamaz, yâni velî olamaz. Din büyüklerinin yolu baştan sona edeptir. Namazın sünnet ve edeplerinden birini gözetmek ve tenzîhî bir mekrûhtan sakınmak; zikir, fikirden (tefekkürden) üstündür." buyurmuştur.<br />
   Şems-i Tebrîzî ise; "Âdemoğlunun edebden nasîbi yok ise, insan değildir. Âdemoğlu ile hayvan arasındaki fark budur. Gözünü aç ve bütün Allah'ın kelâmının mânâsı, âyet âyet edepten ibaret olduğunu gör." demiştir.<img class="postimage" src="http://forum.medineweb.net/images/smilies/c*.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="c*" title="c*" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Günümüzde İslami bilimler dünyası ile gündelik hayat arasındaki bağların kopması neticesinde Tasavvuf deyimleri olarak adlandırabileceğimiz zikir, vird, âdâb , takvâ, verâ, zühd, ihlâs, mârifet, ilim, yakîn, maiyyet, seyr, kurb, cezbe, vecd, mevâcîd, havâtır, ahvâl, tasarruf, teveccüh, himmet, cem'iyyet, huzûr, hilâfet, mahbûbiyyet, ferdiyyet ve benzeri tasavvufî terimler izaha muhtaç duruma düşmüştür.Tasavvufi literatürde , mutasavvıf,sufi, mürşid, mürîd,şeyh, velî, evliyâ gibi yaygın bilinen terimler yanında kimi şahıslar hakkında, âbid, ârif, âşık, zâhid, , muttakî, ümmî, derviş, erbâb-ı dil, erbâb-ı kulûb, ricalullah, ehlullah, ebdâl , büdelâ, evtâd, kutub, aktâb, gavs, havass, nücebâ, murâd, muhlis, muhlas, mukarreb, müceddid, mükemmil, ricâl-i gayb, üveysî, pîr, üstâd... gibi bugün karmaşık görünen bâzı tâbirler de kullanılmaktadır.Bunlardan başka, muhtelif olağanüstü hâllere verilen isimler ve mânâları da tasavvuf hakkında ön bilgisi olmayanlar için anlaşılmaz gelebilmektedir.Bu sayfalarda tasavvufun anlaşılmasını kolaylaştıracak bu terminoloji izah edilmeğe çalışılmıştır.<br />
<br />
   TASAVVUFUN ANAHTAR TERİMLERİ :<br />
<br />
   MUTASAVVIF : Gafletten uzak olarak yâni her an Hakk'ı zikreden, kalbini mânevî kirlerden temizleyen ve Allah'dan başka her şeyi gönlünden çıkaran, rûhunu Hakk'ın zikri ile süsleyen tasavvuf ehli, velî, mürşid, ahlâk-ı hasene sâhibine mutasavvıf denilir.<br />
   Abdülhak-ı Dehlevî : "Mutasavvıfların hepsi Ehl-i sünnettir. Bid'at sâhiplerinden (dinin aslında olmadığı halde sonradan meydana çıkarılan işlere ve uydurulan sözlere inananlardan) hiçbiri Allah'ın mârifetine (O'nu tanımaya) yaklaşamamıştır. Velâyet (evliyâlık) nûrları bunların kalplerine girmemiştir."demiştir.Abdülkâdir-i Geylânî şöyle buyurmuştur: "Mürşid (rehber, doğru yolu gösterici) ve mutasavvıf, Rabbi için her yönden ve her şeyden ayrılıp Allah'dan başkasına tapınmayı, ibâdet etmeyi ve uymayı terk ederek, gayriye yönelmekten ve meşgûl olmaktan kalplerini kurtararak, ihlâsla Hakk'a ibâdet eder ve şeytana uymaz."<br />
<br />
   MÜRŞİD : Tasavvuf yolunda kendisinden önceki yetkili kişinin manevi izni ile insanları irşâd eden, doğru yolu gösterip yetiştiren ve kemâle getiren yâni olgunlaştıran tasavvuf terbiyesine ehil kişiye mürşîd denilir. Mürşidin olgunluğuna işaret eden bir terim ise "mürşîd-i kâmil"dir.<br />
   İmâm-ı Rabbânî, tasavvuf yolunda nihâyete varanların (yolun sonuna kavuşanların) iki türlü olduğunu beyân etmiştir. Birincisi Rasûlullah efendimizin izinde giderek kemâle erdikten sonra, insanları irşâd için (doğru yola çekmek için) halkın derecesine indirilmiş olan mürşidlerdir. İkincisi, yükseldikleri derecelerde bırakılıp, insanların yetişmesi ile vazîfeli olmayan velilerdir.<br />
   Mazhâr-ı Cân-ı Cânân bütün kazançlarına, mürşidlerini çok sevmekle kavuştuğunu belirtmiş, irfan anahtarının, Allah'ın sevdiklerini sevmek olduğunu ifâde etmiştir. İmâm-ı Rabbânî de; "Mürid, mürşidini ne kadar çok severse, onun kalbinden feyz alması da o kadar çok olur. Mürşid vesîledir, vâsıtadır. Maksad, Allahdır." demiştir.<br />
   Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker, bu konuda şöyle bir tavsiyede bulunmaktadır: "Bir kimse kendisini irşâd edecek, doğru yolu gösterecek bir mürşide ulaşamamışsa, büyük zâtların sohbet kitaplarını okusun ve onlara uysun."<br />
   Seyyid Abdullah-ı Dehlevî ise, kâmil (yetişmiş) ve mükemmil (yetiştiren, olgunlaştıran) bir rehbere tâbi kimsenin, Allah'ın rızâsına kolayca erebileceğini ifâde etmiştir.<br />
<br />
   SİLSİLE : Tasavvufi yolların hepsinde günümüzdeki mürşidden Rasulullaha kadar ulaşan bir manevi zincir söz konusudur.Bu zincirin tarihen sağlıklı oluşu tasavvufi feyz ve bereketin intikalinde çok önemlidir.Bir tasavvuf yolunun sağlamlığının en büyük delili sahih bir silsileye sahip oluşudur.Tasavvufta "Allah'a giden yollar mahlûkatın nefesleri sayısıncadır." anlayışı sebebiyle tarikat sayısında bir sınırlama yoktur. İtikadi bakımdan kitap ve sünnete bağlı, ehl-i sünnet ve'l-cemaat anlayışını benimseyen, ibâdet ve muâmelâtta İslâm'ın temel esaslarını uygulayan ve manevi bir silsileye sahip mürşidler tarafından temsil edilen tarikatlar hak tarikatlardır.Silsilenin tasavvufi önemine uygun olarak bütün tarikatlar icazetname ve silsilename ile kendi yollarındaki ruhani akışı kayıtlara bağlayarak belgelemişlerdir.<br />
   Mevlana Halid-i Bağdadi [K.S.]'in Kürdemir'li Şeyh İsmail Şirvani[K.S.]'e Verdiği İcazet<br />
Örnek Bir Nakşbendiyye Silsilesi<br />
<br />
   MÜRİD:Tasavvuf yolunda bulunan, bir mürşide intisab ederek seyr u sülûk ile manevi makamlarda yol almak suretiyle cemal mertebelerine ulaşmak yolunda irade izhar eden demektir. Mürîdler Allah'a yakınlık derecelerine ulaşmak için riyâzetler ve mücâhedeler çekerler ; nefsin isteklerinden kaçınıp istemediklerini yapmaya çalışırlar. Bir müslüman bir mürşide biat ederek iradesini izhar etttikten sonra mürşidin kendisine vereceği tasavvufi talimat olan günlük zikir, tesbihat dersini ifa etmeğe başlamak suretiyle tasavvuf yolunu adımlamağa başlar.Bu yolun değişik duraklarında mürşidin göstereceği yeni vazifeleri ( evrad, halvet,riyazet vs. ) yerine getirmekle yoluna devam eder.<br />
<br />
   ZİKİR : Zikir, her işte Allah'ı hatırlamak, zihinde tutmak, yâd etmek, unutmamak ve anmak,kendini gafletten kurtarmak, kulun Allah'ı dille ve kalple anması anlamında Kur'an kaynaklı bir tasavvuf kavramıdır.Gaflet de Allah'ı unutmak demektir. Bütün tasavvuf büyükleri ve tarikat ricâli, zikri yollarının temel esası saymışlardır. Zikir, çeşitli türevleriyle Kur'an'da 250'den fazla yerde geçmektedir. Kur'an'ın bizzat kendisi ve emirleri birer zikirdir.    Bu yüzden Kur'an bizzat kendisini ve namazı da zikir olarak adlandırmıştır. Mutasavvıflara göre gerçek zikir, Allah'ı şiddetle sevmek, O'ndan nasıl korkulmak gerekiyorsa öyle korkmak ve gaflet meydanından müşâhede semâsına yükselmektir. Ya da Mezkûr yani Allah'dan başkasını unutmaktır.<br />
   Çünkü Allah "Unuttuğun zaman rabbını zikret! (hatırla)" (el-Kehf, 18/24) buyuruyor. Allah, Kur'ân-ı kerîmde Ra'd sûresi 30. âyetinde yine şöyle buyuruyor: "İyi biliniz ki, kalpler, Allah'ın zikri ile itminâna, râhata kavuşur." Bakara sûresinin 152. âyet-i kerîmesinde ise şöyle buyrulmuştur: "(Kullarım!) Siz beni (tâat ile, beğendiğim işleri yapmak sûretiyle) zikrederseniz, ben de sizi (rahmet, mağfiret, ihsân ve tövbe kapılarını açmak sûretiyle) anarım."Kur'an'da iki tür zikir emri vardır: Mutlak ve mukayyed zikir. Kur'an'da herhangi bir kayıt belirtmeden mutlak mânâdave çok çok zikretmeyi emreden âyetler vardır. (bk. Âlü İmrân, 3/41; el-Ahzâb, 3/41; el- Cum'a, 62/10) Bunların emrettiği zikir, gafletin zıddı anlamındaki kalbî zikirdir. Allah'ın adının anılmasını emreden (el-Müzzemmil, 73/8);ed-Dehr, 76/25) âyetler ise kalbî mânâda zikre muvaffak olamayanlara dil ile zikretme kolaylığı sağlamakta ve bir bakıma kalbî zikre alıştırma yaptırmaktadır. Zikirden maksad Allah'ı hiç unutmamak olduğuna göre zikrin efdal olanı kalbî ve hafî olanıdır. Ancak cehrî olarak yapılan zikirlerin herbirinin sâlikin durumuna göre ayrı özellikleri vardır. Tevhid zikrinin kalbi masivâdan temizlemede, lâfza-i celâl zikrinin kalbî zikre ermede ayrı bir yeri vardır. Bunlardan hangisinin kime ne kadar yararlı olacağını mürşid tayin eder.<br />
   Sünenü'l-Beyhekî'de geçen iki hadîs-i şerîfte de buyrulmuştur ki: "Derecesi en yüksek olanlar, Allah'ı zikredenlerdir.", "Allah'ı sevmenin alâmeti, O'nu zikretmeyi sevmektir."<br />
   Asr-ı saâdette bizzât Hz. Peygamber'in toplu zikir yaptırdığını gösteren rivâyetler vardır. Ahmed b. Hanbel'in naklettiği bir olay şöyledir:"Şeddâd b. Evs anlatıyor: Hz. Peygamber'le beraber bir evde idik. Bize sordu:"İçinizde garib; yani ehl-i kitaptan bir kimse var mı?" Biz: "Hayır" dedik.Sonra kapıyı kapatmamızı emretti ve şöyle dedi. "Ellerinizi kaldırın ve Lâ ilâhe illallah deyin." Ellerimizi kaldırdık ve lâ ilâhe illallah dedik. Sonra Hz.Peygamber: "Allah'a hamdolsun. Yâ Rabbi, sen beni bu kelime ile gönderdin, bana bunu emrettin ve onda bana cenneti vaad ettin. Sen vaadinden dönmezsin." dedi.Sonra da şöyle buyurdu: "Sevinmez misiniz, Allah sizin hepinizi afvetti."(Müsned, IV, 124) Bu hadiste geçtiği gibi insanların tevhid kelimesi veya başka ilâhî isimlerle zikretmek üzere bir araya gelmeleri sünnetteki uygulamaya uygundur. Toplu zikrin asr-ı saadetteki bir başka örneği Ebû Saîd el-Hudrî'den gelen bir rivâyette anlatılmaktadır. Bu rivâyete göre Allah Rasûlü birgün halka teşkil etmiş bulunan bir sahabe topluluğunun yanına vardı. Onlara niçin böyle oturduklarını sordu. Onlar da: "Kendilerine başta İslâm olmak üzere pekçok nimetler veren Allah'ı zikretmek için bir araya geldiklerini" anlattılar. Peygamberimiz tekrar: "Siz gerçekten sadece Allah'ı zikretmek için mi toplandınız?" diye ısrarla sorunca sahâbîler: "Vallahi sadece bu maksadla bir araya geldik." diye yemin ettiler.<br />
   İmâm-ı Rabbânî; "Her vakit, Allah'ı zikr etmek lâzımdır. Kalpte başka hiçbir şeye yer vermemelidir. Yerken, içerken, uyurken, gelirken, giderken hep zikir yapmalıdır." demiştir. Cübeyr bin Nüfeyr; "Her an, dilleriyle Allah'ı zikr edip, O'nu bir an unutmayanlardan herbiri, güler bir hâlde Cennet'e gireceklerdir." demektedir. Zikir, cehrî ve hafî olmak üzere iki kısımdır. Zikr-i cehrî, yüksek sesle Allah'ı anmak, zikr-i hafî ise, gizli olarak ve kalb ile Allah'ı hatırlamaktır.<br />
   Zikir hakkında daha detaylı bir açıklama için bakınız: "Zikr : Allah'ı Hatırlama"<br />
19.Yüzyılın Büyük Sufilerinden Kuşadalı İbrahim Halveti [K.S.]nin "Zikr Hakkındaki Görüşleri"<br />
Tasavvufi pratikte mürşidin zikir tavsiyesi hakkında reel bir örnek sunuyoruz:" İntisab ve Zikr Tarifi"<br />
<br />
   EVRAD : Îtiyad, alışkanlık hâlinde nâfile olarak devamlı yapılan ibâdet, tesbîh ve duâlara vird (çoğulu evrâd) denilir. İmâm-ı Gazâlî; "Duâ, zikir, Kur'ân-ı kerîm okuma ve tefekkür (mahlûklardaki ve kendi bedenindeki ince sanatları, düzenleri, birbirine bağlılıklarını düşünerek, Allah'ın büyüklüğünü anlaması, insanın günâhlarını hatırlayıp, bunlara tövbe etmesi lâzım geldiğini ibadetlerini ve tâatlerini düşünerek bunlara şükretmesi gerektiğini hatırına getirmesi), sabah namazından sonra, âhiret yolcusu kulun virdi olmalıdır." demiştir. Yine İmâm-ı Gazâlî; "Okunmalarında fazîlet olduğu bildirilen bâzı âyet-i kerîmeleri vird edinip, okumak da müstehabtır. Fâtihâ, Âyete'l-Kürsî ve Bekara sûresinin son iki âyeti (Âmener-Resûlü) bunlardandır. Kaylûle (öğleye doğru bir mikdâr uyumak da) gündüz virdlerindendir." demiştir.<br />
   Mâlik bin Dînâr ise şunları söylemiştir: "Bir gece uyuya kaldım ve evradımı yerine getirmedim. Rüyâmda birisi karşıma çıktı ve, okuryazarlığın var mı? dedi. Var, dedim. Şu yazıyı okur musun? dedi ve elime bir kâğıt parçası verdi. Kâğıtta; "Dünyânın geçici ve aldatıcı nîmetleri, ölümsüz olarak yaşayacağın Cennet'in zevk ve safâsından seni alıkoymuştur. Yâni geçici olarak zevk aldığın bu uyku, ebedî seâdetine yarayacak ibâdetine mâni olmuştur. Uyan, namaz kıl ve Kur'ân-ı kerîm oku. Zîra bunlar, uykudan hayırlıdır." yazılıydı."<br />
   EDEB : Her konuda haddini bilip, sınırı aşmamak, insanlara iyi muâmelede bulunmak, sünnet üzere yâni Rasûlullah efendimizin buyurduğu ve davrandığı gibi hareket etmek, hatâya düşmekten sakınılacak şey, terbiye, güzel ahlâka da edeb denir.<br />
   Abdullah bin Mübârek, âlimler, edeb hakkında çok şeyler söylediler. Bize göre edeb, insanın kendini tanımasıdır demiştir.<br />
   Ebü'l-Berekât Emevî Hakkârî; "Edep, kulun, Allah'a karşı vazîfelerini, vakitlerini nasıl değerlendireceğini, kendini O'ndan uzaklaştıran şeylerden nasıl korunacağını bilmesidir." demiştir.<br />
   İmâm-ı Rabbânî ise; "Edebe riâyet etmeyen hiç kimse, Allah'a kavuşamaz, yâni velî olamaz. Din büyüklerinin yolu baştan sona edeptir. Namazın sünnet ve edeplerinden birini gözetmek ve tenzîhî bir mekrûhtan sakınmak; zikir, fikirden (tefekkürden) üstündür." buyurmuştur.<br />
   Şems-i Tebrîzî ise; "Âdemoğlunun edebden nasîbi yok ise, insan değildir. Âdemoğlu ile hayvan arasındaki fark budur. Gözünü aç ve bütün Allah'ın kelâmının mânâsı, âyet âyet edepten ibaret olduğunu gör." demiştir.<img class="postimage" src="http://forum.medineweb.net/images/smilies/c*.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="c*" title="c*" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İLİM KURANIN GÖLGESINDE]]></title>
			<link>http://forum.medineweb.net/thread-31404.html</link>
			<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 15:22:49 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.medineweb.net/thread-31404.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #9400D3;">İlim ve Kuran aynı noktaya ayrı ayrı bakan iki göz veya iki dürbün gibilerdir bunlar basta ıkı ayrı sey olsalar bıle nihai görüntüde birlesebılırler kainatı bır kıtap bır mesher bir saray ve bır bahce gıbı mütalaa ve temasımıza sunan Cenab_ı hak Kuranıda bir tarıfname mahıyetınde inzal etmıstır İnsan bu iki yüzü ve iki anı olan fenomen sayesındede hakıkata ulasabılır <br />
<br />
bugun gelınen noktada henuz bazı ilim dallarıyla Kuranın hakıkatlerı arasında bir farklılık söz konusu ise bunun sebebı ilmin hala ıoyı degerlendırılemeyiş veya bizim kuranı yanlıs anlayısımızdır İlim naehıl ve bılıncsız ınsanların elınde kör kalacagı gıbı dın ve cahıller elinde hep yanlıs yorumlanacaktır laboratuvarlar sınai zirai kimyevi ve fiziki arastırmaların Allaha gönul vermıs hakıkat erlerının elınde cok farklı seyler söyleyecegını düsünüyorum Hasılı inanan insanların her sahada söz sahıbı olduklarında ilimle Kuranın bır noktada birleştigi görülecek ve ıste ancak o zaman bizlerde esyayı oldugu gıbı görüp yorumlayabılecegız Ne varkı su anda miyop bakan ve renk körü olan bı cogumuz ciddi bir amelıyat_ı ruhıyeye ihtiyacımız olduguda bır gercek gönüller imana acılmadıkca ne ilmın nede insan ve insan cemıyetlerının istikamete ermesi mümkün degıldır <br />
<br />
Kuranı mevcut ılımlerın pesınden kosturmak ve onlara tabı kılmak kuran ve ılımler munasebetı mevzuunda dusulen vahım hatalardandır İlimleri Kurandan Dınden ve İmandan ayrı ve müstakıl görmek bir tefrit Kuranı müspet ılımlerın pesınden kosturmak ve onu adeta bır fizik bir kimya tıp matematık astronomi kitabı saymakda bir ifrattır <br />
<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #9400D3;">İlim ve Kuran aynı noktaya ayrı ayrı bakan iki göz veya iki dürbün gibilerdir bunlar basta ıkı ayrı sey olsalar bıle nihai görüntüde birlesebılırler kainatı bır kıtap bır mesher bir saray ve bır bahce gıbı mütalaa ve temasımıza sunan Cenab_ı hak Kuranıda bir tarıfname mahıyetınde inzal etmıstır İnsan bu iki yüzü ve iki anı olan fenomen sayesındede hakıkata ulasabılır <br />
<br />
bugun gelınen noktada henuz bazı ilim dallarıyla Kuranın hakıkatlerı arasında bir farklılık söz konusu ise bunun sebebı ilmin hala ıoyı degerlendırılemeyiş veya bizim kuranı yanlıs anlayısımızdır İlim naehıl ve bılıncsız ınsanların elınde kör kalacagı gıbı dın ve cahıller elinde hep yanlıs yorumlanacaktır laboratuvarlar sınai zirai kimyevi ve fiziki arastırmaların Allaha gönul vermıs hakıkat erlerının elınde cok farklı seyler söyleyecegını düsünüyorum Hasılı inanan insanların her sahada söz sahıbı olduklarında ilimle Kuranın bır noktada birleştigi görülecek ve ıste ancak o zaman bizlerde esyayı oldugu gıbı görüp yorumlayabılecegız Ne varkı su anda miyop bakan ve renk körü olan bı cogumuz ciddi bir amelıyat_ı ruhıyeye ihtiyacımız olduguda bır gercek gönüller imana acılmadıkca ne ilmın nede insan ve insan cemıyetlerının istikamete ermesi mümkün degıldır <br />
<br />
Kuranı mevcut ılımlerın pesınden kosturmak ve onlara tabı kılmak kuran ve ılımler munasebetı mevzuunda dusulen vahım hatalardandır İlimleri Kurandan Dınden ve İmandan ayrı ve müstakıl görmek bir tefrit Kuranı müspet ılımlerın pesınden kosturmak ve onu adeta bır fizik bir kimya tıp matematık astronomi kitabı saymakda bir ifrattır <br />
<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>