Düşün! Dendi düştük,
Bu dünyanın yaşamında!
Düştükte nasıl düştüğümüzü bile
Düşünemeden.
Yaşam neydi?
Gerçek miydi?
Düş müydü?
Düşe, rüya deyip geçsek te,
Geçen zaman neydi?
Kırk katırla kırk satır neydi?
Rüzgâr gibi geçti ömrüm”
Ömürsün inan!
Ömrüm geçiyor,
Düşmüşüm bir türlü kalkamıyorum.
Karma karışık düşlerden,
Bir türlü uyanamıyorum.
Kıyametin sahneleri çekilirken film gibi,
Kıyam et! Kıyam et!
Kalk kendine gel!
Dikil er meydanına! Denmekte.
Rüyamı, düş mü, ?
Kıyam mı, kıraat mi bilemiyorum.
Kır at’a binip te sevgiliye gitmeyi...
Tansu çiller ile
Özdeşleştirdikleri günden beri;
Ezanların kıra atlarında
Haz bile değişti.
Kıra at’la namaz miraca ulaşırken;
Miraca sahip olanları kıskanamadık bile.
Düştük ya bir kere,
Niçini ni düşünmeden.
Düşte gör! Dediler,
İstihareden bile...
Habersiz olduğumuz için,
Düşte de göremedik.
Öyleyse kalk! Dediler kıyam edemedik.
Kıyamadık dünyamıza,
Hep tükettik ahireti;
Bu aptal hüviyetimizle
Çekiyoruz zahmeti.
Abdal olup dallansak,
Olgunlaşıp sallansak;
Sonra düşsek
İnam-ı cennetin ta ortasına.
Dal olmak secde ile
Toprağa ram olmaktır;
İstiğfar ile daim
Rabb’e aşkla dolmaktır.
İstian kapısıdır tıklat ki açılacak;
Düşünülen şu ömre bir bedel saçılacak.