Kabirden Alınan Talimat ve Mezardan Yönetim
Türkiye’nin en nüfuzlu tarikatlarından birinde yaşanan yönetim kavgası teolojik bir krize dönüştü. Cübbeli Ahmet Mahmut Efendi’nin ölmediğini tarikatını mezarlıktan yönetildiğini iddia edince büyük tepki topladı. Peki tartışmanın arka planında ne var? Hiçbir zaman kanıtlanamayacak iddialar üzerinden kurulan otoritelerin temelinde ekonomik paylaşım kavgası mı yatıyor?
******
Mahmut Ustaosmanoğlu’nun vefat ettiği 2022’ye kadar ki süre zarfında Hasan Keskin’in bir sonraki Şeyh olacağını kimse bilmiyordu. Cenazede kriz çıkınca “2003 Vasiyeti” ortaya çıktı.
Tarikat erkanı açısından Çarşamba kolunun yaşadığı liderlik krizinin temelinde Mahmud Ustaosmanoğlu’nun sağlığında halefini ilan etmemesi ve bundan da özerk grupçukların yaralanması olduğunu söyleyebiliriz.
Cübbeli Ahmet tabi bu iktidar savaşını Tasavvufî kavramlar üzerinden yürüterek meşruiyet üstünlüğü kurmaya çalışıyor. Peki o ne?
Tasavvufi Kozmolojiye göre Allah bilinmek istedi ve kendisinden doğurduğu/sudur ettirdiği Hz. Muhammed’e aşık oldu ve o aşkından da Hz. Muhammed’in İlahi nurunun ontolojik parçaları olan Seyyidler/Ehl-i Beyt Konseyini yarattı. Allah kendi parçasından onları doğurdu/taşırdı. Buna Neo-Platoncu “Nuru Muhammedî” inancı da diyebiliriz. Dolayısıyla bu inanca göre 3’ler 7’ler 40’lar şeklinde bir hiyerarşisi de olan bu Metafizik Konsey Allah’ın kendilerine verdiği tasarruf yetkisi ile tüm Kainatı gayb aleminden yönetiyorlar. Tarikattaki “Mürşidi Kâmil” Şeyh de bu konseyin bir üyesi olduğundan Allah’a ulaşmak isteyen mürit “Rabıta” ritüeli yoluyla Şeyhine meditasyon yapmak zorunda. Rabıta bu sebeple kimin meşru Şeyh/Tasarruf sahibi olduğunun da kriteri.
İşte Cübbeli Ahmet madem ortada resmen meşru ilan edilmiş yeni bir Şeyh yok biz Mahmud Efendi’ye rabıta yapmaya devam ederiz diyerek bağımsızlığını ilan etmişti 2024’te.
Ancak Cübbeli’nin dini otorite söylemi sadece Rabıta ile sınırlı değil. Ustaosmanoğlu’nun aslında ölmediğini, kabrinden tarikatını yönettiğini bizzat kendisini de yönetim konusunda kabirden temsilci seçtiğini iddia ediyor.
“Zuhurat” ve rüya yoluyla “kabirde yaşayan” imamlarıyla görüştüklerini talimatlar aldıklarına inanıyorlar.
İbnü’l-Arabî ekolü ve Vahdet-i Vücud felsefesinde Zuhurat gayb âlemindeki ilahi sırların, manaların ve hakikatlerin açığa çıktığı, belirdiği ve görünür hâle geldiği tecelli mertebesini ifade ediyor. Bu inançta Ansızın meydana gelen olaylar, ilhamlar ve rüyalar ile Allah, Hz. Muhammed ya da ölmüş herhangi biri ile konuşulabiliyor.
CAH’ın iddiaları bunlarla da sınırlı değil. Mahmud efendinin ruhunun cismani olarak bir bedene girdiğini ve bizzat fiziksel olarak kendisiyle görüştüğünü de söylüyor. Ustaosmanoğlu’nun “İnşallah” lafzını kullanmadığında sözlerinin Allah’ın Sözleri olduğunu dolayısıyla bizzat Allah’ın kendisini (Cübbeli’yi) görevlendirdiğini de iddia eden CAH, Şeyhlerin yukarıda belirttiğim 3-7-40’lı konseydeki tasarruf inancına göre bugün de diri olarak dünyada tasarruf ettiğini savunuyor. Tasavvufi jargonda meşhur olan “Şeyh vefat ettiğinde beden zindanından kurtulduğundan ruhu kılıcın kınından çıkmış gibi olur” inancını kendisine dayanak kılıyor.
Bu açıklamalar karşısında karşı cephede yer alan Ebubekir Sifil, İhsan Şenocak, Muhittin Ödemiş, Feyzullah Konyevi gibi hocalar ise Tasavvufi inançlarının yanında Akaid, Tefsir gibi İslami ilimlere vurgu yaparak Cübbeli’nin hurafecilik ve sapkınlık yaptığını iddia ediyorlar.
Oysa Cübbeli Ahmet’in genel İslami İlimler açısından “Gulât/Heretik” kabul edilebilecek bu görüşleri Tasavvufi kozmolojiye uygun inançlara dayanıyor. Bahsi geçen isimler de geçmişte yaşamış bir çok kişi hakkında Cübbeli Ahmet’le benzer inançlara sahipler.
Elbette kimse Mahmud Ustaosmanoğlu’nun kabrinde yaşadığını ve bizzat müritlerini eğitmeye devam ettiğini kanıtlayamaz. Şeyh Mahmud’un Cübbeli Ahmet’le konuştuğunu ona direktifler verdiğini de. Mahmud Efendi’nin inşallah demediği cümlelerin “Allah’ın sözleri” olduğunu da…
İşin sırrı da burada. CAH da işte bu kanıtlamayacak subjektif alacakaranlık alanından yararlanıyor kendisine dini otorite kurmak için.
İslam ilahiyatı açısından hiçbir delil değeri olmayan zann ve hayalden ibaret olan bu inançların milyonlarca insan üzerinde dini otorite sağlamak için yaygınlaştırılması karşısında İlahiyat Fakültelerinin ne gibi akademik bir tavır aldıkları da meçhul.
Türkiye’de cemaatlerin tümü hakkında gizli istihbarat raporları hazırlayan, bazı meâl müelliflerinin dini görüşlerine katılmadığı için mealleri yakma imha etme için Meclis’ten yasa bile çıkarttıran Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ise İslam’ın temel inançları hakkında üretilen spekülasyonlar üzerinden yürütülen bu tartışmaya dair manidar suskunluğu dikkatlerden kaçmıyor.