Bu satırlar bir tarih kitabı değildir.
Ne bir mahkeme kararıdır ne de bir siyasî bildiridir.
Bunlar, dedemden dinlediğim, babamın gözlerinde gördüğüm ve ailemizin nesilden nesile emanet ettiği bir hafızanın satırlarıdır.
Belki bazıları aynı hadiseleri başka türlü anlatacaktır.
Belki tarihçiler farklı belgeler gösterecektir.
Ben ise yalnızca bize emanet edilen sessizliği yazıyorum.
Çünkü unutulan acılar bir daha yaşanmaya mahkûmdur.
Biz cilalı taş devrinden bahsetmiyoruz.
Biz yaşadığımız, içinde doğduğumuz ve sevdiklerimizi toprağa verdiğimiz bir zamandan bahsediyoruz.
Benim tarihim, okul kitaplarından önce dedemin dizinin dibinde başladı.
Onun anlattıkları ne bir ideolojiydi ne de bir kin.
Sadece hiç dinmeyen bir iç sızıydı.
Dedem derdi ki:
"Evlat... Tarihi kazananlar yazar derler. Ben yazılanı bilmem. Ben toprağa verdiğim kardeşlerimi bilirim."
İşte benim tarih dersim buydu.
Bizim köyümüz Zîlan Deresi'ndeydi.
Bir sabah güneş doğmadan askerler geldi.
Kadınlar...
Çocuklar...
Yaşlılar...
Herkes meydanda toplandı.
İnsanlar korkudan birbirine sarılmıştı.
Sorulan ilk soru kimlik değildi.
İsim değildi.
Tek bir soruydu.
"Türkçe biliyor musun?"
Ben askerden yeni gelmiştim.
Bana sordular.
"Sen kimsin?"
Hayatta kalabilmek için "Türküm." diyebildim.
Nişanlımı kalabalığın içinden getirdiler.
Elleri bağlıydı.
Ona da aynı soruyu sordular.
Korkudan titreyen sesiyle:
"Ez tirkî nizanım..."
"Türkçe bilmiyorum..."
diyebildi.
Ardından bir silah sesi...
O ses, yalnız bir insanı değil, benim geleceğimi de susturdu.
O gün ailemizden nice canı kaybettik.
Babalar...
Amcalar...
Dedeler...
Dayılar...
Komşular...
Çocuklar...
Kadınlar...
Bizim evimizin tarihi artık takvimlerle değil, eksilen isimlerle hesaplanıyordu.
Köyümüzün kalabalığı sessizliğe dönüştü.
Hayatta kalanlar ise ömürlerinin sonuna kadar o sessizliği taşıdı.
Kardeşim henüz annemin sütünü emiyordu.
Üç gün boyunca cesetlerin arasında korkudan ses çıkaramamış.
Askerler çekildikten sonra onu emekleyerek çıktığı yerde bulmuşlar.
Vücudunda kurşun yaraları vardı.
Yıllarca o yaralarla yaşadı.
Bir bacağını kaybetti.
Altmış beş yıl boyunca yürüdüğü her adım, geçmişin susmayan şahidi oldu.
Yıllar geçti.
Dağlar yerinde duruyor.
Dere yine akıyor.
Rüzgâr yine aynı taşların arasından geçiyor.
İnsanlar değişiyor.
Devletler değişiyor.
Kitaplar yeniden yazılıyor.
Fakat bazı acılar, ne mürekkebin ne de zamanın silebildiği izler bırakıyor.
Bugün benden sonra gelecek çocuklarıma ve onların çocuklarına bırakmak istediğim tek miras öfke değildir.
Kin de değildir.
Hakikati arama cesaretidir.
Çünkü yalanın en büyük düşmanı hafızadır.
Ve hafıza sustuğunda, yalan konuşmaya başlar. Dağlar, insanlardan daha uzun yaşar.
Bu yüzden sır saklamayı da en iyi onlar bilir.
Belki bir gün insanlar susar.
Belgeler kaybolur.
Kitaplar değişir.
Fakat dağların şahitliği değişmez.
Bu satırlar da o sessiz şahitliğin küçük bir emanetidir.
Okuyan, bana inanmak zorunda değildir.
Sadece şunu bilsin yeter:
Her tarih kitabının arkasında, adı hiçbir kitaba yazılmamış insanların gözyaşları vardır.
Ve bazen bir dedenin sessizliği, ciltler dolusu tarihten daha ağır gelir.
Yaşar Kemal 1996 İst.
__________________ Büyükler fikirleri, Ortalar olayları, Küçükler kişileri tartışır.
|