Medineweb Forum/Huzur Adresi

Go Back   Medineweb Forum/Huzur Adresi > ..::.İLİTAM İLAHİYAT LİSANS TAMAMLAMA.::. > İlitam 3.Sınıf Dersleri > Felsefe Tarihi

Konu Kimliği: Konu Sahibi Abdulmelik,Açılış Tarihi:  22 Aralık 2013 (20:43), Konuya Son Cevap : 22 Aralık 2013 (20:43). Konuya 0 Mesaj yazıldı

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Değerlendirme
Alt 22 Aralık 2013, 20:43   Mesaj No:1
Medineweb Site Yöneticisi
Abdulmelik - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Durumu:Abdulmelik isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Medine No : 1
Üyelik T.: 14 Haziran 2007
Arkadaşları:7
Cinsiyet:Erkek
Memleket:Bitlis
Yaş:46
Mesaj: 2.809
Konular: 334
Beğenildi:776
Beğendi:149
Takdirleri:2264
Takdir Et:
Konu Bu  Üyemize Aittir!
Standart FELSEFE TARİHİ genel özetleri

FELSEFE TARİHİ genel özetleri

FELSEFE TARİHİ: İNSANIN DÜŞÜNSEL SERÜVENİ
· Felsefe tarihi, felsefenin ne olduğundan nasıl geliştiğine, çeşitli felsefe öğretilerinin ortaya çıkışından, bu öğretilerin ayrımlarına kadar bir dizi felsefî soru ve sorunu; varlık, bilgi ve değer açısından değerlendiren çok yönlü ve çok boyutlu bir araştırma alanıdır.
· Felsefe tarihi, kuşkusuz düşüncelerin serüvenini yansıtır. İnsan varoluşun sırlarını; gerek dış dünyanın gerekse kendi iç dünyasının sırlarını ancak düşünme aracılığıyla çözebilmektedir. Bu çerçevede düşünmek, Jaspers (1883-1969)’ın dediği gibi insan olmanın en temel özelliğidir (Jaspers, 1986, 132).
· Hakikat karşısında her filozof meseleyi her ne kadar geçmişle irtibatlandırsa da her zaman sıfır noktasından başlar. Başka bir ifadeyle bilim, sanat ve teknik gibi alanlarda tarih, bu alanlardaki bilginin gelişmesinden başka bir şey değil iken, felsefede tarih, yeniden oluşturulması gereken bir durumu/hali temsil eder.
· Felsefe tarihinin, hayatla ilintisinin nasıl kurulduğu ya da kurgulandığını gösteren bir girişimler geçiti olduğu söylenilebilir. Ancak bu girişimler geçitinde, sözgelimi Platon (MÖ 427-MÖ 347)’un ide’si, Aristoteles (MÖ 384-MÖ 332)’in madde ve form’u, Herakleitos (MÖ 535?-MÖ 475)’un oluş ve logos’u, Descartes (1596-1650)’in düşünen Ben’i, Berkeley (1685-1753)’in zihin ve varlığı, Kant (1724-1804) ’ın aşkın süje ’si, dolayısıyla kurgu ile bilgi yan yana bulundurulmuştur.
· Felsefe tarihi, esasen varoluşumuzu gerçekleştirme sürecinde karşılaştığımız sorulara verilen cevaplardan oluşmuş bir alanı temsil eder. Felsefe tarihini bir cevaplar koleksiyonu ya da düşünceler müzesi değil; düşünceler arasındaki iletişim ve konuşma süreci olarak görmek gerekir.
· Felsefe tarihi, esasen beşeri düşüncenin kendi kaderini ve geleceğini üstlenmek zorunda olduğu gerçeğini gözler önüne serer. Bu çerçevede filozoflar, beşeri düşüncenin sorumluluğunu ve geleceğini üstlenen figürleri temsil eder.
· Felsefe tarihi, felsefe sorunları karşısında filozofların ileri sürdüğü farklı bakış açılarını göstererek, William James (1842-1910)’in “felsefî çalışma, sürekli olarak bir alternatif arama alışkanlığıdır” önermesi ekseninde, problemlere dair değişik alternatifler görebilmeyi öğretmelidir (James, 1920, 190).
· Felsefe yapmanın diğer bir tarzı olarak felsefe tarihi; varlık, bilgi ve değer ekseni üzerinde İlk Çağ felsefesi, Orta Çağ felsefesi, Modern felsefe ve Çağdaş felsefe içerisinde insanlığın düşünce serüvenini gözler önüne serer.
· “Felsefe” terimi Arapça olup, Yunanca “philosophia” sözcüğünden gelmektedir. Etimolojik olarak iki bileşene sahip bu kelime “sevgi, muhabbet, dostluk” anlamındaki “philia” (φιλία) ile “derin bilgi, içrek bilgi, eşyanın hakikatinin, künhünün bilgisi, hikmet” anlamına gelen “sophia” (Σοφíα) kelimelerinden mürekkeptir.
· Yunanlılar için “bilgelik sevgisi”, “bilgiyi araştırmak” ya da “bilginin peşinden koşma” manasına gelen philosophia, popüler anlamından daha geniş bir içeriğe sahip olarak düşünülmüştür. Zira Yunanlılar için “sophia” çok geniş uygulama alanına sahiptir. Hatta bu kelime insan yaşamıyla ilgili her alanda kullanılmıştır. O, ‘pratik işlerde yetenek, ticarette aklı kullanma, anlamaya istekli olma, aşırılıktan ya da ölçüsüzlükten sakınmak, kişinin merak ve vukufiyetini kullanması, yaşama sanatı’ gibi anlamlara sahiptir. Sophia, bugünkü anlamda, hem hikmet, hem bilgi ve hem de bilim idi (Passmore, 1967)
· Aristoteles’in bilimleri şu şekilde sınıflandırmıştır. 1) Kuramsal felsefe ki, burada amaç bizzat bilgidir. Bu da fizik, matematik ve metafizik olarak üç bilgi dalını içerir. 2) Pratik felsefe ki, burada amaç pratik olup bu alanda ekonomi, ahlâk ve siyasal bilimler yer almaktadır. 3) Üretken (productive) felsefe diyebileceğimiz sanat felsefesidir ki, Aristoteles buna "poetika" demektedir.
· Grekler, kendilerine bağışlanmış olan aklın, insanı Tanrıyla akraba kıldığına ve Tanrı’ya saygının akla saygı olduğuna inanmışlardır. Ancak bu ilişkide akıl, Sophia’yı kavrayacak nitelikte değildir. Nitekim Pythagoras (MÖ 570-MÖ 495) sophia’nın sadece Tanrı’nın inhisarında olduğunu; insanların tüm bilgileri elde etmelerinin mümkün olmadığını beyan eder.
· Platon'un öğrencilerinden Ponticus (MÖ 387-MÖ 312), milattan önce altıncı yüzyılda yaşayan Pythagoras’ın kendini filozof olarak tasvir eden ilk kişi olduğunu haber verir.
· Pythagoras, olimpiyat oyunlarına katılan insanların üç sınıf olduğunu iddia eder: Bunlardan ilki şenliğe katılmakla şöhret olmak isteyen atletler; ikincisi ticaretlerini gerçekleştirerek para kazanmak isteyen satıcı ya da tüccarlar; üçüncüsü ise oyunlardaki curcuna içerisinde insanların ne yapmaya çalıştıklarını, hangi tarzda eylediklerini anlamaya çalışan filozoflardır.
· Platon, bilgeliği a) nedenleri kavrama, b) diyalektik yöntemi kullanma, c) eleştirel sorgulama, d) amaçların bilgisine sahip olma, e) ideallerin bilgisi vasıtasıyla nasıl yaşanacağını bilme, olarak tanımlar (Passmore, 1967, 216-217).
· Aristoteles ise, bilgeliği ilk nedenlerin ve ilkelerin bilgisi olarak tanımlar. Ona göre bilgelik, özü itibariyle nedenleri araştırma olmasından dolayı, bütün diğer etkinlik biçimlerini aşar ve onların tümünden üstün olur.
· (Aristoteles, 1985,85).Aristoteles, felsefenin ilkin, ilk sebepleri araştırdığını ve ilk sebebin de Tanrı olduğunu; ikinci olarak da, böyle bir bilime ya yalnız Tanrı'nın sahip olabileceğini veya onun diğerlerinden önce O'nun daha layık olabileceği bir bilim olduğunu ileri sürer (Aristoteles, 1985, 89).
· Aristo’ya göre; Bilge kişi, ilkin her birini ayrıntılı olarak bilmemekle beraber, mümkün olduğu ölçüde her şeyi bilen kişidir. İkinci olarak, insanlar tarafından bilinmesi kolay olmayan şeyleri bilme gücüne sahip olan kişidir. Üçüncü olarak bilge kişi, bilimin her dalında nedenleri daha kesin biçimde bilen ve öğretme gücüne sahip olandır. Dördüncü olarak bilge kişi, başka bir sebeple değil; sırf bilmek amacıyla bilen kişidir. Nihayet, bilge kişi yönetici, kendisine tâbi olunan bir kişidir.
· Aristoteles, eserini ‘fizikten sonra gelen konular’ anlamında “Metafizik” olarak isimlendirmiştir. Buna göre metafizik, fiziğin ötesindeki konuları değil; yine fiziğe bağlı olarak ondan sonra gelen konuları inceler. Şöyle ki, bütün bilimler varlığı bir yönü ile incelerken ilk felsefe ya da metafizik, ‘varlığı, varlık olmak bakımından’ ele alır.
· Sokrates, Delphoi tapınağında yazılı bulunan "kendini bil" düsturuna telmihte bulunarak, bilgeliği ‘kendinin ne olduğunu bilmek’ olarak tarif eder. Zira ancak bilge olan kimse kendinin ne olduğunu; neleri bildiğini, neleri bilmediğini anlar.
· Platon, önce Theaitetos diyalogunda, sonra da olgunluk dönemi eserlerinden Politei’de felsefeyi, elden geldiği ölçüde Tanrı'ya benzemek olarak tarif eder.
· Romalı filozof Seneca (MÖ 4-MS 65) ise, felsefenin ahlâkî olana vurgu yaptığını ileri sürerek, felsefenin insanı bir yaşam deneyimi gibi olgun kıldığını; yaşam deneyiminin yaşla gelirken, felsefenin ise gençken insanı olgunlaştırdığını ileri sürer.
· Romalı filozof Epiktetos (55-135), felsefeyi bir ruh eğitimi ve faziletli bir yaşantı kazandıran etkinlik olarak tarif eder. Sözün özü, iç dünyanın zenginliğiyle dış dünyanın zenginliği arasında bir seçim yapman gerekir. Çünkü insan ya filozoftur ya da manav.” (Epiktetos, 2009, 61-62).
· Konfüçyüs(MÖ 551-MÖ 479), toplumsal ve politik meselelerle, doğru ve adil yönetim gibi konularla, aile ve cemaat değerleriyle ilgilenmiştir. Onun felsefesi, uyumlu ilişkiler, önderlik ve devlet adamlığı hususlarına odaklanarak, kişinin kendisini sorgulamasından, dönüştürmesinden, başkalarına ilham vermesinden ve erdemli biri olmak için sergilemesi gereken çabalardan oluşmuştur.
· Hindistan’da Buda (MÖ 563?-MÖ 483?), felsefeyi bireyin özgürlüğü ve kurtuluşu için araç olarak görmüştür.
· Orta Çağ felsefesi bireylerin ve halkların karakteristik özelliklerinin üstünde olan dini bir topluluğun, bir ümmetin, Hıristiyan ya da İslâm toplumunun veya Yahudi cemaatinin felsefesidir. Felsefenin merkezine Tanrı ve öte dünya yerleşmiş, dinin etkisi altında değer ağırlıklı bir felsefe oluşmuştur. Dine bağlı hale gelen felsefe, bütün problemlerini dinden, dini dünya görüşünden almıştır. Buna göre epistemolojinin konusu Tanrı’ya ilişkin bilgi; metafiziğin konusu ise, başında Tanrı’nın bulunduğu, yaratma ilişkisi dolayısıyla şekillenen devasa bir varlık zinciri olmuştur.
· Rönesans döneminde felsefe bir tür köprü görevi üstlenmiş; Orta çağ ile Modern dönem arasında bir geçit oluşturmuştur. Pek çok faktörün etkisiyle oluşan Rönesans felsefesi, İlk Çağ ve Orta Çağ felsefelerinin vardığı sonuçları yeni bir biçimde değiştirerek, yepyeni bir insanın tarih sahnesine çıkmasına sebep olmuştur.
· Modern dönemde felsefe başka faktörlerden etkilenmiş olsa da, kendisini esas itibarıyla bilime göre tanımlamıştır. Nitekim felsefenin iki temel disiplinini oluşturan epistemoloji ve metafizikte kuramlar, büyük ölçüde bilimin konu aldığı varlığın doğasıyla ilgili mülahazalardan ve bilimsel bilginin yapısından hareketle oluşturulmuştur.
· Modern dönemde bilimden etkilenen on yedinci yüzyıl felsefe anlayışları; rasyonalizm, ampirizm ve matematikçilik olmuştur. On dokuzuncu yüzyılda ise pozitivizm ve analitik felsefe bilimden en çok etkilenen felsefî hareketler olmuştur. Beşeri ve ahlâkî problemler ise felsefenin merkezine ancak iki büyük dünya savaşından sonra, yani yirminci yüzyılda geçmiştir.
· Son dönemlerde batıda ortaya çıkan bazı felsefe anlayışları, evrenselci bir tavırla hakikat peşinde koşan felsefenin hakikate asla ulaşamayacağını, çünkü böyle bir hakikatin mevcut olmadığını ileri süren bir tavır geliştirmişlerdir.
· Felsefeyi bütün çağlar, bütün kültürler ve bütün filozoflar için geçerli olacak şekilde tanımlamak neredeyse imkânsızdır. Ancak bu, felsefenin ne olduğunun ortaya konamayacağı, felsefeyle ilgili olarak belli bir kavrayışa hiçbir şekilde ulaşılamayacağı anlamına gelmez. Felsefenin ne olduğuyla ilgili ayrıntılı bir fikir sahibi olmak, ancak bu konuda ön yargılardan bağışık, samimi bir çaba sarf edildikten sonra mümkün olur.
· Ayrı ayrı kapılardan aynı binaya girilebileceği gibi ayrı ayrı yollardan da aynı felsefî problemlere nüfuz etmek mümkündür. Daha açık bir ifadeyle, felsefe alanına ayrı ayrı yollardan girilebilir. Bu yollardan hangisinin daha doğru olduğu ya da olacağı tam olarak bilinemez.
· Tek İlme Dayanan Düşünce Tek bir ilmi kendilerine temel alan araştırıcılar, uğraştıkları ilmin derinliklerine nüfuz etmek suretiyle, onun prensiplerine, metotlarına ve gayelerine ait çözülmesi beklenen tüm soruları ortaya koyar ve böylece felsefenin asıl alanına girmiş olurlar.
· Nitekim “matematikle uğraşanlardan Henry Poincare, Gauss ve Hilbert; fizikle uğraşanlardan Pierre Duhem, Cournot; kimya ile uğraşanlardan Liebig; astronomi ile uğraşanlardan Eddington, Jeans; biyoloji ile uğraşanlardan Hans Driesch, Kurt Goldstein; Antropoloji ile uğraşanlardan Asnold Gehlen, Van Bolk; psikoloji ile uğraşanlardan W. James, Wundt, Köhler; sosyoloji ile uğraşanlardan Max Weber, Durkheim, Mannheim, Sorokine gibiler tekilimden hareket etmek üzere bütün felsefe problemlerine nüfuz etmeye çalışmış derin ilim adamlarıdır.”
· Ansiklopedik Düşünce Birkaç ilimden birden hareket eden ilim adamları, "var olanlar"dan her birine ait özellikleri, kendi alanı içinde inceleyerek ve onları birbirleriyle karşılaştırarak, tek ilimden hareket edenlerden bazılarının uğrayabilecekleri tehlikelerden kendilerini korurlar. Beşeri düşüncede ansiklopedik zekâların sayısı iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır. İlk Çağ’da Aristoteles, Orta Çağ’da İbn Sina, Gazali, İbn Rüşd, Saint Thomas, Yeniçağ ’da Descartes, Leibniz, Auguste Comte bu tarzda çalışan filozoflardandır (Ülken, 1963, 32).
· Felsefe Tarihi Yolu ile Düşünce Beşeri düşüncenin önceki kazanımları bilinmeden yeni ve orijinal görüşler ortaya koyabilmek mümkün değildir. Dolayısıyla bu yolu benimseyenler, yüzyıllardan beri bu konuda çalışmış büyük zekâların araştırmalarını ve ulaştıkları sonuçları incelemek üzere felsefe problemlerine nüfuz ederler. Bu hususlarda derinleşmek isteyenlerin, Yunanca, Latince, Arapça ve Doğu dillerini bilmeleri hatta filolog olmaları gerekir. Vico ve Nietzsche filolog-filozofların nadir misallerindendir. Bunun yanı sıra Orta Çağ’da Kindi, Farabi ve İbn Rüşd; Modern dönemde Spinoza, Ravaisson ve Boutroux gibi filozoflar felsefe tarihine vukufiyetleriyle felsefeye girmişlerdir. Bu yolun verimliliği ancak bir veya birkaç ilimde bilgi sahibi olduktan veya felsefî spekülâsyona alıştıktan sonra görülebilir (Ülken, 1963, 33).
· Kişisel Tecrübeye Dayanan Düşünce “Felsefe yolunu tutanlardan bir kısmı da tamamen kişisel deneyimlerine dayanarak felsefe yaparlar. Bu tarz örnekler fikir tarihinde nadirdir. İlk Çağ’da Sokrates, İslâm dünyasında Haris Muhasibi, Gazali, Batı Ortaçağ’ında Augustinus, Modern felsefede Descartes, Pascal, J.J.Rousseau, yakın zamanlarda Kierkegaard, Gabriel Marcel gibi filozoflar, kişisel tecrübeye dayanarak hakikat araştırmasına girenlerin başlıca örnekleridir.” (Ülken, 1963, 34).
· İçe Katlanma (RefIexion) Yolu ile Düşünce Felsefenin diğer bir yolu da "kişisel tecrübe"nin az çok ilhama benzeyen iddiasından oldukça uzak, hayat boyunca iç hallerinin doğrudan doğruya tahlili suretiyle girilen araştırma şeklidir. Buna psikolojide alışılmış olan bir terimle ‘içe bakış’ (introspection) denir. Sokrates, Eflâtun, Epikuros, İslâm dünyasında yine Haris Muhasibi, Şahabeddin Sühreverdî, Sadi Şirazî, Batı’da Abelard, kısmen Augustinus, Yeniçağ ‘da Montaigne, Locke, D. Hume, Condillac, yakın zamanlarda Maine de Biran, Fichte, Max Scheler, daha sonra H. Bergson, E. Husserl bu yolu tutan filozoflardandır. Felsefenin başka yollarından habersizce yalnız içe bakışı kullanan Amiel gibi düşünürlerin eserlerinde, lüzumsuz ve ilgisiz hususlar bulunabilir (Ülken, 1963, 34-35).
· Spekülatif Düşünce Yolu Felsefenin hakikat araştırmasında tuttuğu diğer bir yol da soyut kavramlar alanına ait olan nazarî düşüncenin araştırılmasıdır. Bu yol, felsefenin dayandığı kavramlar arasında evrensellik bakımından bağlantılar kurarak, onların en evrensel ve şümullü olanlarını ötekilerinden çıkarmak suretiyle, varlık ve değerlere ait kavramlar arasında hüküm yürütme dolayımıyla tamamen soyut bir sistemin kurulması tarzıdır. Bu araştırma yolunu İlk Çağ’da Parmenides'te, Platon'da, kısmen Aristoteles’te, Orta Çağ’da İbn Sina'da, bazı kelamcılarda, Hıristiyan dünyasında Saint Thomas’ta, Modern felsefede Spinoza ‘da, Kant’ta ve Hegel'de görürüz.
· Kendilerini, toplumları ve dünyayı anlamak için felsefenin yardımına başvuran bu insanların en önemli özelliği “bilgeliği arayan” kişiler olmalarıdır. Felsefeci, kendisini “bilgeliğin dostu” olarak tarif eder. Bu husus, onun bilgi ya da bilgeliğe sahip olduğunu değil; onu aradığını ifşa eder. Nitekim o, belli bir yere ulaşmış olan değil, “yolda olan” kişidir. Jaspers bu durumu “felsefe yapmak, yolda, hakikat yolunda olmaktır.” şeklinde ifade eder.
· Filozofun hakikati aradığı, doğruların peşinde koştuğu yerde, bağnaz ya da dogmatik insan kesin bilgiye sahip olduğuna inanır. Oysa felsefî tevazu, hakikate hiç kimsenin diğerinden daha fazla sahip olmadığı, olamayacağı anlamına gelir. O, doğruların hiç kimsenin tekelinde bulunmayıp; araştıran herkese açık olduğunu ifşa eder (Cevizci, 2010, 21).
· Felsefe, bir bilgiler bütünü ya da cevaplar hazinesi olmaktan ziyade, zihinsel bir açıklığı, berrak bir bilinç halini, eleştirel bir tutumu ve arayışı temsil eder. O halde felsefeyi felsefe yapan şey, yaşamın anlamıyla ilgili sorulara yanıtlar vermekten çok bu hususlara dair sorular sorabilmek, varoluştaki problemleri görebilmektir.
· Felsefî düşünce, akıl temelli soruşturmanın sonucu olan sistemli ve tutarlı bir düşüncedir. Onun sistemli oluşu, geliştirilen düşüncelerin ilgili konuda bir bütün meydana getirmesidir.
· Felsefî düşünce refleksiyonlu bir düşünmedir. Refleksiyon ise düşünmek üzerine düşünmek, düşünme etkinliğini yine bir düşünme konusu kılabilmek demektir.
· Felsefî düşünce bütünsel bir düşüncedir. O, bir konu ya da problemi tek yönüyle değil; bütün yönleriyle ele alır. Bu özelliğinden dolayı o, disiplinler arası bir konumu temsil eder.
· Felsefî düşünce, analitik ve çözümleyici bir düşüncedir. Filozof kendisine sunulan her türlü bilgi, deneyim, algı ve sezgi sonuçlarından oluşan düşünceyi analiz eder, açıklığa kavuşturur.
· Felsefî düşünce, kesin ve nihai doğrulara ulaştığını iddia eden bir düşünce değildir. Özellikle bilimde olduğu gibi, belli bir konuda kesin ve nihai bir sonuca sahip değildir. Felsefe sürekli bir soruşturma faaliyeti olduğu için onda olmuş bitmişlik yoktur.
· Felsefî düşünce belli bir konuda tek bir doğru görüşün olmadığı, alternatif görüş ve teorilerle zenginleşen bir düşüncedir. Filozofların mizacı farklılıkları, yaşadıkları tarihsel koşullar, dünyaya bakış tarzları, aynı konuda farklı sonuçlar üretilmesine sebep olur.
· Filozofun kendisinden önce gelen filozofları aşmış, onların çözemediği problemleri çözmüş birisi olarak görülmesi mümkün değildir. Felsefede olsa olsa aynı konuda farklı düşüncelerin birbirine eklemlenmesi söz konusu olabilir. Birbirine eklenen bu düşünceler, aynı konu üzerine düşünürken bizlerin düşünce dünyasını güçlendirir, konuya farklı açılardan bakabilmeyi sağlar. Kant, tam da bu yüzden “Öğrenilmesi mümkün olan bir felsefe yoktur; ancak felsefe yapmanın kendisi öğrenilebilir” der.
· Felsefî düşünce bir toplumun yaşayış biçimini, düşünüş tarzını ve kültür örüntülerini rasyonel, kapsamlı, tutarlı, sistemli ve metodik olarak tasvir etme girişimi olarak tarif edilebilir.
· Metodik olarak tasvir etme girişimi elbette filozofun yaşadığı çağ, içinde bulunduğu kültür ve referanslarla derinden ilişkisi vardır. Zira felsefî düşünce, tarihi ve kültürel bir bağlamda, belirli zaman ve mekân içinde, belirli bir referans ekseninde oluşturulan paradigmalarla ortaya çıkar. Bu paradigmalar “en temel sorular”, “büyük sorunlar” üzerine oluşturulan eleştirel, sorgulayıcı ve bütünleştirici bakış açılarını temsil eder.
· Varlık-bilgi-değer bütünlüğü felsefenin asıl ve ana teması olduğu için, ortaya çıkan tüm sorunları bu bütünlük üzerinden anlamak ve yorumlamak mümkündür. Nitekim varlık sorunu kendisini metafizik ve ontoloji üzerinden gösterirken, bilgi sorunu epistemoloji ve son zamanlarda bilim felsefesi başlıkları altında incelenmiştir. Değer sorunu ise, pratik olarak etik, estetik, siyaset ve din, tarih ve hukuk alanlarındaki içeriğin felsefî olarak ortaya konulmasını temsil etmiştir.
· Aristoteles, her türlü belirlemeden bağımsız olarak, varlık olmak bakımından varlığı inceleyen bilimi, metafizik olarak adlandırmıştır. Ona göre metafizik en öncelikli ve en üstün bilim olduğu için, aynı zamanda ilk felsefedir. Gerçekliğin bütünü ve tözün kendisi hakkında bir şeyler ortaya koyan ilk felsefe, eşyanın hakikatini ve gerçek nedenlerini, yani tözü ortaya koymayı hedefler.
· Varlık felsefesi, arkhe, oluş, birlik, çokluk, sabitlik, değişme, görünüş, gerçeklik, idealizm, materyalizm, düalizm, tümeller, kategoriler, determinizm, endeterminizm, mekanizm, zaman ve mekân gibi kavramları analiz ederek varlıkla ilgili her türlü soruya yanıtlar bulmaya çalışır.
· Felsefenin başka ilimlerden farkı, bütün bilgileri ve değerleri kuşatıcı olmasıdır. Bu çerçevede o, varlığın yanı sıra bütün bilme problemlerini kavramaya çalışır. Bu yüzden felsefî düşüncenin diğer bir araştırma alanı “bilgi”dir. Bugün pek çok filozof felsefenin en önemli alanının epistemoloji olduğunu ve araştırmaların bu yönde devam ettirilmesi gerektiğini ileri sürer. Epistemoloji, bilgi, doğru, doğruluk, doğru bilgi, gerçek, kesinlik, akıl, sezgi, deney, duyum, anlam ve fayda gibi kavramları analiz ederek bilgiyle ilgili her türlü soru ve sorunu inceleme konusu edinir.
· İnsanın yöneldiği ve peşinden koştuğu temel değerlerden biri “iyi”dir. İyi, ahlâkın konusunu teşkil eder. Bilindiği gibi ahlâk, her toplumda mevcut bir kurallar sistemi; insan davranışlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini düzenlemek amacıyla oluşturulmuş eylem kuralları, normlar silsilesi ve değerler sistemidir.
· Etik ya da ahlâk felsefesinin kuramsal ve uygulamalı olmak üzere iki düzeyinin mevcut olduğu kabul edilmiştir. Kuramsal etik, insan hayatının amacını ve erdemli bir hayatın niteliğini araştırırken uygulamalı etik, normatif düzeyde elde edilen kuramsal birikimin çeşitli alanlara tatbik edilmesine yönelmiştir.
· Kuramsal etik kendi içinde normatif etik, betimleyici etik ve metaetik olmak üzere üç bölüme ayrılmıştır. Normatif etik, insanların nasıl bir hayat yaşamaları veya hangi amaçların peşine düşmeleri gerektiğini ve dolayısıyla birtakım ahlâkî ödevleri olup olmadığını sorgulayan bir alanı temsil eder. Betimleyici etik, filozofların ahlâk alanına bilimsel yaklaşımları uygulamasından doğmuştur. Son zamanlarda normatif etiğe tepki olarak ortaya çıkan ve gelişen metaetik ise, ahlâk alanına giren kavramları, ahlâkî yargıları analiz etmeye, ahlâkî davranış ölçütlerini tartışmaya ve bunların anlamlarını açıklığa kavuşturmaya yönelen girişimi temsil eder.
· Siyaset felsefesi, politikayı, politik düzeni oluşturan farklı unsurları ve yönetim biçimlerini konu alan felsefe disiplinini temsil eder. Başka bir ifadeyle o, var olan siyaset üzerine bir sorgulama ve akıl yürütme etkinliğidir. O, ideolojiler üstü bir tutumla, siyaset olgusunun oluşumundan işleyişine ve toplumsal parametrelerle ilişkisine kadar etkileşimleri ve süreçteki kırılmaları analiz eder.
· Tarih felsefesi, en kısa anlamıyla tarihin felsefî yorumudur. Bu yorum, ”tarih” sözcüğünün çifte anlamına koşut olarak iki farklı yöne doğru ilerler. İlk anlamıyla “tarih” sözcüğü, geçmişte kalan insani ve toplumsal olaylar topluluğunu, yani yaşanmış geçmişi adlandırmakta kullanılır; ikinci olarak bu sözcük, yaşanmış geçmişi konu edinen bilime, yani “tarih bilimi” ne işaret eder.
· Hukuk felsefesinin temel problem alanları, hukukun kaynağı, amacı, adalet, mevcut hukuk düzenlerinin meşruiyeti vb. konulardır. Her durumda hukuk felsefesi, hukuku mantıki bütünlüğü ile tanımlayan, tarihi gelişimini kaynak ve ana hatları açısından değerlendiren ve adalet fikri etrafında oluşan bir disipline işaret eder.
· Estetik, felsefenin duyusal değerlerle ilgili olan dalıdır ve o, güzele yönelen duyumsal bilgiyi konu edinir. O, esasen “Güzellik nedir?”, “Sanat nedir?” soruları üzerinde durur.
· Din felsefesi, en kısa tarifiyle din üzerine felsefî olarak düşünmek; dinin kendisini, çeşitli görüntülerini veya türlerini, temel kavramlarını, temel iddialarını felsefenin eleştirel, tutarlı, sistemli ve akılsal incelemesinin konusu yapmaktır.
· Tanrıbilim anlamındaki teoloji, tıpkı din felsefesi gibi dini ve Tanrı’yı konu alır. Tanrı’nın varlığını, temel niteliklerini, Tanrı’nın evrenle ilişkisini temellendirmeye ve açıklamaya çalışır. Teoloji bu temellendirme ve açıklama faaliyetinde, doğrudan doğruya inanca dayanır, inancın sınırlarının dışına çıkmaz. Buna göre her din, kendi teolojini oluşturur. Buradan hareketle ne kadar semavi din varsa o kadar ayrı ve farklı teolojilerin olduğu sonucu çıkarılabilir. Bütün teolojiler dayandıkları dini ve imanı güçlendirme amacı güderler. Oysa din felsefesi şu ya da bu dini ele almaz; genel olarak dini ve dinin temel kavram ve problemlerini ele alır. Din felsefesi yine iman karşısında akla öncelik verir, dinin temel inançlarını veri olarak ele alır ve onları mantıksal yolla analiz eder. Dahası din felsefesi, din karşısında eleştirel ve nesnel bir tavır takınır.
· Felsefe ve bilim, mahiyetleri ve kapsamları açısından değişiklik gösterse de, asli ve derin bir ilişki içerisinde olmuşlardır. Bu ilişkinin tarihsel boyutta olması, sosyal faktörlerin her zaman hesaba katılmasını gerektirir. Bu çerçevede felsefe-bilim ilişkilerini üç değişik evrede incelemek mümkündür.
· Birinci evre, Antik Yunan dönemidir. Bu dönemde felsefe ile bilim arasında hiçbir ayrımın olmadığını; bilim adamı ve filozofun aynı kişi olduğunu görürüz. Daha açık bir ifadeyle filozof bilim adamı, bilim adamı da filozoftur. Sözgelimi Thales, hem bir filozof, hem de geometri ve astronomi alanlarında birçok özgün düşünce ortaya koyan bir bilim adamıdır. Benzer bir biçimde Platon, büyük bir filozofken, aynı zamanda ileri düzeyde matematik ve geometri uzmanı bir kişidir. Bu durum, Platon’un öğrencisi Aristoteles için de geçerlidir. Kısaca bu dönemde salt filozof veya salt bilim adamı olarak bir ayrıştırma yapmak mümkün değildir.
· İkinci evre, Modern Bilim dönemidir. Bilimin problemlerinin zamanla karmaşıklık arz etmesi, onların çözümü için de özel teknik ve metotların geliştirilmesini sağlamıştır. Özellikle doğa bilimlerinde ortaya çıkan büyük ve devrimci gelişmeler, bilimi başlı başına anlaşılması ve açıklanması gereken bir problem alanı haline getirmiştir. Problemlerin çözümündeki uzmanlık sınırları, felsefenin işlevlerini azaltarak, bilimlerin ayrışmasına ve gelişmesine yol açmıştır.
· Üçüncü evre, son yüzyıldaki tarihsel dönemi kapsar. Bu dönemde bilimler, teknoloji vasıtasıyla hayatın pratik işlevlerini ön plana çıkarmış, sorulardan çok yanıtlar önemli olmaya başlamıştır. Daha da önemlisi bilimsel bilgi, kendisinin dışında tüm bilgi türlerini yeterlilik ve işlevsellik ölçütü temelinde değerlendirip, bir kenara fırlattığı için, doğa karşısında salt spekülatif anlatımlar anlamsız hale gelmiş ve doğal olarak felsefe kendisini yeniden tanımlamak durumunda kalmıştır.
· Bilim ile felsefe arasında kuşkusuz başka benzerlikler ve farklılıklar vardır. Öncelikle her iki etkinliğin temel karakteristiği saf merak duygusundan kaynaklanmasıdır. Varoluşu bilme, tanıma ve öğrenme isteği her iki disiplinin de en temel dinamiğidir. Bilim bu merak ve ilgisini gözlem, deney ve kuram yoluyla elde ederken, felsefe bunu salt düşünsel (spekülatif) yoldan yapma gayreti içerisindedir.
· Felsefe gibi sanat da varoluşu belirleyen insani bir etkinliktir. Sanat, bu faaliyeti daha çok dış dünyadaki varlıkların insanlar üzerinde uyandırdığı duygular yoluyla kavramaya çalışırken; felsefe dış dünyadaki varlıkların rasyonel yapısına ulaşmaya çalışır. Başka bir ifadeyle sanatçılar, daha çok gözle görülen şekillerin insanlarda uyandırdığı duygusal heyecanı ve duygulardaki sürükleyici hazları hissetmeye ve onları türlü yollarla ifade etmeye çalışırken, filozoflar daha genel ve soyut düşüncelerle uğraşarak, eleştirel ve aklî bir tavırla gerçeğin varlığını çözümlemeye girişirler.
· Tarihsel süreçte sanatın ne olduğu üzerine pek çok kurgu oluşturulmuşsa da bunların en önemlisi, Platon ve Aristoteles’in güzellik felsefelerine dayanan “öykünmeli sanat”tır. Platon için sanat, bir taklit (mimesis)tir. Sanat, ideaların bir taklidi olan şu görünür varlıkların taklidi, yani taklidin taklididir. Aristoteles’e göre de sanat, gerçeğin taklididir ve onun üç etkisi vardır: eğlendirir, eğitir ve arıtır. Nitekim Antik Yunan’da bu işlevleri yerine getiren komedya ve tragedya çok gelişmiş sanatlardır.
· İnsanlık tarihinde felsefe ve dinin, özellikle hakikatin kaynağı konusunda birbirleriyle çatışma halinde olmaları; felsefenin kaynağını teşkil eden akıl ile dinin kaynağını oluşturan Vahiy arasında çoğu zaman uzlaşmadan çok çatışmanın yaşanması ve tartışmaların halen devam etmesi, bu meselenin varoluşsal öneminin halen devam ettiğini gösterir. Deneyim içerisinden bakıldığında felsefe ve dinin kolektif bir ada işaret ettiğini görebiliriz. Ancak bu ad, mantık kitaplarında tasvir edilen tarzda kolektif bir ad değil; çeşitli şeylerin birleştirildiği bir birliktir.
· Din, varoluşun anlam ve amacını ahlâkî olarak gerçekleştirecek imkânlar alanına işaret eder. Nitekim bu şekilde düşünüldüğünde din, hayatın mükemmelleşmesinin parçaları olarak bazı özel eylem ve kurumları ön plana çıkaran; nihai ilgilerimize seslenen, idealler alanına işaret eden bir güçtür.
· Teorik zeminde ele alındığında felsefe ile dinin; kaynağı, işlevi, hakikat karşısındaki tutumları açısından uzlaşmaları çok mümkün görünmemektedir. Hakikat kuramına ilişkin düşünceler; felsefe ve din ilişkisine yönelik bakış açısını etkilemektedir. Felsefe ve dinin; konuları, sahaları, kullandıkları ifadeler, sorular ve bu sorulara verdikleri cevaplar bakımından pek çok ortak yönü vardır. Felsefe ile din karşılaştığında, genellikle tarihsel bakımdan üstün ya da güçlü olan diğerini kendisine uygun biçimde konumlandırmıştır.
· Felsefe ile din arasında ilişkiler, tarihsel koşullara bağlı olarak ya çatışma, hatta restleşme ya da uzlaşma ekseni üzerinde ilerlemiştir. Bugün felsefe ve din insan deneyiminin gelişimini, imkânlar alanı içerisinde sağlayan iki safha, iki kurum, iki insani etkinlik alanı olarak beraberce ele alınmalıdır. Aynı şekilde mahiyetleri ve kapsamları açısından farklı olsalar da bilim de tıpkı felsefe gibi beşeri düşüncenin önemli ve etkin bir araştırma disiplini olmuştur.
· İnsan deneyimi içerisinde felsefe ise, genelde hikmet aşkı/sevgisi olarak anlaşılmıştır. Felsefe, daha önce de belirtildiği gibi, hikmete ulaşmak için önceden çözülmesi gereken bir durumu ve doğru bilgiye ulaştıracak araştırmayı belirtmiştir. Varoluşun sesine kulak verme anlamında felsefe, en genel anlamda ne düşüneceğimiz ve nasıl düşüneceğimize dair insani bir faaliyeti temsil eder. Çünkü sadece insan var olmayı, yani düşünmeyi tezahür ettirir.
· Günümüzde felsefe alanında kullanılan iki farklı öğrenim yolu mevcuttur. Bunlardan ilki tarihsel yöntem ikincisi ise sistematik yöntemdir. Tarihsel yöntem, yapılmış felsefeleri ve düşünceleri kronolojik bir sırayla ele alırken; sistematik yöntem, felsefî konuları, metafizik, bilgi ve değer gibi alanlar içerisinde ele alır.
· Felsefe; haddimizi, sınırlarımızı ve çaresizliğimizi bilmemizi sağlayan bir girişimden başka bir şey değildir. O, ilkeli bir hayat sürebilmek için ihtiyaç duyduğumuz bir etkinliktir. Felsefeye bireysel olduğu kadar toplumsal ve politik düzeyde de ihtiyaç duyulur. Felsefe insanlar arasındaki farklılıklara saygı göstermeye, başkalarıyla birlikte yaşamanın asgari koşullarını temin etmeye hizmet eder. İnsanların felsefî tutum içine girerek, felsefece düşünmesini ve filozofça bir tavır takınması sağlar; farklı oluş ve düşüncelere karşı hoşgörü oluşturur.
· Tüm çağlar ve kültürler için geçerli olabilecek tekbir felsefe tanımı yapmak oldukça zordur. Felsefî düşünce, yaşantıya dönüşen bir niteliğe sahiptir. Felsefe, değişen şartlar altında insanın karşılaştığı sorunlara çözüm önerileri sunan bir araçtır. Felsefe, hayat deneyimlerinin bir araya getirilerek icra edilmesi etkinliği olarak nitelenebilir.
İLK ÇAĞ FELSEFESİ
· Felsefe nedir? Felsefe nerede ve kimle başlar? Felsefenin beşiği neresidir? gibi sorular felsefe tarihi için, açıklanması önem arz eden sorulardır. Bu soruları cevaplamaya üçüncü sorudan başlarsak verebileceğimiz en makul cevap şu olabilir: Felsefenin beşiği, insan zihnidir. Bu cevaptan hareketle felsefenin, ilk insanla ve ilk insanın bulunduğu yerde başladığını kabul etmek de ikinci sorunun cevabını oluşturur.
· Felsefe nedir in cevabına gelince kısaca şunları söyleyebiliriz: Felsefe kelimesinin Latincesi Philosophia’dır. Bu da, etimolojik olarak, sevgi (philia) ve hikmet (bilgelik) ile bilgi (sophia) den oluşur. Dolayısıyla kelime anlamı ile Felsefe: Hikmet ve bilgi sevgisi anlamına gelir (Foulquié, 1992, 541). Felsefe, aklî bilgi, kelimenin en geniş anlamında ilimdir (Lalande, 1980, 774). Felsefe varlık olmak bakımından varlık ilmidir (Aristoteles, 1993, 101). Buradan hareketle felsefenin metafizik olduğu söylenebilir. Felsefe, doğruya varmak, var olanı bilmek için düşüncenin yöntemli çalışmasıdır (Akarsu, 1979, 78).
· Milet, Elea ve Abdera okulları filozofları gibi, Sofistler, Sokrates (470-399), Platon (427-348), Aristoteles (385-322) de bir başlangıç değil bir sonuçturlar; düşünce tarihine katkıları olmuştur, eski kültürü sonrakilere aktarmada önemli rol oynamışlardır. Onlar da insanlığa hizmetleri oranında bir değere sahiptirler.
· Hemen hemen bütün felsefî sistemler, antik çağdan veya Orta Çağdan bir köke sahiptir. Hiçbir filozof, kendinden önceki sistemleri dikkatli bir şekilde ele alıp incelemeden kendi görüş ve düşüncelerini ortaya koyamaz.
· Gerçek din vahye dayanır, felsefe ise akla dayanır. Din felsefeden daha eskidir. Bergson (1859-1941)’un ifadesiyle, “geçmişte bulunduğu gibi bugün de ilimsiz, sanatsız, felsefesiz toplumlar bulunacaktır. Fakat dinsiz toplum asla.” (Bergson, 1948, 105). Hakiki din, her medeniyet ve kültürün en üstün oluşturucusu ve koruyucusudur (Maritain, 1930, 22).
· Yahudilerde, kelimenin anlaşılan manasında bir felsefe yoktur. Yahudiler, felsefenin ana konusunu teşkil eden hakikati, kendi kitap ve geleneklerinde, bozulmamış ve saf olarak bulunduğuna inanırlardı. Yahova BİR ve ölümsüzdür. O’ndan başka Tanrı yoktur, Tanrı diğer milletlerin bozmuş olduğu hakikatleri, bozmadan korumak için Yahudi milletini seçmiştir. Babil esaretinden (M.Ö. 586) sonra Yahudilerde birçok mezhep oluşmuştur.
· 1- Sadukîler: Ruhun ölümsüzlüğünü, öldükten sonra yeniden dirilmeyi, meleklerin varlığını inkâr ederler. Bununla beraber dini törenlere son derece riayetkârdırlar. 2- Farızîler: Bunlar hayatlarının düzenliliği ile diğer Yahudilerden ayrılırlar. Bunlar, dış görünüş itibarıyla sade, dinî bilgilerindeki üstünlükleri ile dikkate değer zahit insanlardır. Fakat beliren faziletlerini gurur ve gösterişleriyle çürütürler. Kudüs’ün yıkılmasından sonra bu mezhebin âlimleri din ve geleneklerini öğretmek için, eserlerini Talmud ismi altında birleştirdiler. 3- Essenîler: Bunlar çilekeş bir hayat yaşarlar, özel bir dogma yoktur (E. Barbe, 1986, 385-386).
· Keldani ve Babil Felsefesi: Tanrı Bel, karanlık veya kaosu yarattı. Tanrı ışığı meydana getirdi. Sonra insan ve hayvan ruhlarını yarattı. Yer ve gök cisimleri, tanrıça Omoroka’nın simgesi altında şahıslaştırılmış olan maddî cevherlerin parçalanması ile oluştular. Astronomi ile uğraşmaları onları yıldıza tapmaya götürdü. İnsanların fiillerine gök cisimleri etki eder. Felsefeleri yıldız ilmi ile ilgilidir (E. Barbe, 1986, 386).
· Fenike Felsefesi: Karanlık hava, karanlık havanın ruhu var olan şeylerin ilk prensibidir. Ruh bu ilkelere hayat verdi. Ögelerin birleşmesinden AŞK doğdu ve kâinat var oldu. Fenikeli Moschus, atom teorisinin, ilk kurucusu olarak zikredilir (E. Barbe, 1986, 387). Böylece atom fikri Demokritos (460-370)’tan önce Antik doğuda söz konusudur.
· Mısır Felsefesi: Var olan her şeyin başlangıcı, fakat anlaşılmayan bir Tanrı vardır. Tabiattaki, hayat ve hareket sahibi olan her şey yayılmak suretiyle bu Tanrı’dan zuhur etmiştir. Bu anlayış bir sudur teorisidir. Tüm ilk güçler Osiris ve İsis isimli iki kuvvetle temsil edilir. Osiris tabiattaki aydınlık ve aktif unsur olup güneşle; İsis ise karanlık, pasif ve maddî ana unsur olup ay ile özdeşleşmiştir. Kötülük ilkesi olan Tifon (Typhon), olgunluk ilkesi Nefis’le birleşerek dünyadaki iyilikle kötülük karışımını meydana getirir. İnsan ruhu ölümsüzdür. Vücuttan ayrılan ruh ilk defa ölülerin toplama yeri olan Amenti’de yargılanır. Yargı sonucu çeşitli tenasühlere boyun eğer.
· İran Felsefesi: Eski İranlılar ateşe taparlardı. Daha sonra bu ateşe tapma Sabeizme (yıldıza tapmaya) dönüştü. İran papazlarına Mûbid denilirdi. Medli Zerdüşt (Zarahoustra veya Zoraastre) (M.Ö. VII veya VI) İran’ın dinî tapınmalarında birtakım değişiklikler yaptı.
· Zend-Avesta doktrinleri: Sınırsız zaman önce Zerwan-Akerene denilen her şeyin kaynağı BİR vardı. Tanrı iki zıt ilkeyi, Hürmüz (Ahoura Mazda veya Ormazd, Ormuz) ve Ahriman (Agra Mainyou)’ı meydana getirdi. Hürmüz, saf aydınlık ve iyilik ilkesidir.
· Ahriman ise karanlıkların ve kötülüklerin ilkesidir. Bu iki ilke daima savaş halindedir. Sonunda iyiliğin galip geleceği bu savaşa insan katılmak mecburiyetindedir. Zend-Avesta’daki bu düalizm, felsefedeki gelişmiş düalizmin aynısı değildir. Çünkü bunlar BİR’den çıkmaktadırlar (E. Barbe, 1986, 390).
· Hint Felsefesi: Hint teoloji sistemi, üç farklı ilişkiyi içine alan ulûhiyet anlayışına dayanır. Her şeyden önce, ezelî ve ebedî ilk cevher, yegâne Bir ve sonsuz Brahma vardır. Brahma sinesinde Trimurti veya Hint teslisi gelişir: Yaratıcı Brahma, koruyucu Visnu, şekilleri yıkan ve bu yıkımla varlıkların Brahma’nın birliğine dönüşünü sağlayan Siva
· Brahma, yaratılışın bütününde olduğu gibi en küçük parçacıkta da vardır. Brahma’yı, bizzat kendi kendime içe dalarak bulurum. Her şeyin ilkesi olan Brahma’yı kendimde keşfederim. Brahma atmadır (Aster, 1952, 21-22). “Atma”, öz varlık, benliğin özü, benlik, öz ve ruh gibi anlamlara gelir. Atma, Brahma’ya eşittir. Evrende bir tek öz gerçek olabilir. Bütün evren söz konusu olduğunda Brahma; tek tek varlıklar söz konusu olduğu zaman Atma esas olur.
· İnsan ruhları büyük ruh Atma’ya kesin olarak kavuşmadan önce arınmak için, tenasühün evrensel yasalarına tabidirler. Ruhun kabul edeceği yeni hayat formu, önceki varoluşunda insanın birtakım yapıp etmelerine bağlıdır.
· Eski Hint kültürü dinî bir karakter taşır. Bu kültür, gücünü, dinî kurallardan alan Vedalar ismi altında bilinen 4 ciltlik kitabın tamamından alır. M.Ö. 1500 ile 500 yılları arasında olan çağa Vedalar Çağı denilir. Vedalar şu isimleri alır: Rigveda: Yakarış ve tanrıları övme bilgisi. Sameveda: İlâhîler vedası, ilâhî okuma bilgisi. Yayurveda: Kurban töreni bilgisi. Atharvaveda: Büyü bilgisi. Her Veda da kendi içinde dört bölüme ayrılabilir: “Mantras: İlâhîler ve dualar. Brahmanas: Yakarış, büyü ve kurban sözlerinin yerinde kullanılmasını gösteren bilgiler. Aranyakas: ‘Orman metinleri’, ormana çekilene öğütler. Upanishad: ‘Gizli öğretiler’, bunlar felsefî bakımdan en önemli metinlerdir.
· Brahmanizm Hindistan’da devam ederken, Budizm çok kanlı işkenceler sonucu Çin-Hindi ve Çin ülkelerine sığınmaya zorlanmıştır. Kapilavusta beyin oğlu olan Siddharata, sonraları aydın anlamındaki Buda (Buddha) adını alır. Onun kurduğu Budizm, ateist bir dindir. Bugün yeryüzünün en yaygın beşeri dinlerinden biri olan Budizm’de mistisizm hâkimdir. Bu mistik felsefenin mensubu olarak Yoga-Sastra zikredilir.
· Aristoteles’in kullandığı mantıktaki basit kıyasın, beş ögeli bir şekli daha önce Hint düşüncesinde kullanılmıştır.(Gotoma-Niaya Eseri)
· Brahmanizm bakış açıları, Elealılarınkiyle; Budizm’inki ise çağdaşı Herakleitos (576-480)’un görüşleriyle karşılaştırılabilir. Budist tez, Berkeley (1685-1753), Hume (1711-1776), Hegel (1770-1831) ve Henry Bergson (1859-1941)’un tezlerine yaklaşır. Hint filozofların, Schopenhauer (1788-1860) üzerinde etkiler vardır (Challeye, 1948, 10).
· Hintlilerin felsefî teorileri Vedalar esas alındığında üç kısma ayrılır: a- Vedalara uygun olduğu kabul edilen Ortodoks teoriler. Vedanta felsefesi denen bu teori panteizme tekabül eder. B- Ortodoks-heteredoks teoriler. Bu teoriler sensualist bir felsefe oluşturur. C- Budizm’e bağlı, Vedalar ’ın ahkâmı dışındaki heteredoks teoriler.(Budizm-Ateizm)
· Çin felsefesi tamamen başkadır. Başlangıçtan itibaren o, kuvvetli bir biçimde pratik bir karakter sunuyor. Bu felsefenin amacı, aşkın bir amaca ulaşmak için hayatı kullanmak değil, hayatın kapalı çerçevesinde ona bir form vermektir.
· Hintlilerin “Brahma’sı, Greklerin “Logos’u gibi, Çin felsefesini belirleyen esas ide de “Tao ”dur. Tao’nun özel anlamı yoldur. Çin İmparatorluğunun kurucusu “Fo-hi”nin ünlü eseri Y-King (İ Çing)’de Tao her şeyin menşei olarak gösteriliyor. Bu esere göre en üstün akıl olan Tao, bir damın çatısındaki kirişler gibi her şeyin kendine bağlandığı en yüksek tepe noktasıdır; Tanrı’yı, bize, her şeyin üstünde, her şeyi kudreti altında bulunduran düşünce olarak tanıtan “Tai-ki”dir. En eski büyük ilke temel iki zıtlığı meydana getirir. Bunlar Yang ve Yin, yani mükemmel tabiat, noksan tabiat, evet ve hayır, aydınlık ve karanlık, gök ve Yer’dir. Bir’den doğan iki zıt ilkede, yaratılış çözülür.
· Leo Tse’ye göre bir amaca sahip olmadan, bir sonuca yönelmeden hareket, özle hareket etmek gerekir. Gerçek olarak büyük olan prens, gözle görülmeyendir. O, ortaya çıkmaz, birden bire onun orada olduğu bilinir. Şiddeti gerektiren her eylem, saçmalık olarak reddedilmelidir, bu eylemler ve sonuçları geçicidirler (Aster, 1952, 41).
· Leo Tse’ye göre “yeryüzünde hiçbir şey su kadar dirençsiz ve yumuşak değildir ve hiçbir şey sağlam ve katı olanı ondan daha iyi çözemez. (...) Bir bilge su gibi kendi kendine yeterli ve alçak gönüllü” olmalıdır (Störig, 1994, 148).
· Konfüçyüs’e göre insanın, evrende, gerçekleştirmesi gereken ödevleri vardır: Baba yumuşak oğul saygılı, ağabey sevgi dolu ve daha küçüğü uslu, koca doğru ve hanım itaatkâr olmaya mecburdur, üstat kendi öğrencileri için sevgi duymaya mecburdur, hizmetçi dikkatli olmaya mecburdur.
· Görgü kurallarına, geleneklere ve törelere çok önem veren Konfüçyüs şöyle diyor: “Bunlar en azından kişiliğimizi sağlamlaştıran ve sapkınlık ve taşkınlıktan bizi koruyan bir set gibidir. Bu seddin gereksiz olduğunu sanıp da onu yıkanlar gün gelir taşkınlıkların ve azgınlıkların dalgaları içinde boğulup giderler.” (Störig, 1994, 140).
· Çin kültürü için yüce kaynak kabul edilen “Çing” (King)’in ilkdördünün Konfüçyüs’ün elinden çıktığı kabul edilmektedir. 1- İ Çing(İ King), felsefe açısından en önemli eserdir. M.Ö. 3000 yıllarında yaşamış olan bir imparatordan kalmıştır. Konfüçyüs en çok bu kitabı beğeniyor ve şöyle diyor: “Bunu iyice öğrenmek için keşke elli yılım daha olsa.” 2- Şi Çing(Shi Jing), Konfüçyüs ‘ün seçtiği 500 şarkıyı ihtiva ediyor. 3- Şu Çing (Shü Jing ya da shàng shü), Konfüçyüs’ün açıklamalar ve yorumları 4- İlkbahar ve Sonbahar Yıllıkları. 5- Li Çi(Lï Jï) ya da türeler kitabı. Bu kitap Konfüçyüs’ün ölümünden sonra oluşmuştur. Atalara saygı, sarayda davranış gibi konuları ihtiva etmektedir (Störig, 1994, 130-132).
· Konfüçyüsçülük Auguste Comte (1798-1857)’un pozitivizmi ile karşılaştırılabilir.
· Antik Yunan düşüncesinin kaynağını, İranlılardaki büyücüler, Babilonyalılar, Keldanîler, Hintlilerde Gynosophiste (Jinosfist) ler, Keltlerde ve Galyalılarda papazlar oluşturur (Challaye, 1948, 14).
· “Eski Yunan üç büyük kabileden oluşmuştur: Köy kökenlilerin oluşturduğu Eolia’lılar, güneyde oturan ve asker kökenlilerin oluşturduğu Doria’lılar (Ispartalılar bu boydandır), tüccar ve denizci kökenlilerin oluşturduğu İonia’lılar. Denizci ve tüccar her ulus gibi İonialılar da meraklı ve araştırıcı idiler.” (Aster, 1999, 13). Yunan Felsefesinin ortaya çıkmasını, gelişip yayılmasını, batı Anadolu kıyılarında koloniler kuran İonia’lılar sağlamışlardır.
· Yunan Felsefesi ve bilimi; Astronomi ve aritmetikte Babilonyaya, geometride Mısır’a, yazıda Girit ve Mısır’a çok şey borçludurlar. Ancak dışardan topladıkları malzemeyi kendi gözlemleriyle orijinal sentez yapmayı bildiler.
· Biyograflar inceledikleri filozofların özellikle özgeçmişlerini tasvir ederler. Bunların en önemlilerinden biri M.S. II. Asırda yaşamış olan Laert’li Diogenes’tir. Doxograflar ise, belirli tek bir felsefe problemini ele alır ve bu problemle ilgili çeşitli filozofların görüşlerini, kanaatlerini tasvir eder. Doxografların başında Aristoteles’in kendisi bulunur.
· İzmir’in güneyinde, Söke-Milas yolu üzerindeki bugünkü Balat köyünün bulunduğu yerde kurulmuş olan Milet şehrinde gördüğümüz Milet Mektebinin belli başlı üç filozofu vardır: Thales, Anaximandros ve Anaximenes. Bu şehir özellikle İyonyalı Yunan felsefesinin geliştiği bir merkezdir.
· Thales (M.Ö. 640-548), antik 7 bilgeden biridir. Yunan felsefesini Thales ile başlatmakta görüş birliğine varılmıştır. Thales fizikçidir. Astronomi ilminde hayli ileri giden Thales, rivayete göre önceden, 28.5.585 tarihinde güneş tutulacağını haber verir. Bu tarih geldiğinde güneş tutulması gerçekleşir. Bunun üzerine Thales’e her şeyi bilen anlamına sofos ünvanı verilir. Thales’e göre her şeyin aslı “su”dur. Hava yayılan bir su, toprak katılaşan bir su’dur. “Arche”si su olduğu ve her şeyin canlı olduğunu kabul ettiği için Thales hilozist (canlıcı) dır. Düz bir tepsi gibi olan yer su üstünde, okyanusta yüzmektedir. Her şey sudan gelir, yine suya döner dediği için Thales materyalist panteisttir.
· Anaximandros (M.Ö. 610-545), Thales ’in öğrencisidir. Bu filozofa göre her şeyin aslı apeiron’dur. Arche olarak kabul edilen apeiron, belirsiz, sınırı olmayan, sonsuzluk gerçekliğin ilkesidir. Her belirli şey sınırlı olduğu ve zıttının varlığını şart koştuğu için apeiron belirli değildir. Başlangıçta hiç belirlenemeyen ve her çeşit sıfattan yoksun olan bir şey vardır. Bütün varlıklar bu apeirondan zıtlıklar halinde ortaya çıkmıştır. Anaximandros’a göre dünya bir silindir gibidir, hava boşluğunda hiçbir şeye dayanmadan hareket eder. Hayatın kaynağı sudadır. (Kranz, 1976, 26).
· Anaximandros ile felsefî düşünce bir gelişme göstermiştir. Çünkü Arche olarak soyut ve metafizik bir kavram kabul edilmiştir. Böylece olguların kavramlı bir şekilde incelenmesi mümkün olmuştur.
· Anaximenes (M.Ö. 584-524), Milet Mektebinin üçüncü önemli filozofudur. Anaximenes’in Arche”si hava ’dır. Hava, bir hava denizi olarak evreni kuşatır. Dünya, hava denizinde düz bir tepsi gibi yüzer. “Çakılı Yıldız” deyimini kullanmış ve ay tutulmasının açıklamasını, antik Yunan dünyasında ilk defa doğru olarak Anaximenes yapmış ve ilginç bir deprem kuramı ortaya koymuştur.
· İtalya Mektebi: Fisagorcular: M.Ö. 546’da İyonya İranlılar tarafından fethedildi; 494’de Milet onlar tarafından tahrip edildi. Bundan sonra entelektüel hayatın belli başlı merkezleri, Büyük Yunanistan denilen, İtalya büyük yarımadasının güneydoğu kısmı ve Sicilya oldu.
· Pythagoras (Pisagor) (M.Ö. 580-500): Pythagoras tam olgunluk çağındayken Polykrates’in baskısından kendini kurtarmak için Güney İtalya’daki Kroton şehrine göçtü ve orada bir topluluk (tarikat) kurdu. Bunun için kurduğu mektebe İtalyan mektebi de denilir.
· Orfik inançların tesirinde kalan Pythagorascılar tenasühe (ruh göçü/ reenkarnasyon) inanırlar. Tenasüh nazariyesi, bedenin ölmesinden sonra, ruhun çeşitli varlıklar içinde, yeniden bu dünyaya geldiğini kabul eder. Pythagorascılar et ve bazı sebzeleri (özellikle baklagilleri) yemekten kaçınır, kanlı kurbanlar kesmezlerdi. Hayvanlardan elde edilmiş hiçbir malzemeyi kullanmazlardı (Birand, 1964, 16). Onların et yememelerinin sebebi yakınlarının birine ait ruhun bu hayvan kalıbında yer alabileceği idi (Gökberk, 1974, 38).
· Pythagorascılar, genellikle, matematik, astronomi ve tıp ilimleriyle uğraşıyorlardı. Günümüz dünyası, geometri alanında halen, Pythagoras’ın dik üçgen bağıntısını kullanmaktadır. Pythagorascılar irrasyonel sayıları bulmuşlar ve telli musiki aletleriyle de uğraşmışlardır.
· Pythagoras’a göre tabiattaki her şey sayı yasaları çerçevesinde cereyan eder ve sayılar tek ve çifttir. Tek sayılar bir başlangıca, bir ortaya ve bir sona sahip oldukları için tamdırlar. Bu sayılar temel olarak, olgunluk ilkesi tekliğe sahiptirler. Çift sayılar eksiktirler ve onlar bölünmenin, noksanlığın ilkesi olan ikiciliğe dayanırlar.
· İtalyan mektebi mensuplarına göre kâinat bir ahenkler bütünüdür. Dünya sistemi “kâinatın ocağı” ismi verilen mukaddes merkezî ateş etrafında dönen “10” adet semavî cisimden ibarettir. “Dünya da güneş etrafında hareket eden cansız cisimlerden biridir. Bu cansız cisimler muntazam kanunlar dairesinde hareket ederler, hareketlerinin neticesinde dolaştıkları esir dâhilinde bir ses meydana gelir. Bu sese küreler musikisi denir. Bu sesler çok yüksektir. Biz bunu, yaratılışımızın zarifliği sebebiyle alamayız.” (Kranz, 34).
· Tabiatın evrensel aktif ilkesi Tanrıdır, ancak Pythagoras’a göre Tanrı, tabiatın bütün varlıklarında yayılmış olan ruhtur, insan ruhları da ondan elde edilmiştir (E. Barbe, 1986, 46). Ruh kendiliğinden hareket eden bir sayıdır. Sayı ile Pythagoras zekâyı anlıyor. Beden dağıldığı zaman ruh, yeniden Tanrı’ya döner eğer o temizse; temiz değilse, layık oluşuna göre ya bir vücudu canlandıracaktır ya da bir hayvan vücuduna yeniden dönecektir.
· Pythagorascı anlayış, Platonculukta ve Descartes felsefesinde olduğu gibi, matematik ilmini dünyaya uygulayan tüm felsefelerde görülür. Bir sayı mistikliğine yol açtığı söylenebilir. Pythagorascılar mistik ve idealist oldukları için soyut kavramlar getirmiştirler.
· Xenophanes (Ksenofanes) (M.Ö.570-M.Ö.480):M.Ö. 570 yılında Kolophon’da doğmuş olan Xenophanes, İranlıların istilası ile vatanından uzaklaşmak zorunda kalan İyonyalılara mensup idi. Xenophanes tabiat ilminden değil şiir ve derin düşünceden felsefeye geçmiştir.
· Xenophanes’e göre bir taraftan Tanrılara saygı duyduğunu iddia etmek, öte yandan da onlar için en çirkin ve kötü masallar uydurmak çelişik bir davranıştır. Tanrı insan biçiminde düşünülemez. Böyle olsaydı, zenciler tanrılarını siyah renkli, kıvırcık saçlı, kalın dudaklı olarak düşünürdü. Güney Trakyalılar ise Tanrılarını mavi gözlü, sarı saçlı olarak düşünürdü. Şayet öküzler de resim yapmasını bilselerdi Tanrılarını öküz şeklinde çizerlerdi. “Gerçekte Tanrı ne insan ne de hayvan biçiminde olamaz. Tanrı birdir, her şeyi görür, her şeyi işitir, hareket etmez sabittir, değişmez, ölümsüzdür, soyut gücüyle evrendeki tüm davranışları ve değişmeleri düzenler. Bu düşünceleriyle Xenophanes daha sonraları Eflatun ve Aristo’da gördüğümüz Tanrı kavramının hazırlayıcısı olmuştur.
· Xenophanes ’in kabul ettiği Arche (ana unsur) topraktır. Ona göre her şey topraktan gelir, yine toprağa döner. Toprak, kendinden çıkan suda erir. Bu erime deniz suyunu tuzlu kılar (Birand, 17-18). Böylece Xenophanes, başlangıçta gerçek bir monoteizme yaklaşırken sonun da materyalist bir panteizme düşer.
· Herakleitos (M.Ö. 576-M.Ö.480) Herakleitos ’un esas fikri, evrensel oluşumdur. Her şey geçip gider, hiçbir şey devamlı varlık gösteremez. Hiçbir şey var değildir, fakat her şey oluş halindedir. Âlem sürekli bir oluş ve akış halindedir.
· Evrendeki zıtlar ile bunlar arasındaki savaş olmasaydı evrendeki nesneler de olmazdı. Savaş her şeyin babasıdır. Savaş kalkarsa âlemdeki nesneler de kalkar.(Gökberk, 32). Herakleitos’a göre Logos ile Tanrı aynı şeydir. Tanrı, âlemin içinde bulunan, âlemi düzenleyen ve idare eden Logos’ un kendisidir. Logos ise ateşle aynı şeydir. Ateş, Herakleitos ‘un archesidir.
· Herakleitos’a göre iki âlem vardır: 1-Görünüşler dünyası: Duyularımızla algıladığımız; bize sürekli ve değişmez olgulardan oluşmuş gibi görünen âlemdir. 2- Gerçeklikler âlemi: Akılla kavrayabildiğimiz, sürekli bir oluş ve akış içinde, devamlı değişen âlemdir.
· Herakleitos ile Parmenides veya Heraklitçilerle Elea Okulu arasındaki tartışma felsefe tarihinin gerçek anlamda antik Yunandaki ilk ve bilinçli görüş ayrılığı kabul edilir (Aster, 1999, 50). Elea, Mektebinin habercisi olarak Xenophanes anılmaktadır. Çünkü bu filozof mektebin temel görüşlerini Tanrı bilimsel bir biçimde sunmuştur. Parmenides felsefenin asıl kurucusudur. Zenon (495-430) ve Melissos öğretiyi savunan okulun diyalektikcileridir. (Thilly, 1995, 56).
· Parmenides (M.Ö.540-M.Ö.450): Herakleitos gibi Parmenides de iki âlem kabul eder: Görünüşler âlemi ve Gerçek âlem. Görünüşler âlemi, duyularımızın bize bildirdiği âlemdir. Gerçek âlem ise akılla kavranılan âlemdir.
· Parmenides’e göre gerçek olan şey, varlığın bir olduğu ve var olduğudur. Bir şey vardır veya yoktur. Var olma ile yok olmanın karışımı olan oluş mümkün değildir (Challeye, 22).
· Parmenides, yüksek düzeydeki felsefî fikirlerini şiir halinde yazmıştır. Bu eseri de ikiye ayrılır: “Doğruya giden yol” ile “sanatlara götüren yol”. Birinci bölümde tek doğru “Bir olan Varlık” incelenir. İkinci bölümde kozmoloji ele alınır. Parmenides, materyalist değil, büyük bir metafizikçi olmalıdır. Kendinden sonrakilere etkisi de zaten bu yönde olmuştur. Parmenides ’in ilim anlayışı da bu âlem anlayışı ile orantılıdır.
· Zenon (M.Ö.490-M.Ö.430):Aristoteles’e göre muhatap tarafından kabul edilmiş ilkelerden hareket ederek ortaya konulan diyalektiğin kurucusu olan Zenon Parmenides ‘in talebesidir. Zenon ’un ileri sürdüğü bütün kanıtlar, varlığın birliği ve hareketsizliği düşüncesini savunur. Bunların bir kısmı değişiklik ve harekete karşı; bir kısmı da çokluğa karşıdır. Bu kanıtlarda sonsuz bölünen bir mekân ve zaman kabul etmenin bizi nasıl bir yığın problemlerle karşı karşıya bıraktığı gösterilmek istenir. Zenon, Elea öğretisini karşıtının anlamsızlığını ortaya koyarak savunur.
· Melissos (~ V.asır):Sisamlı Melissos ’un, M.Ö. 442 tarihinde vatanı olan şehir yakınında Atinalıların donanmasını yenmiş olan şahıs olması pek muhtemeldir. Bu düşünür de Elealıların görüşlerini temsil eder. Varlığa Dair isimli eserinden bize on fragmant kalmıştır (Robert 2, 1984, 1185).
· Empedokles (M.Ö.495-M.Ö.435):Sicilya adasında, Akrega (ya da Agrigent) şehrinde doğmuştur. Empedokles, değişmeyen dört unsur kabul eder. Bunlar: Su, hava, toprak ve ateştir. Bunları iki güç hareket ettirir: İtme gücü olan Kin (Hain) onları ayırır; çekim gücü olan Aşk onları yaklaştırır. Biz Kin’in yönettiği bir periyottayız. Fakat daha sonra Aşk galip gelecek. Bu iki güçten biri sırayla dünyaya hâkim olacaktır. (Challaye, 23).
· Tabiat bilgisinin gelişmesinde çok önemli bir yere sahip olan öge kavramını, antik Yunanda ilk defa ortaya koyan Empedokles olmuştur. Empedokles’ in kendine özgü bir kozmogoni anlayışı vardır. Âlemin oluşmasında sevgi ve nefretin rol oynadığını ileri sürerek tabiatı insanlaştıran Empedokles, dört öge kabul etmekle bir çeşit atom nazariyesini kabul etmiş oluyor.
· Anaxagoras (M.Ö. 500-428):İyonya ’da Kalazomenie’de (İzmir Urla yakınında bugünkü Gül adasında) doğmuştur. Soylu bir ailedendir. Anaxagoras, dine aykırı hareketinden dolayı, antik Yunanda hakkında dava açılan ilk filozof olmuştur.
· Anaxagoras ’ın arkesi, sayısız unsurdur. Yeryüzünde ne kadar varlık varsa o kadar da unsur var demektir. Görülmeyecek kadar küçük olan bu unsurların, görünür hale gelmesi için birbirleriyle birleşmesi gerekir. Âlemdeki oluş bunların birleşmeleriyle meydana gelir. Âlemdeki düzensizlik ve kargaşa, ezelî ve ebedî Nus(Akıl)’un âlemin içine girmesiyle giderildi. Nus, çok ince saf bir maddî realitedir. Çeşitli niteliklerde görünmesine rağmen Nus hep kendi kendisine eşittir. Nus, Herakleitos ‘un Logosu gibi evrene hâkim olan güçtür (Gökberk, 44).
· Anaxagoras, âlemin düşünen makul bir kuvvet tarafından düzenlendiğini ileri süren ilk Yunan filozofudur. Nus âlemi, belli bir Gayeye hedefleyerek düzenlemiştir. Böylece antik Yunan’da teleolojik (gayeci) görüşü ortaya atan ilk düşünür. Anaxagoras olmuştur. Bundan dolayı Sokrates (470-399) ve Platon, Anaxagoras’ı ilk gerçek düşünür sayarlar.
· Âlemin oluşmasın da teleolojik görüşü ortaya atan Anaxagoras’a muhalif görüşü antik Yunan’da ilk defa Demokritos (460-370) ortaya koymuştur. Anaxagoras, sayısız unsur görüşüyle atom teorisine Empedoklesten daha çok yaklaşmıştır.
· Elleri olduğu için insan, bütün hayvanların en akıllısıdır diyen Anaxagoras ömrünün son günlerini Çanakkale boğazındaki Lâpseki’de tamamlamıştır. Oğlunun öldüğünü bildiren birine “ölümlü birini dünyaya getirdiğimi biliyorum” demiştir. “Öteki dünyaya giden yolların uzunluğu her taraftan aynıdır.” Ona göre ölümü hatırlatan iki şey vardır: Doğumdan önceki zaman ve uyku.
· Atomcu Mektep (Abdera Mektebi) ; Atom nazariyesine göre, atomlar ezelî, ebedî, bölünmez ve sayılmaz niteliktedir. Atomlar sonsuz şekillere sahiptirler; boşlukta rastgele hareket ederler; birbirleriyle birleşerek tabiatın farklı cisimlerini meydana getirirler. Bu sistemde her şeyin ilkesi şu iki şeydir: Atomlar, boş mekân ve hareket (E. Barbe, 55).
· Leukippos (M.Ö.500-M.Ö.370): Aristoteles onu atom sisteminin gerçek kurucusu olarak kabul etmektedir. Aslen Miletli olan Leukippos, genç yaşta Elea’ya gelmiş ve Zenon’la beraber çalışmıştır. Sonraları Trakya’daki Abdera şehrinde mektebini kurmuştur.
· Demokritos (M.Ö.460-M.Ö.360):Demokritos, Leukippos’un mektebini kurduğu Abdera şehrinde doğmuş ve Leukippos’un mektebine devam etmiştir. Demokritos âlemde mekanik bir zorunluluğun hakim olduğunu savunur. Anaxagoras’taki teleolojik görüşün karşısına çıkan Demokritos’a göre âlemdeki tüm oluşumların tek sebebi mekanizm ve zorunluluktur (Birand, 27).
· Demokritos’a göre bütün bilgimiz duyularla elde edilir. Bu bilgiler akılla da kontrol edilmelidir. En güvenilir duyu, dokunma organıdır. Dönemin en materyalist ve ateist filozofu olan Demokritos’a göre ruh maddedir.
· Demokritos ahlâk görüşünde şu iki düşünceyi savunur: 1- Aşırı isteklerin ve içgüdülerin akıl ile dizginlenmesi ve insanın kendini bazı şeylerden yoksun etmeyi bilmesi. 2- İnsan, bütünün çıkarını, her vakit, kendi çıkarından üstün tutmayı bilmelidir (Birand, 28).
· Abdera okulunun atom doktrini Epicuros (341-270) ve Lukretius’un araçlığı ile Gassendi (1592-1655) ve Bacon (1561-1626)’a geçmiş ve modern doğa biliminin doğuşuna da yardımı dokunmuştur. Demokritos ’un etkisi, Epikuros ’un değiştirdiği şekilde Montaigne (1533-1599) ve Benthame (1748-1812)’ın doktrinlerinde kendini yeniden gösteriyor.
· Demokritos ‘un atom nazariyesi, “Mütezile kelamcılarından Ebul-Huzeyl(M. 752-840) ile el-Nazzâm(779-845), sonra da Eşâri kelamcılarından Bakıllânî (?-1013) tarafından alınıp yaratılış fikrine götürmüşlerdir. Diğer yandan Farabi (870-950) ve İbn el- Arabi (1165-1240) gibi İslâm düşünürleri, atom ve boşluk nazariyesini temelden reddediyordu.” (Kranz, 201).
· Sofist ’in asıl anlamı, bir sanatta çok başarılı olan (Foulquié, 687), herhangi bir alanda öne çıkmış bir adam, bir işin “üstadı” demektir. Özellikle, zamanımızda “bilgin ”in anlamı gibi, “bilimde” üstat demektir, Solon ve Pythagoras’a bu ad verilmişti. En sonunda Sokrates, Platon ve Aristoteles’ten itibaren şarlatanlığı mahirane bir biçimde üreten kimse, şarlatan, safsatacı anlamında kullanılmıştır (İsmail Fennî, 1341, 649).
· Sofistlerin çabaları insana, insan düşüncesine ve insan iradesine yöneldi. Yunan ilmi stler sayesinde antropolojik ve sübjektif bir karakter kazandı. Sofistler kendilerinden önceki filozofların çelişik görüşlerine bakarak, “hakikat” denilen şeyin varlığından şüpheye düştüler. Bu şekilde stler antik Yunan’ın ilk sistemli şüphecileri olmuşlardı.
· Protogoras (M.Ö.481-M.Ö.411):Protogoras’ın şunu söylediği iddia edilir: “İnsan her şeyin ölçüsüdür.” İnsan her şeyin ölçüsü olunca, genel bir doğru bilgi yok demektir. Ancak insanların kendilerine göre doğru saydıkları bir takım düşünce ve tasarıları vardır. Duyularla elde edilen algılar sübjektif ve değişiktir. Yunan dünyasında ilk defa, müzekker, müennes ve neutre kelimeleri ortaya koyan filozof Protogoras, gramer ve mantığı zenginleştirmiştir.
· Gorgias (M.Ö.483-M.Ö.375) Ona göre; herkesin kabul edebileceği bir bilginin imkânsızlığını göstermeye çalışır. Ona göre Varlık yoktur. Eğer Varlık var olsaydı, o bilinemeyecekti. Eğer bilinseydi, bilgi başkasına iletilemeyecektir.
· Sofistlerin çabası, doğruyu ispat etmek değil, iki karşıt düşüncenin birinin, diğerinden daha doğru olduğu konusunda insanları ikna ederek etki altında bırakmaktır (Thıly, 78). Protogoras her görüşün gerçek olduğunu iddia eylediği gibi, Gorgias da her görüşün batıl olduğunu söylemiştir.
· Sofistlere göre Devlet: 1- Sözleşme nazariyesi. 2- Kuvvet nazariyesi ile ortaya çıkmıştır. 1- Sözleşme Nazariyesi: Savunucuları Protogoras ve Antiphon (480-411)’dur. Topluluk içinde bütün insanlar aynı haklardan faydalanmalıdır.
· Sofistlere göre en iyi devlet şekli demokrasidir. Sofistler köleliği kaldırmaya çalıştılar. 2- Kuvvet Nazariyesi: Savunucuları Thrasymachus ve Callicles (Kallikles)’tir.
· Thrasymachus’a göre insanlar arasında, başlangıçta, yalnız iktidar uğruna mücadele hâkimdir. “Hak, en güçlüye hizmet edendir. Hak güçtür. Bununla çelişen hak ve adalet kavrayışları yalnız aptalca saf dilliğin ifadesidir. Thrasymachus, sonuç olarak, evrensel haklar düzeninin sert bir muhalifidir ve var olan hakkı en güçlü olanın çıkarlarının ifadesi olarak yorumlar.” (Skirbekk, 55)
· Kallikles, yasa yapanların zayıf çoğunluk olduğunu söyler. Onlar bu yasalar aracılığıyla kendi çıkarları doğrultusunda insanları över ya da eleştirirler. Zayıflar güçlü insanlardan korkarlar (Thilly, 80). Adalet, zayıfların kuvvetlilere karşı, onları kuvvetlerini kullanmamaya zorlamak için başvurdukları bir hile olarak kabul edilir. Eflatun, Devlet adlı kitabında bu kuvvet nazariyesi ile mücadele eder. Hak ve adalet kavramları üzerine kurulmayan bir topluluğun, er geç çökmeye mahkûm olduğunu gösterir.” (Birand, 34)
· Sözleşme teorisi, Rönesans Felsefesinde Hollandalı Hugo Grotıus (ya da Huig de Groot) (1583-1645), Yeni Çağda İngiliz John Locke (1632-1704) tarafından temsil edilir. Bu teori J.J. Rousseau (1712-1778)’nun Contrat Socialisimli eseriyle en olgun ifadesini bulur. Kuvvet teorisi ise, Rönesans felsefesinde Machiavelli (1469-1527), Yeniçağda İngiliz Hobbes (1588-1679) tarafından temsil edilir.
· Sokrates (m.ö.470-m.ö.399): Hayatı için öğrencileri olan Xenophanes ve Platon tarafından çizilen portreler tam olarak Sokrates’le uyuşmaz. Xenophanes dürüst bir tarihçidir, fakat az zekidir, her halükarda orta bir filozoftur. Platon ise harikulade bir dehadır. Yazdıkları, ekseriya Sokrates’e atfettiği kendi özel anlayışlarıdır (Challaye, 31-32).
· Felsefe tarihinde Sokrates bir tepe noktadır. Sokrates’e kadar antik Yunan felsefesi tabiatla, kozmoloji ile uğraşıyordu. Sofistlere kadar insan henüz söz konusu değildi. Felsefenin yönünü insana çevirmek tam olarak Sokrates ile gerçekleşmiştir.
· “Sokrates, yaşamın önemli anlarında sürekli içinden bir ses işittiğini ve bu sesin kendisine şu ya da bu şekilde davranmasını emrettiğini söyler. İçten duyduğu bu uyarıcı sese, bu alıkoyucu duyguya, Sokrates “benim Daimonum” adını verir. (...) Uyaran, alıkoyan, doğru yolu gösteren bu ses, Sokrates’e göre, Tanrı’nın sesidir, kutsal bir sestir.
· Sokrates’e göre ruhumuzun tabiatı İlah-i ruha iştirak eder ve ruh ölümsüzdür (E.Barbe, 69). Ruh işlediği iyi eylemler için mükâfatlandırılacak, kötü eylemler için ise cezalandırılacaktır. Sokrates’e göre “fazilet bir bilgidir”, “hiç kimse bile bile kötülük etmez.” İnsanda doğuştan bir kötülük mevcut değildir. Kötülük bir yanılma sonucudur.
· Sokrates, Yunan ahlâkının kurucusudur. Bu felsefenin temel sorusu mutluluk “eudaimonia” sorusundan ibarettir. Mutluluk, insanın bütün çabalarının en son hedefini meydana getirir. Mutluluğun kendisi nedir? Sorusuna stler mümkün olduğu kadar güçlü olmaktır derken; bu anlayışı reddeden Sokrates, insanın kendi kendisiyle uyum içinde olmasıdır, diye cevap veriyordu.
· “Sokrates de tıpkı stler gibi tabiatçı filozofların tersine olarak, insan problemini ele almıştır. Ancak stler, günlük ihtiyaçların ve günlük düşüncelerin çevresi içinde kalır, yalnız insanların ulaşmak istedikleri hedefleri göz önünde tutarak, bunların kandırılmasına yarayacak vasıtaları sağlamayı düşünürken, Sokrates, insanlık kavramına yüce bir anlam kazandırmayı düşünür.
· Sokratesci Okulların belli başlıları şunlardır: 1- Megara Okulu 2- Elis-Eletria Okulu 3- Kynikler Okulu 4- Kyrene Okulu.
· Megara Okulu: Sokrates’in en eski öğrencisi olan Eukleides (m.ö.450-m.ö.380) tarafından kurulmuş bir okuldur. Eukleides, Elealıların “on” (var olan)ı ile Sokrates’in “agaton”u (iyilik) arasında bir ilişki kurmaya çaba sarf ediyordu. Böylece Elealıların metafiziğini ahlakileştiriyor, Sokrates’in ahlâk felsefesini de objektifleştiriyordu (Vorlander, 100-101).
· Kyrene Okulu: Kuzey Afrika’daki Kyrene şehrinde Aristippos (m.ö.435-m.ö.366) tarafından kurulmuştur. Kyrene Mektebine göre mutlu bir hayat, hazzı alabildiğince fazla, elemi alabildiğince az olan bir hayattır. Bu düşünce Sokrates’in düşüncelerinden tamamen uzaklaşmış bir düşüncedir. Aristippos’un öğrencilerinden Hegesias (M.Ö. III asır) acı ve kaygıya dönüşmeyecek hiçbir zevkin olmadığını ileri sürer. Hergesias’a göre mutlu bir hayat sürmek için tam bir bilgisizlik ve duygusuzluk içinde olmak gerekir. Kyrene Mektebi için önemli olan ferttir ve ferdin mutluluğudur. Devlet ve toplum önem taşımaz (Birand, 41-42). Aristippos’un kurduğu Kyrene Mektebine, kızı Areté de katılmıştır. Felsefe tarihinde karşılaşılan ilk kadın odur.
· Kynikler (Kelbiler) Okulu: Bu okulu Sokrates’in öğrencilerinden Antisthenes (m.ö.444-m.ö.365) kurmuştur. Antisthenes’e göre mutluluğa ancak fazilet yoluyla erişilebilir. Fazilet, neyin istenilmesi gerektiğinin ve neden kaçınılması gerektiğinin bilgisidir. Fazilete sahip olan, yani neden korkulması ve kaçınılması, neden korkulmaması gerektiğini bilen ve bunu kendi eylemleri ile gerçekleştiren kimse, mutluluğa ulaşmış olan kimsedir. Kynikler doğum ve sınıf farkı olmaksızın bütün insanların, birbirlerinin kardeşi olduğunu kabul ederler. Kynikler mevki hırsı gözetmez, şan şerefe önem vermezler.
· Diogenes (m.ö.412-m.ö.323) Dilenci hayatı süren, sabit bir ikametgâhı olmayan, elbise ve eşyası en büyük sefaletten dolayı en az olan, bununla beraber iradesi kuvvetli, saldırıya hazır, şakalaşma ve alay etmesi iğneleyici bir şahıstır. Kynik teorinin tam uygulayıcısı Diogenes’tir.
· Kyreneliler dünya nimetlerini, dünyanın maddî zevkini akıllıca tatmakla hürriyete ulaşılacağına inanırlar. Kynikler ise tam tersine, dünya nimetlerine yüz çevirerek, içten bağımsız olunacağına inanırlar. Yunan felsefesi daha sonra bu iki okulun paralel etkinliklerinden faydalanacaklardır.
· Platon (Aristokles = Eflatun) (m.ö.427-m.ö.347): Platon yazılarının birinde tanrılara dört şeyden dolayı hamt eder: İnsan olmak, erkek olmak, Yunanlı olmak ve Sokrates’in devrinde Atina vatandaşı olarak doğmaktan dolayı.
· Platon felsefenin başlıca meseleleri, ideler nazariyesi ve ontolojisi, ruhun ölümsüzlüğü ve devlet hakkındaki görüşleridir. Duyular yoluyla mutlak hakikat kavranılamaz. Mutlak bilgiyi, ancak sonsuz olan, değişmeyen varlığın kendisi verebilir. Bu varlık saf düşünce olarak çalışan ruhun kendisidir. “Düşünce ölümsüz olan ruhun en aslî çalışması, algı ise ölümlü olan vücut organlarının verimidir.” (Birand, 50).
· İde, genellikle büyük harf “İ” ile yazılır. O, zihnimizin dışında, kendiliğinden var olan, veya mutlak realiteyi oluşturan şey olarak düşünülmüş düşüncelerimizin tipleri veya normlarıdır. Platonculukta o, ruhun, bedenle birleşmesinden önce seyreylediği şeylerin ezelî – ebedî tipleri veya normlarıdır (Foulquié, 333).
· Platon’a göre İdeleri seyretmek için, dış dünyadan yüz çevirip, ruhî sakinlik halinde ve kendi üzerine toplanmış olarak nefsin murakabesine dalmış olmak gerekir. Platon düşüncesini mitolojik bir kılığa sokmuştur.
· Platon’a göre gerçek bilgi, kavramlı bilgidir. Kavramlı bilgi de İdeler’in bilgisidir. İdeler deneme dünyasında kazanılmaz. Aynılık kavramının duyular yoluyla elde edilmiş olmasına imkân yoktur. Güzel, adil ve iyi diye bilinen şeyler de böyledir.
· Platon’a göre Demiurgos, kendinde bulunan bir idesine göre, evreni en güzel, en yetkin ve yegâne mümkün evren olarak yaratmıştır.
· Platon yapmış olduğu Görüşler ve İdeler ayrımını, “mağara benzetmesi” ile açıklar. Bu benzetmeye göre “insanlar bir mağarada oturan ve arkaları mağaranın kapısına dönük olan tutuklulara benzer. Bu insanlar ancak önlerindeki duvarı görürler, mağaranın kapısını görmezler. Mağaranın dışında güneş vardır ve her biri bir şeyler taşımakta olan pek çok insan mağaranın kapısından geçerler. Bu insanların her birinin gölgeleri mağaranın duvarına yansır. Mağara içindeki, yüzleri duvara dönük olan tutuklular ancak gölgelerini görürler.
· Platon’a göre ruh, akıl, irade ve zorlama olarak üç bölümden oluşur. Platon bu husustaki düşüncelerini, Phaidon, Phaidros ve Politeia (Devlet) diyaloglarında ortaya koymuştur (Aster, 1999, 176).
· Ruh tanrısal bir kaynaktan çıktığı için idelerle bir yakınlığı vardır. Ancak ruhun kendisi ide değildir. Ruhun hedefi, içine sıkışıp kaldığı bu vücuttan kurtulmaktır. Çünkü vücut ruh için bir zindandır. Başlangıçta vücuda bağlı olmayan bir hayat yaşayan ruh, devamlı bu ilk hayatını özler. Ruh, öncesiz ve sonsuz ideler âlemi ile sonlu ve gelip geçici eşya âlemi arasında bulunur.
· Platon’un ahlâk görüşünde ağırlık noktasını erdem kavramı meydana getirir. Ona göre erdem bir bilgidir. Erdem, istenilecek şeylerle, istenilmemesi ve kaçınılması gereken şeyler hakkında bir bilgidir. Bir tek erdem vardır. O da doğruyu ve iyiyi bilmek ve buna göre hareket etmektir.
· Platon’a göre birtakım devlet şekilleri yanlıştır. Bu yanlış devlet şekillerinden biri askeri (militarist) devlet, yani askerler sınıfının egemen olduğu devlettir. Bu devlet şekline Platon timokrasi ismini verir. Bu devlet şeklinde savaş amaçtır. Bireylerde şan ve şeref duygusu hâkimdir. Yanlış devlet şekillerinden bir başkası servetin egemen olduğu devlettir (Plutokrasi). Bu devletin karakteristik özelliği, zenginler ile yoksullar arasındaki nefrettir. Üçüncü yanlış devlet şekli demokrasidir. Demokrat devletin tüm kaderini Halk Meclisi ve bu mecliste esen hava belirler. Bu Halk Meclisi demagoglar tarafından ustalıkla yönetilir. Bu tip bir devlet şeklinde, devlet, sürekli dalgalanan heyecan ve tutkuların elinde perişan olur, vatandaşlara akıl değil heyecan hâkim olur (Aster, 181-182). Dördüncü yanlış devlet şekli, tek yanlı devlet şekli olan despotik (müstebit-tyrannie) devlettir. Bu devlet şekli ya zalim ya da köle tipi insanlar yetiştirir.
· İdeal bir devletin yurttaşları üç sınıfa ayrılır: İşçiler, bekçiler yahut savaşçılar ve idareciler. Hayatın devam edebilmesi için zorunlu işleri yapacak işçiler sınıfına ihtiyaç vardır. Bekçiler veya savaşçılar sınıfı, iç huzur ve güvenlikle, dışarıdan gelecek tehlikelere karşı devletin varlığını korumakla görevlidirler. Platon’un bekçiler sınıfı için öne sürdüğü komünizmi, yani bu sınıf için ne aile hayatı, ne de şahsî mal ve mülk kabul etmemesini devletin içbirliğini sağlamak için düşünmüş olduğu bir çare olarak kabul etmek gerekir(Birand, 61). Ülkenin asıl yöneticileri bu bekçiler sınıfı içinden çıkar. Platon’un ideal devletini bir aristokratlar zümresi yönetir. Ona göre “filozof, devletlerde hükümdar olmadıkça veya şimdi kral ve hükümdar adı verilenler ciddî ve gerçek olarak filozof olmadıkça, devletlerde, hatta genel biçimde, insan türünde bulunan kötülüklerin sona ermesi mümkün olmayacaktır.” (Vorlander, 137).
· Platon’un son eseri olan Yasalar ’da din duygusu hâkimdir. Sofist Protogoras, insan her şeyin ölçüsüdür, demişti. Bunun aksine Platon yasalarda, her şeyin ölçüsü insan değil, Allah’tır der. “İnsan her şeyden önce, Allah’a karşı saygı ve ululama içinde olmalı ve insanüstü bir güce saygı duyacak biçimde yetiştirilmelidir.” (Aster, 1999, 193). Ütopik devlette, topluluğu şekillendiren en üstün kuvvet ilim ve idealar doktrinidir. Yasalar ‘da ise bu en üstün kuvvet dindir. Burada topluluğu düzenleyen de dindir. Platon’a göre en iyi ve en doğru devlet şekli dine dayalı, göksel evrenin değişmeyen yasalarını koyan Varlığın, insan âlemi için koyduğu öncesiz ve sonsuz, değişmeyen kesin yasalarının uygulandığı devlet şeklidir. Platon’a göre devlet içinde, başka inanç taşıyanlara müsamaha göstermemelidir.
· Platon’un öğrencileri arasında en mühimi onun okulundan (Akademi) nispeten erken ayrılan ve kendine özgü bir sistem ortaya koyan Aristoteles’tir (Vorlander, 139-141). Aristoteles (M.Ö. 384-m.ö.322):Aristoteles Selanik civarındaki Stageira kasabasında dünyaya gelmiştir.
· Büyük İskender’in Asya seferlerine girişmesinden önce Aristoteles, dostu Theophrastos (372-287)’la Atina’ya gidip yerleşti ve orada kendi okulunu kurdu (Aster, 1952, 82). Okulun, Lykeion (Likeon) adını alması, Apollon Lykeios adlı mabede vakıf ve tahsis edilmiş olan Jimnazyon’dan dolayıdır. Bugünkü Lise kelimesinin geldiği yer burasıdır. Bununla beraber Aristoteles’in okuluna başka bir isim daha verilmiştir: Peripatos Okulu. Burada dersler bahçenin gölgeli yollarında yürüyerek yapılıyordu. Onlara Peripatetiker “Meşşaiye” isminin verilmesi bu nedenledir (Vorlander, 143).
· Aristoteles’e göre reel olan varlıklar, elimizle tuttuğumuz ve gözümüzle gördüğümüz varlıklardır. Bilimin görevi, tek tek varlıkların gözlenmesinden kalkarak, onları sınıflara ayırmak, bu sınıflardan kalkarak sistemlere yükselmektir. Bu düşüncesiyle Aristoteles, antik Yunan dünyasında sistematik çalışmayı ortaya koyan ilk düşünürdür. Aristoteles aynı zamanda ilk felsefe tarihçisidir. Metafizik isimli eserinde, kendinden önceki felsefenin bir değerlendirmesini ve tarihini verir.
· Aristoteles mantığı formel, metodolojik ve ontolojik bir özellik taşır. Aristoteles’e göre düşünce eylemi varlıkların ve varlıklar arasındaki münasebetlerin, zihnimizdeki bir aksidir. Aristoteles mantığı, bu karakteriyle, Kant ve Herbert mantıklarından ayrılır. Çünkü Kant’ın mantığı yalnız formel bir özellik taşır.
· Aristoteles, Platon gibi doğuştan kavramların varlığını kabul etmez. Filozofa göre insan aklı sadece deneyimden kalkarak kavramlara ulaşır. Daha sonra bu kavramlara dayanarak hükümler verir ve kıyasa kadar yükselir (Birand, 71).
· Aristoteles’e göre bir varlığın meydana gelmesinde iki etken rol oynar. Biri o varlığın yapısını, cinsini, özünü belirleyen etken (biçimlendiren) ;ikinci ise o varlığın dışındaki etkenlerin sentezini oluşturan etken (somut).
· Madde ile şeklin birliği, Aristoteles’e göre yalnız zihinde, düşüncede ayrılabilen metafizik bir birliktir. Gerçeklikte bu iki unsurun birbirinden ayrı olarak ortaya çıkmaları mümkün değildir. Nasıl ruh, vücuttan yahut vücut ruhtan ayrı olarak mevcut olamıyorsa; maddenin şekilden, yahut ta şeklin maddeden ayrı olarak mevcut olmasına imkân yoktur.” (Birand, 73).
· Platon’un kullandığı “eidos” ve “morf” kelimeleri ile ifade edilen şekil ve bizzat Aristoteles tarafından bulunmuş olan Hyle (İslâm felsefesinde “heyula”) şeklinde ifade edilen madde, o zamandan beri felsefeye yerleşmiş iki kavramdır. Bu iki kavram birbirini zorunlu kılar. Şekilsiz madde asla var olamaz. Hiçbir şekle sahip olmayan en küçük maddeden itibaren maddesiz olan en yüce şekle kadar bir varoluş merdiveni vardır. Kesin olarak belirlenmemiş madde yoktur. Madde ve şekil tabiatın dışındadır. Tabiatın bütün varlıkları madde ve şeklin birleşimidirler. Madde ile şeklin ilişkisi izafîdir. Bir açıdan madde olan şey, başka bir açıdan şekildir.
· Aristoteles’e göre âlemi şekillendiren ve âlemdeki oluşu ilk defa harekete geçiren Tanrı’dır. Her şeyin başlangıcında bulunan bu yapıcı güç, aynı zamanda her şeyin sonunda da bulunur. Evrendeki her şeyin amacı yine Tanrı’dır. Yunan Felsefesi Tanrı’yı maddeye biçim veren bir varlık olarak anlarlar. Antik Yunan Tanrısı, evreni yoktan yaratan bir Allah olmayıp, evrenin yapıcısı ve mimarıdır.
· Aristoteles, her tabiat olayında birbirine sıkı sıkıya bağlı dört neden vardır.1.Bir şey, 2.Nelik, 3.Amaçsal ve 4.En iyi Neden Maddî neden, söz konusu oluşumun meydana geldiği ham madde. 2- Şeklî(formel) neden, tam olarak gerçekleştirildiği zaman, nesnede şekillenmiş olan örnek ya da yapı. 3- Fiilî neden, olguyu etkin olarak üreten aktif oluşum. 4- Gai neden, oluşumun yönlendirildiği sonuç ya da amaç (Thilly, 129).
· Aristoteles’e göre “yıldızlar, insanüstü aklî mahiyetlerdir. Bu makul ve saf şekillerin yeryüzüne, hedefli ve makul birtakım tesirleri vardır. Aristo’nun bu düşüncesi bir yandan yeni Eflatunculuğa öte yandan Orta Çağ astrolojisine esas olmuştur.” (a.g.e., 79).
· Aristoteles’e göre akla sahip olan insan, diğer yeryüzü varlıkları arasında Tanrı’ya en çok benzeyen ve en çok yaklaşmış olanıdır. Yüce bilgileri elde etme yeteneğine sahip olan insan Tanrı’yı, varlığı ve sebepleriyle birlikte oluşu kavrayabilecek tek varlıktır.
· Aristoteles ruhu üç basamağa ayırır: Bitkisel ruh, ruhun alt basamağıdır. Bitkiler, hayvanlar ve insanlarda müşterek bulunur. Bitkisel ruh beslenir, büyür ve neslini sürdürür. Hayvansal ruh, ruhun ikinci basamağını teşkil eder. Bu ruh hayvanlar ve insanlarda müşterektir. Hayvansal ruh, bitkisel ruhtan farklı olarak algılama ve hareket etme kabiliyetine sahiptir. İnsan ruhu, ruhun üçüncü basamağını oluşturur. Bu basamaktaki ruh sadece insanda bulunur ve en önemli özelliği akıl yeteneğine sahip olmasıdır.
· Aristoteles’e göre ahlâkı tüm diğer ilimlerden ayıran husus, teorik bilginin değil, eylemin şart olmasıdır. Ahlâkta esas olan ahlâkın bilgisine değil, kendisine sahip olmaktır, yani ahlâkın ilke ve esaslarını bizzat yaşamaktır. Aristoteles’e göre ahlâk sorunu, ancak devlet sinesinde çözülür. Devletin hedefi, vatandaşların yalnızca maddî varlıklarının değil, ahlâkî hayatlarının da korunması ve geliştirilmesidir.
· Aristoteles’e göre devlet içinde “yurttaşlık hakkına sahip olan hür şahıslarla, yurttaşlık hakkına sahip olmayan köleler vardır. Aristo köleliği tabiî bir olgu sayar. Aristoteles’e göre devletin iyi veya kötülüğü anayasa şekillerine değil, yöneticinin tutum ve davranışlarına bağlıdır. İyi bir devlet şekli, yurttaşların mutluluğunu ve genelin iyiliğini ön plana alan devlet şeklidir. Eğer bir kral, halkın iyiliğini göz önünde tutar, genelin mutluluğunu sağlarsa o zaman monarşi de ideal bir devlet şekli olabilir.
· “Demokratik bir devletin halk meclisi, gerekli olan olgunluk ve ahlâk seviyesinden yoksun olursa, böyle bir devlet, er geç çökmeye mahkûm olur. Bundan dolayı herhangi bir devletin, iyi bir devlet şekli olabilmesi için, anayasanın şekli değil, bu anayasanın ne şekilde uygulanmış olacağı önemlidir.” (Birand, 85-86).
· Peripatos Mektebi: Aristoteles’in ölümünden sonra mektebin başına Theophrast (M.Ö. 372-m.ö.287) geçmiştir. Theophrast, bitkiler dünyası hakkında sistemli sınıflamalar veren bir bilgindir. Straton (M.Ö. ?-268) Fizik alanında bağımsız çalışmalar yapmıştır. Aristoteles’in gayeciliğinden ayrılan Straton, daha çok Demokritos ’un sebeplilik ilkesine yaklaşmıştır (Aster, 232-233). Aristoteles’in ilk muharrik ilkesini bırakarak evrenin oluşmasında Tanrı’nın bir müdahalesinin olmadığını ileri sürmüştür. Aristoteles’in doktrinlerini sadık olarak yeniden uygulayan onun doğrudan öğrencisi olan Eudemos (M.Ö. ?-320)’tur. Aristoteles yazmış olduğu ahlâk kitabının birine Eudemos’un ismini vermiştir. Aristoteles’in başka bir öğrencisi Menon da tıp tarihi kaleme almıştır.
· Aristoteles, dünyevî ilimlerin bütün meselelerinde başvurulan yegâne filozoftur. Dante’nin onu, “bütün âlimlerin üstadı” diye övmesi bundan dolayıdır. Orta Çağ skolastik felsefesine tam olarak hâkim olan Aristoteles felsefesi, Renaissance felsefesinde, Yunanca kaynaklarına inilerek gerçek şekliyle ortaya çıkarılmaya çalışılır. Melanchton (1497-1560) modern bir biçim vererek onu, Protestan Üniversitesine ve protestanlık mezhebine yeniden girdirir.
· Yeni Çağda, Galileo (1564-1617) ve Descartes (1596-1650)’in düşünceleriyle tamamen yok olmaya yüz tutan Aristotelescilik, 18.yüzyılda filozof Wolf (1679-1754) üzerinde etki göstermiştir. Ancak Kant (1724-1804)’tan sonra Aristoteles’in sistemi tarihe mal olmuştur.
· Helenizm döneminde, toplumun iç dünyasında duyduğu manevî açlığı gidermek için ahlâk, felsefesinin ana hedefi olmuştur. Bu devrede üç büyük okul daha devreye girmiştir: Stoa Mektebi, Epikürcüler, Şüphecilik.
· M.Ö. IV.yüzyılın sonlarına doğru, Platon’un Akademisi ile Aristoteles’in Peripatos Mektebinin yanında iki mektep daha ortaya çıkmıştır. Bunlar Stoa Mektebi ve Epikur Mektebidir. Birinci mektep sütunlu bir yerde ders yaptığı için “Sütunlu Galeri” anlamına Stoa adını almıştır.Bunlar İslâm dünyasında Revakiyyun ismi ile bilinirler. Revak, büyük kapı anlamınadır. Bunlara aynı zamanda Ashâb el-Mazalla (gölge sahipleri) adıda veriliyordu (Keklik, 248). İkinci mektep ise, kurucusu Epikuros (341-270)’un ismini almıştır. Bu iki zıt mektebin ortaklaşa sahip oldukları görüş, insanı bir hayat filozofu olarak göz önünde bulundurmaları ve birer bilge kişi idealı ortaya atmalarıdır.
· Stoalılara göre bilge kişi, “bütün aşırı istek ve içgüdülerini yenmiş olan kimsedir. Bilge kişi hayat karşısında olduğu gibi ölüm karşısında da ilgisizdir. Epikürcülere göre bilge kişi, ruh dinginliğine ermiş olan, hayatta hiçbir şey karşısında sarsılmayan kimsedir.” (Birand, 93).
· Stoa felsefesi üç devreye ayrılır: 1- Eski Stoa (M.Ö. 300-130), 2- Orta Staoa (M.Ö. 130-50), 3- Romadaki Stoa (M.Ö. 50-M.S. 3.yüzyıl). Eski Stoa’nın kurucusu Kıprıslı Zenon (336-264)’dur. Zenon’dan sonraki mektep müdürü Kleanthes’tir. Bu okul, ahlâk anlayışında Kyniklerden, fizik anlayışında da Herakleitos’tan etkilenmiş olup fatalist anlayışı gerçekleştirmiştir. Aristoteles’in etkisini aklı ilahlaştırarak ortaya koyan Eski Stoa, devlet anlayışında kozmopolittir.
· Orta Stoa’nın iki önemli filozofu, Panaitios (185-110) ile Poseidios (135-50)’tur. Panaitios’a göre, ruh ve bedenden oluşan insan bir bütündür. Her insan birtakım görevlerle yükümlüdür. Her insan doğuştan sahip olduğu yeteneklerini geliştirmek zorundadır. Millî devlet anlayışını geliştiren Panaitios, Roma’nın tarihi görevinin dünya hakimiyetini kurmak olduğunu savunur.
· Poseidonios’a göre aydın halkı fildişi kuleden seyretmemeli, toplumun içine girerek onun derdiyle hem dert olmalıdır. Halka hizmet aydın kişinin görevidir.
· Romadaki Stoa’nın filozoflarının önemlilerinden üçü: Seneca (3-65), Epiktetos (50-130) ve Marcus Aurelius (121-180)’tur. Bunlardan birinci eğitimcidir. Meşhur Roma diktatörü Neron (37-68)’a eğitimcilik yapmış, ancak Neron tarafından da öldürtülmüştür. Epiktetos, kölelikten yetişen bir filozoftur. Roma’nın büyük askeri şefi Arien, Epiktetos tarafından yetiştirilmiştir. Marcus Aurelius, kral olan filozoftur. Görevi, son derece disiplinli olarak uygulayan filozof, her vatandaşını, nöbet tutan asker olarak kabul eder.
· Eski Stoa’nın fatalist insan ve kozmopolit devlet anlayışı, Epikürcülüğün aşırı maddi zevkciliği, orta stoanın aydın insan ve millî devlet anlayışı, septiklerin epochesi, Romadaki Stoalıların aşırı görev anlayışı toplumu düzeltmeye yetmeyince, felsefeden kuşku duyulmaya başlandı. İlahî bir esas işin içine girmedikçe gerçek huzur ve güvenin olamayacağı netleşti. Böylece dinî devir başladı.
· Yeni Platonculuk Ammonius Saccas (175-242) tarafından kurulmuştur. Ancak bu kuruluşun tamamlanması ve gelişmesi ise öğrencisi Plotinos (204-270) tarafından gerçekleştirilmiştir.
· Yeni Platoncu felsefe, üç doktrini, Platon ve Aristotelesinkilerden oluşan Grek doktrinini, Stoalı Zenonun doktrinini ve doğunun mistik ruhunu canlandıran doktrini uzlaştıran bir ekletisizmdir. Bu çığır felsefeye dayanarak dinî bir dünya görüşü kurma çabalarının ilkidir, kendisinden sonraki gelişmeler üzerinde büyük etki bırakmıştır.
· Porfurios hocası Plotinos’un kitapçıklarını, her biri dokuz bölümden oluşan altı kitap halinde, 298’de, Yunanca dokuzlar anlamına gelen Enneadlar ismiyle yayınladı (Vorlander,2004,215).
· Enneadlar eserinin birinci cildinde insan ve ahlâk; ikinci ve üçüncü cildinde madde, algılanabilir dünya ve Tanrı; dördüncü cildinde ruh; beşinci cildinde zekâ; altıncı cildinde Bir ve İyi incelenmektedir. (Chevalier,I,1995,565)
· Plotinos’a göre âlemin aslı maddî değildir. Maddî olmayan şey ise manevîdir. Stoalılar Tanrı’nın âlemin içinde olduğunu, Aristoteles ise âleme aşkın “transandant” olduğunu kabul eder. Plotinos bu iki görüşten hareketle bir senteze varır. Ona göre Tanrı değişmez ve mutlak bir birliktir (Birand, a.g.e., s.118). Her şey bu Bir’den sudur etmiştir.
· Plotinos’a göre “Bir” her formdan yoksundur. Bir, her şeyin doğurucusu olduğu için, asla doğurduğu şey değildir. O, ne nicelik, ne de niteliğe sahiptir, o ne zekâ ne de ruhtur. Bir, ne hareket ne de dinlenme halindedir. O, ne mekânda ne de zamandadır. Bir kendi kendinedir. O, özsüzdür, her hareket ve her dinlenmeden öncedir; çünkü bu özellikler varlıkta bulunur ve onu birçokluk haline sokar (Enneades, VI, 175). O, “şekilsiz ve sınırsız olduğu gibi, ne düşünür, ne irade eder ne de etkindir, hatta kendi bilincine bile sahip değildir. Onun zatı hakkında hiçbir tasavvur ortaya koyamayız. Çünkü o, bizce bilinen her şeyden, sınırlı varlıklardan bütünüyle başkadır” (Vorlander, 2004, 216).
· Plotinos’a göre Sudur Anlayışı; Bir varlık olgunluk noktasına ulaşır ulaşmaz doğurur. Olgunluk noktasına ulaşmış bir varlık kendinde kalmaya tahammül edemez, başka bir varlık üretir. Bu durum sadece düşünen ve iradeli varlıklar için değil, iradesiz bitki gibi yaşayan cansız varlıklar içinde bir gerçektir (Plotinos, V, 80).
· Plotinos’a göre; Zekâ Bir’in söz ve fiilidir. Zekâ, Bir’in hayalidir. Bir’den doğduğu için O’nun benzeri olması gerekir. Zekâ Bir’in özelliklerini korur. Ama Bir, Zekâ değildir. Bir her şeyin üretici gücüdür.
· Bir, ilk terimdir, Zekâ, İdeler ve Varlık ilk terim değildirler. Zekâ düşünmek fiilinden ibaret olmaya mecburdur. Zekâ düşünen varlık ve düşünülmüş varlıktır. Burada dualite vardır. Zeka bir varlıktır, Bir, bir şey ve bir varlık değildir (Plotinos, VI, 177).
· Plotinos’a göre olgunlaşmasını tamamlayan her varlık, doğurmaya mecburdur. Zekâ olgunluğuna ulaştığı zaman küllî Ruh’u doğurur. Son derece büyük bir güç kısır kalmak zorunda değildir. Doğurulmuş, doğuranın hayali olduğu için daima alt derecede bulunur. Ruhda zorunlu olarak kendinden aşağı varlıkları, maddeler âlemini doğurur. İlâhî şeyler ruhta bulunur (Plotinos,V,25). Ruh, Zekâ âlemi ile maddî dünya arasında bir geçiştir. Ruh üstün, saf ruh yönüyle ideler dünyasını kavrar; aşağı aktif yönüyle de ideler âlemindeki temel ögeye uygun olarak, maddeler dünyasını oluşturur. Cisimler âlemini oluşturan ruhun ismi Physis’tir.
· “Tanrısal olan daha aşağılara indiğinde onun en kusurlu açılımı olarak Madde meydana geliyor.” (Zeller, 2001, 342). Güneş ışınları merkezden uzaklaştıkça sönükleştiği gibi varlık tabakaları daBir’den uzaklaştıkça sönükleşir. Varlık âleminin son halkası olan Madde belirsizlik,yokluk, hiçlik ve gölge haline dönüşür. Yayılımın en alt basamağındaki madde, aydınlıktan yoksun olarak kötülüğün kendisi olur (Copleston,I,1990, 127-128).
· Cezbeye ulaşan insanruhu Tanrı’ya açılır ve Tanrı ile birleşir. İnsan Tanrı’yı ancak mistik bilgi yoluyla kavrayabilir” (Birand, 1964, 121).
· Plotinos’un sudur anlayışıyla ortaya koyduğu idealist panteizm, Allah tarafından hak din olarak gönderilen gerçek Hıristiyanlığın yayılmasını önlemek için ortaya konulmuş bir alternatif aydın dini gibi görünmektedir. O zamanki siyasi rejim Hıristiyanlığı önlemek için yapabildiği her çareye başvurmuştur. Kılıçla bastıramadığı Hıristiyanlığın yayılışını önleyebilmek için yeni bir inanç sistemi kurma gayreti içine girmiştir.
· Plotinos, kurduğu yeni sistemin tepe noktasına bir ‘Bir’ (Tanrı) yerleştiriyor. Bütün âlemi tabakalar halinde buradan üretiyor. Plotinos’un sistemleştirdiği bu idealist panteizm, semavî hak dinlere tamamen tezat teşkil ediyor. İslâm dininde, gerçek Yahudilikte ve gerçek Hıristiyanlıkta Allah yoktan, kendi iradesiyle, dilediği şekilde yaratır. Allah için bir zorunluluk, bir bilgisizlik, bir kudretsizlik söz konusu olamaz. Plotinos’un Tanrısı için böyle bir durum söz konusu değildir. Semavî hak dinlerde Yaratanla yaratık tamamen birbirinden farklıdır. Plotinos’un sudur anlayışıyla oluşturduğu idealist panteizmde yaratanla yaratık aynı özden olup, bir farklılık söz konusu olmaz.
· 1-Plotinos Okulu: Bu okulun en meşhur filozofu Suriye asıllı Porfurios (234-305)tur. Porfurios’un Süryanice ismi Melik idi.
· 2- Suriye Okulu:Bu okulun önemli kişisi İamblikus (doğum 330)tur. Plotinos’un Bir’ine aşkın bir (Bir) ilave etmiştir.Dört erdem üzerine rahiplik erdemini ilave etmiştir. Ona göre rahip filozoftan üstündür (Copleston, 1990, 136-137).
· 3- Atina Okulu: Bu okul İskenderiye geleneğini devam ettiriyor. Simplicius (?-500) ve Philipon (490-566), Platon ve Aristoteles’in eserlerini yorumluyorlar. Proklus (411-485), uzun yıllar Atina okulunun başında kaldı. Son dönemin en büyük filozofu Plotinos’la beraber, Yeni Platonculuğu yeniden canlandırmaya çalıştı. (Janet,t.y.,995; Barbe, 1866,132).
· Dini devirde antik çağın son çığırı olan Yeni Platonculuk bir aydın dini halinde ortaya çıktı. İlk Çağın son çırpınışı olan Yeni Platonculuk toplumu gerçek Hıristiyanlıkla buluşturma yerine, kendi düşüncelerini din haline getirmeye çalıştı. Bunun üzerine 529 yılında İmparator Justinianus, Hıristiyanlığa karşı olduğu için, bir emirle Atina’daki felsefe okulunu kapattı ve Yunan felsefesine ilişkin her türlü eğitimi yasakladı. Böylece İlk Çağ dönemi sona erdi. (Aster,1952,108).
ORTA ÇAĞ FELSEFESİ
· “Aydınlanmanın Orta Çağa karşı beslediği düşmanlık Hıristiyan geleneğini ilgilendirir” diyen Alain de Libera, görüşlerini şöyle devam ettiriyor: “Yahudilik tarihçileri için XVIII. asır Aydınlanması tam aksine asırların ötesinde, Bağdat ve Kurtuba’nın aydınlanmasının bir çeşit devamıydı.
· Orta Çağ Felsefesi önce iki büyük döneme ayrılır: A- Patristik dönem. B- Skolastik dönem. Bu dönemler de kendi içinde küçük dönemlere ayrılır. Patristik dönemin kısımları, ilk patristik dönem ve son patristik dönemdir. Skolastik dönemin kısımları ise, Erken Skolastik (Skolastiğin başlaması), 800-1200 yılları arası; Yüksek Skolastik (Skolastiğin yükselmesi), 1200-1300 yılları arası; Geç Skolastik (Skolastiğin sona ermesi), 1300-1500 yılları arası, şeklinde üç döneme ayrılır.
· Patristik felsefe Orta Çağ Felsefesinin hazırlanmasına bir başlangıç kabul edilebilir. Bu felsefe Orta Çağ Felsefesi için bir evre oluşturur. Erken dönem Hıristiyanlık dini Helenistik felsefe ile ilişki içindedir (Frank Thylly, cilt I, 1995, 182).
· Gnose, üstünlüğü iddia edilenbir bilgi biçimidir. (Cuvillier, 134 1970, 84). Başka bir ifade ile “gnosis, yani Tanrı’ya kişisel bir temasla ulaşmayı ve O’nunla gerçekten bütünleşmeyi sağlayacak birleştirici ve ilahileştirici tecrübeydi.” (Gilson, 2007, 36). Bağdaştırıcılık (syncrétism) Gnostikliğin önde gelen özelliklerinden biriydi. Gnostikler yeni dini akla uygun hale getirmeye çaba sarf ettiler, inancı bilgiye dönüştürmek istediler. Gnosticisme olgunlaşmamış skolastizmdir (Frank Thilly, 1995, 187)
· Gnostisizmin bazı habercileri: Cerinthus, Basilides, Valentinus, Bardesans, Marcion, Mani’dir.
· Cerinthus göre Yahudilerin kabul ettiği yaratıcı Tanrı en yüksek Tanrı’nın hazırlayıcısıdır. “Bu en yüksek Tanrıya isim verilmez; o, insan olan İsa üzerine vaftiz anında “hıristos” (khristus) ya da Ruhü’l-Kudüs olarak inmiş ve hulul etmiştir. Suriyeli Saturnil ve Cerdan, bu önceki tasavvurlara bir iki dizi melek ve şeytan eklemişlerdir” (Vorlander, 232).
· Basilides, 365 semavî küreden oluşan acayip bir ilahî güçler sistemi kurmuştur. Valentinus’a göre “eşyanın temel ilkesi, öncesiz ve yaratılmamış olan bir, adlandırılması mümkün olmayan varlık, derinlik, tam ve yetkin ayon’dur. Ona baba, ya da ilk baba da denilmektedir” (a.g.e., 233).
· Bardesans (154-222):İsevî kitaplar için yeni bir kural koymuşlar, onları yalnızca mecazî anlamda yorumlamayıp belki filolojiye dayalı eleştiri ve yorumla yeni bir şekle sokmaya çalışmışlardır. Böylece Hıristiyanlıkta inanç ilmi, ahlâk felsefesi ve din felsefesinin koyucuları olmuşlardır (a.g.e., 234-235)
· Marcion: Paulus’un Hıristiyanlık anlayışını kabul eder ve onu en radikal sonuçlarına kadar geliştirerek Ahd-i Atik (Tevrat)’ın oluşturduğu esasları tamamen yıkmak düşüncesindeydi (a.g.e., 235).
· Mani (216-277): Budizm’den, İran’dan, gnostiklerden alınmış ögelerle eklektik bir doktrin kurmuştur. Budoktrinin “ temel özelliği Zerdüşt doktrinindeki kesin ikilik, iyi ve kötü ilkeleri (aydınlık, karanlık) arasında, gerek dünyalardaki, gerekse insan ruhundaki çekişmedir. Sözde ve davranışta temiz olmayandan tamamen uzaklaşmak (bekâr kalmak, perhizetmek) dinde en yüce mertebeye yükselmiş olanların belirleyici özelliğidir.
· Gnostikler: Hz. İsa’nın gerçek olarak koyduğu Hıristiyanlığın temel özelliklerini gnostikler bozmuş ve değiştirmişlerdir. “Tek ulûhiyet, sayısız ilahî varlıklar içinde eritiliyor, temeldeki basit ahlakî-dinî düşünce, felsefî-mistik bir şekle yükseltiliyordu. Kitab-ı Mukaddes’deki kurtuluş olayları birer simgeymiş gibi mecazî olarak yorumlanıyor ve en önemlisi, imanın sağladığı kurtuluş gnostik olan seçilmişlerin tekeline veriliyordu” (a.g.e., 235). Gnostisizm, belli felsefî mitolojilerin Hıristiyanlığı kendi menfaatlerine çekme girişimi olmuştur. Gilson’a göre gnostisizmin en büyük özelliği kendisini Hıristiyanlığa bağlı ilan ederken aynı zamanda da bir türlü onunla uyuşmamasıdır (Gilson, 39).
· Dini değerlerini, çok büyük çabalarla meydana getirdikleri yeraltı şehirlerinde, siyasi rejimin şerrinden uzaklaşarak yaşamaya mecbur edilen gerçek mü’min Hıristiyanlar kendilerini savunmak zorunda kaldılar. Bundan dolayı apolojistler, yani savunmacılar adını almışlardır.
· Apolojistler, dinî değerlerini ve suçsuz olduklarını savunurken, ellerinde İncil’in tam metni olmadığı için, kendi iddialarını destekleyen her fikri savunu kitapçıklarına almakta bir mahzur görmemişlerdir. Böylece birçok düşünür ve filozofun görüşleri savunu kitapçıklarına girmiştir. Böylece, Hıristiyanlığın içine başlangıçtan itibaren insan eli girmiş oldu. Hz. İsa’nın Allah katına alınmasıyla vahiy metinleri noksan kaldı.
· Tevhidi savunan apolojistlerden İrenaeus’a (140-200) göre “bir Tanrı ve bir Demiurgos değil yalnızca tek bir Tanrı vardır. (…) Aslında küfre varan dolambaçları bırakıp gerçekolanı, yani âlemi yaratan Tanrı’nın tek Tanrı olduğunu, O’ndan başka Tanrı olmadığını, yaratılanların modelini ve şeklini kendinden çıkardığını, yapılan her şeyin O’ndan geldiğini ifade edip hemen kabul etmek daha emin ve daha akıllıca bir yoldur.”
· Tevhidi savunan apolojistlerden Aristides’e göre evrende hüküm süren tüm düzenli hareketlerin dengeleyip düzenleyeni Tanrı’dır. Hareketsiz, anlaşılmaz ve isim konamaz olan bu Tanrı evreni kendi gücüyle yaratmıştır. “Her şeyi yaratan ve gerçekleştiren, vücuda gelmiş her şeyi yoktan var eden Tek bir Tanrı’nın varlığına inanmak” gerekir.
· Justinus (100-165): Allah tasavvuru her insanda doğuştan vardır ve doğaldır. Allah tektir, öncesiz ve sonsuzdur, yaratılmamıştır, adı yoktur, ifade edilemez, kendiliğinden Logos’u (aklî gücü) yaratmıştır. Logos ve kutsal ruh, Allah’la beraber bir tek varlığı oluştururlar. Allah dünyayı logos aracılığıyla yaratmıştır.
· Justinus’tan öğrencisi Tatianus’a geçen unsurlar öğrencinin eserlerine girerken büyük ölçüde şekil değiştirmiştir. Her ne olursa olsun Tatianus’un zamanla gnostitizme doğru kaydığı kesindir. Nitekim 172 yılında Valentin gnosisine girmiştir. Tatianus, kendisinden sonra sürekli ele alınacak olan “filozofların tezatlarını” enine boyuna işleyen ilk kişidir. Tatianus, çok tanrıcılığı ve büyücülüğü eleştirdikten sonra kaderciliğin derin bir eleştirisine geçmiştir.
· Tatianus’un inandığı Tanrı’sı Bir’dir, beşerlerin gözüne görünmez ve saftindir. Aynı zamanda var olan her şeyin “temel ögesidir”, yani kendisi gayri-maddî olsa da maddeye neden olmuştur. Tanrı’nın nedeni yoktur, ama diğer her şeyin bir nedeni vardır ve bu neden de Tanrı’dır.
· Minucius Felix, Romalı Avukat Minucius Felix, Kartacalı Tertullianus’tan daha çok ılımlı bir düşünürdür. Yazdığı metinlerinde tek tanrıcılık ile Hıristiyan inancı arasında zorunlu bir ilişkinin olduğunu savunmuştur. Cecilus Natalis ile Hıristiyan Octavius arasında vuku bulmuş, hayalî veya sanatsal olarak yeniden oluşturulmuş bir sohbeti aktarmıştır.
· Athenagoras’ın apolojisi, Tanrı hakkında her türlü sağlam bilginin kaynağı, bizzat Tanrı’dır. Tanrı hakkında Tanrı’dan bilgi almak gerekir der, Athenagoras; yani ona göre vahye bakmak gerekir; ancak bunu yaptıktan sonra vahyedilen hakkında düşünebiliriz ve akıl sayesinde onu yorumlayabiliriz. Akli ispatlar sayesinde Tanrı’nın varlığını ve tekliğini ceza ve mükafetin olacağını ve insan bedenin ruh ile birlikte olduğunu göstermiştir. Kutsal Ruh konusunda düşüncesi biraz anlaşılmaz görünmektedir. Athenagoras O’nun Babadan sudur ettiğini ve güneş ışınları gibi O’na döndüğünü düşünmektedir.
· Tertullianus’a (160-222) göre Hıristiyan herhangi bir seçim yapmadan ve yargılamadan bu inancı olduğu gibi kabul etmelidir. Ona göre biz dogmayı yorumlamak ve anlam vermek hakkına sahip değiliz. Dogma tümüyle akla aykırı da olabilir. Dinî inançla felsefî bilgi birbirine karşıttır. “İmkânsız olduğu için inanıyorum”, yani saçma olduğu için inanırım sözü onun anlayışını çok güzel açıklar (Aster, 309). Bu nedenle, Tanrı’nın insan biçimine girmesi, yeniden diriliş, Üçlü-Birlik gibi iddialara tam da saçma olduğu için inanmak gerekir. “Gerçek kesindir, çünkü imkânsızdır.” (Jones, 105). “Mademki var olan her şey bir cisme sahiptir, Tanrı var olduğuna göre Tanrı da bir cisimdir. Hatta cisimlerin en parlağıdır da; öylesine parlaktır ki bu parlaklığından dolayı onu gözlerimizle göremeyiz; fakat yine de bir cisimdir.” Sözü Demokritos’un “Tanrı şeffaf bir cisimdir” deyişinin farklı şekli olarak göze çarpar.
· Clemens’e (150-215) göre Söz bütün insanların pedagogudur. Vaftiz olduktan sonra bütün Hıristiyanlar eşittir. Âlimler de cahiller de Tanrı’nın çocuklarıdır. Asıl gnostikler Hıristiyanlardır. Gereken tek şey imandır. Eğer iman kendi içinde mükemmel ve eksiksiz ise eksik olan hiçbir şey yoktur (a.g.e., 48). “Anlamak için inanıyorum”, yani inandığım şeyin akıl tarafından da onaylandığını görmek için inanıyorum (Aster, 310).
· Clemens’e göre Yahudilere yasa, Yunanlılara felsefeve Hıristiyanlara da iman verilmiştir. Demek ki İsa’ya inanmak felsefeyi reddetmek anlamına gelmez. Platon’un bütün felsefesi dindarlığa yöneliktir. Stoalıların teorileri yanlıştır. Çünkü bunlar, Tanrı’ya beden atfetmekte ve onu dünyaya mündemiç kabul etmektedirler. (a.g.e., 53).Gerçek felsefe kaynağını “İbranilere göre felsefe” den veya “Musa’ya göre felsefe”den alan Yunanlılarda gördüğümüz felsefedir(a.g.e., 54).
· Origenes (185-254): Tanrı, bir, sade anlatılamaz ve mükemmeldir. “Doğası gayr-i maddidir. Çünkü mükemmel olan değişmez ve değişmez olan, tanım itibariyle gayr-imaddidir. Bu yüzden O’nun nasıl olduğunu tasavvur etmemiz mümkün değildir. Tanrı’nın Baba, Söz ve Kutsal-Ruh olması, bir olmasına engel değildir.” (Gilson, 56). İnsan ruhları ilk günah nedeniyle bedenlerde tutsaktır. Buradan kurtulmak için çaba sarf ederler (a.g.e., 57). Origenes cesetlerin haşrı yerine ruhların haşrını kabul eder.
· Lactantius’un Hıristiyanlığı kabülünü müteakip yazdığı Tanrının Eseri adını taşıyan kitap, baştanbaşa felsefedir. Hakiki bir Hıristiyan filozofuna layık tarzda yazılmıştır (Barbe, 183). Lactantius’a göre pagan düşüncesinin yanlışı dinle hikmeti ayırmasında yatar. Hıristiyanlığın getirdiği büyük yenilik dinle hikmeti birleştirmesindendir. Lactantius Tanrısal Kurumlar isimli eserinde bu konuyu işler. “Paganlar hikmetsizlikten dolayı sahte dinleri veya dinsizlikten dolayı sahte hikmetleri kabul etmişlerdir, bunun tek çaresi ise hem gerçek dine hem de gerçek felsefeye açılan tek tanrıcılığı kabul etmektir (a.g.e., 107). (…)Lactantius imanı rehber edinmeyen akılla, imanla hidayete eren aklı birbirinden ayırır (Gilson, 2003, 57)
· Arnobius (260-327): Egemen bir Tanrı, var olan her şeyin Rabbı, tapmamız, saygıyla ve yücelterek anmamız gereken bir Tanrı, varlığımızın tüm gücüyle kucaklamamız ve sevmemiz gereken bir Tanrı inancı vardır.
· Arius’a göre İsa’nın insan olarak sürdürdüğü mükemmel hayat, onun, Tanrı’ya itaati bizim için örnek ve bir ümit kaynağı olmuştur. İsa’nın Tanrı’ya Baba demesi bile onun Tanrı olmadığını gösterir (Armstrong, 154). Ona göre Tanrı “tek doğrulamayan, tek ezelî olan, tek başlangıcı olmayan, tek gerçek, tek ölümsüz olan, tek bilge, tek iyi ve tek muktedir olandır. Söz İsa’nın bizim gibi yaratılmış bir insan olduğunu birçok dinî metinlerle ortaya koyuyordu.
· Athanasius, Arius karşıtı grubun önderidir. Baba tanrı ile oğul tanrının ayrı ayrı olduğuna inanıyordu.
· Nusalı Gregoire (1335-395) “Tanrı” deyimi, üç kişinin (uknum) pay aldıkları niteliği ifade eder. Nefs bedenle birlikte meydana gelir, bedenin yok olmasından sonra mekân dışında bir hayata sahip olur. Ahlâkî kötü zorunlu olarak vardır. Bununla birlikte Tanrı, merhameti nedeniyle, bütün varlıklara kurtuluşu bağışlar. “Yüreğini fenalıktan ve heyecanlardan temizleyen kimse, kendi güzelliğinde uluhiyet zatının bir suretini görür.” (Vorlander, 248).
· Felsefe akla hitap eden bir bilgidir. Din insana hitap eder. Yunan dininden etkilenen felsefeler zorunluluk felsefeleri olurken Hıristiyan dininden etkilenen felsefeler özgürlük felsefeleridir.
· Antik Çağın dinamik bir felsefe anlayışı varken Orta Çağınki statik (duruk) tir. Antik felsefenin kavramlarını incelemekten oluşmuştur. Orta Çağın felsefesi bir okul bilgisi iken, Yeni-Platonculuk akımı kiliseyi göz önünde bulundurmaz (a.g.e., 153-154). Hıristiyanlıkta Tanrı âlemi yoktan yaratmıştır. Yeni-Platonculukta Tanrı âlemin kendisidir. Her şey ondan zorunlu olarak sudur etmiştir. Kısacası, “politeizmden doğan metafizik, hakikatte monoteizm değil, fakat panteizmdir.
· Antik felsefede ruh kişisel değildir, bir doğa faktörüdür. Hıristiyanlıkta ruh kişiseldir. (…) Paulus’a göre insan doğuşunda günahkârdır, bu yüzden ölüme mahkumdur (Gökberk, 155-156). Günah insanın özüyle ilgilidir. Ruh bütünlüğüyle bozulmuştur. Antik felsefede insan mutluluğa kendi gücüyle ulaşabilir (a.g.e., 157).
· Baba: Dinde kıdemli olup kilise öğretisini muhteşem şekilde temsil edenlere verilen unvandır. Kilise Doktoru: Dinde kıdemli olmayan, ancak Kilise öğretisini muhteşem bir şekilde temsil edenlere verilen unvandır. Orta Çağda bunların hepsine sancti unvanı verilmiştir. Kilise Yazarı: Kilise Doktorlarının altında yer alan kimselerdir. Summa: Skolastik öğretinin temellerini bir araya toplayan, özetleyen kitap. Sententia: Kilisenin otorite diye tanıdıklarının söyledikleri, yargıları.
· Augustinus’un (354-430) eserlerinin felsefî bölümü, temel unsurlarının Yeni-Platonculuktan ve özellikle de Plotinus’tan alınmış bir felsefî teknik yardımıyla, kendi içeriğinin hikmetinin mümkün olduğu kadar ileriye götürmeye çalışan Hıristiyan imanın gayretini ifade eder.” (Gilson, 2007,128). ‘Tanrı Devleti’ni yazmıştır. Tanrı devletinin idarecileri Tanrı’nın adamlarıdır ve vatandaşlar tıpkı Tanrı’yaitaat etmek zorunda kaldıkları gibi bu idarecilere de itaat etmek orundadırlar.
· Augustinus’un İtiraflar (Confessiones) isimli eseri dünya edebiyatında ilk gerçek otobiyografidir. (Aster, 316). Bu eserde, basit ve ince hayat hikâyeleri yanında en yüksek metafizik problemler hakkında pek derin düşünceler de yer alır.
· Tanrı büyüktür, her türlü övgüye layıktır, Tanrı insanı kendisi için yaratmıştır. Bu nedenle yüreklerimiz Tanrı’da huzur bulana dek huzursuzluklarla çalkalanıp duracaktır (Augustinus, 13).
· İnsan mutlak özgür iradeye sahiptir. Bu nedenle davranışlarımız, büyük oranda kendi irademize dayanmaktadır. Tanrı’nın emirleriniyerine getirip getirmemeyi biz seçeriz. Hür seçim yoluyla günah sahibi oluruz (Gunnar, tarihsiz,164). Tanrı’nın insan hareketlerini ve isteklerini önceden bilişi insan davranışını önceden belirlemez. (…) Kendisi bütün zamanın ötesinde olduğu için Tanrı, olan her şeyi görmek suretiyle bilir.” (Gunnar, tarihsiz, 165). Tanrı’nın önceden bilmesi insanların özgürlüğünü sınırlamaz.
· Augustinus, kesin bilginin bizim için ulaşılamaz olduğunu iddia eden şüpheciliğin çürütülebileceğini ifade etmiştir. Matematik ve Mantık bilgilerinin şüphe eden kişinin kendisini idrak etmesi ve var olmasını bilmesi gibi bilgiler…
· Augustinus, “Âdemin soyundan gelen bütün insanlara bu ‘ilk günah’ bir kalıtım olarak geçmiştir. Bu “soydan gelen günah” da insandan “günah işlememe yeteneğini” almıştır; insan artık günah işlemeden edemez olmuştur.” (Gökberk, 161). İnsanlık tarihi bizi eğitmek ve denemek için Tanrı tarafından tasarlanıp düzenlenmiştir. İnsanlık tarihine ait “tüm olaylar, sadece bakmayı istememiz koşuluyla kurtuluş için nelerin zorunlu olduğunu görebileceğimiz derslerdir.” (Jones, 214). Augustinus, teslis inancının da savunarak üçlü-birlik inancını kendine göre ispatlama içerisine girmiştir. Üçlü Birlikteki sır ne kolayca kavranabilir, ne de hiç kimse onu açıklayabilir. Bunun hakkında hiç kimse geçerli bir şeyler söyleyemez (Augustinus, 334-335).
· Augustinus’un Hıristiyan dogmasına biçim veren, bundan böyle Hıristiyanlığın temeli diye kalacak düşünceleri şunlar olmuştur diyebiliriz: 1- Yaratılanla yaratık arasında özce aşılmaz bir başkalık vardır. 2- Tanrı ile yalnızlığı içindeki tek ruh karşı karşıyadırlar, kurtuluş ruhun içinde olup biten reel bir olaydır. 3- Evren süreci bir defalık tarihî bir oluştur.” (Gökberk, 162-163).
· “Patristik felsefe, Hıristiyan inancına bir öğreti niteliği kazandırmak yolundaki çaba ve denemelerden oluşmuştur. Skolastik felsefe ise, Patristik’te artık biçimi belirmiş olan bu öğretiyi temellendirmek ve sistematik olarak derleyip toplamak yönündeki uğraşlardan gelişmiştir. Skolastik felsefe dar anlamıyla, Orta Çağ felsefesidir.” (Gökberk, 163).
· Skolastik Düşünce; Hilmi Ziya Ülken (1901-1974)’e göre “her nerde araştırıcı kendi araştırma yolunu, dayandığı prensipleri, kullandığı metodu, ulaşmak istediği hedefleri düşünmek ve tenkit etmek zihniyetinden yoksun ise, orada bir çeşit Skolastik vardır.
· Skolastiğin ahlâkı bir yandan emir ahlâkıdır: “İyi”yi yapmak Tanrı’ya itaat etmektir, O’nun buyruklarını yerine getirmektir. Öbür yandan da bir değer ahlâkıdır: Tanrı iyinin tümüdür. (a.g.e., 165). Skolastiğin kabul ettiği evrensel devlet, Hıristiyan ümmetinin devletidir. Bu devlet Tanrı devletinin bir yansımasıdır.
· Anselmus (1033-1109) erken dönem skolastik: Eseri (İdrake Temayül Eden İman) Proslogium’da Allah’ın varlığı kâmil varlık kavramına dayanılarak ispat edilmiştir: “Allah’ı inkâr edenlerin en akılsızlarını, en gâfilini alınız, zihninde şüphesiz, bütün varlıklardan büyük ve daha mükemmel olan bir şeyin fikri bulunur. Hâlbuki bu şey yalnızca zihinde var olamaz. Eğer öyle olsaydı ondan daha büyük, daha kâmil bir şey tasavvur edilebilirdi, o da halen ve hakikaten var olan şeydir. O halde en büyük varlık, yani fevkinde başka bir şey tasavvuru mümkün olmayan varlık zihnin haricinde mevcuttur. Bundan dolayı Allah vardır.
· Anselmus tümellerin varlığını aşırı bir realizm yoluyla açıklamıştır. Platon idea fikri anlayışını temsil eder. Ilımlı realizmde tümeller Arsito anlayışı ile soyutlanarak açıklanmaya çalışılır. Bu çığırın temsilcileri ise Albertus Magnus ve Aquin’li Thomas’tır.
· Tümel kavramlar ne zihinde ne de zihin dışında hiçbir realiteye sahip olmayıp sadece isimden ibarettirler (Cuvillier, 127). Bu anlayışa nominalizm(isimcilik) denir. Bu anlayış Marx’a göre bir nevi materyalizmdir. Başlıca temsilcileri Rocelinusve Ockham’lı William’dır.
· Tümellerin nesnelerden önce olduğunu savunan aşırı realizm, skolastiğin ilk dönemi için; tümellerin nesnenin içinde olduğunu savunan ılımlı realizm, skolastiğin yükseliş dönemi için; tümellerin nesneden sonra olduğunu savunan nominalizm, skolastiğin son dönemi için belirleyici özelliktir.
· Abelardus, Roscelinus’un nominalizmini değiştirdi. Küllî kavramları zihnî tasavvurlar olarak kabul etti. Bunun üzerine nominalistler (isimciler) iki gruba ayrıldı. Bunlardan birine saf nominalistler, diğerlerine ise konseptualistler (kavramcılar) denildi (Barb, 1331, 200-201).
· Konseptualizm (Conceptualisme = kavramcılık), kavramın kelimelerden farklı (nominalizme karşı) fakat zihnin dışında (realizme karşı) hiçbir şeyin kendine uygun düşmediğini savunan doktrindir (Foulquié, 1992,113). Başka bir ifadeyle konseptualizm, kavramların veya küllîlerin zihnimizde, bireysel objelerden ayrı gerçeklikler olarak değil, fakat ideler olarak var olduklarını kabul eden doktrindir.
· Chartes Okulu: Chartres’li Bernard’a göre klasik antik çağın büyük yazarlarının bilinmesi zorunludur. Nakledilene göre o şöyle diyor: “Bizler bir devin omuzlarına oturmuş cüceler gibiyiz. Bu yüzdenbizler eskilere göre daha ilerisini ve daha çok şey görüyoruz; bunu yapabilmemizi sağlayan kendi bakışlarımız veya bizim boyumuz değildir; bunun nedeni onların devasa boylarıyla bizleri yükseklere çıkartmaları ve taşımalarıdır.” (Gilson, 258).
· Skolastik Felsefesinin yükselişinde, Chartres Okulu örneğinde görülen İslâm felsefesinin en önemli eserlerinin öğrenilmesi rol oynamıştır. Batı, Aristoteles felsefesini, Arapça çevirileri ve yorumlarından, daha geniş bir şekilde öğrenme imkânını elde etmiştir. Ayrıca Haçlı seferleri de doğu ülkeleriyle sadece savaş ilişkilerini değil, ticari ve düşünce ilişkilerini de sağlamıştır.
· Kindi (801-866): Hikmet esas itibarıyla ikiye ayrılır: Biri nazarî hikmettir ki, bunda irade etmenin tesiri yoktur. Diğeri, beşerî iradelerin tümünün işin içine girmesiyle meydana gelen amelî hikmettir. Nazarî hikmet üç kısma ayrılır: Birincisine ilm-i âlâ (yüce ilim), ikincisine ilm-i evsat (orta ilim), üçüncüsüne de ilm-i esfel (en aşağı ilim) denir. Kindî’ye göre ilk unsurlar beştir. Buna beş eşya da denilebilir. Bunlar bütün cevherlerde bulunur: Madde, şekil, hareket, zaman ve mekândır (Barbe, 230).
· Fârâbi (870-950): Mantıktaki başarısından dolayı Aristoteles’ten sonra ikinci öğretmen anlamına muallim-i sanî olarak nitelendirilmiştir. Sudûr nazariyesine taraftardır. Farâbi, Aristoteles’i üstad-ı azam kabuledenlerdendir. İhsaul’ul Ulum, Siret’ül Fadıla, Medinet’ül Fadıla isimli eserleri en dikkate değer eserlerdir.
· Farabi’ye göre; “Dinin temeli olan Peygamberlik aklın kutsî ve kuvve derecesine yükselmesinden hâsıl olur ve kesbîdir. Peygamberlerin vazifesi sırf makullere ait olan hakikatleri onları kavramayacak cahil halka birtakım sembollerle anlatmaktır. İşte Kur’an’daki cennet, cehennem, kusur bu tarzda birer sembolden ibarettir. Peygamber metafizik ve nazarî hikmeti bilmez. Fakat hadsî kuvvetiyle amelî hikmette, ahlâkta dehâ sahibidir. Hâlbuki kâmil bir feylesof amelî hikmeti nazarî hikmete istinat ettirir. Şu halde kâmil bir feylesof peygamberden üstündür.” (Fârâbi, Tarihsiz,32). Fârâbi’nin bu görüşü İslâm dini ve Peygamberi için asla bir geçerlilik taşımaz. Yine Fârâbi’ye göre bütün varlıklar, Cenab-ı Hakkın zatından sudur etmişlerdir. Bu varlıklar O’nun zatının gereğidir. Bu nedenle onlar Tanrı’ya zıt olmazlar (Fârâbi, Tarihsiz,73). Bu düşünce, Platinus’un yanlış anlayışının bir aktarımıdır.
· Farabi’ye göre genç bir felsefeci: “Hikmet ve felsefe öğrenmeye başlayanların, doğru ve tam mizaçlı bir genç olması, iyi kimselerin taşıdığı âdetleri taşıması, ilk önce Kur’an, dil ve şeriat ilimlerini öğrenmiş bulunması, nefsine hâkim, iffetli ve doğru olması, ahlâksızlık, kötülük, haksızlık, hainlik, hile ve dolandırıcılıktan uzak bulunması, geçim gailesi ile kalbinin dolu olmaması lazımdır. Şerî ve dinî vazifelerini yerine getirmeli, şeriatın esas ve adabından hiçbirini terk etmemelidir. İlim ve âlimleri büyük büyük tutmalı, ilim ve âlimlerden başka bir şeyi saygıya değer saymamalıdır. Felsefeyi bir kazanç vasıtası yapmamalıdır. Bu sıfatlardan ayrı olanlar sözde hakîmlerdir.” (Fârâbi, 1990,9).
· İbn Sina (980-1037) (Avicenna): el yazma ve matbu olan eserleri 276 olarak tespit edilmiştir. Bunların en meşhurları, Kanun, Şifa ve Necat’tır. Bu kitaplar günümüz diline çevrilmiştir. El Kânun Fi’t-Tıbb, XIX. yüzyıla kadar tıp alanında önemini korumuştur. İbn Sina’ya göre bütün varlıklar zatının gereği olarak Zorunlu Varlık’tan taşarlar. İlk, bu suretlerin ilkesi olduğunu akleder. İlk’in doğrudan ilkesi olduğu akledilen, akledilir suretlerden birisi olur. Bu akledilenin varlığı İlk’ten (El-Evvel) birinci olarak taşar (İbn Sina, 2005,110) Plotinus’un sudur anlayışını kabul edip eleştirisiz olarak İslâm kültürüne aktarır. Böylece İbn Sina, Allah’ın, ilim, irade, kudret, kelâm, tekvin gibi sıfatlarını dikkate almamıştır. Bu tutum İslâm dini açısından tamamen yanlıştır.
· Gazâlî (1058-1111): Fârâbi ve İbn Sina’nın karşısına bir eleştirmen olarak çıkan Gazâlî, İslâm felsefesinin üçüncü önemli kişiliğidir. Ansiklopedik âlim olan Gazâlî, aynı zamanda kelâmcı, hadisçi, tefsirci, fıkıhçı, filozof ve mutasavvıftır. Zamanın felsefe ilminde yetkili hale geldiğine inanınca, felsefeyle ilgili görüşlerini yazmaya başladı. Bu sahada dört eser telif etti: Makasıdü’l-Felasife, Tehafütü’l-Felasife, Mı’yârü’l-İlmve Mihakkü’n Nazar
· Gazâlî’ye göre doğru olan, iyi olan bir şey, yalnızca filozofların kitaplarında bile olsa, eğer aklî delillerle teyit edilmiş, Kur’an ve sünnete de uygunsa terk ve inkâr edilmez (a.g.e., 58)
· Gazâlî’ye göre akıl bütün müşkülleri halledecek güçte değildir. “Aklın yanı sıra, bir başka durum vardır. Aklın faydası ve işi, bize bu hususu bildirmek, nübüvveti tasdike delâlette bulunmak, kendisinin nübüvvet gözüyle idrak edemediğini kabul etmektir. O, bizim elimizden tutar (…) nübüvvete teslim eder. Aklın hududu, sınırları buraya kadardır.” (a.g.e., 83).
· Görüldüğü gibi Kant (1724-1804)’tan 613 yıl önce kritisizmi ortaya koyan Gazâlî’ye göre “her organ ve kabiliyetin bir görev alanı vardır. Bunlardan, kendi alanı ile ilgili işler beklenir.
· Gazali’ye göre filozoflar, ilahiyat sahasında 20 yerde hata yapmışlardır. Bunların 17sinde bidate düştükleri, üçünde de tekfirleri kabul edilmelidir. Tekfiri gerektiren üç nokta şunlardır: “1- Cesetler haşrolunmaz, azap ve sevap görecek sadece ruhlardır. Cesetlerin yeniden dirileceğini inkâr etmelerinde hata etmişlerdir. 2- Allah külliyatı bilir, cüziyatı bilmez demeleridir. Oysaki yerdeki ve gökteki, bütün âlemdeki en küçük zerrecik bile Allah’ın bilgisi dışında olamaz. 3- Âlemin kadim ve ezelî olduğuna inanmaları.” (Gazâlî, 55).
· İbn Rüşd’ün (1126-1198): Aristoteles’e ait şerhleri o kadar şöhret bulmuştur ki Avrupa âlimlerinden bazıları, Rossi ve Jourdain, İbn Rüşd’ü, Aristotles’in eserlerini Arapçaya ilk tercüme eden zat olarak kabul etmişlerdir.
· İbn Rüşd’ün, Aristoteles’e aşırı bir hayranlığı vardır. Aristoteles için “15 asır fizik ve metafizik alanda yanılgısı olmayan bir insan ancak ilâhî olabilir” ifadesini kullanması, hakikate uygunluk arz etmiyor. Çünkü Aristoteles, “yer sabit diğer gezegenler yerin etrafından dönmektedir” diyor. Bu iddia tamamen yanlıştır. “Ay altı”-“ay üstü” âlem anlayışı da doğruluğun dışındadır.
· Etienne Gilson (1884-1978)’a göre Aristoteles’e karşı bu şekildeki hayranlık, bir bakıma Aristoteles uşaklığıdır. Bu şekildeki bir uşaklık Hak din inancı ile engellenebilir. Albert Le Grand (1193-1280) ile S.Thomas d’Aquin (1228-1271)’i Aristoteles uşaklığından Hıristiyan inancı kurtarmıştır (Gilson, 1930,194). İbn Rüşd üç çeşit Aristoteles şerhi (yorumu) bırakmıştır: Büyük Şerhler (Tefsir-i Kebir), Orta Şerhler (Tefsir-i Vusta), Küçük Şerhler (Tefsir-i Sağır). En güzel metinler, kısa özetlerdir (Libera).
· İbn Rüşd, şeriata göre insanları üç sınıfta toplar. Birinci sınıf büyük çoğunluğu teşkil eder. Bunlar asla te’vil ehli olmayıp, hitabete dayalı delil ehlidirler. İkinci sınıf, cedele (diyalektiğe) dayalı te’vil ehlidirler. Üçüncü sınıf ise kesin (yakinî) te’vil ehli olanlardır. Bunlar hem tabiatları itibarıyla, hem de hikmet sanatı bakımından burhan ehli olanlardır (İbn Rüşd, 1992)
· İbn Rüşd’ün bütün felsefî öğretileri arasında en çok yankı uyandıran öğretisi şüphesiz dünyanın ezelîliği teorisiyle birlikte “Aklın birliği” (monopsişizm) teorisidir (Libera, 163). İbn Rüşd’e göre ruhun ölümsüz olan kısmı küllî akıldan gelen ve faaliyet kudretine haiz olankısmıdır. İnsan vefat edince, müstakil bir varlığa sahip olan fail aklı, küllî fail akla iltihak eder ve bu şekilde ruh ebediyete mazhar olur (Barbe, 276).
· Muhammet İkbal (1873-1938)’e göre, “Grek felsefesi Müslüman düşünürlerin görüş açılarını bir hayli genişletmesine rağmen genellikle onların Kur’an ile ilgili görüşlerini karartmıştır.” “Kanımca bu doktrin Kur’an’ın insan benliğinin değeri ve kaderine dair anlayışının tam bir inkârıdır. Netice itibarıyla İbn Rüşd, İslâm’ın çok büyük ve yararlı bir düşüncesinden habersiz kaldı. O, insanın bizzat kendisine, yaratanına ve dünyasına bakışını karartan temeli zayıf bir dünya görüşünün gelişmesine, farkına varmadan sebep oldu.” (a.g.e., 21). Gazâlî, felsefeyi içinde eriten bir filozofumuzken; İbn Rüşd, felsefe içinde eriyen bir filozofumuz gibi görünüyor.
· Moses Maimuni (İbn Me’mun) (1135-1204): göre eğer dinle felsefe ayrılığa düşersedaha çok felsefeye inanmak gerekir. “Başka bir deyişle: Vahye dayanan din kuralları ile felsefî bilgiler arasında bir anlaşmazlık olduğu zaman, dini sembolik karşılamak gerekir. Maimuni’a göre “peygamberleri bir yana bırakırsak, hiç kimse Aristoteles kadar doğruya yaklaşamamıştır. (…) Akıl bilgisine ulaşmaya çalışmak dinî bir ödevdir de. İman ile aklın çatıştığı yerde ise aklın üstünlüğü tanınmalı inanç da allegorik olarak yorumlanmalıdır.” (Gökberk, 173). Delâletu-l Hâirînadlı temel eseri İbranice, Latince ve Almancaya çevrilmiştir. Peygamberliğin Allah vergisi olmadığını belli şartları kendisinde toplayan kişinin peygamber olabileceğini söyleyerek İbn Me’mun bir akıl dini ortaya koymaya çalışmıştır.
· Skolastiğin ilk dönemi, manastır, katedral ve saray okullarında gelişirken, Yükseliş dönemini Orta Çağ Üniversitelerinin kuruluşu başlatmıştır. Bu dönemde bilimsel çalışmaların ikinci ağırlık merkezi Dominiken ve Fransisken tarikatları olmuştur. Francisken tarikatı Platon’u, Augustinus’u ve onun mistisizmini esas alır, en tipik temsilcisi Bonaventura’dır. Dominiken tarikatı ise Aristoteles’in sistemini esas alır, başlıca temsilcileri: Albertus Magnus ve Aquin’li Thomas’tır (Gökberk, 174).
· Bonaventura (1221-1274)’nın eserleri teoloji alanına ait olup, dinî hislerle yazılmıştır. Bundan dolayı kendisine Doctor Seraphicusünvanı verilmiştir. De reductione artium ad theologiumisimli eserinde felsefî düşüncelerini ortaya koymuştur. Bu kitabın başında zekayı aydınlatan dört çeşit ışıktan bahseder. Harici ışık (tabiî mekanik), aşağı (inférieur) ışık, (duyumsal fikirler); dahili ışık (felsefî fikirler); yüce ışık (ilâhî merhamet ve mukaddes kitaplarda toplanmış hakikatler). Felsefî ışık tabiî, mantıkî ve ahlâkî olmak üzere üçe ayrılır. Bunların da birçok kısımları vardır (Barbe, 297).
· Brebantlı’lı Siger (1235-1281) bütün eğitimini Aristoteles ile onun yorumcusu İbn Rüşd üzerine bina etmiştir. “Tüm insanlar için ortak olan bir akıl vardır. Ölümsüz olan bu ortak akıldır: Sonra evren Allah tarafından belli bir zaman anında yaratılmış olmayıp, başlangıçtan bu yana vardır. Felsefe açısından doğru olan bir şey, ilahiyat açısından yanlış olabilir. Kilise bu çift hakikat görüşünü uygun bulmadığı için Siger’in görüşlerini tamamen yasaklamıştır.
· Albertus Magnus (Albert Le Grand) (1193-1280): dünya işleri ve sorunlarında Aristoteles’e, inanç işlerinde Augustinus’a, tıp konularında Galenus ve Hipokrat’a uymak ister. Gazâlî’nin Metafizik’i üzerine bir şerh yazan Albertus ontolojide İbn Sinacı “cevherin ilgisizliği” teorisini savunmuştur.
· Albertus İbn Rüşd’e atfedilen monopsişizme karşı koymuş, etikte, Aristotelesçi “temaşacı hayat”ın en üstünlüğü kavramını yüceltmiş ve felsefî temaşayı beşerî hayatın doruk noktasına getirmiştir. Albertus felsefeyi ikiye ayırır: Reel felsefe, Pratik felsefe. 1- Reel felsefe: İnsandan bağımsız olan varlığın felsefesidir. Şu kollara ayrılır: a) Teoloji: En yüksek, en mükemmel varlığın öğretisi. b) Matematik. c) Fizik. 2- Pratik felsefe: İnsan iradesine bağlı olan varlık öğretisidir. Ahlâk, ekonomi ve politika.
· Aquin’li Thomas (1225-1274): Sadece yüksek skolastiğin değil bütün skolastiğin en büyük düşünürüdür. Onun sistemi günümüzde de Katolik Kilisesinin resmi felsefesidir. Arkadaşları tarafından susan öküz lakabı takılmasına rağmen hocası Magnus tarafından; “siz Thomas’a susan öküz diyorsunuz, ama bir gün felsefesiyle öyle böğürecektir ki sesini bütün cihana işittirecektir.” Sözüyle övülmüştür.
· Thomas’a göre dinin doğruları da aklın doğruları da iki ayrı bilgi kaynağıdır. Teslis, Tanrı’nın insan şeklini alması, kurtuluş gibi imanın sırları akla aykırı değil ama aklın fevkindedirler. Thomas’ın düşüncesinde ise “inanayım diye biliyorum” fikri esastır. Ona göre bilgi insana, vahye inanması için ön şartları hazırlar, insanı asıl aydınlatan da vahiydir.
· Thomas’a göre; En belirgin usul hareketten yola çıkmaktır. Evrende hareket vardır. Her hareketin bir nedeni vardır. Bu neden hareket eden varlığın dışında olmalıdır; çünkü aynı anda bir varlık hem muharrik hem de hareket eden eşya olamaz. O zaman ilk hareket ettiren Tanrı’dan başkası olamaz. Öyle ise Tanrı vardır.
· Skolastiğin ilk döneminde ontolojik delil esas alınıyordu ve tümeller tartışmasında aşırı realizm savunuluyordu. Yukarıda belirtildiği gibi skolastiğin yükseliş döneminde Aristoteles hakim olduğu için kozmolojik delil esas alınıyor ve tümeller tartışmasında da ılımlı realizm savunuluyor.
· Aristoteles’te olduğu gibi Thomas için de insan toplumsal bir varlıktır. Bu bakımdan devlet tabiî bir zorunluluktur; “Tanrı’nın istemiş olduğu bir kurumdur; dolayısıyla devletin başındakilere itaat bir ödevdir. Devletin ereği, erdemli yaşayış için insanı yetiştirmedir; insanı sonunda Tanrı ile birleşmeye hazırlamadır. Bu hazırlığa da başlıca Kilise aracılık ettiği için, Kilise dünya devletinden üstündür.”
· Dominikenlerin resmi doktrin olarak kabul ettikleri tomizme göre insan Hıristiyanlaşmış bir dünyada yaşamaktadır. Kilisenin kılavuzluğunda Tanrısal devlet kurulmuştur. Bu anlayışı kabul etmeyen Fransiskenler şu görüşleri getirmişlerdir: “Yalnız başına olan ruh Tanrı’dan uzak bir doğa içine yerleştirilmiştir; Tanrı’yı karşısında “doğaüstü” diye bulmaktadır; dünyanın sonundaki “Yargı Günü” ile “Tanrı Devletini” ancak umutla beklemektedir.
· John Duns Scotus (1270-1308): Scotus, Fransisken tarikatının en önemli şahsiyetlerinden biridir. Thomas için temaşa (seyir) yaşamı esas olurken, Scotus da tam tersine yaşamın anlamı “fiil ve davranışta” bulunur. “Bir şeyin filozoflar için doğru, fakat ilahiyatçılar için yanlış olması mümkündür” önermesine Scotus’un eserlerinde rastlanır. Scotus’a göre, Aristoteles, bilginlerin en büyüğüdür, fakat kuşatılamaz değildir. Ruhun aslî gücü iradedir. “Tasavvur faaliyeti ancak iradenin hizmetçisi ve rastlantısal bir nedendir. Karar vermek iradeye düşer.
· Duns Scotus’a göre, iyinin ilkesini belirleyen iradedir. Akıl pratik hayata ancak uygulama dolayısı ile müdahale eder. İlahiyat bir pratik bilgidir. “İyi iyidir, çünkü Allah onu emretmiştir. Thomas’a göre Allah, iyiyi iyi olduğu için emreder. “Bireyin, özgür iradesiyle her defada yeni bir olgu meydana geldiği gibi Allah’ın iradesi de “aslî olgu”dur. Böylece âlem Allah’ın özgür iradesiyle yaratılmıştır.”
· Duns Scotus’a göre Her yaratılmış töz, manevî töz bile, maddeye sahiptir. (…) Birey bağımsız bir gerçekliğe sahiptir, daha öteye döndürülmesi mümkün olmayan olgudur. (…)
· Ramon Lull (Remond Lulle) (1235-1315): Misyonerliğe esaslı şekil veren Ramon Lull ömrünü, Hıristiyanlığı yaymak için İslâm dünyasında araştırmalarla geçirdi. Belagatta Kur’an’ı aşmak ve Müslümanlara, Kur’an’ınbir insan eseri olduğunu ispat etmek maksadıyla “Allah’ın Yüz İsmi” isimli eser yazdı. Lull ars univer salis (evrensel yetenek) veya ars manga (büyük yetenek) isminde bir nevi mantık cetveli icat etmiştir. R.Lull, manevî haçlı seferlerini başlatabilmek için 1294’te toplanan Viyana konsiline başvurmuştur.
· Ockham’lı William (1300-1349): Nominalist olduğu için Ockham’a göre “insanlık ve atlık diye bir şey yoktur, ancak tek tek insanlar ve atlar vardır. Yalnız tek tek insanların ya da tek tek atların aralarındaki benzerlikler, bizi bunları aynı bir kavram ile isimlendirmeye yönlendiriyor.” (Aster, 370).
· Ockham’lı William’a göre tümeller yapma şeylerdir, benzerliklerinden dolayı eşyaya bizim sonradan verdiğimiz isimlerdir. Sadece bireyin gerçekliği vardır. “Dolayısıyla deney (iç ve dış deney) her türlü bilginin temelidir. Bilginin temeli deney olunca da, önermeleri deneyde kontrol edilemeyen bir rasyonel teolojinin, ya da ruhun ölümsüzlüğünü kanıtlamak isteyen bir psikolojinin, olmayacağı bellidir; dolayısıyla Tanrı’nın birliği, sonsuzluğu, hatta varlığı kesin olarak kanıtlanamaz. Bu önermeler Kutsal Kitabın otoritesi ile Kilisenin geleneğine dayanarak ancak inanılarak kabul edilir. Bunlar, ne kanıtlanabilir, ne de kanıtlamada ilkeler olarak kullanılabilir.
· Roger Bacon ( ̴1214-1294): Bilginin çift yolu vardır: Aklî kanıt ve deney. (…) Felsefenin ilk adımı, bütün bilimlerin temeli matematiktir. Bilimlerin en mükemmeli, hepsinin şahı deneysel bilimdir.” Roger Bacon’a yaptığı çalışmalarından dolayı “Doktor Mirabilis” (Harika Hoca) denmiştir. Bacon, “doğa bilgisinin amaç ve anlamını “doğa üzerinde insanın bir egemenlik kurması” diye anlıyordu.
· Orta Çağda felsefe dinin emrine girdi, akıl vahyin hizmetine sunuldu, bu nedenle Hıristiyan dünyası karanlık çağını yaşadı. Eğer İslâm dünyasında da akıl vahyin hizmetine girerse aynı akıbeti İslâm âleminde yaşar şeklinde görüşlere rastlamak her zaman mümkündür. Hıristiyan âlemi için bu gibi iddianın doğruluğu kabul edilebilir. Ünite boyunca verilen bilgilerde açıkça anlaşılabileceği gibi İncil, bütünüyle Hz. İsa (a.s) tarafından ümmetine tebliğ edilememiştir. Akıl da İncil’in tahrifinden nasibini alıp yanlış insan görüşlerinin emrine verilirse tabiî olarak Hristiyanlık dünyasında Ortaçağda aydınlığa değil karanlığa ulaşılmıştır.
· İslâm dininde vahye insan görüşü girememiştir. Dolayısıyla Kur’an’ın değişmeyen hükümleri, Allah tarafından korunduğu için kıyamete kadar doğruluğunu, saflığını, kurtuluş ilkesi oluşunu devam ettirecektir.
· İslâm dininde akıl vahyin emrine girerse insanlığı karanlığa değil, aydınlığa ulaştırır. Tarih buna şahit olmuştur, şahit olmaya da devam etmektedir. İslâm dininde akılla vahiy arasında bir çelişki olamaz. Akıl yanılgıya düştüğü zaman değişmeyen ilkelere göre kendini düzeltir.
· Orta Çağ felsefesi antik Yunanlıların yürüdüğü yolun tam tersinden kat etmişlerdir. Yunanlılar dini dışlayarak işe başlayıp, dine doğru ilerlerken; Orta Çağ felsefesi dinden başlayıp din dışı bilimsel düşünceye ulaşmıştır.
· Skolastik dönemde araştırma, hakikati araştırma değil, patristik dönemde ortaya konulmuş gerçekleri temellendirmek, ispat etmek esastır. Onun için bu dönemde Aristoteles mantığı önde gelen bir ilim olmuştur. Patristik dönemde ortaya atılan dini iddiaları değişmez gerçeklikler kabul ettikleri için yaptıkları iş sadece bulunmuş hakikatleri temellendirmek olmuştur. Öğrendikleri İslâmî gerçekleri hiç hesaba katmadan Hıristiyanlıkta, tesliste ısrar ettikleri içinde müşriklik içerisinde kalınmıştır.
· Arapça eserlerin, Latinceye ve diğer batı dillerine çevrilmesini sağlayan Chartres Okulu kültür aktarımında büyük bir rol oynamıştır. Kindî, Fârâbî, İbn Sina ve Gazâlî’nin eserleri batı dillerine çevrilmiş, dolayısıyla İslâm kültürünün aydınlatması batıya ulaşmıştır.
· Geç skolastikte nominalizm hâkimdir. Akıl kaynaklı felsefe ile vahiy birbirinden tamamen ayrılmıştır. Fransisken tarikatı hâkimdir. Din ile dünya bilgisinin ayrılmasıyla bu dönem Ranaıssanca’a (Rönesansa) birgeçiş sağlamıştır.
· Apolojistlerin birçoğu tevhit inancını savunmaktaydılar. Bunları da şöyle sıralayabiliriz: İrenaeus, Aristides, Justinus, Tatianus, Minucius Felix, Athenagoras, Tertullianus, İskenderiyeli Clemens, Origenes, Lactantius, Arnobius ve Arius.
HATIRLATMALAR
· Aşırı realizm – Anselmus
· Ilımlı realizm – Albertus Magnus ve Aquin’li Thomas
· Nominalizm – Roscelinus ve Ockham’lı William.
· Konseptualizm – Abelardus
· Aristoteles, antik Yunan dünyasında sistematik çalışmayı ortaya koyan ilk düşünürdür. Aristoteles aynı zamanda ilk felsefe tarihçisidir.
· Pythagoras’ın kendini filozof olarak tasvir eden ilk kişidir.
· Güneş ve ay tutulmasının açıklamasını, antik Yunan dünyasında ilk defa doğru olarak Anaximenes yapmıştır.
· Tabiat bilgisinin gelişmesinde çok önemli bir yere sahip olan öge kavramını, antik Yunanda ilk defa ortaya koyan Empedokles olmuştur.
· Anaxagoras, dine aykırı hareketinden dolayı, antik Yunanda hakkında dava açılan ilk filozof olmuştur. Yunan’da teleolojik (gayeci) görüşü ortaya atan ilk düşünürdür.
· Sofistler antik Yunan’ın ilk sistemli şüphecileridir.
· Yunan dünyasında ilk defa, müzekker, müennes ve neutre kelimeleri ortaya koyan filozof Protogoras, gramer ve mantığı zenginleştirmiştir.
· Aristippos’un kurduğu Kyrene Mektebine, katılan kızı Areté Felsefe tarihinde karşılaşılan ilk kadın filozoftur.
· Genellikle 476 Batı Roma İmparatorluğunun çöküşü ile başlayıp – 1453 İstanbul’un Türkler tarafından alınışı ile biten döneme Ortaçağ denir.
· Tatianus, kendisinden sonra sürekli ele alınacak olan “filozofların tezatlarını” enine boyuna işleyen ilk kişidir
· Augustinus’un İtiraflar (Confessiones) isimli eseri dünya edebiyatında ilk gerçek otobiyografidir.
· Fârâbi (870-950): Mantıktaki başarısından dolayı Aristoteles’ten sonra ikinci öğretmen anlamına muallim-i sanî olarak nitelendirilmiştir.
YENİ ÇAĞ FELSEFESİ
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Yeni Çağ felsefesi Bacon (1561-1626) ve Descartes (1596-1650) ile başlar. Felsefe ile teolojinin, akıl ile imanın ayrılması, bundan böyle kesinleşmiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Rönesansın ana özelliği yeni araması iken, 17.yüzyılın temel eğilimi, eskiyibırakıp yeniyi bulmaktır. Rönesansın parçalı ve dağınık bir görüşü varken, 17. yüzyıl felsefesi formüllerinde tam bir netliğe ulaştığına inanır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] 17.yüzyıl felsefesindeki birlik ve bütünlük nisbeten Orta Çağ felsefesine benzer. Ancak bu yüzyıldaki birliği sağlayan din olmayıp, bu felsefenin kendine matematik-fiziği örnek alması, netice olarak rasyonalizmidir. Matematik-fizik, tabiatın yapısını matematik kavramlarla anlayabileceğimizi ortaya koymuştur. Bu anlayışla, kesin kavramlara dayanan yasalara ulaşılmıştır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Kopernikus’un astronomi anlayışı şu üç şeyi altüst etmiştir: 1- Gözle görülen görünüşü, 2- Kilisenin dünya görüşünü, 3- Orta Çağın resmî felsefesi olan Aristoteles felsefesini Yıkmıştır. Evrenin birlikli ve sonsuz olduğu görüşü, Aristoteles’in ayüstü, ayaltı âlemi anlayışını yıktı.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Kopernikus anlayışında, yer merkez olmaktan çıkıp sadece bir gök cismi olmuştur. Böylece gökteki ve yerdeki hareketler öz bakımından ayrı şeyler olmaktan çıkmışlardır. Bu durum Aristoteles fiziğinin temelini sarsmıştır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Galilei’ye göre, gizli özelliklerle hiçbir şey açıklanamaz. Değişmeyip kararlı olan şey, değişmenin temelidir. Sabit birşeye oranla hareketi anlarız (Vorlander, 2004, 355-356). “Bir cisme bir kuvvet etki etmedikçe o cisim ya durur ya da düzgün doğrusal bir hareket yapar;” şeklinde ifade edilen, Galilei’nin eylemsizlik ilkesine göre, artık Aristoteles’in düşündüğü gibi başı ve sonu olmayan dairesel hareketler yoktur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Newton (1642-1727)’un “genel çekim yasası”na göre, yeryüzünün miligramlık ağırlıkta ve milimetrelik mesafedeki cisimleri ile gökyüzünün ağırlığı milyonlarca ton, mesafeleri ışık yıllarıyla düşünülen cisimleri aynı yasaya tabidirler.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Aristoteles fiziği kalitatif bir fizikti modern doğa fiziği ise kantitatif fiziktir. Aristoteles fiziğinde bir taşın niçin düştüğü önemli iken, Galilei fiziğinde taşın nasıl düştüğü önemlidir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Galilei, incelemesinde şu metodu kullanıyordu: 1- Araştırılan tabiat olayını ölçülebilen yönlerine ayırmak. 2- Aranan konunun matematik formunu düşünmek. 3- Tasarlanan çeşitli imkan ve formlar üzerine deneyimle bir karara varmak
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Francis Bacon (1561-1626): Bacon’ın amacı insanı doğaya hakim kılacak bir metod geliştirmektir. Bunun için Büyük Yenileniş(Bilimlerin Büyük Yenilenişi) ismi altında, altı kısımdan oluşacak büyük bir eser yazmayı planlamış, ancak bunun sadece iki kısmını yazabilmiştir. Birincisi, Bilimlerin Saygınlığı ve Çoğalıp Büyümeleri Üzerine, ikincisi ise Yeni Organum, yahut Tabiatı Yorumlama Metodu isimlerini taşır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Bacon’a göre bilimin konusu, güncel ve gerçek olgulardır. O halde her felsefenin hareket noktası, bu olguların bilgisi, yani bilgilerin kendisiyle tesbit edildiği tecrübe olmalıdır. Sonra yasalar ve özellikler tecrübeye göre açıklanmalıdır. Böylece nedenler ve sonuçlar keşfedilir. Bu yöntemlerin tümü, özel olarak Bacon’ın metodu olarak isimlendirilen Tümevarımı oluşturur (E.Barbe, 1866, 205-206).Bacon, çeşitli politik ve ahlâkî problemler için, önce İngilizce sonra Latince yayınlanmış olan Denemelerini ayırdı. Bacon’ın eserlerinden biri de Yeni Atlantis’dir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Bacon’a göre hakikatı keşfetmek için iki yol veya metot vardır: Biri, özel olgular ve duyumlardan hareket ettiği için, en genel ilkelere kadar yükselir, onlardan vasıta ilkeleri çıkarır veya özel olguları onlara göre eleştirir. Diğeri de, yine duyumlardan ve özel olgulardan, hiçbir dereceyi atlamaksızın ve gözlemlerle tecrübeleri çoğaltarak, hareket ettiği için genel önermelere çok geç ulaşır. Bunların birincisi Bacon’ın zamanında kullanılan metod, ikincisi ise Bacon’dan önce yürütülen metottur. Birincisinde neticeye çabuk, diğerinde ise geç ulaşılır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Bacon bilimlerin sınıflandırılmasına dair çabayı Saygınlığa Dair isimli eserinin büyük bir kısmında sergiledi. Ona göre, insan yeteneklerinin varlığı kadar bilimlerin ayırtedilmesi söz konusudur. O, hafızayla ilgili olan tarihi,tabiî tarih, sivil tarih, kutsal tarih olarak alt bölümlere ayrılmış halde nakleder; hayelle ilgili olan şiiri, dramatik veya sembolik ve hikayeci olarak ayrılmış halde; akılla ilgili olan felsefeyi, teolojiyi ihtiva eden ve Tanrı’yı inceleyen felsefe, tabiatı inceleyen tabiî felsefe, insanı inceleyen insanî felsefe olarak ayrılmış halde nakleder.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Bacon’a göre İlmin yenilenme ve gelişmesinde başarılı olmak için, insan zihnini, önceden kök salmış ve yeni girişimlere engel olacak olan batıl fikir ve yanlış anlayışlardan temizlemek ve korumak gerekir. Bunun için de onu şu dört idolden (puttan) kurtarmak zorunludur. 1-Soy idolleri, 2-Mağra İdolleri: Bunlar bireyin yanılgılarıdır. 3-Çarşı İdolleri:Bunlar, insanların kendi aralarındaki alış verişlerinden gelen yanılgılardır. 4-Tiyatro İdolleri:Bunlar teori yanılgıları ve okulun ön yargılarıdır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Bacon’a göre felsefe; Hileci (sophistique)felsefe, uyguladığı tecrübelere rağmen, tamamen zorlamayla önceden tesbit edilmiş bazı fikirlere götürür; böylece Aristoteles, kullandığı diyalektik ile, tabiat felsefesinde hile yaptı; tecrübeci felsefe, birçok yetersiz gözlem ve tecrübelerden sonra, kendini mükemmel teoriler oluşturma hakkına sahip sanıyor; boş inançlı felsefe, bunun örneği Pythagoras (580-500)’da görülür, o, hakikatı en şok edici boş inançlarla karıştırır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Bacon’un amacı, tecrübeler vasıtasıyla insan hayatını zenginleştirmektir. Bu ise, tabiat bilindiği kadar yapılabilir. Bilmek, muktedir olmaktır: Zira şeyleri, o husustaki nedenleri bildiğimiz zaman üretmek yeteneğine sahip oluruz. Ona göre sözcüklerde düşmanın fethedilmesi değil, işlerle doğanın fethedilmesi gerekmektedir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Bacon en büyük etkisini İngiliz ampristleri Hobbes (1588-1679), Locke (1632-1704), Hume (1711-1776) üzerinde; ayrıca Condillac (1715-1780) ve; dolaylı olarak Kant (1724-1804) üzerinde gösterdi.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Hobbes (1588-1679) Descartes’in “Meditation”larını yayımlanmasından önce eleştirenlerden biridir. Naturalist bir görüşün radikal bir temsilcisi olan filozof, Descartes’in idealizmine karşıdır. Böylece Hobbes, aynı zamanda, Yeni Çağın materyalizminin, kritisizminin ve pozitivizminin müjdecisidir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Hobbes’a göre felsefenin, cisimlerden başka konusu olmaz. “Saf ruhlar, melekler, ölülerin ruhları, Tanrı düşünülemez. Bunlar ilâhiyata ait olan iman mevzularıdır. Müşahede ilminin dışında, gerçek hiçbir bilgi yoktur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Hobbes, Bacon’ın takkipçisidir, fakat Descartes’in etkilerini de yaşar. O, Bacon’ın sensualizmini en kararlı materyalizme kadar abartır; Descartes’le beraber, dedüktif akıl yürütmeye ilk rolü verir.Eserleri Léviathan, Elementa philosophia (Felsefenin ögeleri) dır. Bu eser üç bölümden meydana gelmiştir: De Corpore (Cisim Üzerine); De Homine (İnsan Üzerine); De Cive (Yurttaş Üzerine)
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Hobbes; “Ruhla duyuların kavrayamayacakları kadar ince fizik bir cisim anlıyorum. Cismanî olmayan ruh yoktur. İkisi de cismanî olan insanla hayvan arasında ancak bir derece farkı vardır ve hayvana karşı, dilden başka gerçek üstünlüğümüz yoktur”.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Hobbes’a göre iyi ve kötü izafî fikirlerdir. Bunlarhoşa giden ve gitmeyenle aynı şeydir. Her hususta olduğu gibi ahlâkta da en yüksek hakim menfaattır. Mutlak iyi, mutlak kötü, mutlak adalet, mutlak ahlâk, teolojik ve metafizik zihniyetin uydurduğu kavramlardan ibarettir. Hobbes, açıktan açığa nominalisttir. Ona göre evrensel hiçbir şey yoktur,sadece isimler vardır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Hobbes’e göre Tabiat halinde her insan her şey üzerinde eşit hakka sahiptir, yani tek hak en kuvvetli olanındır. Tabiat hali, herkesin herkese karşı savaşıdır, insan insanın kurdudur (Janet, 1014-1015). Birbirinin kurdu olan insanların birbirlerini yememeleri için bir kurtlar kurduna, Leviathan’a, Devlete ihtiyaç vardır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Hobbes’a göre üç türlü devlet şekli vardır: Monarşi, Demokrasi ve Aristokrasi. Bunların içinde en iyisi Monarşidir. Sözleşmeye dayalı kuvvet nazariyesi savunan Hobbes “kılıcın zoru olmadıkca ahitler sözlerden ibarettir ve insanı güvence altına almaya yetmez.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Bütün nedenleri, Tanrı ve ruh dahil, madde olarak kabul ettiği için Hobbes’un felsefesi tutarlı bir materyalizmdir. Filozofa göre cevher (töz), “nesne niteliğinde olan, kendi kendine dayanan her şey, ancak bir cisim olarak düşünülebilir. Töz niteliğinde olan şey, bilinç dışında bulunan şeydir. Ama “dışında bulunmak” kavramının içinde artık maddî olmak, mekanda bulunmak anlamı da vardır; dolayısıyla her töz bir cisimdir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Hobbes, Hollanda’da Spinoza (1632-1677)’ya, Alman Leibniz (1646-1716) ve Pufendorf (1632-1694)’a da etki etmiştir. Auguste Comte (1798-1857) ise Hobbes’u devrim felsefesinin gerçek atası olarak gösterir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Descartes (1596-1650) Descartes felsefesi, kendinden sonra, çeşitli bilim dallarındaki çalışmalar, iki yüzyıl çıkış notası sağlayan, Yeni Çağ kültürünün bağlantısını ortaya koyan bir sistemdir. Bunun içindir ki 17.yüzyıl felsefesi Descartes’in çizdiği çerçeve içinde gelişmiştir. Descartes, Yeni Çağ felsefesinin kurucusu ve babasıdır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Descartes’in eserleri; Aklı Kullanmak İçin Kurallar Dünya (Le Monde), Metod Üzerine Konuşma (Geometri, Dioptrique, Météores, Felsefenin İlkeleri (Principa philosophiae), Ruhun Tutkuları (Les passions de l’âme), İnsan Üzerine İnceleme (Traité de l’homme), Ahlâk Üzerine Mektuplar (Lettres su la morale), Metafizik Düşünceler
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Descartes’e göre; Akıl, bütün konuları aydınlatan ve hiçbir zaman, başkalarından ödünç ışık almayan güneş gibidir. (...) Bütün hakikatler açık ve basittir. Hakikat araştırmasına bizi götüren biricik doğru yolu, bize matematik gösterir. Açık ve seçik olarak bilmek, doğru olarak bilmek demektir; yanılma, bilginin objesini bulanık ve karışık olarak kavramaktan ileri gelir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Descartes matematik fiziğin metodunu felsefe için de kabul ediyor. Felsefede yapılacak şey, düşünmeye başlarken, her şeyden önce doğruluğunu sezgisel olarak, doğrudan doğruya kavrayabildiğimiz, aritmetiğin birimleri gibi sağlam ve açık seçik olan noktayı bulmak, sonra da bunun üzerine birleştirme yapmaktır. Bu durum, Antisthenes (M.Ö. 444-365)’in bilgi anlayışındaki tahil, Galilei’nin Fizikteki metodunu hatırlatmaktadır. “Descartes hazır ve görünür olan tasavvurlara açık ve tamamen diğerlerinden ayırtedilen bilgilere de seçik demektedir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Descartes’e göre Şüphe etme ise bir çeşit düşünmedir, düşünmenin bir durumudur ve bu durumun bütün düşünme için geçerliği vardır; çünkü düşünürken ben düşünmenin varlığını apacık olarak yaşayıp bilmekteyimdir. Böylece Descartes ünlü önermesine ulaşmış olur: Cogito ergo sum – Düşünüyorum, öyle ise varım.”
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Bilinçle bilinç dışındaki dünyayı birbirinden kesin olarak ayırdığı için, Düşünüyorum, öyle ise varım önermesi seçiktir. Bilinç içindeki bilgiler insana doğrudan doğruya verilir. Öyle ise varım önermesi şuur içinde ve doğrudan doğruya elde edildiği için açıktır. Bu önerme hem açık hem de seçik olduğu için doğru bir önermedir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Descartes’e göre Allah’ın varoluşunun iki tip delili vardır: Birincisi, sonlu öz olduğumuz için bizim yetersizliğimizden, yeteneksizliğimizden ve sonsuz fikrini oluşturmamızdan doğar. İkincisi ise Farâbî (872-950) tarafından temeli atılan Anselmus (1033-1109) tarafından geliştirilen ontolojik delildir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Descartes’e göre “Bizdeki Tanrı fikri bize kendimizden gelemez ve o halde Tanrı vardır. Sonsuzu, yani Tanrı’yı gerçek bir fikirle idrâk ediyoruz; ve denebilir ki bu fikir bizde, kendi fikrimizden daha öncedir. Bu Tanrı fikri pek doğrudur, ve pek açık ve pek seçiktir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Descartes, Allah’ın varlığını zikredilen ontolojik delil ile Tanımla, Allah en mükemmel Varlıktır, bütün mükemmelliklere sahiptir; öyle ise var oluş bir olgunluktur; o halde Allah vardır (Challaye, 124).
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Descartes’e göre, en mükemmel Varlık vardır, önermesi doğrudur. En mükemmel Varlık yoktur, dediğimiz zaman en mükemmel Varlık ifadesiyle, yokluk ifadesi çelişir. Öyle ise en mükemmel Varlık vardır, önermesi kesin olarak doğrudur. Allah vardır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Descartes şöyle diyor: “Bilhassa Tanrı’nın vahiyle bildirdiği şeylerin diğer bütün şeylerden ölçülmez derecede doğru olduğunu şaşmaz bir kural olarak kabul edeceğiz.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Descartes’e göre özleri birbirinden farklı üç cevher (töz) vardır: Tanrı, ruh ve madde. Tanrı sonsuz, ruh ile madde sonlu cevherlerdir. Ruhun sıfatları, düşünce ve şuurdur; maddenin özünü uzunluk, enlilik ve derinlikçe uzam teşkil eder.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Boş mekan olmayışı ile filozof, Demokritos (M.Ö. 460-370)’un, Epicuros (M.Ö. 341-270) ve aynı konuyu kendi zamanında yeniden ele alan Gassendi (1592-1655)’nin atom teorilerini boşa çıkartma amacını taşıyor. Evren akışkan bir maddeyle doludur. Boş mekan fikrini reddeden Descartes’e göre, cisimler bir birine etkisiyle hareket eder, hareket, akışkan sıvı içinde cisimlerin bir yer değiştirmesidir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Ruh maddî olmadığı için bölünemez, cisim maddî olduğu için belli tarzlarda bölünebilir. Böylece cisim dünyası ile ruh dünyası arasındaki düalite ortaya çıkar. Descartes’e göre ruhun yeri, beynin çift olmayan kozalaksı bezidir. Hayat ruhları, kozalaksı beze çarparak ruhta duyumları doğururlar. Yalnızca insan ruha sahiptir. Duyumları sadece tepkiden ibaret olan hayvanlar sırf makinadır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Descartes’e göre insan mutluluğu dışarıda değil kendi iç dünyasında beklemelidir. Mutluluğa ulaşmanın üç vasıtası vardır: “Doğruyu açık olarak bilmek; doğruyu iyice istemek; elimizde olmayan şeylerle ilgili bütün isteklerimizden vazgeçemek.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Descartes felsefesi şu üç temel düşünceye dayanmaktadır: 1- Ruh ile cisim arasındaki düalite. 2- Matemetik metot. 3- Cogito ergo sum “düşünüyorum o halde varım” önermesi. Descartes felsefesi, derli toplu, tutarlı ve kendi içine kapalı bir sistem olması; ilâhiyat problemlerini işleyişini devrinin çok iyi bulması, felsefenin evrensel metod sorununu çözmesi nedeniyle kısa zamanda yayılıp büyüdü ve kısa zamanda büyük bir etkiye ulaştı.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Descartes felsefesi, Latinceleşmiş şekliyle kartezyenizm, çok yönlü olduğu için birçok kimseleri etkisi altına aldı. Metodik şüphesiyle özgür kafaları, mekâniksel ilkeleriyle tabiat bilimi temsilcilerini, Tanrı ve ruh hakkındaki görüşleriyle teolojicileri kazandı. Kartezyenizm XVII.yüzyılın felsefesi oldu.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Mademe de Sévigné (1626-1696), Mademe de Grignan (1646-1705), Fénelon (1651-1715), Bossuet (1627-1704), La Bruyére (1645-1696) , Port-Royal mantıkçıları, Arnauld (1612-1694), Nicole (1625-1695), Pascal (1623-1662, Malebranche (1638-1715), Spinoza (1632-1677) ve Leibniz (1646-1716) kartezyenlerin önde gelen büyüklerindendir ve fikirlerini Descartes ile beslemişlerdir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Malebranche (1638-1715) Descartes’ten sonra XVII. asır Fransanın en büyük filozofudur. Malebranche’ın felsefesi, her şeyden önce psikolojiye olan ilgisiyle belirlenir. Ona göre insana en çok layık olan insan ilmidir. Hakikat, birbirleriyle olan düşünceler çeşitliliğidir, bunun dışında bağımsız maddî varlık yoktur. Bütün çabalarımız, Tanrı’da bulunabilen sonsuzluğa, en yüksek iyiye ve mutluluğa karşı bir aşktır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Malebranche, Kesin olarak bir tek neden vardır, o da Tanrı’dır (Vorlander, 386). Tanrı’yı evrene değil, evreni Tanrı’ya yerleştiren, sonraları Panenteizm olarak isimlendirilecek teorisiyle kendi panteizm doktrinini, klasik temsilcisini Spinoza’da bulan gerçek panteizmden ayırmayı araştırıyor.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Spinoza (1632-1677) Spinoza, panteizmi tam bir sistem haline getirmiştir. Descartes’in, Tanrı, ruh ve madde şeklinde kabul ettiği üç cevher, Spinoza’da tek cevhere dönüşmüştür. Bu da Tanrı’dır. Ruh ve madde cevher olmayıp Tanrı’nın sıfatlarıdır. Var olan her şey Tanrı’dadır. Tanrı ve doğa aynı şeydir. Evrende zorunlu bir determinizm hakimdir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Leibniz (1646-1716) Berlin bilimler akademisini kurmuştur. Katolik ve Protestan kiliseleri arasında, protestanlığın kolları arasında bir uzlaşmaya aracılık etmiştir. Felsefeyle ilgili başlıca eserleri şöyle sıralanabilir: 1- (1684, Bilgi, Doğruluk ve İdeler Üzerine Düşünceler). 2- (1695, Doğanın Yeni Sistemi). 3- (1704, Locke’a karşı) (Yeni Denemeler). 4-(Metafizik Üzerine Konuşma). 6- La Monadologie (1714). 7- (1714, Doğanın ve İnayetin İlkeleri).
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Leibniz düşüncesinin en belirgin özelliği çok yanlı oluşudur. Leibniz, düşünce tarihinin yetiştirdiği, insan bilimlerinin bütününü ihata eden, en evrensel düşünürlerden biridir. Matematikte olduğu gibi kavramlar sembollerle ifade edilip evrensel bir felsefe dili meydana getirilebilir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Leibniz; Duyu bilgisi noksan bir bilgidir; asıl bilgi akılla elde edilen rasyonel bilgidir. Bilginin ilk basamağını duyu bilgisi teşkil eder. Leibniz için de açık ve seçik bilgi önemlidir. Bilginin dört basamağı vardır: Bulanık, açık, seçik ve upuygun. Hakikat ikiye ayrılır: Olgu hakikati, akıl hakikati. Gerçek hakikat akıl hakikatleridir. Bunlar değişmez ve temel ilkelerdir. Diğer doğrular, bu ilke hakikatler sayesinde elde edilir. Descartes gibi Leibniz de doğuştan fikirleri kabul eder. İnsan genelde bilginin bu basamağında kalır. Bundan sonraki basamaktaki bilgi upuygun bilgidir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Leibniz göre, geometrinin kavramları, sayılar, Tanrı düşüncesi, mantığın ilkeleri doğuştan getirdiğimiz kavramlardır. Bir takım önermeler en yüksek ve en son önermelerdir. Diğer önermeler bunlardan üretilirler. Bu en son önermeler kanıtlanamazlar. Bu önermeler ilk doğrulardır. Bunlar kendilerini bize doğrudan doğruya gösterirler.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Tanrı, “en gerçek varlıktır” diye tanımlanır. Bunun için Tanrı’nın var olması zorunludur. Bunun karşıtı çelişme olur. Aklın doğruları zorunludurlar olgunun doğruları ise rastlantısaldır, bunların başka türlü olmaları da mümkündür. Olgunun doğruları yeter sebep ilkesine dayanır. Aklın doğruları ise çelişmezlik ilkesine dayanır.( Leibniz)
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Her töz Tanrı’dan gayri her şeyden bağımsız, ayrı bir acun gibidir; böylece bütün fenomenler, yani başımıza gelen ve gelecek olan ne varsa hepsi, varlığımızın bir sonucundan başka bir şey değildir.” (Leibniz, 22-23).
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Leibniz’e göre cismin özü kuvvettir. Bu düşüncesiyle filozof Descartes’ten uzaklaşıp Aristoteles’e yaklaşıyor. Cevherler maddî olmayan kuvvettirler. Cisim olmadıkları için yer kaplamazlar. Descartes’in ikisi sonlu biri sonsuz üç cevheri vardı. Spinoza’nın cevheri ise sadece Tanrı idi. Leibniz’e gelince o, sayıca sonsuz bir çokluğu cevher kabul etmiştir. Leibniz, cevherini monad diye isimlendirir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Monad tüm evreni algılar, fakat bu algılama sonsuz derecede sınırlı kalır. Monad sadece bir algı değildir; onun öncelikli özelliği, hareketin sembolleştirdiği kuvvettir. Her monad, devamlı bir algıdan daha açık bir algıya geçer. Bu değişmeyi gerçekleştiren iç ilkenin eylemi iştah (appétition) olarak isimlendirilir. Bir bakıma bilgi yeteneğine göre sıralanan monadların en altında sadece algılayan monadlar yer alır; en üstte ise saf düşünme etkinliğinde bulunan monad yer alır. En alttaki monadlar karışık düşünceli ve pasif maddedir, en üstteki monad ise monadlar monadı olan Tanrı’dır. ( Leibniz)
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Leibniz’e göre bu dünyada birbirine tıpatıp uyuşan iki şey yoktur. Leibniz bu görüşünde ayırt edilemeyenin özdeşliği ilkesini kullanıyor. Leibniz’in monad anlayışını Atom teorisinden ayıran ilke bu ilkedir. Atomculukta bütün atomlar birbirine eşittir. Oysa monadların her birinde, diğer monadlarda bulunmayan ayrı bir özellik vardır. Monadlar arasındaki bağlılık Leibniz’e göre, ezelî ahenkten gelmektedir. Ruh ile beden arasındaki etkileşim de bu ezelî ahenkten kaynaklanmaktadır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Bedenin merkezî monadı ruhtur. Ruh ölümsüzdür. Hiçbir ruh bir bedenden ötekine atlayamaz. Yalnız insan ruhunda akıl vardır. Açık ve seçik algılaması olduğu için sadece insan ruhu ölümden sonra şuurlu olarak devam eder. Ölüm bir büzülmedir, saklı bir hayat durumuna geçmedir; doğum ise tersine bir gelişmedir, saklı bir hayat durumunun açılıp gelişmesidir, bir tomurcuğun serpilmesi gibi bir süreçtir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Leibniz’e göre Akıl dini, inançları akıl ile temellendirilebilen dindir; pozitif dinise realitede bulduğumuz dindir, tarihî dinlerdir. Akıl dini, aklın doğruları arasına girer, pozitif din ise olgunun doğrularına girer. Kötülüğü Fizik, moral ve metafizik kötülükler diye üçe ayıran Leibniz, gerek fizik kötülüğün gerekse moral kötülüğün köklerini metafizik kötülükte bulur. (…) Fizik ve moral kötülükler metafizik eksikliğin bir sonucudurlar.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Leibniz’e göre Tanrı bu evreni yaratırken, bir sürü olabilir dünyalar düşünmüştür. O’nun olabilir dünyalar arasında seçtiği en iyisi yaşadığımız dünyadır. Gerçekte bu dünya da yetkin değil, fakat seçilmeyen dünyaların daha az yetkin olduğunu kabul etmek gerekir Bu dünyada iyi bir dünya değil, yalnız olabilir olanlar arasında en iyisidir. İşte Leibniz’in ünlü iyimserliği budur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Leibniz’in Özellikle akıl ile imanı uzlaştırma konusundaki çabaları daha geniş alana etki yaparak Alman aydınlanmasının atası olmuştur. Leibniz, çeşitli alanlarda ilkler koymuş ve birçok ilhamlara neden olmuştur. O, sadece felsefe alanında değil, XVIII.yüzyılın genel edebiyatına [(Lessig (1729-1781), Herder (1744-1803), Schiller (1759-1805)] ve Schelling (1775-1854) ve Novalu (1772-1801) gibi romantiklere de etki yapmıştır.

18. YÜZYIL AYDINLANMA FELSEFESİ
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Kant’a göre : “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır.”
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Yeni doğa bilimi, doğanın yapısını doğru olarak kavramakla insana doğa üzerinde egemen olmak yollarını açmıştı; (…) aynı aklı kültür dünyasına da uygulamak, matematik doğa bilimine paralel olarak kültür bilimlerini de kurmak, kültür dünyasını da akılla aydınlatıp ona akılla egemen olmaktır. İşte 18.yüzyıla aydınlanma çağı adını verdiren bu düşüncedir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Felsefe, 17.yüzyılda evrensel bir bilimken, 18.yüzyılda daha çok bir kültür felsefesidir. 18.yüzyıl düşünürleri filozoflar değil, daha çok, Locke (1632-1704) ve Voltaire (1694-1778) gibi yazarlardır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] İngiltere’de başlayan aydınlanma, Fransa’ya, kısmen Fransa ve kısmen de doğrudan doğruya İngiltere yoluyla Almanya’ya gelir. “Aydınlanma İngiltere’de daha çok deneycidir, Fransa’da daha çok rasyonalisttir. Almanya’da daha çok mistik-rasyonalisttir.”
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] John Locke (1632-1704) Hayatı, büyük bir kısmıyla 17.yüzyılda geçmesine rağmen, yazılarıyla düşünme özgürlüğünü ve eylemlerimizi akla göre düzenlemek anlayışını son derece geniş olarak yayan ilk düşünür olduğundan Locke, 18.yüzyılın aydınlanmasının gerçek kurucusu sayılmıştır. Eserleri: İnsan Anlığı Üzerine Deneme (felsefî ana eseri), Eğitimle İlgili Bazı Düşünceler, Hıristiyanlığın Akla Uygunluğu, Hükümet Üzerine İki İnceleme, Hoşgörürlük Üzerine Mektuplar.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Locke göre “birey özgür olmalıdır; akıl hayatın kılavuzu yapılmalıdır; kültürün her alanında-bilimde, dinde, devlet ve eğitimde-gelenek ve otoritenin her türlüsünden kurtulmalıdır. Nitekim onun devlet felsefesi siyasi liberalizmi hazırlamıştır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] İnsan bilgisini oluşturan bütün idelerin kaynağını tecrübede araştırmadan önce Locke, idelerin ve doğuştan getirilen hakikatlerin kartezyen teorisini reddediyor. Başlangıçta ruh tabl raz (düz, üzerine hiçbir şey yazılmamış levha gibi)dir. O, basit indirgenemez, her bilginin öğesi olan ideleri dış deney (sensation) ve iç deney (reflexion) vasıtasıyla elde eder. Dış deney, dış duyumlar aracılığıyla dış objeleri bize tanıtır; iç deney iç duyumlarla ruhumuzun işlemlerini bize ilham eder.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Locke’a göre bütün idelerin kaynağı duyum(dış deney) ve düşünme(iç deney)dir. Ona göre iki türlü fikir vardır: Basit fikirler, bileşik fikirler. Basit fikirler bilgilerimizin ilk maddesi gibidirler. Bunlar yukarıda sözü edilen iki yolla ruha gelmektedirler: Duyum ve düşünme.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Tanrı’nın var olduğunu kesinlikle bilebiliriz diyen Locke; “Tanrı bize kendisi üzerine doğuştan ideler vermemiş olmakla birlikte, bize zihinlerimizi donatan o yetileri sağladığına göre, kendini tanıksız bırakmış sayılmaz; çünkü duyularımız ve usumuz olduğuna göre, kendi kendimize kaldığımız zaman O’nun açık bir kanıtından yoksun kalmış olmayız.”
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Locke, devlet anlayışında Hobbes’un düşüncelerine karşıdır. Hobbes sözleşmeye dayalı kuvvetci (mutlakiyetçi) iken, Locke tam tersine Liberal devlet anlayışını savunur. Locke’a göre din devletin tekelinde olamaz. İnsan istediğine istediği gibi inanmalıdır. Tanrı insanları bir cinsten yaratmıştır. O, insanlar arasında yönetenler ve yönetilenler diye bir ayırım yapmamıştır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Locke göre devlet insanların doğal olan can ve mal hakkını korumak için kurulmuştur. Devlet sözleşmeye dayalı yapma bir kurumdur. Öyleyse devlet hiçbir zaman tek bir kişinin veya birkaç kişinin kayıtsız egemenliği, geri kalan insanların bunlar lehine bütün haklardan vazgeçmeleri olamaz. Devlet yasadır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Locke göre Bir devlette yasama gücü ile yürütme gücü bir elde toplanmamalıdır. Bu iki güç bir elde toplanırsa despotizm ortaya çıkar. Yasama ve yürütme gücü güçlerinin ayrı ayrı organlarda bulunduğu meşrutî hükümdarlık en iyi devlet şeklidir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Locke düşüncelerinden Ruh anlayışından etkilenenler: Brown, Hartley, Condillac,Helvetius. Ahlâk anlayışından etkilenenler: Shaftesbury, Hutcheson, Ferguson, Hume, Adam Smith. Eğitim anlayışı Roussenu’nun aracılığı ile tüm dünyayı etkilemiştir. Politik fikirlerinden etkilenenler: Voltaire, Montesquieu
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] David Hume (1711-1776) Locke’un ampirizmini son sınırlarına kadar geliştiren Hume, artık cevher olarak ruhun varoluşu kadar cismin varoluşunu da tanımıyor. Genel olarak o, cevher ve sebep fikirlerinin hayalî fikirler olduğunu yerleştirmeye çalışıyor. Hume’un doktrini mutlak fenomenizmdir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Hume eserleri; (İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme 1740) (İnsan Zihni Üzerine Araştırmalar) (Ahlâkî, Politik ve Edebi Denemler) (İngiltere Tarihi) Doğal Din üzerine Diyalog, İntihar Üzerine, Ruhun Ölümsüzlüğü. (1776)
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Düşüncelerin veya tasavvurların zorunlu bağlantısı üç şekilde gerçekleşir: a- Benzerlik, b- Zaman ve mekan bakımından bitişiklik,c- İlliyet (neden etki bağlantısı). Bu ilke, yani nedensellik, Hume felsefesinin merkezini oluşturur. Hume’e göre gözlem ve deneyin yardımı olmadan herhangi bir sonucu veya herhangi bir nedeni belirlemek mümkün değildir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Bütün tecrübî kanıtlar, benzer nedenlerden benzer sonuçların beklenmesi, kısaca alışkanlığın gücü ve bundan kaynaklanan iman oluyor. Ona göre felsefenin mütevazî görevi, sıradan hayatın araştırılmasından ibarettir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Filozof, sıradan hayatın olgularına dayanmalıdır; onun biricik görevi de bunların “düzeltilmesi” ve “düzenlenmesi”dir. Bunların dışında kalan şeyleri şairlere, hatiplere veya “rahiplerin ve politikacıların becerisine” bırakmalıdır.” (a.g.e., 471). Hume; Hakikatin yalnızca matematik ve deneyde bulunabileceğini kabul etmiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Hume’a göre ahlâk, estetik zihnin konusu değil, zevk ve duygunun konusudur. Ahlâkî tasviplerin ölçüsünü haz veya acı duyguları oluşturur. İnsanda bencil duyguların yanında sempati duyguları da vardır. Bize faydalı olan şeyleri yalnızca duygu belirler; akıl, sırf bu gâyelere uygun vasıtaları ve bundan başka sonuçların göz önüne alınmasını gösterir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Hume’a göre, ahlâk ilkelerine uyarak yaşamak, boş inançlara uyarak yaşamaktan daha zordur. Bu nedenle ahlâklı yaşama reddedilir. Ne kadar az uygulasalar da, insanların bağlandıkları bütün erdemler güzeldir; bütün boş inançlarsa, her zaman iğrenç ve ağır yüklerdir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Hume göre Erdemler şöyle sıralanır: 1- Kendimiz için hoş olan şeyler (neşe, cesaret v.s.), 2- Başkaları için hoş olan şeyler (tevazu, nezâket v.s.), 3- Bizim için faydalı olan şeyler (vücut gücü, irade gücü, çalışkanlık, akıl), 4- Başkalarına faydalı olan şeyler (iyilikseverlik, insan severlik ve adalet).
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Hume’e göre töz yoktur, çünkü “töz” idesine karşılık olan bir izlenim yoktur; belli bir izlenim bulamıyoruz ki, yansısı töz olsun. Hume’e göre mucize denen şeyler, tabiat yasalarını ihlâl eder. Doğa yasaları sabit ve değişmez bir olaya dayanır. Hiçbir mûcize,bir din sistemine temel olmaya yetkili olacak bir derecede kesinlikle kanıtlamaz.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Hume’den önce eleştiriciliği başlatan büyük İslâm filozofu Gazâlî (1058-1111)’dir. Hume, bir bakıma eleştiriciliği Kant’a ulaştırmakta aracılık etmiştir. Kant ise batı düşüncesinde eleştiriciliği sistemleştirmiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Christian Wolff (1679-1754) Leibniz’in yazılarını, irili ufaklı kitaplarını, dağınık olarak anlattığı düşüncelerini, birçok ciltler tutan kendi eserlerinde sıkı bir sistem içinde derleyip toplamıştır. Bunun için onun felsefesine Leibniz-Wolff felsefesi denir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Wolff, mantıkta yalnız çelişmezlik ilkesinden hareketle diğerlerini, sırf kavramların gelişmesi sonucunda çıkarmaya çalışır. Bütün otorite zihniyetine karşı felsefeyi akla dayandırıyor, mantıksal yöntemle düşünceyi gerçekleştiriyor. Almanya’da esaslı olmak zihniyetini meydana getirmiştir. Vahiy ile akıl bütünüyle uzlaşabilir. Bir yandan vahiy akla uygun olmalı, öbür yandan da insanın akıl ile hiçbir zaman ulaşılamayacak olan vahiy doğruları vardır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] John Toland (1670-1722), gerçek vahyin bütünüyle mutlaka akla uygun olması gerektiğini söyler. Bu anlayışta vahiy üzerine yargıda bulunacak tek merci akıldır; vahiy dinî inancın temeli olmaktan çıkıp yerine akıl geçmektedir. Dinî normun koyucusu akıl olmaktadır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Salt akıl dininde olanlar deisttirler. 18.yüzyıl deistlerinin önderi ise John Toland’tır. Hıristiyanlığı sırlarından temizleyerek bir akıl dini haline getirmeyi Toland denemiştir. Toland’a göre din, özgür düşünürler topluluğunun kültürüdür. Ona göre gerçek vahiy bütünüyle kesin olarak akla uygun olmalıdır, dinî inancın temeli vahiy değil akıldır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Shaftesbury’e göre, enthusiasme, ruhun kendisini aşarak tümel değerlere yükselmektir, bireyin kendini yüksek bir şeye vermesidir. Din de bundan başka bir şey değildir. Dinin kaynağı, evrenin yetkinliği ve güzelliğidir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Voltaire bir deist olarak, akıl dininin zorunlu olduğuna inanır. Tanrı, ahlâk için biricik güvenilir kaynaktır. Ona göre, Tanrı olmasaydı, insanlar onu icat etmek zorunda kalacaktır. Tanrı ve ölümsüzlüğe inanç olmasaydı insanlar onu icat etmek zorunda kalacaktı. Tanrı’nın varlığını insanlara bütün doğaya haykırmaktır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Holbach’a göre Tanrı inancı insanoğlunun sefalet ve bozukluğunun ana kaynağıdır. Ateizm insanı aptalca korkulardan kurtarır. Öbür dünya inancı, hiçbir değeri olmayan bir hayaldir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Emmanuel Kant (1724-1804) David Hume’ün septisizmine, iskoçya’da, sağduyuya başvurmakla yetinen hemşerisi Thomas Reid(1750-1796) tarafından, ve Almanya’da, felsefede, Descartes’ten beri görülmüş olan en büyük devrimini gerçekleştiren Kant tarafından karşı konuldu.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Kant’ın, ilk felsefî düşüncelerini aldığı Leibniz-Wolff felsefesi rasyonalist bir felsefedir. Rasyonalizm, doğruya akıl ile varılacağına inanır. Yeni Çağ felsefesindeki rasyonalizmin oluşmasında matematik-fizik metot önemli rol oynamıştır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Kant aydınlanmanın ilahlaşan aklını eleştirmiştir. 1781 yılında “Saf Aklın Kritiği” eseriyle Kant, hem kendi felsefesinin temelini kurdu, hem de felsefe tarihinde çok önemli gelişmelere bir çığır açtı. 1787’de “Pratik Aklın Kritiği”, 1790’da da “Yargı Gücünün Kritiği” yayınlandı. Kant’ın bir bilgin olarak yetişmesinin başlıca safhaları bunlardır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Gelişmesi bakımından Kant felsefesi iki döneme ayrılır: 1- Kritik öncesi dönem 2- Kritik dönem. Kritik öncesi dönemde Kant Leibniz-Wolff felsefesi çerçevesinde düşünmektedir. Kritik dönemde Kant daha çok rasyonel teoloji sorunları üzerinde duruyor.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Kant’ın düşüncesindeki yenilik salt kavramını genişletmesi ile başlar. Rasyonalistlerin a priori ya da doğuştan dedikleri kavram bilgileri, ilkeler hep salt ögelerdir. Kant için duyu bilgisinin salt ögeleri zaman ve mekandır. Mekan (uzay) tüm dış sezgilerin temelinde yatan zorunlu bir a priori tasarımdır (Kant, 1993, 53). Zaman tüm sezgilerin temelinde yatan zorunlu bir tasarımdır. Öyle ise zaman ve mekan olmaksızın duyu bilgisi meydana gelmez.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Kant, aklın gördüğü işi inceleyip eleştiren metoda transcendental metod adını veriyor. Transcendental deyimi, bir bakımdan da transcendentin karşıtıdır. Transcendent bilgi mümkün bilginin sınırlarını aşan bilgidir; transcendental bilgi ise, bu sınırları aşmayıp araştıran bilgidir. a priori bilgi zorunlu ve tümel geçerliği olan bilgidir. Aposteriori bilgi deneyle elde edilen bilgilerdir. Bunlar sallantılıdırlar, yani gözlemlerle devamlı düzelirler. A priori bilgilerin deneyle değişmesi mümkün değildir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Kant’a göre Tek başına alınan bir fikir (insan, dünya sıcaklık)bir bilgi teşkil etmez. önermeler (yargılar, hükümler) analitik ve sentetik olarak iki kısma ayrılır. Analitik yargılar, yüklemi öznesi ile özdeş olarak düşünülen yargılardır. Cisimler yer kaplar. Sentetik yargılar ise genişletici yargılar olarak bilinir. Dünya bir gezegendir. Analitik hükümler insana hiçbir bilgi ilave etmez ve hiçbir suretle insanın bilgisini çoğaltmazlar. Sentetik yargılar bilgiyi çoğaltırlar, genişletirler.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] A priori yargılar deneye dayanmayan metafizik yargılardır. Aposteriori yargılar ise deneye dayalı yargılardır. Kant’ın üzerinde durduğu yargılar a priori sentetik yargılardır. Sentetik a priori yargıda hem bilgimizi genişleten (sentetik yön), hem de zorunlu ve tümel geçer olan (a priori yön) bir bilgi olacaktır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Kategoriler, bizim onlara bakarak yargılar oluşturduğumuz örnek mefhumlardır. O halde ne kadar yargı sınıfı veya nevi varsa o kadar kategori vardır. Mantık bunların 12 tane olduklarını görmüştür: 1- Tümel yargı (bütün insanlar ölümlüdür); 2- Tikel yargı (bazı insanlar filozoftur); 3- Tekil yargı (Mehmet matematikçidir). 4- Olumlu yargı (insan ölümlüdür);5- Olumsuz yargı (ruh ölümlü değildir); 6- Sınırlayıcı yargı (ruh ölmezdir); 7- Kategorik yargı (Tanrı tektir); 8- Varsayımsal yargı (eğer Tanrı âdilse kötüleri cezalandırır); 9- Ayırıcı yargı (Yunanlılar yahut Romalılar İlk Çağın birinci milletidirler). 10- Kuşkucu yargı (gezegenlerde belki ikamet edenler vardır); 11- İddiacı yargı (dünya yuvarlaktır). 12- Değişmez yargı (Tanrı’nın âdil olması zorunludur). Bunların ilk üçü nicelik ifade eder; ikinci üçü, nitelik ifade eder; üçüncü üçü, görelik(relation) fikrini ifade eder; son üçü de, kiplik(modalité) ifade eder.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] 1- Nicelik bakımından her olay, yani mekanda ve zamanda olarak sezen meleke tarafından bize verilen her şey bir nicelik, yani bir yer kaplama ve belli bir süredir. Bu ilke atomlar varsayımını imkansız kılar. 2- Nitelik bakımından, her olayın belli bir muhtevası, belli bir şiddet derecesi vardır. Bu ilke boşluk varsayımını imkansız kılar. 3- Görelik bakımından, bütün olaylar birbirlerine illiyet bağıyla bağlanmışlardır. Bu ilke de tesadüf ve kader varsayımını imkansız kılar. 4- Kiplik (modalité) bakımından, imkanın ve zamanın yasalarına uyan her olay mümkün, yokluğu bu yasaların kaldırılmasını içine alan her olay zarurîdir. Bu da mucizeyi imkansız kılar. Bu ilkelerin birincisi ile ikincisi süreklilik yasasını, üçüncüsü ile dördüncüsü illiyet yasasını oluşturur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Deneyin üstüne yükselmeye kalkan düşünce, zorunlu olarak çekişmelere düşer, Kant’ın deyimi ile antinomilerle karşılaşır. Antinomi, karşıtlarıyla birlikte, dünyanın başlangıcı ve sonsuzluğu,yalınlık ve karmaşıklık, özgürlük ve doğa, zorunluluk ve rastlantısallık içerir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Kant’a göre insanın bir ampirik, bir de intelligible karakteri vardır. İnsanın ampirik karakteri fenomenler içine örülmüştür. İnsanın bütün hayatı boyunca dış dünyadaki olup-bitenler karşısında davranışlarda bulunurken bunların arkasında hep intelligible karakteri vardır. Doğa üstüne yükseliş özgürlük ile oluyor. Salt akılla kavranan numene açılan yol buradan başlıyor.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Kant’a göre göre, Allah insanı bir amaç için yaratmıştır. Bu amaç mutluluğa eriş değildir. İnsan yapısı gereği yalnız mutluluğa yönelmiş olamayacağına göre geriye ödevden başka bir şey kalmamaktadır. Ödevde aklın sesi, dolayısıyla insanın en yüksek değeri dile gelir. Kant düşüncesinde iyi irade, Tanrı’nın kendisidir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Âlemi numen ve fenomen olarak ikiye ayıran düşünür, “kendinde şeyin” numen âleminde olduğunu, bu âleme de bilginin ulaşamayacağını ifade etmiştir. Saf aklın, numen âleminden aldığı kategorik emperatifle ahlâkını temellendiren filozof, Yargı Gücünün Eleştirisi isimli eserinde âlemin estetik ve telelojik yapısını açıklamıştır. Onun için gerçek güzelin de a priorisi vardır
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Kant’ın ahlâk felsefesi, hukuk, devlet ve tarih anlayışlarına temel olmuştur. Ona göre yurttaşlar yasanın hem süjesi hem de objesidirler; yani o, özgür olarak kabul ettiği bir yasaya kendini bağlamıştır. Bu ise, liberal-demokrat devlet anlayışıdır, hukuk devletinin kurulmasını ideal bilen bir görüştür. Bir toplumda gerçekleştirilmesi gereken hak düzeni, bütün uluslar arasında da gerçekleştirilmelidir. Uluslar kendi özgür iradeleriyle bir Uluslar Derneği kurmalıdır. Bu düşüncesiyle Kant Birleşmiş Milletler idealini ortaya koyanların başında yer almıştır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Kant’a göre Metafizik insan bilgisinin ilk ilkelerinin bilimidir dendiği zaman, amaç bütünüyle tikel bir bilgi türünü tüketmek değil, ama yalnızca evrensellik açısından belli bir konum ya da düzey ayrımını göstermektir. Terimin daha dar anlamında metafizik aşkınsal felsefeden ve arı ussun fiyolojisinden oluşur. Metafiziğin bütün sistemi ise dört ana bölüme ayrılır: 1- Varlık bilim. 2-Aklî fiyoloji. 3- Aklî Evren bilim. 4- Aklî Tanrı bilim.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Kant, ontolojik ve kozmolojik delilleri eleştirir. Allah’ın varlığına ulaşmayı ahlâk delili ile ispata çalışır. Kant’a göre “Allah vardır” önermesi analitiktir. Analitik önermeler insana yeni bir bilgi vermez. Kozmolojik delil, âlemin varlığından Allah’ın varlığına yükselmeyi konu edinir. Kant’a göre bu delil de yeterli değildir, çünkü nedensellik ilkesi tecrübe alanının dışında kullanılamaz ve hiçbir anlama da sahip olmaz.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] 18.yüzyıl aydınlanmasındaki rasyonalizmi, haklı ve mantıklı eleştirileriyle perişan eden Kant, İkbal (1873-1938)’in ifadesiyle:“Saf Aklın Tenkidi adlı eseri, insanın aklının sınırlarını göz önüne serdiği gibi rasyonalizmin bütün çalışma ve eserlerini harabeye çevirdi. Gayet haklı olarak Kant ülkesi için ‘Allah’ın en büyük armağanı’ olarak hatırlanır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Kant’ın etkileri; Fıchte (1762-1814), Hegel (1770-1831), Schelling (1775-1854), Schopenhauer (1788-189-60), Herbert Spencer (1820-1903), Victor Cousin (1792-1867)Cousin diğer yazarlardan da fikirler alarak Spritualist Eklektizmi kurdu. Charles Renouvier (1815-1903) bir yeni-kritisizmi sunuyor. XIX.asrın sonunda Arthur Hannequin (1856-1905) Kant üzerine çalışmalar yaptı. Kant ve Renouvier’nin, Ariştoteles ve Hegel’inki ile karıştırılmış düşünceleri, Octave Hamelin (1856-1907) tarafından eser haline getirildi. Hamelin’in öğrencileri ise René Le Senne (1882-1954) ve Louis Lavelle (1883-1951)’dir (Challeye, 202-203).
ON DOKUZUNCU YÜZYIL FELSEFESİ
o Kant’a karşı veya Kant’tan yana felsefe yapılabilir, fakat Kant’sız felsefe yapılamaz” ifadesi Kant felsefesinin ne denli önemli olduğunun bir göstergesidir. Zira Kant felsefesi, bir yandan Rönesans’tan beri gelişen yeni Avrupa felsefesinin ana çizgilerini kendisinde toplayan bir özet, diğer yandan kendisinden sonra felsefeyi besleyen verimli bir kaynak olmuştur.
o “Yaratıcı Ben, özgürlük ve tarih”ten oluşan bu düşünce dizisi Alman İdealizmi’ni ortaya çıkartan düşünce dizisidir.
o Köyden kente göçlerle ortaya çıkan sefalet, yüzyılın ortalarında olgunlaşan endüstri devrimi, 1848 yılında Paris’te yaşanan siyasi devrim ve nihayetinde Darwin’in evrim kuramı, önce Romantik akımın daha sonra da Yaşam Felsefesidiye adlandırılan felsefelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
o Fichte, Schelling ve Hegel tarafından temsil edilen Alman İdealizmi, doğrudan doğruya Kant’ın fikirlerini tamamlamak ya da onları aşmak düşüncesiyle ortaya çıkar. İdealistler için Kant yalnızca, “felsefede bir tan yeri kızıllığıdır.” Kendileri ise öğle güneşinin parlak ışığını yakanlardır.
o idealizm,spekülatif gerçekliğin mantığı olan diyalektik yöntem vasıtasıyla deneyim dünyası ile Mutlak’ı birleştirmiştir. Böylece kritisizm temeli üzerinde Kant’ın “yasak meyve” dediği şey, yani ‘mutlak’ felsefenin gündemine yeniden gelmiştir.
o Fichte (1762-1814): “Hangi felsefeyi seçtiğimiz, nasıl bir insan olduğumuza bağlıdır.” Fichte’nin bu sözleri her insan ve her felsefeci için, özellikle kendisi için geçerlidir. Sistemini büyük ölçüde Kant’ın eleştirel felsefesi üzerine kurmuş olmakla birlikte, kendine özgü yöntemi, geliştirdiği terminoloji ve siyaset felsefesi alanında yazdıklarıyla Fichte, Kant’tan önemli farklılıklar gösterir.
o Fichte; Kant’ın doğadaki ahlâksal bir düzen fikri ile Spinoza’dan evrenin birliği düşüncesini ödünç alır ve bu iki düşünceyi dünyanın etkinleştirici ilkesi olan ahlâksal iradede birleştirir. (Ahlaksal İdealizm)
o Fichte Eserleri; Kritik Aller Offenbarung/Tüm Vahiylerin Eleştiri Denemesi (1792) Wissenschaftslehre/Bilim, Grundlage des Naturrechts/Doğal Hukukun Temeli ve Das System de Sittenlehre/Ahlâk Öğretisinin Sistemi Reden An die deutsche Nation/Alman Ulusuna Söylevler,İkinci döneminin yapıtları; Der geschlossene Handelsstaat/Kapalı Ticaret Devleti, Der Bestimmungdes Menschen/İnsanın Evrendeki Yeri ve Ödevi, Die Grundzüge des gegenwartingen Zeitalters/Şimdiki Çağın Ana Çizgileri’dir.
o Fichte, bir şeyin var olduğunu, ama o şey hakkında hiçbir şey bilemeyeceğimizi söylemenin açık bir çelişki olduğunu kolayca fark eder. Kant’ın tezinin tam karşıtını benimser: Var olan her ne ise, bilinebilir olandır.
o Fichte’ye göre sadece iki kesin felsefe sistemi mevcut olabilir: Bunlardan biri varlığı düşünceden çıkaran görüş olarak idealizm, diğeri ise dogmatizm veya temsilleri varlığın kendisinden türeten realizmdir. Fichte’ye göre eğer bir kişi bağımsızlık ve eyleme geçme dürtüsüyle hareket ediyorsa idealizmi; pasiflik ve belirlenim gibi unsurlarla hareket ediyorsa dogmatizmi seçecektir. Bu yüzden hangi yönelime karar vereceğimiz, nasıl bir insan olduğumuzu belirler.
o Fichte’nin bilim öğretisinin çıkış noktası ve ilk prensibi, Ben’dir. Zira Ben, kendi varoluşunu kendi belirler. Ancak bu Ben, Descartes’te olduğu gibi, “düşünen şey/res cogitans” değil; “irade eden/tatigkeit”, yani eyleyen bendir. Fichte’ye göre “ilk ben”, “Mutlak Ben”in bölünüp sayısız süjelere dağılması sayesinde hepimizde bir aşkın ben vardır. Fichte “ben” ya da “bilinç” derken böyle tümel olan bilinci anlamaktadır. Bu anlayış, Fichte her ne kadar karşı çıkmış olsa da Spinozacı panteizm’i anımsatır.
o Ben’in kendisini nasıl bildiğini anlatan düşünce, bir diyalektik metottur. Kant’ta “yanlış düşünme mantığı” olan bu düşünce, Fichte için verimli bir yöntem olur. Fichte, bu yöntemi bundan sonra sadece bilmenin değil; doğanın gelişmesinin de formu yapar. Buna göre bilgi üç adımlı bir hareketle oluşur. Onun verdiği örnekle, ilkin altını görüp tanırım.(a a’dır) İkinci adımda onu bakırdan ayırt ederim (a non-a değildir) ve son adımda onu bakır karşısında şu ya da bu nitelikle sınırlanmış bir “maden” olarak kavrarım. Bu eksende eğer “ben” özünü bilmek isterse, karşısına ben-olmayanı koymalıdır. “Ben” ancak “doğa”yı kendi özüne karşıt olarak alırsa, kendi özgürlük ve otonomisini kavrayabilir.
o Fichte’ye göre insan varoluşunun en önemli hedefi, “maddeye form kazandırılması” veya “bir sınırın aşılması”dır. Bu husus, esasen eylemi ahlâkî kılan niteliğe işaret eder. Buna göre eylem ancak bireyin eylemi olarak var olur; birey olmadığında ne eylem, ne bilinç, ne de ahlâk olabilir.
o Fichte’nin düşüncesinde vicdanın eyleme temel olması, genel nitelikte olan bir yasayı istemek, ödev bilincine sahip olmak, ahlâk yasasının peşinden koşmak ve nihayetinde özgür olduğumuz anlamına gelir. iştah düzeyinde özgürlük yoktur.
o Fichte’nin sisteminde nihai gerçeklik, sonsuz benlik ya da mutlak iradedir. O, mutlak anlamda Yetkin Ben’dir. Bu mutlak varlığın ben bilinci, ancak sonlu varlıkların özbilinçlerinin dolayımından geçerek gerçekleşir. Başka bir ifadeyle Mutlak benliğin kendini gerçekleştirmesi, sonlu iradelerin kendilerini gerçekleştirmeleri üzerinden yürür.
o Fichte’nin Sonsuz Benliği, zat olanbir Tanrı değildir. Tanrı, onun düşüncesinde ahlâkî sistemin bizatihi kendisidir. Onun zat olan Tanrı fikrine muhalefeti, elbette Kant ve Spinoza felsefeleri etkisiyledir. Ancak Fichte, Tanrı’nın kişiliğini inkâr etmekle, hem mutlak bir ben, ben olmayan’ı yaratan bir ben fikrini, hem de apriori inşa metodunu, yani diyalektiğini inkâr etmiş olur.
o Fichte düşüncesinde ahlâkî hayat, devlet ve devletin hukuk sistemi içerisinde gerçekleşir. Toplumun tüm üyelerinin özgürlüklerini ifade edebilmelerini mümkün kılacak şekilde özgürlüğün sınırlanması, bize “hak” kavramını verir. Hak kavramı özü itibariyle sosyal bir kavramdır. Bu kavram, benim etkinliğime müdahale edebilmeye, bana zarar verebilmeye muktedir, benim de etkinliklerine pekâlâ müdahale edebilecek akıl sahibi başka insanların var olduğu düşüncesiyle ortaya çıkar. Bu, hukukun zaman ve mekânın üstünde evrensel olarak geçerli olan bir yönünün veya temelinin olması anlamına gelir.
o Fichte düşüncesinde devletin en önemli işlevinin, insanların ahlâkî gelişimlerini kolaylaştırıp, hızlandırmak; ahlâkî gelişim için eğitim de dâhil olmak üzere gerekli tüm tedbirleri almak olduğu çıkarılabilir. Fichte, ulusal sosyalizminde planlı ekonomiyi, insanların entelektüel ve ahlâkî gelişimi için uygun bir sistem olarak görür. Fichte, herkesin insanlığa yaraşır bir hayat sürmesini, kendisini emeğiyle besleyebilmesini, başka insanlarla eşit hak ve ödevlere sahip olmasını sağlayacak bu devlete “rasyonel devlet” adını verir.
o Fichte’nin özgün olduğu başka bir alan, tarih felsefesidir. İlerlemeci tarih anlayışının öncülerinden olan Fichte, tarihin kör ve plansız olmadığını; amaçlı bir yükseliş ve ilerleme taşıdığını ileri sürer. Ona göre tarihsel ilerlemenin temelinde akıl, özgürlük gibi manevi güç ve idealler bulunur. 1. “masumiyet çağı” ya da “cennet dönemi 2. “ilk günah çağı” 3. “günahkârlık çağı” 4. “ilk hakikat çağı” 5. “mutlak hakikat veya takdis çağı”
o Fichte, Kant’ın kendinde şeyini tamamen ortadan kaldırarak, doğayı bağımsız ve kendi başına varolan değil; “ben”in kendi direnişiyle kendini gerçekleştirmesi için meydana getirilen “ben”in ürünü olarak görmektedir. Fichte’ye göre kültürün bütün alanlarında bu sentezi sağlayacak yalnızca Germen ulusudur.
o Schelling (1775-1854): Özgür kişilik ve insan hakları ekseninde hayatın her alanında reform talep eden Fichte felsefesi, öznelcilik, tarihsel bakış açısı ve Alman kültürünün biricikliği düşüncesiyle çağının ruhunu yansıtır. Schelling ise, bu ruhu nesnel idealizm ve şiirsel romantizmle ifade eder. Schelling’in Jena Üniversitesinde geliştirdiği benlik felsefesi, doğa düşüncesi ile sanat felsefesinin bireşimini yansıtır.
o Schelling, ‘e göre; Doğa tinin (Geist) ürünü değil; tin, doğanın ürünüdür. Ona göre Fichte’nin sisteminde doğanın yeri ve değeri yeterince takdir edilememiştir. Oysa tini ve hayatı, doğayı esas alırsak anlayabiliriz. Buna göre doğa, ‘mutlak’ olanın göründüğü sonsuz faaliyettir. Bu faaliyetlerde iki görüngü seviyesi vardır: İlki, nesnelin, gerçek olanın (doğanın) görüntüsü, ikincisi ise öznelin, yani ideal olanın (tarih ve ruh) görüntüsü. Her iki görüntü birbirinin karşıtı değil; özdeşidir. Schelling’in Spinoza’ya dayanan bu düşüncesi, Alman düşünce tarihinde sadece doğa bilimleri üzerinde değil, sanatta da derin etkiler bırakmıştır (Störig, 2011,428). Schelling’e göre doğa ve tin özdeştir.
o Schelling, ‘e göre; Her şey en iç özü bakımından organik olduğu için, en kaba fiziki varlıkta bile hayat vardır. Buna göre anorganik varlık, sadece donmuş, katılaşmış, sönmüş olan hayatı gösterir. Schelling’e göre “yeryüzü çok ayrı çağların parçalarından ve rapsodilerinden bir araya getirilmiş kitaptır.
o Schelling’e göre doğadaki tin (Geist) bilinçten yoksundur; gerçi yaratır ama düşünmez ve onun bütün yaratmaları, bütün aştığı basamaklar hep kendi bilincine yaklaşmadır, bu yol da geride bıraktığı uğraklardır. Her şeyi oluşturan bu bilinçsiz zekâ, sonunda insanda bilincine vararak kendisini bulur.
o Schelling’e göre İnsan büyük bir organizmada küçücük bir toz tanesidir ama bu organizmanın tacıdır, zincirin son halkasıdır; öteki bütün halkalar onun yüzünden vardırlar, ancak onun sayesinde anlam kazanırlar.
o Schelling’e göre varlığın ilk ve en gerçek tasvirini müzik yapar. Zira müzik varlığı uzam olmaksızın, tek boyutlu olarak tasvir eder. Resim ise, varlığı iki boyutlu tasvir eder. Schelling plastik sanatları, en anlamlı sanat olarak niteler. Zira doğadaki en anlamlı ürün, insan vücududur. Diğer taraftan Schelling söz sanatlarının, özellikle edebiyatın ideal sanatları temsil ettiğini ileri sürer. Sonuç olarak sanat, reelden ideale, idealden tekrar reelegidilmesiyle dairesel bir harekete sahip olmakla yetkin bir yapı arz eder.
o Schelling’e göre tarihteki ilerleme, ahlâkî bir dünya düzeni amacıyla Tanrı’nın öngördüğü bir kaderdir. Bu yüksek bağlantı, insanın özgür kararlarının üstünde “olması gerekeni” zorunlulukla oluşturur. O halde tarihi yürüten insanın özgür eylemleri değil, insanı bilinçsiz olarak etkileyen “yüksek bağlantıdır”. Mutlak varlık açısından bakıldığında Özgürlük ile zorunluluk birbirleri ile çelişik değildir, aksine özdeştirler. Schelling’e göre bu özdeşliği bilgi ile değil, inançla anlayabiliriz. Zira Mutlak, kendisini en canlı biçimde tarihte gösterir. Görebilen göz için tarih, Tanrı’nın kendiözünü gitgide daha çok açmasıdır. Bu yüzden tarih, Tanrı’nın varlığı için en canlı kanıttır.
o Schelling’e göre “tarih bir drama benzer, bu dramın yazarı Tanrı, aktörü ise insandır.” Bu dram, Tanrı’yı özleme, dolayısıyla ondan uzak olma üzerinden, “günah” üzerinden geçerek Tanrı’ya götüren yolu anlatır. Kısaca tarih, entelektüel görüyle ikiliğin aşılıp, birliğe ulaşılan alandır.
o Schelling, gerçek tektanrıcılığın en yüce mertebesini Hıristiyanlıkta görse de, sisteminin her noktasında Spinozacı panteizmin izleri görülür.
o Schelling felsefesi iki yönde ilerler. Düşüncenin varlıktan önce geldiği (idealizm) ve varlığın entelektüel sezgiyle kavrandığı görüşü Hegel tarafından devam ettirilir. Düşünceden önce olanın (güç halinde) varlık olduğu (realizm) ve böylece deney ve tabiat felsefesinin yüceltildiği anlayış ise Schopenhauer tarafından benimsenir. İlk görüş evrenin ve tarihin apriori inşasıyla, ikinci görüş ise çağdaş deneycilikle sonuçlanır.
o Hegel (1770-1831): Realist-pozitivist akım karşısında Hegel felsefesi yıkıldıktan sonra, onunki gibi büyük bir sistem kurma denemesine artık girişilmemiştir. Hegel felsefesi aynı zamanda Kant’tan sonra rasyonalizmin de en yüksek doruğudur. Hegel, asıl gerçeğe spekülatif olarak, yani deneye hiç başvurmadan varılacağını öne sürer. Nitekim ona göre felsefe, objelerin düşünce gücü ile görülmesi faaliyetidir.
o Alman idealistleri tarafından geliştirilen idealizm üç ana öncüle dayanıyordu. (1) Felsefenin ilk ve en temel verisi beşeri benlik ve onun öz-bilincidir. (2) Dünya bir bütün olarak tinsel bir yapıdadır; onun bir tür kozmik benlik olarak anlaşılması gerekir. (3) Gerek benlikte ve gerekse dünyada, gerçekten önem arz eden yegâne şey, iradi ve ahlâkî öğedir.
o Hegel, hem Fichte’nin hem Schelling’in Tanrı anlayışının hatalı olduğunu; realiteye aşkın bir Tanrı’nın, ya Fichte’deki gibi ben’de tutsak bir Tanrı’ya ya da Schelling’de olduğu gibi soyutlamalar içerisinde anlamsızlaşan bir Tanrı’ya dönüşeceğini ileri sürdü. Hegel’e göre ben ile tabiatın ortak kaynağı realiteye göre aşkın değildir; onun içindedir.
o Tanrı’dan insan aklına göre aşkın olan varlık anlaşılırsa Hegel, filozofların en ateistidir; çünkü hiç kimse onun kadar kesin olarak mutlakın içkinliğini ve tam anlaşılırlığını ileri sürmemiştir. İçkinlik filozofu olarak bilinen Spinoza bile bu kadar ileri gitmemiştir. Nitekim Spinoza, zihinde Tanrı’nın tam bir fikri bulunduğunu söylerken, onların Cevher’in sonsuz sıfatları olduğunu ifade etmiştir.
o Hegel’in gözünde gerçekten var olan Mutlak, teolojik dille söylersek Tanrı’dır. Felsefenin konusunun Mutlak olduğunu söyleyen Hegel, dünyadan ayrı, dünyaya aşkın ilahi bir gerçeklik olmadığını; gerçekliğin bir bütün olarak kendisini ifşa ettiğini öne sürer.
o Hegel’e göre “felsefe hakiki olanla, yani bütünle meşgul olur (Hegel, 1986, 181). Felsefenin görevinin Mutlak’ın hayatı, yani onun bir bütün olarak kendini gerçekleştirme ve tanıma sürecini yeni baştan inşa etmek olarak belirleyen Hegel, bu sürecin üç ana evrede gerçekleştiğini ileri sürer: Mantıksal İdea ya da kavram, Doğa ve Tin.
o Hegel felsefesinin üç sacayağını meydana getiren kısımlar; 1-Mutlak’ın “kendisini” araştıran mantık, 2-Mutlak’ın “kendisi için” olanı araştıran doğa felsefesi ve 3- Mutlak’ın “kendinden” olanı araştıran tin felsefesidir.
o Hegel’in spekülatif mantığı metafizik ya da ontolojiyle özdeşleşir. Hegel’in mantığının diyalektik olması, elbette onda mantıkla metafiziğin özdeş olmasının bir sonucudur. Başka bir ifadeyle varlık, diyalektik bir tarzda, yani karşıtlıklarından geçerek ilerler. Hegel’in diyalektik mantığının yapısını daha iyi anlayabilmek için, Varlık-Hiçlik-Oluş’tan meydana gelen üçlü hareketi incelemek gerekir.
o Hegel, Tinin Fenomenolojisi’nde diyalektik hareketi efendi-köle ilişkisine uygular. Efendi, köle tarafından kabul
o edildiği için efendidir ve aynı durum köle için de geçerlidir. Efendi-köle ilişkisi, esasen diyalektiğin somut politik problemlere nasıl uygulandığını ortaya koyan bir teoridir. Bu teori, bireylerin kendi kendilerine yetmediklerini; kim olduğumuzun büyük ölçüde başka insan ve gruplar tarafından belirlendiğini gösterir.
o Hegel’de Doğa Tanrı’ya en uzak varlık alanıdır. Doğa felsefesi tıpkı mantığın en soyut kavramı olan varlık gibi, en soyut olan şeyle, yani mekânla başlar. Mekân, belirsiz olan varlık kavramı gibi, boşluk olarak ortaya çıkar. Sürekli bir oluşun egemen olduğu doğadaki nesneler, belli bir mekân ve zaman içindedir.
o Hegel’de var olmak demek, mekânda bir yer kaplamak ve zamanda bir yerde bulunmak demektir. Yaratıcı düşünce mekândan başlayarak, en mükemmel, en tam olan tinselliğe doğru hareket eder.
o Hegel felsefesinde insan özü bakımından ruh, yani bilinç ve özgürlüktür. Ancak ilk noktada, başlangıçta fiili ya da gerçekten değil, potansiyel olarak ruhtur. Ruh da, tabiat gibi, gelişme kanununa tâbidir. Bu anlamda bilinç ve özgürlük, ne bireyin beşiğinde ne de türün başlangıcında vardır. Nesnel ruh, Geist’ın toplumsal ve politik kurumlardaki dışsal tezahürü ya da tecessümüdür. Mutlak ruh ise, kendi kendisini düşünen düşünce olarak Mutlak aklın eseri ya da başarıları olan sanat, din ve felsefeye gönderimde bulunur.
o Hegel’e göre ahlâklılık, iradenin içsel belirleniminin, kişinin iradesinin onun eylemlerinin ilkesi olma durumunu ifade eder. Ahlâklılık, bireysel iradeleri fikrin ortak hizmetinde birleştirmek amacını güden bir takım kurumlarda gerçekleşir. Buna göre en temel ahlâkî kurum ailedir. Toplum ve devlet bu kurum üzerine inşa edilir.
o Hegel’in tin felsefesinde evlenmenin kutsallığı ve işbirliğinin şerefi, toplum ve devlet için zorunlu bir garanti, ulusların refahının kaynağıdır. Fuhuş ve bireysel egoizm, çöküşün şaşmaz bir nedenidir.
o Mutlak Ruh’un somutlaşmış biçimi olarak devlet, üç ana politik kurumdan meydana gelir: Yasama, yürütme ve karar iradesi olarak öznel güç, yani krallıktır. Hegel’in üçüncü güç konusunda Prusya devletini örnek aldığı, hatta monarşiyi ideal bir yönetim biçimi olarak meşrulaştırdığı açıktır. Devlet; dil, din, adet ve fikir birliği içinde olmalıdır. Zira siyasi birlik halinde yaşamak için fikirlerde ortaklık bulunmalıdır.
o Hegel’in devleti, kendi genel amaçlarıyla yurttaşlarının kişisel çıkarlarını birleştiren, birinin tatmin ve gerçekleşmesini diğerinde bulan devlettir. Bu devlet, esasen Geist’in kendini gerçekleştirdiği, yani kendi kendisini diyalektik olarak açımladığı araç ve alandır.
o Hegel özgürlük bilincinin Hıristiyanlıkla geliştiğini ileri sürer. İnsanlar kendilerinin tinsel varlıklar olduklarının bilincine bir kez varınca, doğal dünyanın insana olan düşmanlığı önemli olmaktan çıkar. Hiçbir yönetim biçimi, özü itibarıyla sonsuz olanı yansıtamayacağı için, özgürlük ve bağımsızlığı ona veremez. Ruh, ancak ruh olana kayıtsız şartsız itaat edebilir. Aradığı en yüksek tatmini siyasi hayatta bulamadığı için ruh, sanatın, dinin ve felsefenin özgür alanlarında yükselir.
o Hegel’e göre Sanatın İde’yi temsil etmesi tarihsel ve kültürel dönemler içerisindeki ilerlemesiyle orantılıdır. Bu çerçevede ide’yi kavram ve onu somut biçimde ifade etme dereceleri, sembolik, klasik ve romantik formlarda kendisini gösterir. Sembolik sanatta duyusal formun rasyonel içeriği hiçbir dönüşüme uğramadan gösterilir. Bu sanat formunun en güçlü örneği, mimaridir. Klasik sanat, ilahi olanı kavramak ve yansıtmak suretiyle sembolik sanatı aşar. Onda rasyonel içerik, forma nüfuz eder ve formun ruhu olarak ona içkin hale gelir. Başka bir ifadeyle rasyonel içerik klasik sanatta uygun formunu bulur. Bu sanatın öne çıkan formu heykel sanatıdır. romantik sanat, ruhun kendinde varlığını fiziki mevcudiyetten ayrı olarak gösterir. Bu yüzden temel sanat türleri resim, müzik ve şiir olan romantik sanatta tinsel içerik, duyusal ifadesi ile bütünlüğünü kaybedecek şekilde kendi başına özgürce gelişir.
o Hegel’e göre; Kutsal kitap, puta tapmayı yasaklar, çünkü insan için sonsuzu madde aracılığıyla ifade etmenin imkânı yoktur. Din bize görünmeyeni tasvir etmeyi yasaklıyorsa da, onu tasavvur etmemizi yasaklamamaktadır. Bu çerçevede sonsuzu tasvir etmek sanata, sonsuzu tasavvur etmek ise dine işaret eder.
o Hegel felsefesinin yeniliği, derinliği ve kapsamlılığı onu döneminin en etkili filozoflarından biri haline getirmiştir. Nitekim 1820’den 1840’a kadar Hegel’in düşünceleri ulusal felsefe olarak kabul edilmiştir.
o Hegel sonrası dünyada karşıt fikirler daha da belirginleşti ve kutuplaşmalar antitezler daha da sıklaştı. Bunların belki de en barizi Materyalizm’dir. Materyalizm’in çıkış noktaları şuydu: Gerçek olan şey gözlemleyebileceğimiz şeydir, bizim için önemli olan ölçebilmek ve tartabilmektir. Öyleyse asıl gerçeklik, zaman ve mekân içerisinde bulunandır, maddesel şeylerin arkasında bir gerçek aramaya kalkışılmamalıdır. Buna göre tek gerçek maddedir. Materyalizm’e Fransa’da ortaya çıkan Pozitivizm de eklenince, dine karşı şüphecilik, hatta bariz bir din düşmanlığı ortalığa yayıldı.
MATERYALİZM
§ Materyalizm, kapitalist toplumlarda yaşanan rekabetin birey ve toplumu acımasızca sömürmesine karşı koymak için yeni bir ekonomik ve politik bir sistem önermiştir. Özellikle Marks’ın önerdiği sosyalist sistem sosyal sorunların temelinde mülkiyetin bulunduğu kabulünden hareketle, mülkiyetsiz ve sınıfsız bir toplum oluşturmak istemiştir.
§ Feuerbach (1804-1872): Hegel'in Tin'in önceliğiyle ilgili kabulünü maddi düzenin önceliği kabulüyle değiştirir ve Tanrı’nın değil de insanın temel gerçeklik olduğunu anlatır. Tanrı’nın, insan düşüncesinin eseri olduğunu öne sürer.
§ Feuerbach kişinin ölümsüzlüğü tezine karşı çıkar; tek ölümsüzün "akıl" olabileceğini savunur; kökten materyalist ve tanrıtanımaz bir tutum takınır; dinin amansız düşmanı kimliğine bürünür. O’na göre Hegel, tüm sistemini bir aldatmaca üzerine kurmuştur. Bu aldatmacada Mutlak-olanın kanıtı, sadece öze, ilkeye bakılarak ortaya konulmuştur. Başka bir ifadeyle Hegel’in felsefesi daha başlangıç ve çıkış noktasında; hakikat ile bilimsellik, özsellik ile biçimsellik, düşünme ile yazma arasında bir çelişki barındırır.
§ Feuerbach’a göre Hegelci felsefe; zamandan başka bir şeye değer vermediği ve uzama gözlerini körelttiği için, baskıcıdır; hatta son çözümlemede şiddetin felsefesidir. Bu felsefeyi eleştirmek, varlığın gasp edilmiş haklarının, elinden alınmış saygınlığının geri verilmesi anlamına gelecektir.
§ Feuerbach canlı bireye, gerçek tikel varlığa büyük bir ilgiyle, bambaşka bir gözle yaklaşır. İnsanın ilkin cisim, beden olduğunu, ruh ya da bilincin ancak bedenin bir işlevi olduğu düşüncesini öne sürer. İnsanı tüm öteki yaratıklardan ayıran özellik, dinsel bir yaratık olmasıdır. Tüm canlıların içinde sadeceinsan bilinci, din gibi bir olguyu doğurmuştur. Bunun anlamı dinin insan bilincinin bir ürünü olduğudur.
§ Feuerbach’a göre insanın Tanrı'sında kendisini tanıması, Tanrı'sına yüklediği niteliklerin kendi öz nitelikleri olduğunu, asıl, gerçek öznenin kendisi, Tanrı'nın sadece kendi nesnesi olduğunu anlamasıdır. Bu Tanrı yanılsaması aşıldığı takdirde insan, tam anlamıyla, kendinin bilincine ulaşabilecek, gerçek anlamda bilinçli bir varlığa dönüşebilecektir.
§ Feuerbach ben-sen ilişkinde cinsel farkın önemli olduğunu, yeni felsefenin kadın-erkek ayrımını büyük bir dikkatle düşünmesi gerektiğini ileri sürer. O, başka bir yerde, “kadını sevmeyen insanı da sevmez” der. Cinsel boyuta gösterilen bu dikkat, Feuerbach'ın düşüncesinde "aşk"ın önemini de açıklar.
§ Marks (1818-1883): Friedrich Engels ile birlikte yayınladıkları Komünist Manifesto eserinde; toplumsal yaşama alanını kuşatan maddecilik, çok yanlı ve derine giden bir ilerleme öğretisi, sınıfların savaşması kuramı ile yeni bir toplumun yaratıcısı olarak işçi sınıfının dünya tarihindeki ihtilalcı rolü açık ve seçik olarak dile getirilir.
§ Marks; Hegel'den birtakım düşünceleri kendi felsefesinin kurucu fikirleri olarak devşirir. Bunlar (1) tek bir gerçekliğin var olduğu ve bu gerçekliğin dünyadaki akılsallığın tezahürü olarak kolaylıkla keşfedilebileceği, (2) tarihin, gerçekliğin daha aşağı formlarından daha yüksek formlarına doğru ilerleyen bir gelişme süreci olduğu, (3) belirli bir zaman ve yerde bulunan insanların düşünceleriyle davranışlarının o çağın ruhunun etkisi veya faaliyetiyle açıklanabileceği, düşünceleridir.
§ Marksizm felsefesi “materyalist diyalektik” olarak adlandırır. Bu felsefenin özgünlüğü, siyaset teorisini siyasi eylemin bir parçası haline getirerek, gerçek üzerine bir tasavvurdan öte sosyal değişimi hedefleyen siyasî mücadeleyi başlatmasıdır. Marks’ın en büyük isteği toplumsal bir devrimle, sermaye ile emek arasındaki çatışmayı ortadan kaldırmaktır.
§ Marks, Feuerbach’ın etkisiyle dinin ya da doğaüstücülüğün her şekline karşı çıkarak tek gerçekliğin maddi olduğunu ileri sürmüştür. Ancak onun materyalizmi materyalistlerin ve doğalcıların teorilerinden, gerek yönelim gerekse öğreti olarak çok keskin bir biçimde farklılık gösterir. Sözgelimi Marks'ın esas ilgisinin insan ve toplum olduğu yerde Demokritos, Zenon ve Epiküros gibi ilk materyalistlerin spekülasyonları fiziki dünyanın doğası ya da yapısıyla ilgilidir.
§ Marks, tarihte beş ayrı mülkiyet tipinin mevcut olduğunu bildirir. Bunlardan birincisi ilkel kabilelerde görülen aşiret mülkiyetidir. İkinci mülkiyet şekli, Antikçağ'da görülen köleci mülkiyettir. İş bölümünün gelişmiş olduğu köleci mülkiyet düzeninde, toplumun aktif yurttaşları komüne ait olan köleler üzerinde daha fazla hak iddia ederler. Üçüncü mülkiyet biçimi, Ortaçağ'da görülen feodal mülkiyettir. Bu tür mülkiyet, soylulara, köylüler üzerinde tam bir hâkimiyet kurma imkânı sağlar. Dördüncü mülkiyet tipi, üretimle ticaretin birbirinden ayrılmasına dayanan ve giderek daha büyük pazarlarda satılan metaları ücret karşılığında üretecek insanların kullanılmasıyla sonuçlanan, kapitalin belirlediği, üretim araçlarına burjuvalar tarafından sahip olunan kapitalist mülkiyettir. Beşinci tür mülkiyet ise, mülkiyetin herkese ortak olduğu sosyalist ve komünist mülkiyettir.
§ Marks, kapitalist bir toplumda burjuva ile işçiler arasındaki ilişkinin sömürü ekseninde ilerlediğini ifade eder. Gerçekten kapitalist sistemde emeğin değerini belirleyen arz ve talep dengesidir. Fakat bu denge, emeğin ürününün emeğin maliyetinden daha yüksek bir bedelle satılmasına ve böylelikle artı değer’in üretim araçlarına sahip olan burjuvalar tarafından alınması, işçinin sömürülmesine ve emeğin yabancılaşmasına sebep olur.
§ Marks’a göre Feuerbach’ın bahsettiği yabancılaşma süreci antitezin kendisidir. Rekabet sürecinin ürettiği kriz ve değer bunalımı, işçilerin devrim yapmasıyla sona erer. Başka bir ifadeyle yabancılaşma devrim sayesinde ortadan kalkar. İşçiler ürettikleri makineler ve fabrikalar üzerinde hâkimiyet kurarak insani değerlerini tekrar kazanırlar. İnsanlar ekonomi üzerinde kontrolü ele geçirince, kendi özlerini idrak edebilecek bir duruma kavuşurlar.
§ Marks insanın özünü gerçekleştirebileceği yegâne toplum türünün cemaat veya komünal organizasyon olduğunu öne sürer. Marks’a göre cemaat ve komünal organizasyon gerçekleştiğinde insanların zihinleri bu koşullara göre şekilleneceği için; sınıf çıkarlarını gizlemeye yarayan ve bir maskeden başka bir şey olmayan ahlâk; mevcut düzenleri rasyonalize etmenin veya meşrulaştırmanın alternatif yolları olan adalet, iyilik ve dini kurtuluş düşünceleri gerçek anlamını bulacaktır.
§ Berlin duvarının yıkılmasıyla tüm Marksist rejimlerin çökmesi, sistemin kendi sorunlarını açığa vurmuştur. Bugün, Newton, Darwin ya da Freud’un yaşamaya devam ettiği gibi, Marks da bir siyasi kuramcı olarak hala yaşamaktadır.
§ Engels (1820-1895): felsefedeki önemi, Marks’ın düşüncelerini sistemleştirme girişiminde yatar. Gerçekten Marks’ın düşünceleri 1870’li yıllarda, zihinleri ele geçirebilmek için bir sisteme dönüşür. Dünyanın “materyalist” kavranışına ve “diyalektik” bir çözümleme metoduna tanınan önceliği gösteren bu tezler, Darwinci kuram ile desteklenmeye çalışılır. Böylelikle doğanın da diyalektik şekilde işlediği kanıtlanmaya çalışılır.
§ Engels; Marksist programın siyasal boyutuna açıklık kazandırmıştır. Bu programın temel talepleri şunlardır: Doğrudan ve gizli genel seçim, ifade ve toplanma özgürlüğü, erkek ve kadınların hukuki eşitliği, eğitim, adalet ve sağlık hizmetlerinin ücretsiz sağlanması, ölüm cezasının kaldırılması, çalışma süresinin günde sekiz saatle sınırlandırılması, on dört yaşından küçüklerin çalıştırılmaması. Bu talepler kısa zamanda kabul edilip yürürlüğe konulmuşsa da, Marksizmin felsefî boyutu hep eksik kalmıştır.
§ Fransa’da Materyalizm’in felsefî kökleri, Descartes’ın bitki ve hayvanların ruhlarının olmadığını ileri sürmesi ve onları birermakine olarak kabul etmesiyle atılmış ve La Mettrie (1709-1751) ile bu makine kuramı insana aktarılmıştı. Kuram geniş alanlara yayılmış ve bütün evren bir makine gibi görülmeye başlanmıştı. Bu düşüncelere İngiliz ampirizminin katkıları, Condillac'ın kişiliğinde beliren duyumculukla belirmiş ve materyalizm bir sistem olarak tamamlanmıştır.
POZİTİVİZM
§ Pozitivizm, adından da anlaşılacağı gibi, bilinenden, gerçek olandan, "pozitiften" yola çıkmak ve bunun dışına çıkan tüm açıklamaları ve soruları yararsız addederek bir kenara atmak anlamına gelir. Bu husus, metafiziğin inkârı ya da en hafif ifadesiyle ona sırt çevirmedir.
§ Saint-Simon (1760-1825): Pozitivizmin ilk temsilcilerinden birisi olan Saint Simon, toplum üzerine düşünceleriyle başarılar elde etmiş bir bilim adamıdır. Rousseau'nun ortaya attığı sosyalist fikirleri yeşerten ve geleceğin Marks'ın hazırlayan Saint-Simon’un fikirleri, "Mecaz-Parabol" nazariyesi ile tanınmıştır.
§ Saint Simon insanın devrimlerle birlikte elde ettiği ilerlemeyi ahlaki yönde de geliştirmek için, (1) bilimlerin bütünlüğü fikrini, (2) bilimlerin tanrıbilim ve metafizik ile bir tutulduğu dönemden pozitif bir döneme geçildiği düşüncesini öne sürmüştür. İlk düşünce doğa ve insan bilimlerini içine alan genel bir bilim ülküsünü temsil eder. İkincisi ise bilimlerin henüz pozitif bir duruma ulaşamadıkları, özellikle insan bilimine erişemedikleri görüşünü seslendirir.
§ Saint Simon kendisinin yarının toplumunu kurmak vazifesiyle gönderilmiş bir Tanrı elçisi olduğuna inanmış, sosyolojiyi yeni bir din haline dönüştürerek toplumu yeniden örgütlemeyi planlamıştır. Ona göre bu yeni din, herkese endüstriyel olmayı, yani çalışmayı ve iş hayatını yaşamayı emretmektedir. Öyle ki bu toplumda boş, işsiz olanlar yeni dine göre dinsiz kabul edileceklerdir.
§ Saint Simon insanlığın kurtuluşunu ne yeni bir devrime ne de sınıflar arasında meydana gelecek bir ayrıma bağlamış, sadece bilim, teknik ve endüstride pozitivizmin evrensel olarak yerleşmesiyle çözümleneceğini öngörmüştür. Bu yüzden endüstri ona göre yalnız sanayi tarzı bir üretimi değil, hayatın her alanındaki tüm üretim faaliyetlerini ifade etmektedir.
§ Saint Simon’a göre Tüm bilimler şimdiye dek bilimsel olmayan yöntem ve adımlarla işe başlamıştır. Sözgelimi astrolojiden astronomi, simyadan kimya doğmuştur. Başlangıçta her bilim birtakım dini tasarımlar, metafizikle ilgili sanılarla yüklü iken bu öğelerin temizlenmesiyle pozitif bilim olmuşlardır. Tıpkı bilimlerde olduğu gibi toplumsal ilerleme, bilimin içine karışmış olan bu öğelerin temizlenmesiyle gerçekleşecek ve pozitif bir sosyal bilimin yaratılması ile tamamlanacaktır.
§ Auguste Comte (1789-1857): 1848'de Pozitivizm Cemiyeti'ni kuran Comte, ölümüne yakın zamanlarda kendisine dört mühür yaptırır. Bunların üzerine fikirleri özetleyen "Başkası için yaşamak", "Düzen ve İlerleme", “İnsanlık Dini", "İlke olarak aşk, temel olarak düzen, amaç olarak ilerleme" ifadelerini yazdırır.
§ A. Comte’ye göre Saint Simon, toplumu doğrudan doğruya bir eylemle yeniden kurmayı istemekle yanlış bir adım atmıştır. Bunun yerine o, öncelikle kafaların yeniden biçimlendirilmesi/aydınlatılması gerektiğini düşünmüştür.
§ Comte’un pozitivizmi, bilimleri yeniden düzenlemeye ve toplumu yeniden örgütlemeye yönelik bir girişimi temsil eder. Bu girişim ona göre, ancak bilimlerin ansiklopedik bir sıralamasının gözden geçirilmesiyle mümkün olacaktır. Comte altı temel bilimin olduğunu ileri sürer. Bunlar; matematik, gökbilim, fizik, kimya, biyoloji ve sosyoloji’dir.
§ Comte'a göre gerçekten evrensel yasalar yoktur, zira hiçbir zaman gözlemin sınırları dışına çıkılamaz. Bu hususun göz ardı edilmesi tekrar metafiziğe dönmek anlamına gelecektir. Comte'un pozitif yönteminde gözlemi tamamlayan diğer yollar, yöntem deneyi ve tarihsel analiz yöntemidir.
§ Comte'a göre bilimin ideal birliği, özde metodolojik bir birliktir. Buna göre pozitif yöntem bir "ilk nedenler araştırması" değildir; zira ilk nedenlere yönelik bir araştırmanın vereceği bilgi pozitif değil, metafiziktir. Pozitif yöntem, olguları esas alır ve bu olgular arasındaki bağıntıyı inceler.
§ Comte bilimlerin kendisinden önce gelen bilimlere bağlı olduğunu; pozitif evreye girmek durumunda olan son bilim olarak sosyolojinin; fizik, kimya ve biyolojinin matematiksel-deneysel yöntemleriyle yeni baştan kurulmak durumunda olduğunu öne sürer. Başka bir ifadeyle değişmez yasaları yansıtan sosyal fenomenler, sosyolojinin en geniş kapsamlı ve en somut bilim olması dolayısıyla, geri kalan bütün diğer fenomenlere anlam vermek durumunda olan fenomenlerdir.
§ Toplumsal yapı, ilerleme ortamında varlıklarını sürdüren değişmez nitelikleri ve organları ile kendi başına mevcuttur. Bu yapı, statik ve dinamik yönlere sahiptir. Değişmez nitelikler ve organlar toplumsal yapının statik yönüdür ve dinamik yönden bağımsızdır. Toplumun dinamik yönü ise ilerleme yasalarını içinde bulundurur ve bu yön statik yöne bağlıdır.
§ Comte'a göre toplumsal dinamiğin temel yasası, yani insan düşüncesinin gerek insan bireyinde gerekse insanlığın tamamında zorunlu olarak geliştiği kanun üç hal yasası’dır. Pozitivizm kavramı, üç evreye dair yasal sırayı ortaya koyar. Bu yasaya göre bilgimizin her dalı sırasıyla üç farklı evreden geçer; teolojik veya kurgusal durum, metafiziksel veya soyut durum ve bilimsel veya pozitif durum.
§ Comte’a göre; Pozitif felsefecilerden ve sosyologlardan oluşan bir meclis, tinsel yaşamda en üst merci olacaktır ve eğitimi elinde tutacaktır. Ancak, asıl fiili yönetim, bu meclise değil, bankacılardan, tüccarlardan, fabrikatör ve çiftçiler gibi ekonomi uzmanlarından oluşan bir komisyona tabi olacaktır. Bu evrede bilim ve ekonomi, gelecekteki toplumun belirleyici güçleri olacaktır.
§ Comte, tarihi kendi ideali ışığında yorumlar; ilerlemenin insanlık idealinin gerçekleştirilmesi, insanın toplum içinde yetkinleştirilmesi anlamına geldiğini söyler. Tarih, bu ideale doğru gitmektedir; entelektüel, toplumsal ve ahlâksal evrim, olguculuğa doğru yol almaktadır. Bu durumda pozitifliğin zorunlu formülü “insanlık”tır.
§ Comte’a göre; İnsanlar kendilerini tek bir devlete veya bir gruba değil, insanlığın tamamına; Comte'un âdeta dini bir hayranlığa yükseltmek istediği "büyük varlığa" tabi kılarlarsa “insanlık dini” kurulacaktır. Comte’a göre bu dinin amentüsü; "ilke olarak sevgi, temel olarak düzen, hedef olarak ilerleme"; rahipleri de bilim adamları olacaktır.
§ Comte’a göre insanlıktan başka hiç bir şey yoktur. Ancak insanlık, bugüne kadar yaşayan bütün insanî varlıklar değil, sadece insana hizmet edenlerin bütünüdür. Bu durumda pozitif dogma “insanlık”, insanın tek, gerçek ve hakikî Tanrı'sıdır (Korlaelçi, 2002, 31)
§ Comte’a göre Bireycilik Batı dünyasının iyileştirilmesi gereken bir hastalığıdır. Gerçekten de liberalizm, Comte'un gözünde metafiziksel düşünce düzeyinin bir yansıması olup, tehlikeli bir durumu temsil eder.
YARARCILIK
§ 19. yüzyıl İngiliz düşüncesine hâkim olan Yararcılık, pratik akıl yürütmeyi faydaya dayandırırken, doğru eylemin veya iyi karakterin en yüksek faydayı temin eden eylem ya dakarakter olduğunu dile getiren sosyal felsefe anlayışını ifade etmektedir. Aydınlanma’nın bireyciliği, reformizmi ve liberalizminin 19. yüzyıldaki uzantısını temsil eden bu anlayış Hume'un ampirisizmine, Comte’un pozitivizmine ve Spencer’ın evrimci düşüncelerine dayanır.
§ Bentham (1748-1832) Yararcılığın ilk büyük filozofu Jeremy Bentham, sadece İngiltere’nin değil tüm Batı’nın entelektüel ve siyasi tarihinde oldukça önemli bir yer tutar. Ahlâk felsefesi alanındaki görüşleriyle olduğu kadar, hukuk ve siyaset alanındaki teorik çalışmaları ve reform teşebbüsleriyle de ün kazanan Bentham, hukukun doğrudan doğruya etikten türetilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bentham, uluslararası liberalizm hareketinin merkezi olmuştur.
§ Bentham, Aydınlanma düşünürlerinin spekülasyon ve metafizik karşıtlıklarını aynen benimser. Locke’un örf, adet ve geleneğin karşısında akla yaptığı vurgudan, Hume’un felsefî çağrışımcılık ve yarar ilkesinden etkilenen Bentham, geleneksel hukuk, ahlâk ve politika anlayışlarının temelsiz ve spekülatif olduğunu, ve buna bağlı olarak “toplum sözleşmesi”,“ilişki”, “hak” vb. kavramların da birer kurgudan ibaret olduğunu ileri sürer.
§ Bentham’a göre insan davranışları haz ve acıya gönderimle açıklanabilir, bireyde var olan haz ve acı temele alınarak bir değerler cetveli inşa edilebilir. Böyle bir insan anlayışının temelinde elbette kendi çıkarını gözeten rasyonel bir birey görüşü bulunur.
§ Bentham, insanın birtakım arzulara sahip olduğunu ve bu arzuları tatmin etmek için çaba harcadığını ileri sürerek, bir hazlar listesi hazırlar. Bu listede beş duyunun hazlarından başlayan, manevi ve hayali hazlara doğru ilerleyen hazlar ve Tanrı korkusu başta olmak üzere çeşitli acı veren duygular sıralanır.
§ Yarar ilkesi Bentham’ın ahlâk düşüncesinde nihai ve en yüksek ilke; doğruluğu apaçık bir aksiyomdur. O, kanıtlanamayan fakat tüm kanıtların kendisinden yola çıktığı ilk ilkedir. Yarar ilkesinin, Bentham açısından bir diğer avantajı da onun bütün bir etik alanını niceliksel terimlerle anlaşılabilir ve açıklanabilir hale getirmesidir.
§ Bentham’a göre Gerçekten insanlar eşit olsalardı, ihtilallere hiç gerek olmazdı. Bu durumda doğal haklar öğretisi, insanların ontolojik olarak eşit olduklarını değil eşit muameleye tabi tutulmaları gerektiğini söyler. Burada da temelde yarar ilkesi bulunmaktadır.
§ John Stuart Mill (1806-1873): Özgün bir yazar olmanın ötesinde liberal düşüncelerin kuramsal ve normatif boyutlarını birbirleriyle doğrudan ilişkilendirerek “liberalizmin azizi” unvanını almıştır.
§ Stuart Mill, Mantık Sistem eserinde bilgi sürecinin üç işlemden kurulduğunu; bunların da tümevarım, tümdengelim ve doğrulama olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre bütün tümdengelimler aslında tümevarıma dayanmaktadır ve sonuçlarının deney ile doğrulanması gerekmektedir.
§ Stuart Mill, “zihin kimyası” olarak tanımladığı çağrışımcı psikolojiyi bilgi konusuna taşımış ve bu alanda, Berkeley’den esinlendiği besbelli olan psikolojik bir idealizm geliştirmiştir. Ancak Mill, psikolojik idealizminde maddesizliği seçen Berkeley’den ayrılarak, dış gerçekliğin varolduğunu kabul eder.
§ Stuart Mill'in ahlâk öğretisi büyük ölçüde Bentham'ın düşüncelerine dayanır. O, Bentham gibi, hazzı ya da mutluluğu insan eylemlerinin en büyük amacı ve mutlak ölçüsü kabul eder. Buna göre “elden geldiğince çok insanın elden geldiğince çok mutlu olması” formülü yararcılığın objektif ölçüsüdür.
§ Stuart Mill, Bentham'ın “duyumlayan hayvan olarak insan” anlayışına karşı, “sosyal olduğu kadar entelektüel de olan insan” anlayışını ileri sürer. Bu anlayışı temellendirebilmek için iki hususu ortaya koyar: Birinci olarak, Stuart Mill mutluluğun yalnız niceliği bakımından değil, niteliği bakımından da çeşitli haz şekilleri arasında bir ayrılık bulunduğunu ileri sürer. "Karnı doymuş bir domuz olmaktansa, aç bir insan olmak; doyurulmuş bir aptal olmaktansa doyumsuz bir Sokrates olmak iyidir." İkinci olarak Stuart Mill kendi mutluluğumuzdan başkalarının mutluluğuna geçişi sağlam bir temele oturtmaya çalışır.
§ Stuart Mill tüm eserlerinde, toplumsal gelişmenin olabilmesi için, kişisel özgürlüğün, güçlü bir karakter gelişimine imkân vermenin önemine değinmiş, özgürlükleri ve karakter gelişimini güçlendirecek yol ve çareler üzerinde durmuştur. Nitekim bu hususlardaki ihtimamıyla hem siyasi düşünceler tarihini hem de liberal düşünceyi etkilemiştir.
§ Bağımsız bireyler olarak özgürlüğümüz "diğerlerini yolundan alıkoymadan ya da çabalarını hiçe saymadan, kendi seçtiğimiz yolda kendi iyiliğimiz için çalışmaktır. (Stuart Mill)
§ Stuart Mill; Toplum yaşamında bireyin özgürlüğü sınırsız olamaz; bu özgürlük çeşitli şekillerde sınırlandırılabilir. Bu sınırlandırma, toplum ya da toplumun benimsediği siyasal düzen tarafından yapılmalıdır. Ancak bu sınırlandırmalar hiçbir zaman bireyselliğe zarar vermemelidir.
§ Stuart Mill, toplumda çok seslilik taraftarıdır; o, bir düşüncenin susturulmasını insan ırkına karşı suç saymaktadır. Zaten bir liberal olarak hayatı boyunca demokrasinin savunuculuğunu yapmıştır. Demokratik yönetim tarzına adeta iman eden Mill, bireylerin iyi eğitilmedikleri, karşıt görüşlere tolerans göstermedikleri ve çıkarlarını toplumun genel iyiliği adına feda etmeye gönüllü olmadıkları zaman demokrasinin yürümeyeceğini beyan eder. Kusurlarına rağmen liberal ve temsili demokrasinin olabilecek en iyi yönetim biçimi olduğunu belirtir.
EVRİMCİLİK
§ Evrim düşüncesi, Hegel’in diyalektiği vasıtasıyla başta biyoloji, jeoloji olmak üzere diğer bilimlere egemen olmuş ve bu bilimlerin ufkunu daha önce tahmin edilemeyecek biçimde genişletmiştir. Hegel’in evrim teorisi, gelişmenin bir karşı kutuptan diğerine, daha sonra daha yüksek bir boyuta geçtiği diyalektik sıçrayışlarla meydana geldiğini savunurken, İngiliz evrim düşüncesi değişmenin neredeyse hiç fark edilmeden birçok ara bağlantı parçası üzerinden gerçekleştiğini ileri sürer.
§ Charles Darwin (1809-1882)’in evrim düşüncesi, kısa sürede evrimin genel ilkesini oluşturmakla kalmayıp hayatın tüm bulmacalarını çözebileceği düşünülen büyülü bir anlayış haline gelmiştir. Sözgelimi kuram, bilimsel biyoloji alanının çok ötesine geçerek ilahi yaratılışa ilişkin din öğretisine tam bir tezat oluşturmuş, doğadaki oluşumlara nedensel ve mekanik bir açıklama yolu sunmuştur.
§ Herbert Spencer (1820-1903): Modern evrim düşüncesinin babası kabul edilen Spencer, Darwin’in “doğal ayıklanma”sının önemini kabul etmekle birlikte, canlının kendi yeteneklerini kullanmasını öne çıkararak, canlıyı salt mekanik bir ayıklanmanın konusu olmaktan çıkarmış, onu hayatının etken faili kılmıştır.
§ Evrim teorisini sadece biyoloji bilimi ile sınırlamayıp, bu teoriyi bütün bilimlere uygulayan Spencer, insanı, toplumu ve onu oluşturan kurumları evrimsel olarak açıklamıştır.
§ Spencer, Darwin kamuoyuna açıklamalarda bulunmadan birkaç yıl önce “Nüfus Kuramı ve Evrim Hipotezi” adlı makalesiyle evrim düşüncesini dile getirmiş ve Darwincilik aracılığıyla daha sonra ün kazanan "varoluş savaşı" ve "en uygun olanın hayatta kalışı" deyimlerini oluşturmuştur.
§ Spencer'a göre, tıpkı doğada verilen var olma mücadelesinde "uyum yeteneği en çok olan" hayatta kaldığı gibi, toplumda yaşanan rekabet de en iyi olanın ortaya çıkmasını sağlayabiliyordu. Spencer, toplumlar karmaşıklaştıkça, toplumdaki parçaların karşılıklı bağımlılığının da o ölçüde arttığını; doğal bir özellik olarak kendi dengelerini sağladıkları için, kendi üyelerinin daha ileri düzeyde evrim için mücadele etmeye ihtiyaç duyduklarını ileri sürmüştür.
§ Spencer; Zamanla ilkel hayalet inancının, dini tasarımların tek tip ve merkezi bir Tanrı kavramına dönüştüğünü gösterir. Ona göre din, yalnızca varoluşun dış şartları güvensiz olduğu ve tehdit altında olduğu sürece bireyin ve toplumun yaşamının merkezidir. O’na göre sanayi toplumuna geçişle birlikte insanın korkuları azalmış ve giderek din kamusal alandan uzaklaşmıştır.
§ Sosyal bir Darwinist olmasına rağmen Spencer, siyaset alanında tipik bir non-conformist, yani hiçbir partiye ve hiçbir genel akıma üye olmayan ve görüşlerini kararlılıkla dile getirerek, devletin kurumlarına güvenmediğini belirten ve dolayısıyla tüm bürokratları kızdıran bir adam olmuştur.
§ Spencer; toplum öğretisini, İngiltere'nin o dönemdeki siyasi durumuna dayandırmıştır. Ayrıca, toplumların standartlaştırılmasını ortaya koyacak felsefî bir ilke olmaksızın toplumsal gelişimin yasaları ispatlanmaya çalışmıştır.
§ Ernst Haeckel (1834-1919). Haeckel, popüler felsefe kitabı Dünya Bulmacaları‘nda doğa ve tin, özdek ve ruh arasına bir duvar ören "ikilikli" Hıristiyan dünya görüşü ile tam bir polemik içinde, evrim yoluyla oluşmuş insanı (fılojenez) doğanın içine gömülü olarak tasvir etmiş; Tanrı, özgürlük, ölümsüzlük idelerini ise gerçek, iyi ve güzel ideallerinin temsili olarak görmüştür.
YAŞAM FELSEFESİ
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Yaşam felsefesi düşünürleri bir yandan Kant ve Hegelci felsefenin rasyonel ruhunu, öte yandan Pozitivizm’in kuramsal konumlanışlarını, özellikle varlık ve varlığın bilgisi gibi konulara ilişkin yaklaşımlarını protesto etmişlerdir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Schopenhauer (1788-1860): Karamsarlık felsefesinin en büyük temsilcisi olarak bilenen Schopenhauer, modernizme, ilerleme ideolojisine, iyimserlik felsefesine, kısacası Aydınlanma efsanesine; gerçekliğin, rasyonel ve düzenli olduğu için insan tarafından bilinebileceği ve bunun sonucu olarak da kolaylıkla dönüştürebileceğini öne süren Batı akılcılığına başkaldıran bir filozoftur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Schopenhauer, dünyayı anlamsız ve insanı sorun yumağı olarak tanımlaması, aslında bir tür başkaldırı, bir öfkeli haykırıştır. Bu başkaldırının insanları, yaşam üzerinde düşünmeye ve kendilerini anlamaya biraz daha özen göstermeye güdülediği söylenir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Schopenhauer, İrade, genel özelliği bakımından yaşama ve var olma isteği olduğu için doymak ve dur durak bilmeyen daimi bir istektir. Bu sınırsız var olma isteği, iradenin fenomenleşerek varlıkları oluşturmasına neden olur. Söyle ki, tez olarak irade bir ve tek iken, fenomenleştiğinde sonsuz sayıya ulaşır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Schopenhauer’a göre; İrade fenomenleşirken üç aşamadan geçer: İlk aşamada bitkilerin, ikinci aşamada hayvanların ve son aşamada insanların oluşumunda ortaya çıkar ve bu son aşamada irade artık daha güçlü hale gelir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Schopenhauer, dünyanın mümkün dünyalar içinde en iyisi olduğu ve bu mükemmel dünyanın sonsuz iyilik ve kudret sahibi bir Tanrı tarafından yaratıldığı iddiasını kesin olarak yanlış bir iddia olarak niteler.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Schopenhauer en yüce kural olarak belirlediği ilke için Aristoteles'ten esinlenir: "Akıllı insan eğlencenin ve zevkin peşinden giden değil, acıdan uzak duran insandır." Bu ilke gereği insan, kötülüklerle dolu olan bu dünyada mutluluğu elde etmeye değil, mutsuz olmaktan kaçınmaya yönelmelidir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Kötümserliğin en büyük temsilcilerinden biri olan Schopenhauer'a iyimser bir açıdan yaklaşmayı denersek, aslında onun "İstence, düşünceye ve dünyaya hayır" sloganının altında örtülü bir yaşam sevgisi olduğu görülebilir. Başka bir ifadeyle, aslında onun kötümserliği, kendi içinde iyimserlik tohumları taşıyan bir öfke patlamasıdır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Nietzsche (1844-1900): Schopenhauer'un kötümserliğiyle kendisini duyuran nihilizm, ona göre Batı’yı oluşturan ideal ve değerlerin iflasının zaruri bir sonucudur. Nietzsche’nin ne bilgide ne de eylemde insandan bağımsız ve kesinlikle nesnel bir gerçekliğin olmadığını yansıtan “Tanrı öldü” ifadesi, insana kendini yaratma fırsatı sunan ve bu fırsatın bütün uzantılarının farkında olanlara hayatı tasdik eden bir çağrıdır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Nietzsche felsefesi, modern akılcılığa, felsefe dizgelerine, tarih akımlarına, çağına egemen olan tarih anlayışına ve bütün değerlere bir karşı çıkışı temsil eder. O, 19. yüzyılda gerçekleşen toplumsal ve kültürel alandaki köklü değişimlere bakarak, modern insanın benimsediği değerlerin geleneksel dayanaklarının çöktüğünü öngörmüştür.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Hıristiyanlığa duyulan inanç çökerken, insanlar Darwin'in evrim fikrine giderek daha çok inanır olmuşlardır. Çok tehlikeli olan bu gelişme, ona göre, insan ve hayvan arasındaki ayrımın ortadan kalkması anlamına gelir. Nietzsche'ye göre, Tanrı inancının çöktüğü yerde, insanlardan Darwin'in öğretisine inanmaları bekleniyorsa, gelecekte vahşi ve korkunç savaşların ortaya çıkışının hiç kimseyi şaşırtmaması gerekir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Nietzsche’ye göre metafiziksel düşünme bir yanılgı ve bu düşünme sonucu elde edilen bilgi, sözde bilgidir. Söz konusu yanılgı, filozofların şeylerin bir oluş ya da akış süreci içinde karşıtlarından çıkışını görememelerinden kaynaklanır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Nietzsche bütün insanın kabul ettiği özel ve değerli şeylere doğalcı bir açıklama getirirken,onların aslında hakir görüldüğünü, değersiz olduklarını; insani şeyleri yüceltme yoluyla oluşan birer yüceltmeden/süblimasyondan başka hiçbir şey olmadıklarını söyler. Nietzsche, bununla kalmayıp ayrı ve aşkın bir gerçeklik alanının olmadığını, oluş dünyasının yegâne gerçeklik olduğunu ileri sürer. Bu metafizikkarşıtlığını da olanca yıkıcılığıyla “Tanrı öldü” sözüyle ifade eder.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Nietzsche, yeni değerler koymayı bile “nihilizm” olarak tasarlar. Eski değerlerin yerini başkalarıyla değiştirme, Nietzsche için hayatın temel niteliği olan “güç iradesi”dir. Zira canlı olanın bulunduğu her yerde güçlülük istenci mevcuttur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Nietzsche, Batı felsefesi ya da epistemolojisinin çok büyük ölçüde Aristotelesçi özdeşlik ilkesinin üzerine inşa edildiğini belirterek, bilginin ve anlamın özdeşlik ilkesi üzerinden anlaşılıp ifade edilmesine karşı çıkar. Ona göre bilgi ve anlam, çoğulculuk ve perspektiflerin farklılığı ilkesinde temellendirilmelidir. Ona göre birtakım temel ön kabuller olmadan, bilginin kendisi imkânsız olur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Nietzsche'nin perspektivizmi ve çoğulcu hakikat anlayışı, bilgimizin daima eksik kalacağı ve mutlak hakikatlerin mümkün olmadığı varsayımına dayanır. Buna göre insanlar, gerçeği birtakım metaforlar aracılığıyla ancak belli bakış açılarından kavrayabilirler.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Nietzsche’ye göre Platoncu bir yorumdan ibaret olan ve Hıristiyanlıktan kaynaklanan batı ahlâkı, nihayetinde nihilizmle sonuçlanmak durumundadır. Bunoktada nihilizm, "en yüksek değerlerin kendi kendilerini değersizleştirmesi, amacın kaybolması ve niçin sorusunun cevapsız kalması" anlamına gelir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Nietzsche, değerleri yeniden değerlendirme projesinde, biri "efendi ahlâkı", diğeri ise "köle ahlâkı" olmak üzere iki karşıt ahlâktan söz eder. Efendi ahlâkı güçlü, arasında teşekkül etmiş olan bir ahlâka; köle ahlâkı ise zayıf, güçsüz bir ahlâka işaret eder. Böyle Buyurdu Zerdüşt'te kutsanan ve yeryüzünün amacı olan “Üst-İnsan”ı muştulayacaklardır. Üstün insan, ebedi ve sonsuz olanın sadece bu hayatta bulunduğunu haykırır: Bu hayat senin ebedi yaşamındır!
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Aabye Kierkegaard (1813-1855): Varoluşçu düşüncenin başlıca temalarını bir araya getirerek, çağdaş varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilen Kierkegaard özellikle Hegel ve onun sistemini acımasızca eleştirmiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Kierkegaard, inanç ve aklı, Hegel gibi hümanist bir teolojiyle daha yüksek bir düzlemde uzlaştırmaya çalışmak yerine; onlar arasındaki yarığı daha da genişleterek egzistans felsefesinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu felsefe, çıkış noktası açısından teolojik, edebi ve şiirsel; biçim açısından estetik; etki açısından ahlâkî bir yapıya sahiptir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Kierkegaard, nesnel bir bilgi kuramı yaratmaya girişen Hegel’i eleştirerek, ‘doğruluğun öznel bir karakter taşıdığını, yani yaşanmış olanın herhangi bir düşünce sistemine indirgenemezliğini’ ileri sürmüştür. Kierkegaard; İnsanın uyanık olması gerektiğini ve boşa ömrünü harcamaması gerektiğini söyler. Bu noktada, hürriyetin varoluşun her aşamasında önemli olduğuna değinerek Hegel'in sisteminde hürriyetin icra edilemez olduğunu belirtir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Kierkegaard, âlem ve insan ile ilgili her şeyin akılla yorumlanamayacağını, iman ve onun özüyle ilgili pek çok noktanın paradoksal olduğunu, mantığın varoluşu açıklamada eksik kalacağını ve varoluşun bir sisteminin olamayacağını ileri sürer.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Kierkegaard, varolmadaki kesinliğin bir düşünceden kaynaklanmadığını, bunun akli tasavvur yoluyla elde edilemeyeceğini; aksine, insanın varoluştaki kesinliğini, bağımsızlığını, kararlarını seçmesini sağlayan ve bunların karşısında sorumluluğunu yansıtan iradesi yoluyla elde edebileceğini söyler.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Hegel, dönemin bilimsel anlayışına uyan insanlara dinin akılla çelişmeyen ve akılla kabul edilebilecek bir mahiyette olduğunu ifade etmeye çalışırken; Kierkegaard, aklı bir anlamda iman alanından çıkarıp onun yerine duygusal bir bağlanmayı, bir seçişi koyar.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Kierkegaard Her kişinin biricik varoluşunu meydana getiren bu kişisel ve öznel öğeler, rasyonel düşünce tarafından açıklanamaz. Bunlar, onun felsefesinde “Sır Kategorisi, Seçim kategorisi, Tanrı Huzuru, Günah kategorisi ve An Kategorisi” ile anlaşılabilir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Kierkegaard insanın kaygı ve umutsuzluktan ancak Tanrı’yla doğru bir ilişki kurmasıyla kurtulabileceğini öne sürer. İnsan, hayatındaki özsel durumlardan varoluşsal durumlara hareket ederken Tanrı’yla doğru bir ilişki kurabilirse, onun ilişkisi biricik ve öznel bir deneyim meydana getirir.
18-19.YY Filozoflarının Genel Kavramları
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Locke; “birey özgür olmalı”, siyasi liberalizmi, boş bir levha duyum ve düşünme, Tanrı varlığı kesin, Liberal devlet, meşrutî hükümdarlık, güçler ayrılığı ilkesi, ampirizm
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Hume, cevher ve sebep fikirleri hayalîdir, mutlak fenomenizm, Benzerlik- bitişiklik- İlliyet, duygular önemli, töz yoktur, eleştiricilik, septisizm
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Wolff çelişmezlik ilkesi, esaslı olmak zihniyeti, Vahiy ile akıl bütünlüğü, rasyonalist bir felsefe
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] John Toland gerçek vahyin bütünüyle mutlaka akla uygun olması gerekir Dinî normun koyucusu akıldır, akıl dini
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Shaftesbury Dinin kaynağı, evrenin yetkinliği ve güzelliği, Voltaire Tanrı’nın varlığı, akıl dini, deizm. Holbach; Ateizm, Tanrısızlık fikri, ahiret inancının boşluğu
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Kant; ilahlaşan aklını eleştirisi, transcendental metod, analitik ve sentetik önermeler, süreklilik yasası, illiyet yasası, ampirik ve intelligible karakter, numen ve fenomen alemi, iyi irade, Tanrı’nın kendisi, ödev bilgisi, Uluslar Derneği, Birleşmiş Milletler ideali, ahlâk delili ile ispat, insanın aklının sınırları
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Fichte; ‘düşünmek’ değil ‘eylemek’, Ahlaksal İdealizm, “vicdanına göre eyle”
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Schelling; doğa canlı birorganizma, estetik bilinci, ilerleme “Tanrı’nın öngördüğü bir kader”
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Hegel; “aşkın bir Tanrı anlayışının anlamsızlığı, diyalektik felsefe, mantık-doğa felsefesi-tin felsefesi,” çelişki prensibi”,egemen bağımsılığı “Mutlak Ruh”, “nesnel idealizmi”, Efendi-köle ilişkisi,Krallık devler rejimi,Tin Fenomeni deneye başvurmadan spekülatif gerçeklik, organik bütünler anlayışı
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Feuerbach; “hümanizm ve doğalcılık”, ruhun işlevi bedenin bir işlevidir, Tanrı nitelikleri kişinin “öz nitelikleri” ayna, tek ölümsüz "akıl"
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Marks; “materyalist diyalektik”, insanın özüne yabancılaşması, işçi sınıfının özgürlüğü, komünizm, özel mülkiyet fikri
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Saint-Simon, sosyalizm fikri, pozitivizm, metafizik düşmanlığı, toplumun evrimi ve gelişimi
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Comte; pozitivizm, insanlık dini, “kafaların aydınlatılabileceğine” ve “toplumun yeniden düzenlenebileceğine”, bilimlerin sınıflanması, “üç hal yasası”
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Bentham; haz ve acı temel, “yararcılık”, genelin iyiliği en yüksek ilkedir
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Stuart Mill; “Liberalizmin azizi”, toplumu dönüştürmek, ampirist epistemoloji, “sosyal ve entelektüel insan”,manevi zevkler, Bireysel özgürlük, demokrasi
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Charles Darwin; evrim teorisi, “doğal ayıklanma” Spencer; Evrim teorisini bütün bilimlere uygulamıştır, evrimsel gelişim, doğal ayıklanma
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Schopenhauer; Karamsarlık felsefesi, modern hayatın köksüzlüğü, insanın boşluğu, düşünme iradenin bir ilineğidir, mutsuzluktan kaçış fikri, ‘şimdiki dünya mümkün dünyaların en kötüsü’, Estetik kurtuluş/Moral kurtuluş/ Mutlak kurtuluş.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Nietzsche; Nihilizm, tek gerçeklik oluş dünyası, “en yüksek değerlerin, kendilerini değerden düşürmesi”, hakikat çoğulcu bir nitelik taşır, çoğulculuk ve perspektiflerin farklılığı ilkesi, “köle ahlâkı”na karşı “efendi ahlâkı”, üst insan
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Kierkegaard; egzistans felsefesi, “Tanrı, doğruluk ve seçme”, Tanrı’yla doğru bir ilişki
YİRMİNCİ YÜZYIL FELSEFESİ
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Matematiksel mantığın, meta-etiğin, dil felsefesinin, psikoloji felsefesinin, toplumsal cinsiyet felsefesinin, çevre felsefesinin ve hatta bilim felsefesinin hemen hemen tamamen 20. yüzyıl felsefeleri olduğu söylenebilir. İşte bu durum, 20. yüzyıl felsefesinin mutlak bir uzmanlaşmayla karakterize olduğu anlamına gelir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] 20. yüzyılda felsefe, tamamen kurumsal olarak icra edilen, üniversitelerde ve araştırma enstitülerinde yürütülen bir faaliyet haline gelir. Felsefenin kendi doğası ve yöntemiyle ilgili olarak daha önce hiç olmadığı kadar öz-bilince kavuştuğu bu dönemde, bir yandan felsefenin sonunun geldiğine işaret edilirken, bir yandan adeta işe sıfırdan başlıyormuş hissi verir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Bergson’un sezgi metodu, analitik felsefenin mantıksal analiz yöntemi, Husserl’in fenomenolojik metodu, Dilthey ve Gadamer’in hermeneutik metodu, Foucault’un jeneolojik yöntemi ve Derrida'nın dekonstrüksiyon metodu, 20. yüzyıl düşüncesinin öne çıkan yöntemleridir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Daha önceleri Schopenhauer ve Nietzsche tarafından ortaya atılan yaşam felsefesi 20. yy’da yaklaşık 1880-1950 yılları arasındaki dönemi kapsayan yeni bir yaşam felsefesine dönüşmüş, ve bu felsefe Aydınlanma ve Rasyonalizme karşı yürütülen büyük bir karşı hareketin parçası ve böylece Romantik dönemin devamıdır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Yeni yaşam felsefecilerine göre kavramlar, mantık kanunları, a priori biçimler hakikati kavramada sınırlı araçlardır; bunların yerine sezgi, duyusal kavrama, doğrudan görü, anlama ve tecrübe etme tercih edilmelidir. Düşüncemizden bağımsız nesnel bir hakikatin varlığına inanan bu filozoflar, çoğulcu felsefelerine tek bir ilke olan “yaşamı” belirlerler.
YENİ YAŞAM FELSEFESİ
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Henri Bergson (1895-1941): Bergson'un felsefesi, pozitivizm ile çeşitli rölativist felsefe sistemlerinin yıkıcı etkileri altında, mutlak hakikati elde etmenin ümit ve imanını kaybeden 19. yüzyıl insanına, sezgi metodu ile bu ümit ve imanı getirmiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Bergson, bazen Almanya'da doğup gelişmiş olan idealist yaşam felsefesinin Fransa'daki temsilcisi, bazen de "süreç felsefesi" adı verilen felsefe türünün en önemli temsilcilerinden biri olarak görülmüştür.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Bergson bilgi görüşünde, rasyonel düşünceye güvenmeyip, kuru bir akılcılık ve bilimciliğe karşı çıkar. Bu karşı çıkıştan hareketle de felsefesinin merkezine, "bir şeyi bilmenin birbirinden farklı iki yolu bulunduğu" iddiasını geçirir. Ona göre bilimsel bilgiden başka bir bilgi yani felsefî bilgi mevcuttur, aynı zamanda zekâdan ayrı bir bilgi vasıtası yani sezgi mevcuttur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Bergson’a göre bilimlerin amacı evrenin dinamik yapısını kavramaktır. Ancak zekâ veya onun bilme yolu ya da tarzı olan analiz, gerçekliğin bizatihi kendisine veya varlığın özüne erişemez. Buna karşı sezgi, nesneye nüfuz ederek, varlığın içine girer.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] "Metafiziği, sembollerden vazgeçme iddiasında olan bilim" olarak tanımlayan Bergson, gerçekliğe nüfuz etmenin yegâne yolunun metafizikten geçtiğini ileri sürer. Buna göre metafizik kavramların ötesine geçerek sezgi yoluyla gerçekliğin bizatihi kendisine ulaşır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Bergson süre felsefesinde en orijinal nokta, mekanik ilimlerdeki "zaman" kavramının eleştirisi ve buna karşılık meydana çıkarılan zaman realitesidir. Ona göre gerçek zaman, boş ve soyut bir zaman değil, her ânıfarklı oluşlarla beliren daimi bir değişme, durmayan bir oluştur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Belleği "geçmişin şimdi içerisine uzaması" olarak tanımlayan Bergson, gerçekliğin mahiyetinin kendi iç deneyimlerimizden yola çıkarak ifade edilebileceğini ileri sürer. Zira manevi hayatımız en iyi bildiğimiz ve en çok emin olduğumuz varoluştur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Süre "tüm evrene içkindir," yani evrende süregelir. Süregelen şey ise evrimi içinde barındırır. Bu çerçevede hayat, hakiki süreklilik ve gerçek hareket anlamlarına gelen "yaratıcı evrim"dir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Hayatın kendi içinde farklı eğilimleri barındıran ve yepyeni formlar yaratan genel hareketine "elan vital" (hayat hamlesi veya yaşam atılımı) adını veren Bergson, bu hareketin hayatı gittikçe daha yüksek düzeylere taşıyan içsel bir atılım ya da durmaksızın yenilenen bir yaratma olarak görüldüğünü ifade eder.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Ruhun bir töz olmadığını; aksine süre içerisinde yaşantılarla şekillenen birlikli bir yapı olduğunu söyleyen Bergson, ruhun imgelem ve hafıza yetileriyle buraya ve şimdiye kayıtlı olmadığını iddia eder. Ona göre benliğimiz, kişiliğimiz ile ruhî yapımız arasında bir iç içelik söz konusudur. “yaptığımız, ne olduğumuza bağlı olduğu gibi, ne olduğumuz da yaptığımıza bağlıdır.”
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Bergson a göre özgür eylem "bütün bir ruhtan geldiği” ve "esas ben ile kaynaştığı" için evrende ve insanda özgürlük ve yaratıcılık esastır. Buna göre insan özgür eylemler ortaya koyabilen, değerlerle yaşayan, maddi ve mekanik süreçlerle tamamen tanımlanamaz ve tüketilemez olan, kendisinde hayat ve madde, ruh ve beden'i bir arada ve uyum halinde görebildiğimiz bir varlıktır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Bergson’a göre insan ahlaki bir varlıktır. Zira insan hayatın en genel olgularına bağlanmakla yükümlüdür. Bu çerçevede ahlak, kaynağını yükümlülükten alır. Kaynağını yükümlülükten alan bu ahlâk kapalı ahlâktır. Ancak, mevcut düzenin korunmasını hedef edinen bu alışkanlık, yükümlülük ahlâkının yanı sıra, onu aşmayı, değişme ve olgunlaşmanın doğal bir sonucu olarak, onu genişletmeyi hedef edinen bir şevk ve sevgi ahlâkı da vardır ki bu da açık ahlaktır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Bergson'a göre Modelleme unsuru alışkanlık ve içgüdüseliken, açık ahlakta iradeyi harekete getiren şey heyecandır. Kapalı ahlâk zorlayıcı olduğu halde öteki bireyin kendisi tarafından sevilir ve heyecanla istenir. Heyecan büyük, dini bir heyecandır. Din, bu anlamda, model olarak alınan bir şahsiyetin yarattığı heyecanı yaşamak ve taklit etmektir. Bergson bu tarz bir yaşayışın olduğu dinleri "dinamik dinler" olarak niteler.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Dinamik din, insanlığın dinidir, açık dindir. Kaynağı yükümlülüklere dayayan ahlâkın kendisinden çıktığı dinler ise "statik dinler"dir. Statik din, sitenin dinidir, toplumun dinidir, kapalı ahlâkın dayandığı dindir. (Bergson)
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Bergson felsefesi, Kant ve pozitivistlerin eleştirileri neticesi gözden düşen metafiziğe, meşruiyet ve mümkünlük kazandırandüşünceyi temsil eder. Bu felsefe, deneyim ve tecrübe alanından hareketle felsefenin konularını genişletmiş, formasyonu vasıtasıyla matematik, biyoloji ve psikoloji alanlarının verileri üzerine bilimlerle sıkı ilişkiler kurarak düşüncede yeni bir akım ortaya çıkarmıştır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Alfred North Whitehead (1861-1947): Whitehead felsefesi metafizik ile kozmolojiyi, yani gerçekliğin zorunlu, ezeli, tamamen evrensel yönü ile bilimsel bilgiyi birleştirmeye çalışır. Bu, epistemolojik açıdan rasyonalizm ve idealizmin deneyimcilikle tutarlı bir şekilde uzlaştırılması anlamına gelir. Whitehead’in ortaya koymuş olduğu felsefe, bir süreç felsefesidir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Whitehead’e göre modern düşüncenin temelindeki kategorik şema tamamıyla 17. yüzyıl fiziğinin ürünüdür. Bu şema fizik alanında çok uzun bir süre boyunca başarıyla iş görmüş olsa da onun özellikle psikoloji, bilgi teorisi, etik ve benzeri alanlardaki uygulamaları tatmin edici olmamıştır. Whitehead oluş veya varoluşu bir eylem olarak görür.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Whitehead’in şeması dünyayı sürekli hareket halinde olan ve sürekli gelişen, değişen bir ilişkiler ağı, bir oluş süreci olarak görür. Hayat ta aynı şekilde bütün zamanın geçmesi ile beraber değişen bir akıp gitmeden ibarettir. Var olan her şey bu akıp gitmeyi paylaşır. Whitehead bu akışı, bilfiil şeylerin veya bilfiil durumların süreci olarak niteler.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Whitehead'in spekülatif felsefesi, Hegel'in akılcılığına yakın olsa da üç noktada farklılık gösterir. İlk olarak, felsefeyi nesnelliği olumlamaya sevk eden realist bir anlayışla ele almıştır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Whitehead’in deneyimciliği, kozmolojik sistemi detaylıca açıklayarak tabiat biliminin felsefî temellerini ortaya koymaya yönelir. Üçüncü olarak, onda Hegelci anlamda bir diyalektik söz konusu değildir. Tabiat bilimlerinin sonuçlarının zihnî olmadığını ileri sürerek, öznel idealizme karşı çıkar. Ona göre bilimsel araştırma,algı ve düşünceyi önceleyen ve onları birbirinden ayıran objelere ihtiyaç duyar.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Whitehead, tabiatın zihne yakın olduğunu, tabiat ve zihin arasında metafizik ayrımın yapılamayacağını da ileri sürer. Zaten Whitehead’in süreç düşüncesinin amacı, öznel ferdi deneyim ile dış dünyadaki nesnel olgular arasındaki ayrımı ortadan kaldıracak deneyimin yeniden yapılandırılmasını sağlamaktır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Whitehead, bilimsel inançların kendi doğrulamalarına sahip olduklarını, onları formüllendirme ve savunmaya ihtiyacımız olmayacağını; çünkü onların bizde derin olarak mevcut olduğunu söyler.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Whitehead, karmaşık ve karşıtları ihtiva eden bir süreç önerir. Bu süreç, özünde yaratıcılığı içeren bir akıştır. Dünya, Tanrı’ya ihtiyaç duyar; çünkü onun metafizik karakterinin makullüğü sınırlamaları gerektirir. Dünya, birbirleriyle alakalı, eşsiz sonlu varlıkların bir süreci olarak önceki düzenlere atıf yapmaksızın anlaşılamaz. Bu çerçevede Tanrı tüm formların ona dayandığı düzen(sizlik)i temsil eder.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Whitehead insanlığın bütün problemlerinin bilimle çözülebileceği, artık dine gerek kalmadığı düşüncesinin aksine, din ve bilimi hayatın bütünlüğü içinde birbirinden ayrılmaz iki gerçeklik olarak kabul eder. Whitehead insan hayatının iki büyük gücü olan din ve bilimin uzlaştırılması gerektiğini düşünür. Ona göre bu sorunun üstesinden gelmede öncelikle iki tarafın abartılarının üstesinden gelmek gerekir. Felsefe bu uzlaştırma ve birleştirme görevini üstlenmelidir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Whitehead modern yaklaşımın dine yönelik bu akıl yürütmesini tehlikeli bularak, bu iddianın geçmiş ile gelecek arasındaki bağlantı ve devamlılığı koparma tehdidini barındırdığını beyan eder. O, modern yaklaşımın tersine dini ilhamlar olmaksızın medeniyetlerin rehbersiz kalacağına inanır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Whitehead’a göre medeniyetlerin çöküşü, gerçekte dinin zayıflamasıdır. Bu noktada dinin zayıflaması, insanlardaki görev ve ihtiram duygularının zayıflaması anlamına gelir. Çünkü din insanlardaki görev ve ihtiram duygularını yüceltir ona “aşkın ve kurucu” amaçlar yükler.
PRAGMATİZM
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Pragmatizm; modern düşüncenin kendi başlarına alındığında çağdaş uygarlık açısından tehlikeli addedilen iki farklı eğilimini (amprisizm ve idealizm) sentezini temin etme veya ortak paydasını bulma gayretinin bir ürünü olarak görülebilir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Amprisizm, yararcılığın ve bilimciliğin etkisi altında gelişen ve Darwin’in evrim teorisiyle doruk noktasına ulaşan seküler ve otoriter görüşünü temsil eder. Bu gelenek, dünyayı ve insanlığı doğadaki mekanik ya da biyolojik sürecin parçaları olarak görürken, insan zihnine söz konusu süreçlerin gözlemcisi ve yansıtıcısı olma statüsünü yükler.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Pragmatizm, klasik felsefenin “nesne nedir” diye sorarak kendisini salt metafizik hususlarda kaybetmesine ve modern felsefenin de Darwin’in evrim teorisi etkisiyle “varlığın kaynağı nedir” diye sorarak kendisini yıldızlar yığınında yitirmesine tepki olarak “sonuçlar nelerdir?” diye sorarak, düşüncenin yüzünü eylem ve geleceğe yöneltir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Pragmatizm, insan yaşamının amaç yüklü, yani zihnin teleolojik bir karaktere sahip olduğunu; amaç ve araçların daima birbirinden ayrılmayacağını; çeşitli teorileri benimseyen insanların bu teorileri kendi hayatlarına yapmış oldukları katkılar ve farklara bakarak değerlendirmesi gerektiğini ileri sürer.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Pragmatizmin hayat içerisinde hiçbir ön yargısı, engelleyici doğmaları ve mutlak delil olarak kabul edilecek katı ölçüleri yoktur. O, tamamen üretici ve bütün hipotezleri ağırlayıcı mahiyette; her şeye açık, hem akli hem de duyumları takip eden bir özelliğe sahiptir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Giovanni Papini otel analojisiyle pragmatizmi şöyle izah eder. Farklı yapı ve düşüncelerdeki pek çok görüş bir otelin odaları gibi düşünülürse, koridoru durumunda olan pragmatizme diğer düşünce yapılarının az ya da çok açılmaları zorunludur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Pragmatizm, özneyi merkeze alan düşünce geleneğine bir meydan okuma olarak kabul edilebilir. Çünkü deneyim düşünen öznenin yaşamdan yalıtılmış, sadece seyreden ve düşüncenin olanaklılığı oranında özgürlüğe sahip ayrıcalıklı konumuna bir başkaldırıdır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Pragmatizm, birbirine zıt felsefe akımlarının her birinde bir gerçeklik payı olduğunu kabul ederek onların pratik değerlerini kendisine göre yorumlayarak bir araya toplamaya çalışmıştır. Bu çerçevede pragmatizmi tek bir felsefe olmaktan çok, Amerikan felsefelerinin birçoğunu kapsayan düşünceler bütünü olarak görmek gerekir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Pragmatizmin, ‘pratikte insanın yararına olan şey ne ise o doğrudur’ gibi basit bir düşünceye indirgenmesi, hatta fırsatçılık, çıkarcılık, faydacılık gibi nitelemelerle özdeş anlamlara sokularak yanlış manalara gelecek biçimde kullanılması yanlıştır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Charles Sanders Peirce (1839-1914): Peirce felsefesi, modern felsefenin Descartes’ten beri hâkim temaları ya da yaklaşımları olan temsilciliği, sezgiciliği, içe bakışçılığı ve egoizmi reddetmiş; yöntemsel kuşkuculuğa karşı çıkmış; şüphenin genel olarak bütün inançlara uygulanamayacağı gibi mutlak olarak kesin olduğu düşünülen inançların doğruluğunu kanıtlamak içinde kullanılamayacağını savunmuştur. (pragmatisizm)
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Peirce felsefesi aynı bağlamada insan zihninin kesin doğruları açık seçik düşünceler olarak sezme kapasitesine sahip bulunmadığını, araştırmanın özel ve bireysel bir faaliyet değil de sosyal bir teşebbüs olduğunu öne sürmüştür.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Peirce’ye göre düşünme yeni inançları ve fikirleri nasıl oluşturacağımızı kontrol etme çabasıdır. Bu çabada düşünme ve inançlar, tasarlanan amaçları başarmadaki faydaları ile yargılanır. Zira alışkanlıkların anlaşılması, inançların anlaşılmasının yegâne yoludur. (pragmatik maksim)
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Peirce’e göre pragmatizm ne metafiziğe dair bir doktrin ve ne de eşyanın hakikatini belirlemeye dair bir girişimdir; o, sadece, zor kelime ve soyut kavramların anlamını belirleme metodudur. Bu metot fikirlere dair tüm keşfedilebilir sonuçlar için özgür ve daimî bir araştırma talep eder.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Peirce araştırmanın ya da mevcut problemleri çözmenin yegâne yolunun bilimsel yöntemi kullanmak olduğunu ileri sürer. Ona göre felsefe ve bilgi gerçekten gelişmek istiyorlarsa, bilim yoluna girmelidirler.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Peirce, “İnançların Sabitlenmesi/The Fixation of Belief” adlı makalesinde inançların oluşturulmasında dört farklı metottan bahseder. Bu metotlar; kararlılık (tenacity), otorite, apriori akıl yürütme ve bilimsel metottur. Peirce’ün önerdiği bilimsel metot, insan bilgisini çevreleyen olay ve objelerin derin yapısını keşfetmemize izin veren bir metottur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Peirce’ün pragmatizmi felsefî araştırmaya tecrübî yaklaşım olduğundan dolayı mantıksal ve tutarlıdır. Peirce düşüncesinde her önermenin yanılabilir (fallibilistic) olduğuna işaret eder. Peirce’e göre yanılabilircilik (fallibilism), daimîliğin gerektirdiği bir durum olduğundan; herhangi bir önermeye atfedilen doğruluk değeri, o önermenin mümkün bütün evrenlerde doğru olacağı anlamına gelmez; aksine, yanılabilirlik azaldıkça o önermenin doğru olduğu söylenebilir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Peirce’e göre “gerçeklik,” bilimsel anlamda, tüm mümkün araştırmalar yapıldıktan sonra bilimsel topluluk tarafından kabul edilen bilimsel teorilerin tasvir ettiği şeydir. Bu noktada Peirce’ün ortaya koymuş olduğu gerçeklik tanımı bütünüyle epistemiktir. Bir önermenin doğruluğu veya yanlışlığı, o önermenin duyulabilir etkileriyle belirlenir. Çünkü doğruluğun ne anlama geldiğinin nihai testi, bu doğruluğun yaptırdığı veya ilham ettiği davranışlardır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Peirce, Kant’ın kategorik düşüncesini geliştirerek birincilik, ikincilik ve üçüncülük (“nitelik”, “ilişki” ve “temsil”) diye üç kategoriye ayırır. Bütün olguları kapsayan bir göstergeler kuramı tasarlar ve mantıkla özdeşleştirdiği bu kurama semiyotik adını verir. Nitekim onun derinlikli semiyotik kuramı, sonsuz sayıdaki üçlemeler mimarisi üzerine inşa edilmiş ve dil öncesi ve kültür ötesi gösterge işlevi düzenlerinin yolunu açmıştır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] İşaretler olmaksızın düşünemeyeceğimizi belirten Peirce’e göre idrak edilebilecek tek gerçek, işaretle beliren düşüncedir. Bu, pragmatizmin bir işaret teorisini olduğu anlamına gelir. Ona göre düşüncenin ve doğanın en temel semiyotik kategorileri benliği biçimlendirir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Peirce’ün semiyotiğinde tefekkürün nihaî amacı, ben ile Tanrıyı bir araya getirmektir.Eğer insan, zihnini ilahî zihin ile temasa geçirebilirse, semiyotik evrenin harikalarını ve estetik gücünü görür. Zira Tanrı, bütünüyle semiyotiktir ve ilahinin göstergeleri doğadaki sonsuz sayıdaki düzenlerde bulunabilir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Peirce, benliğin ilahi göstergeleri takip ederek, yani yaratıcısının izlerini görerek onunla ahenk kazanacağını ileri sürer. O, bu süreci teosemiyotik olarak adlandırır. Teosemiyotik, Tanrı’nın daha aşağı zihinlerle iletişim kurma yöntemidir. Zira alemde devamlılık bu şekilde sağlanır. Peirce aşk veya sempatinin dünyada gerçek etki yarattığını ve gerçekte kâinatın evriminin sevgi vasıtasıyla gerçekleştiğini ileri sürer.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Peirce; bilgi, temsil, iletişim ve bilginin gelişim teorisi olan semiyotiği; maddenin verimsiz zihin olduğu iddiasındaki monistik tezi, yani nesnel idealizmi; hiçbir araştırmacının ulaştığı sonuçtan doğrudan emin olmayacağı, zira yeni kanıt ve bilgilerin ortaya çıkabileceği yanılabilircilik anlayışı; şansın kainatta gerçekten işlediği şansçılık (tychism); daimîliğin her yere yayıldığı, daimîlik faraziyesinin felsefe için büyük metodolojik önemi olan daimîlik (synechism); aşk veya sempatinin dünyada gerçek etki olduğu ve gerçekte kainatın evrim faili olan sevgicilik (agapism) fikri ile göze çarpmıştır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] William James (1842-1910): Amerika'nın en önemli ve en etkili felsefî hareketi olan pragmatizmin en belagatli ve en etkin sözcülerinden biridir. O, pragmatizmi sadece fikirleri netleştirme yöntemi ve anlam teorisi olarak değil aynı zamanda bir doğruluk teorisi olarak görmüştür.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] James, rasyonalizm ve emprisizm arasındaki mücadelede insanoğlunun bir tarafı seçmekle bir ikileme düştüğünü ve bu ikilemden kurtuluşun entelektüel soyutluk düzenindeki kuvvetimizi işletecek, fakat aynı zamanda içinde yaşadığımız dünyayla müspet bir bağ kuracak bir sistemle aşılabileceğini ileri sürer.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Rasyonalism ve deneyimcilik eğilimlerini “pragmatizm/radikal deneyimcilik” felsefesinde birleştiren James doğal olgularla uğraşırken katı zihinci, yani rasyonalist; ahlak ve teoloji konusunda ise yumuşak zihinci, yani deneyimcidir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] James’e göre; pragmatizm (1) bilginin kaynağı ve süje-obje arasındaki ayrımı kapatma girişimleriyle epistemolojik, (2) diğer taraftan da epistemolojik realizm anlayışıyla metafizik yöne sahiptir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] James, pragmatizmini iki unsur üzerinde geliştirir: İlkin eğilim ve amaçlarını giderme yönünde güdülenen, çeşitli uzanımlara sahip insan anlayışı; ikinci olarak tüm felsefî meselelere uyguladığı tecrübî metot ve onun uzanımı olan anlam ve doğruluk anlayışı.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] James, düşüncelerine başlangıç noktası olarak ruh-beden problemini almış ve bu sorunu ünlü bilinç ırmağı teorisi ile çözmeye çalışmıştır. Ona göre zihin bir varlık değil; o, sadece organizmanın fonksiyonudur. Dahası zihin aslî olarak teleolojik bir mekanizmadır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Bir önermenin anlamı James’e göre, ferdin hayatında bazı etkilere sahip olduğu müddetçe doğru olur.(Anlam Teorisi) James’in düşüncesinde algılar bilişsel olmaktan çok işlevseldir. O radikal deneyimciliğiyle kuramları olguların emrine verir ve metodolojik olarak pluralizme bağlanmış olur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] James’e göre bir inancın pragmatik olarak doğru olduğunu söylemek ilkin onun ileriye dönük bir anlamının, ikinci olarak inancın sonuçlarının tatmin edici olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Ona göre geçerli bir doğruluk teorisinin merkezinde mevcut inancın varlığı dışında bir ölçüt yoktur. Başka bir ifadeyle doğruluk fikri oluşturduğu için, bir fikrin doğruluğu kendisini doğrulayan süreçten başka bir şey değildir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] James doğruluğun sosyal ilişkiler vasıtasıyla değiştiğini ve geliştiğini ileri sürer. Başka bir ifadeyle doğruluk bizim tarafımızdan oluşturulur; onlar insan ürünüdür ve hayati ihtiyaçlarımızdan ortaya çıkarlar. James’in radikal deneyimciliği, monizmin “blok kainat” fikrine karşı “çoğulcu kainat” anlayışını öngörür.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] James’e göre son, daima açıktır ve belirlenmemiştir. Bu nedenle biz, “açık bir kainat”a sahibiz. Bunun anlamı, kainatın halen “yapılmakta” oluşudur. Yapılmakta olan bu kainatta insanın rolü dramayı izleyen değil, aktör veya yazardır. Bu yüzden filozoflar, sadece ‘düşünen’ adamlar değil; aynı zamanda ‘eyleyen’ adamlardır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] James, 1896’daki “İnanma İradesi” adlı makalesinde, bir deneyimcinin bir önermenin lehinde ve aleyhindeki kanıta saygı duyması gerektiğini ileri sürer. Buna göre dini inanç insanî memnuniyetler, davranışlar adına bir inançtır ve kendi doğrulamasını yaratır. Bu yüzden dini kanıtın mahiyeti, bilimsel kanıtın mahiyetinden farklıdır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] James dinî hipotezlerin çoğunlukla mistik dinî tecrübelerden veya dinî eğitimden kaynaklandığını ileri sürerek, mistik hakikatlerin doğrulanmasının deneyimde mümkün olabileceğini söyler. Mistik deneyim, tarif edilemez, aklilik, geçicilik ve pasiflik niteliklerine sahiptir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] John Dewey (1859-1952): Dewey düşüncesinde evrensel ve sonlu bilincin Hegelci diline ait “öz-gelişim’, ‘ruh’ ve ‘kendini gerçekleştirme’ kavramları, ‘tecrübe’, ‘zekâ’, ‘araştırma’ ve ‘evrim’ kavramları ile yer değiştirdi. Özellikle araştırma teorisi, Dewey’in ahlak, eğitim, mantık, estetik ve metafizik konularda orijinal biranlayış geliştirmesine sebep oldu. (araçsalcılık felsefesi)
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Dewey’e göre töz düşüncesi bir önyargıdır; zihin, insan doğası, bilgi, değer ve benzeri şeyler de belli tarihsel süreçlerin ürünleridir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Dewey’e göre zihin ile doğanın birbirinden farklı şeyler; bilmenin ise doğada veya orada olanı görme etkinliği görüşü oldukça statik ve mekanik bir görüş olup, bilgiyi açıklayabilmekten uzaktır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Dewey’e göre araçsalcılık bir araştırma; belirsiz bir durumun kontrollü bir duruma dönüşümü sürecidir. Bu süreç, (1) sorun evresi, (2) problemi tanıma evresi, (3) soruşturma ve analiz evresi, (4) hipotez oluşturma evresi ve (5) tercih edilen hipotezin sınanma evresinden oluşur. Eğer üretilen hipotezler, sıkıntıyı ve güçlükleri yaratan problematik durumu ortadan kaldırmaya muvaffak olmuşsa, o başarılı bir düşünce, işe yarayan bir eylem planı ve doğru bir hipotez olarak değerlendirilir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Dewey, hayatta karşılaştığımız tüm problemlere karşı “geçiş metafiziği” önerir. Ona göre insan hayatı bir yerden diğer bir yere arayışta, seyahattedir. Uzun veya kısa dönemde sorunlar bütünüyle çözülemeyecektir. O, insanın en derin duygularını hareke geçirerek ‘nektarın yolculukta’; insan için nihaî amaçların hayal olduğunu, hayatın çeşitli zorluklarına rağmen günden güne daha iyiye doğru ilerlediğini iddia eder.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Dewey’e göre araştırma, ahlaki bir eylemdir. Zira ahlaki yargılar, araştırmanın ürünleridir ve ahlak biliminin gelişimi, araştırmanın konusu ile alakalıdır. Bir problem çözücü olarak insan, düşünsel yeteneklerini araştırma vasıtasıyla hayatın zorluklarını, özellikle ahlaki sorunlarını aşmak için kullanır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Dewey’e göre etik, doğru veya yanlış, iyi veya kötü olarak kabul edilen davranışlarla ilgilenen bir bilim olduğu için, doğal çevre ile etkileşen insanda temellenir. Temelde doğal bir konu olan etik, uygun insan davranışını keşfetme ve desteklemede metodik ve amaçlı girişim olarak anlaşılmalıdır. Dewey’e göre ahlaki davranışlar her ne kadar bireysel gibi görünse de, başkalarını etkilediği için sosyal yöne sahiptir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Dewey, değerlerin nesnel ve öznel olduğunu iddia eden mutlakçı ya da relativist anlayışlara eşsiz üçüncü bir alternatifiileri sürer. Ona göre değerler, ne öznel olarak zihnî ne de aşkın olarak nesneldir; aksine onlar deneyimlenecekleri yer olan doğada mevcutturlar.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Dewey, bir toplumda değerlerin oluşturulmasında bilimsel sosyal zekanın mevcut olabilmesi için o toplumda iki özelliğin olması gerekir; toplum sosyal çatışmalara duyarlı olmalıdır ve toplum, sosyal çatışmaları çözme yollarında kamusal araştırmalara izin vermelidir. Dewey’e göre demokrasi, her iki özelliğe sahip olan bir hayat tarzıdır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Dewey’e göre eğitim, demokratik problem çözmenin ilerlemeci görünümünü temsil ettiğinden dolayı demokrasi için vazgeçilmezdir ve toplumun eğitime karşı ödevi, onun en yüce ahlak ödevidir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] G.Herbert Mead (1863-1931): Mead kariyeri boyunca, şehirlerin yeniden yapılanması için aslî unsur olan eğitim, işçi, kadın sorunları ve reform hareketleriyle uğraşmıştır. Onun ortaya koyduğu sosyal teori, sembolik etkileşimci okulların kurulmasına sebep olmuştur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Mead sosyal felsefesi, iki meseleye odaklanmıştır: (1) Problem çözücü insan ve onun hayat modeli; (2) Büyük bir toplumda ferdin gelişimini yansıtan öz-bilinç ve onun gelişimi meselesi
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Mead, öncelikle gerçekliğin deneyime, yani eylemin başarısına bağlı olduğunu iddia ederek, insanın dünyayı anlamak için nesnelerle doğrudan temas kurması ve onları yönlendirmesi gerektiğini vurgular. Mead insanın sosyal bir varlık olduğunu vurgular. Sosyal bir varlık olmak, sosyal süreçler içerisinde oluşmak, gelişmek, yayılmak ve uzlaşmak anlamına gelir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Mead’a göre Gelişen sosyal benin özünde “ben (I)” ve “beni/bana(me)” ikilemi vardır. Bu ikilemde “ben,” yaratıcı bir ilke olarak ferdin kendi tecrübesinde toplumun tavırlarına cevap verir; toplumun yeniden inşasını gerçekleştirir. “Beni” ise benin içsel bütünlüğü gerçekleştirir. Bu iki evre ontolojik olarak birbirine muhtaçtır ve her ikisinin de eğitilmesi gerekir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Mead’ın insanın problem çözme özelliğine vurgu yapması, tatmin edici bir yaşamın daimi inşalardan oluştuğuna ve bir süreç içinde olduğuna işaret eder. Ona göre, problem ve çözümlerinin gerçekleşmesi, yaşamın zevkidir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Pragmatist için felsefenin işlevi, kültürün zenginleştirilmesi ve hayatın yorumlanmasıdır. Başka bir ifadeyle felsefenin hayattaki rolü, temel problemlerimiz karşısında düşünceyi beslemek ve güçlendirmek; paylaştığımız güçlükleri ortadan kaldırma veya ıslah etme hususunda yarayışlı perspektifler önermektir. Mead’a göre bizler ahlaki failleriz ve yaptıklarımızdan sorumluyuz. Sorumluluğumuz ise insan olmamızda temellenir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Pragmatizmin diğer önemli temsilcileri arasında bilgi kuramcısı ve mantık filozofu C. I. Lewis (1883-1964) dil kuramcısı C. W. Morris (1901-1979), Alman asıllı İngiliz filozof Ferdinand C. S. Schiller (1864-1937) ve Hans Vaihinger (1852-1933) yer almaktadır.
ANALİTİK FELSEFE
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Analitik felsefe, düşüncenin felsefî çözümlemesinin ancak dilin felsefî bir çözümlemesiyle mümkün olabileceğini ve bu çerçevede felsefenin görevinin sentez değil de, dilsel ya da bilimsel veya mantıksal analiz olduğunu öne sürer.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Analitik felsefe mensupları öncelikle dünyanın çok büyük sayıda basit öğeden meydana geldiğini, bu öğeler arasındaki ilişkilerin gevşek ve dışsal olduğu ve dolayısıyla kompleks nesnelerin bu öğelere ayrıştırılabileceğini ve bu basit varlıklarla karşılaşıldığı zaman onların kolaylıkla tanınıp anlaşılabileceğini söyler.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] G.Edwards Moore (1873-1958): Moore öncelikle realizmi savunarak sağduyuya dönüşün temsilciliğini yapmıştır. Buna ilaveten felsefî problemlere yaklaşımın doğru yolunun, problemi çözmeye çalışmaktan önce, problemi yaratanşeyin ne olduğunu sorup anlamaya çalışmak olduğunu ileri sürmüştür.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Moore göre; felsefenin asıl görevi tercihlerimize bağlı olmadan kabul etmek zorunda olduğumuz önermeleri kanıtlamakveya çürütmek değil; aksine söz konusu önermeleri nasıl bildiğimizi açıklamaktır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Moore epistemolojisinde bilginin varoluşunu psikolojik bir çerçeve içinde kanıtlamaya çalışarak, bilmenin bir bilinç edimi olduğunu ama bunun neliğinin farkında olunmadığını söyler. Ampiristlerden farklı olarak zorunlu sentetik doğrular olduğunu ve bizim bu doğruları idrak ettiğimizi ileri sürer.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Doğal olmayan bir nitelik olarak iyilik, ancak dolayımsız bir sezgi edimiyle kavranabilir veya idrak edilebilir; başka bir deyişle, iyiliği kavramak ampirik niteliği olmayan bir sezgiyi gerektirir. (Moore)
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Gottlob Frege (1848-1925): Frege analitik felsefenin en önemli aracınımeydana getiren modern matematiksel mantığı bularak, analitik felsefenin seyrini belirlemiş bir filozoftur. Onun asıl amacı, sayıların tabiatı ile aritmetiğin temel yasalarının nasıl salt bir mantıksal yöntemle çıkarsanabileceğini göstermektir. Mantıkçılık olarak nitelendirilen bu yaklaşım, aritmetiğin önermelerinin mantıksal önermelere dönüştürülebileceğini öngörür.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Frege “özne-yüklem” arasındaki geleneksel gramatik ayrımın matematikseldilden çıkarsadığı “fonksiyon-argüman” ayrımıyla değiştirilmesi gerektiğini önerir. Mantık alanında büyük bir devrim kabul edilen bu öneri, felsefeyi ilkin eski mantığın sınırlılıklarından kurtarır. İdealist mantığa karşı çıkmak suretiyle, epistemoloji üzerinden giderek realizmin mantığa dayalı yeni bir versiyonunu ortaya koyar.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Mantığın dilinin bütünüyle formel bir dil olması gerektiğini ileri süren Frege, böylesi saf bir dilin geliştirilmesi noktasında, kendisine örnek ya da model olarak matematiği alır. Çünkü matematik saf yargıları ifade eden bir dile sahiptir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Frege, en sonunda sisteminin semantik temellerine döner. O, bir kavramın anlamı (sinn) ile delaleti/referansı (bedeutung) arasında ayrım yapar. Bu ayrım, dış dünyanın bize sundukları yüzleri dışında başka yüzlere de sahip olduğu fikrine dayanır. Onun ifadesiyle aynı nesne kendisini bize birçok şekilde sunabilir ve dolayısıyla onun anlamı ile delaleti farklı olabilir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Bertrand Russell (1872-1970): Russell kesinlik arzusuyla kuşkuculuğun, bilimsel nesnellik ile derin tutkunun, analiz ile sentezin, gelenek karşıtlığıyla yandaşlığının, kendisinde garip bir şekilde bir araya geldiği, kendine özgü bir filozoftur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Russell olguların diliyle mantığın dilinin örtüştüğünü; dilin de olgular dünyasını resmettiğini düşünüyordu. Olgular ile önermeler arasında tam bir mütekabiliyet bulunduğunu varsayan Russell, mantıksal atomculuğa dayanan bir metafizikle şeylerin veya dünyanın hakiki özününün keşfedilebileceğini iddia etmiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Russell mantıksal atomculuğunu, geleneksel felsefeyi yansıtan; (1) rasyonalist metafizik, (2) pragmatizm ve (3) Bergsoncu mistisizmi eleştirisi üzerinden inşa eder. Ona göre rasyonalist metafizik, özne-yüklem mantığına dayandığı için töz-ilinek metafiziğine yol açmıştır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Russell metafizikçilerin bir başka büyük hatasının da "bütün bir gerçeklik alanının salt düşünme yoluyla mutlak bir kesinlik içinde tesis edilip ortaya konabileceği" yanılsamasına kapılmaları olduğunu iddia eder.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Pragmatizmi çok daha gelişmiş ve ileri bir felsefe olarak gören Russell, pragmatistlerin inançlar ile olgular arasında bir ayrım yapmayan deneyim yorumlarına karşı çıkarak, özellikle doğruluğun ölçüsü olarak mütekabiliyet yerine, "işe yarama"yı kabul ettikleri için yanılgıya düştüklerini ileri sürer.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Russell felsefî soruşturmanın amacının, dünyahakkında ister sağduyu temeli üzerinde ya da ister bilime dayanarak, sahip olduğumuz çok çeşitli inançlardan hangilerinin doğru olduğunu tespit edip ortaya çıkarmak olduğunu iddia eder.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Ludwig Wittgenstein (1889-1951): Wittgenstein’ın felsefesi, aralarında örtük ve açık bazı bağlantılar bulunmasına karşın “çifte devrim” olarak nitelenen iki ayrı döneme ayrılır. İlk devrimle mantıksal çözümleme, ikincisiyle dil-çözümsel felsefe anlayışları kast edilir. Wittgenstein’ın atomcu bir dünya görüşüne sahiptir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Wittgenstein, üç ifade ya da önerme sınıfını birbirinden ayırır: Bunlar da sırasıyla totolojiler, çelişkiler ve anlamlı önermelerdir. Bunlardan totolojiler ve çelişkiler, herhangi bir şeyi temsil etmedikleri için dünya hakkında bir şey söylemezler, onunla ilgili bir bildirimde bulunmazlar. Onlar birer resim değildirler ve zorunlulukları dilseldir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Wittgenstein'ın bütün bir analitik felsefenin temel kabulünü oluşturan "dünyanın birbirlerinden bütünüyle bağımsız basitlerin bir toplamı olduğu" sözünü seslendirir. Başka bir ifadeyle doğa yasalarının hiçbir şeyi açıklamadığını belirtir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Wittgenstein’a göre felsefenin işi bilgi vermek; düşünce üretmek olmayıp, verilmiş düşünceleri çözümlemektir. Wittgenstein eski filozofların sorularının pek çoğunun dilin mantığını kavrayamamaktan doğduğunu iddia eder. Ona göre önermeler gerçekliğin mantıksal formunu gösterse de, mantıksal formu temsil edemezler. Bu noktada mantık ile deneyim arasında herhangi bir köprü inşa etme çabası beyhudedir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Wittgenstein’a göre Sözcüklerin anlamı onların kullanımını bilmek ve onları uygulayabilmektir. Sözcükler bir yaşam biçiminin bölümleridir. Yaşam biçimleri esasen uzlaşıma dayanır ve “dil oyunları” ile dile getirilirler. Buradan hareketle bir dili tasavvur etmenin bir yaşam biçimi tasavvur etmek olduğu söylenebilir. Sözcüğün nasıl kullanılacağı içinde bulunulan topluma ve toplumsal kurallara bağlıdır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Wittgenstein’ın birinci dönem felsefesi nasıl ki mantıksal pozitivizm üzerinde etkili olmuşsa, ikinci dönem felsefesi de “dil felsefesi”nin gelişimine ön ayak olmuştur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] MANTIKÇI POZİTİVİSTLER, Viyana çevresi filozofları; bilimsel ifade ya da önermelerin deneysel olarak doğrulanabilmesi ve bu deneysel ifadelerin de duyumlara veya duyusal gözlemlere indirgenecek şekilde formüle edilebilmesi için bir mantık dili geliştirdiler. Her iki önerme arasındaki ayrımdan yola çıkarak, meşhur bilişsel anlam telakkilerini oluşturmuşlardır. Buna göre analitik önermeler formel, sentetik önermeler ise olgusal anlama sahiptirler.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Bilimin birliği tezini oluşturmaya yönelik bu girişim ilk kez Schlick tarafından gerçekleştirilip, Viyana Çevresi'nin diğer filozofları, ama özellikle de Carnap tarafından titizlikle uygulanmaya çalışılmıştır. Bilimin birliği tezi, gerçekliği oluşturan öğelerin sınırlı sayıda olduğunu; varlığın esas itibariyle tek bir malzemeden oluştuğunu, bu malzemenin de madde olduğunu varsayan monist bir bakış açısı ile olgu bildiren bütün önermelerin, birtakım köprü ya da indirgeme önermeleriyle ana ya da temel kurama bağlanabileceğini varsayan indirgemecilik varsayımından oluşur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] A.J. Ayer (1910-1989) Öncelikle felsefenin geleneksel alanlarını oluşturan metafizik, teoloji ve normatif etiğin önermelerinin olgusal bakımdan anlamsız olduğunu ileri sürmüştür. Zira ona göre bu önermeler ne ampirik ne de sentetik önermelerdir ve ayrıca onlar doğrulanacak veya yanlışlanacak gözlemlere sahip değillerdir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Ayer’in amacı bilime dayanan bir örnek etik sistemi oluşturmaktır. Buna göre bir etik sistem ya da bir ahlak felsefesinin ahlaki yargıların anlamlarını açığa çıkarıp, aydınlığa kavuşturması gerekir. Aynı şekilde ahlaki erdemle ilgili teşvik ve öğütler de nesnel niteliklere tekabül etmeyen duygusal anlamlardır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Ayer’e göre normatif etiğin psikoloji ve sosyolojinin bir dalı olarak yeniden inşa edilmesi, etiğin, kendisinin ahlaki terimlerin gerçek anlamını açıklığa kavuşturan bir tür dilsel analizle sınırlanmasını gerektirir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Popper (1902-1994) ve Quine (1908-2000): Mantıkçı pozitivizmin katı ampirist tutumu; özellikle doğrulanabilirlik ilkesi ile bilimin birliği tezi Karl Raimund Popper ve Willard Van Orman Quine tarafından şiddetle eleştirilmiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Doğrulanabilirlik ilkesi, ne deneyim veya gözlem yoluyla doğrulanabilir bilimsel bir önerme ne de mantıksal olarak doğrulanabilen bir totolojidir. Doğrulanabilirlik ilkesini bir tavsiye ya da bir öneri olarak gören mantıkçı pozitivistler, ilkenin statüsünü açıklığa kavuşturmada başarısız olmuşlardır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Popper’a göre doğrulanabilirlik ilkesi sıkı sıkıya uygulandığı zaman, bütün bilimsel yasalar anlamsız oldukları gerekçesiyle bir tarafa atılmak zorunda kalacaktır. Böylece bilimsel yasaların, doğaları gereği, hiçbir zaman kesin sonuçlu olarak doğrulanamaz oldukları iddiasını ortaya çıkar.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Popper, doğrulanabilirlik ilkesinin problematik doğası nedeniyle alternatif bir bilim anlayışı geliştirmiştir. O, bilime sınır çekme ya da bilimi sözde-bilimden ayırma probleminin esasen bilimsel teorilere özgü mantıksal yapıyı ortaya çıkarmakla ilgili bir problem olduğunu düşünmüştür.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Popper, bilimle ilgili en temel, en belirleyici mantıksal olgunun, bilimsel kuramların ampirik verilerle sınanabilmesi olduğunu düşünmüştür. Bu noktada doğrulanabilirliğin bilimi sözde-bilimden ayıramadığını gören Popper, yapılacak şeyin doğrulamanın asimetriğini yani yanlışlanabilirliği esas almak olduğunu ileri sürmüştür. Buna göre herhangi bir bilimde bir teori yanlış olduğu ortaya çıkana kadar doğru kabul edilmelidir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Quine, “Ampirizmin iki Dogması” adlı makalesinde mantıkçı pozitivizme, doğrudan doğruya doğrulanabilirlik ilkesi üzerinden değil de ilkenin gerisinde yatan “analitik-sentetik ayrımı” ve bu arada mantıkçı pozitivist gelenek içinde geliştirilen meşhur "indirgemecilik tezi"ne yönelik iki eleştiri yapmıştır. Ona göre analitik kavramı önce döngüsel bir hususiyete sahiptir. mantıksal pozitivistlerin analitik ve sentetik ayrımlarının temelsiz bir dogma olduğunu ileri sürer. O halde yapılacak şey, anlamı bütünde aramaktır. Çünkü tek tek tümcelerin kendi başlarına bir anlamı yoktur; onların anlamı birbirini doğrulayan bütündedir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Quine için bu başarısızlıktan çıkarılması gereken tek bir ders vardır: Descartes'dan bize miras kalan gerekçelendirme merkezli klasik epistemolojiyi tasfiye etmek; yerine bilgi ağı dediğimiz bir bütün içinde doğrulamalarımızı yapmaktır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Bir felsefî yöntem olarak “dil ve mantık analizlerini öngören” analitik felsefe baştan ampirist/pozitivist bir varsayıma dayanmamakla birlikte tarihsel olarak böyle bir gelişim göstermiştir.
FENOMENOLOJİ
· Fenomenoloji, deneyimde dolaysız olarak verilmiş olanı, yani fenomeni içebakışsal yöntemlerle analiz edip, betimleyen felsefe anlayışı ya da yaklaşımı olarak tarif edilir. “Görünüşlerin bilimi” olarak tanınan bu akım, göründüğü şekliyle dünyayı anlamanın felsefî faaliyetin çok önemli bir parçası olduğunu, zira yaşamda değer taşıyan birçok şeyin görünüşlere dayandığını, fakat görünüşler kendilerini gözlemleyen bir özneye bağlı oldukları için, felsefenin ilk ve esas konusunun görünüşler olmayıp bilincin kendisi olduğunu savunmuştur.
· Fenomenoloji akımına göre felsefenin temel amacı bilincin yönelmişliği ve içeriğini araştırmaktır. Fenomenoloji akımının başlangıcı Franz Brentano (1838-1917), Carl Stumpf (1848-1936) gibi yazarların çalışmalarına dek götürülebilir ancak gerçek gelişimini Moritz Geiger (1880-1937), Alexander Pfander (1870-1941), Max Scheler (1847-1928) ile birlikte 1913’te Fenomenolojik Araştırmalar başlığı altında fenomenolojik ilkeleri formüle eden Edmund Husserl’le (1859-1938) sağlamıştır. Akımın öğretileri Moore’un Yeni Realizmi ve izleyicileri ile Heidegger, Sartre ve Merleau-Ponty’nin varoluşçu görüşleri üzerinde etkili olmuştur.
· Fenomenoloji, yaygın olarak kullanılan deyişle, öz'lerin araştırılması konusudur. Çünkü fenomenolojistlere göre bütün sorunlar sonunda özlerin betimlenmesi sorununa geri götürülebilir. Ancak, fenomonoloji, öz’lerin bilimi değil, öz’ü görüleyen Bilinç’in bilimidir.
· Fenomenoloji, en somut algılardan en soyut matematik formüllere kadar bilinç tarafından kurulan tüm unsurları sistematik olarak incelemeyi hedefler. Fenomonoloji bu noktada özgün yöntemsel kategoriler geliştirir. Bunlardan ilki “askıya alma” ikincisi ise, “fenomenolojik indirgeme“dir.
· Franz Brentano (1838-1917) sözcüğün tam anlamında bir fenomenolojist olmasa da, öğrencisi Husserl üzerinde yarattığı etkiyle akımın manevi babası kabul edilir. Onun önemi, çağdaş felsefede bakışı bilinç yaşantılarına yöneltmesidir. Brentano, algının ya da bilincin özü'nün ayrıntılı bir şekilde betimlenmesi ve listelenmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
· Edmund Husserl (1858-1938): Fenomenolojinin kurucusu Edmund Husserl 20. yüzyılda doğa bilimlerinin bilimsel aklının, moral ve kültürel değer alanlarını egemenliği altına almaya yönelik yayılmacı eğilimlerine karşı çıkarak, kültürün tüm alanlarını kuşatacak yeni bir felsefe anlayışını inşa etmeye çalışmıştır.
· Descartes'tan farklı olarak deneyimin çok daha sağlam bir tasvirinin üç terimli ego cogito cogitatum’da ortaya çıktığını söyler. Buna göre Husserl’in "bir şeyi düşünüyorum" cümlesi düşünme, düşünülen şey ve bu arada deneyimin fenomenlerini vücuda getiren yönelimsellik faktörünü ifade eder.
· Husserl’in fenomenolojisinde beşeri deneyimle ilgili en temel ve aşikâr olgu, bilincin kendisinden ziyade, onun her zaman bir şeyin bilinci olması olgusudur. Husserl’e göre bilincin bir şeye yönelmişliği, kendisine yönelinen bir şeyi ya da nesneyi anlatır. Buna göre bilincin yönelmişliği en temel varlık kategorisidir.
· Gerçekliği keşfedip ortaya çıkarma sürecinde, şeylerdeki gerçekliğe bakmak yerine, bilincin verilerini ve faaliyetini betimlemek gerekir. Husserl, bu betimleme faaliyetine epokheya da paranteze almaadı verir. Paranteze alma, zihnin bütün önyargı ve kabullerini askıya alma işlemidir.
· Husserl’e göre şeylerin özlerini tecrübe eden deneyim türü "öze ilişkin sezgi"dir ve bu sezgi aracılığıyla kesin ve kuşku duyulamaz önermelere, sonuçlara ulaşılır.
· Husserl, yaşama dünyasını ön plan çıkararak, felsefeciyi doğa bilimlerinin geliştirip yaydığı bakış açısından kurtarmaya girişir. Eğer yaşama dünyası analiz edilebilirse insanlar dünyanın deneyimledikleri gibi olduğunu görebileceklerdir.
· Max Scheler (1874-1919): Husserl’in fenomenolojik metodunun ilk uygulayıcısıdır. Scheler’in “kişi olarak insan” anlayışı Aydınlanma ve Kant’ın tek yanlı olarak yalnızca akla dayanan insan anlayışının karşısında yer alır. Zira düşüncesinde insanı insan yapan ilke pek çok filozofun aksine akıl değil; Tin(Geist)dir. Zira insan, sadece akılsal yanıyla değil aynı zamanda kutsal ve manevi dünyasıyla değerli bir varlık olur.
· Scheler insanın özünü oluşturan Tin’in zekâ ve seçme yeteneğinden daha üstün olduğunu savunarak, onun ilahi varlıkla aynı mahiyet atmosferine iştirak ettiğini ve bütün varlığın onda birleştiğini belirtir. İnsan, Tin sayesinde bütün varlık âleminin üstüne yükselir ve kişi” olmayı başarır.
· Scheler düşüncesinde Tin zorunlu olarak “kişisel” olmalıdır zira kişisel olmayan bir Tin fikri çelişki arz eder. Scheler ahlâksal kişi olmanın en önemli koşullarından birisinin “sorumluluk” olduğunu iddia ederek, sorumluluğun bulunmadığı yerde kişiliğin ortadan kalkacağını vurgular.
· Scheler her insanın salt kişi olduğu ölçüde, bireysel olan ve bundan dolayı başkalarından ayrı ve “bir defalık” olan bir varlık olduğunu; bu bir defalık bireysel varlığın yanı sıra, insanın ereğinin de bireysel vebir defalık olan bir değer olduğunu savunur. Bu husus Scheler’de kişisel değer özünün biricikliği anlamına gelir.
· Scheler’e göre değerler alanı alt basamakta duyusal olarak keyif veren değerlerden; bir üst basmakta yaşamsal değerlerden; daha sonra bilgi, hakikat, hukuk gibi tinsel değerlerden ve nihayet en üst katta dini ve kutsal değerlerden oluşur.
· Scheler’e göre ahlâkî bir varlık olarak insan, ancak Tanrı idesinin ışığı altında kavranabilir ve fenomenolojik olarak sezilebilir. Başka bir ifadeyle insan, Tanrı’nın yöneldiği bedensel varlık ve Tanrısal alanın parladığı noktadır. Ancak bunu başaran genel olarak insan türü değil, fakat değerler alanına girme yeteneğine sahip olan bireysel kişidir.
· Scheler “İnsan olmak güçtür… Hayvanları tanırsanız, bunu anlarsınız” der.
· Martin Heidegger (1889-1976): Husserl bireysel, saf bilincin varlığı da dâhil olmak üzeretek tek varlıkları fenomenolojinin konusu yaparken, Heidegger varlığın kendisini ele almıştır. Heidegger fenomenolojiyi bir konudan ziyade bir yöntem olarakkullanarak Batı düşüncesinin unuttuğu varlık sorusunu hermenuetikle yeniden gözden geçirmeyi hedeflemiştir.
· Heidegger, varlık sorusunu soran, varlığı anlamaya çalışan insan varlığına "orada-olma", "oradaki varlık" anlamına gelecek şekilde Dasein adını verir. Zira insan için oradaki varlık olmak özsel bir şeydir ve insanın özü de onun varoluşundadır. Heidegger düşüncesinde Dasein, varlık çözümlemesinin temelini teşkil edecek bir kavrayışı temsil eder.
· Heidegger varlığın anahtarı olarak, söz konusu özelliklerle ortaya çıkan Dasein’ın üç temel ontolojik özelliğe sahip olduğunu söyler. Bunlardan birincisi "varoluş" tur. Heidegger doğanın elde mevcut bir şey olarak açığa çıkmasına “el altında-olmaklık" der. Dasein’ın dünya ile alakadar olması,yani şeylerle ilgilenmesi, onun varoluşunun çeşitli yapmalarla açığa çıktığını ifşa eder. İnsanın bir diğer özelliği de anlamadır. Anlamak, imkânları hesaba katmakla ve onu hayatımızda bir farklılık yaratacak yeni ufuklar olarak görmekle ilgili bir şeydir.
· Heidegger’e göre kişinin bu alana sığınmadan, kendi imkânlarını dikkate alarak, kendi otantik seçimlerini yapmak suretiyle kendisini yeniden yaratması ve bu arada ölümü aklından hiç çıkarmayarak yaşaması sahici bir yaşaması işaret eder.
· Heidegger insanın ölümlü olduğunu fark etmesinin, er ya da geç öleceğini öğrenmesinin büyük bir önem taşıdığını ileri sürer. Bu husus kişinin sahici yaşam tarzına doğru atılmış ilk adımdır.
· Heidegger insanın “Varlığın ne olduğunu” anlamaya geçme durumuna Batı metafiziğinin "destrüksiyon"unu adını verir. Dekonstrüksiyon varlığın unutulmasına sebep olan Batı metafiziğinin yeniden gözden geçirilmesidir. Metafizik ya da "varolanın varolan olarak ne olduğunu göstermeye çalışan bu düşünsel etkinlik" Batı düşüncesinde zaman içerisinde değişmenin ardında değişmeyen bir temel arayışı haline gelmiştir.
· Varlık başka herhangi bir şeye müracaat etmeksizin, kendisini kendisinden farklı olarak açığa çıkaran ve böylece de özü itibariyle olmadığı bir şey içinde kendisini gizleyen bir yapıdadır. Heidegger bu duruma Varlığın "yokluğu" der. Varlığın epoke’si diye adlandırılan bu durum düşünceyle keşfedilir. Zira düşünce, varlığın sesine kulak vermek onun koruyuculuğunu üstlenmektir.
· Heidegger Varlık ve Zaman adlı eserinde Dasein’ın zamansallığını ön plana çıkartarak, bu özelliği varoluş, fırlatılmıştık ve düşmüşlükten oluşan üçlü bir ontolojik yapıda temellendirir. Tüm bu özellikler varoluşunun belirsizliğini, insan durumunun anlaşılmazlığını ve hayatın saçmalığını görerek yaşadığı derin umutsuzluk ve dolayısıyla iç sıkıntısı halini ifşa eder.
VAROLUŞÇULUK
Ø Varoluşçuluk bir sistem ya da okuldan çok 1940 ile 1950 yılları arasında Kıta Avrupası'nda gelişen, belirli bir takım ortak kabulleri ve özellikleri, ortak bir soyağacı ve ortak yaklaşımları olan bir felsefe türü olarak kabul edilir. Başka bir ifadeyle varoluşçuluk nesneye değil özneye ilişkin bir felsefeyi temsil eder. Bu çerçevede onlar insanı sadece düşünen bir varlık değil, aynı zamanda eyleyen ve duygu sahibi bir varlık olarak görürler.
Ø Varoluşçulukta, insan kendisini gerçekleştirinceye kadar bir hiçtir. Bu noktada insanın görevi kendi varoluşunu özgürce gerçekleştirme yoluna koyulmaktır. Bunun için mantıksal ve epistemolojik sorunlardan ziyade özgürlük, irade, karar, sorumluluk gibi insanın en temel, en merkezi sorunlarına felsefî açıdan bakmak gereklidir.
Ø Kierkegaard ve Nietzsche tarafından temsil edilen etik gelenek ile Husserl’ci fenomenoloji varoluşçuluğun temel kaynaklardır. Bu kaynakların bir sentez şeklinde bir araya gelişi varoluşçu felsefenin özünü temsil eder. Varoluşçuluk 20. yüzyılda Karl Jaspers, Jean-Paul Sartre, Albert Camus ve Maurice Merleau-Ponty, Gabriel Marcel tarafından temsil edilmiştir.
Ø Karl Jaspers (1883-1969): Jaspers felsefesinin önemi modern dönemde insanın varoluşunu yeniden gündeme etkin bir biçimde getirmesinde yatar. Ona göre metafiziğin Hegel’le çökmesinin ardından insan varlığı tehlikeye girmiş; düşünce pozitivizm ile idealizm arasında sıkışmış kalmıştır. İnsanın bilim ve dinin otoriteleri altında ezilmesi onu makineleşmeye ve kişiliksizleştirmeye yöneltmiştir.
Ø Jaspers, insan varoluşunu Existenz olarak adlandırarak, existenz’in ayırıcı özelliğinin, yaniinsanın saygınlığı ve değerinin ahlaklılığında yattığını ileri sürer. Jaspers’a göre insanın ahlaksal eylemde bulunma imkânı, existenz’i gerçekleştirebileceğini gösterir.
Ø Jaspers’a göre; bilim, özne-nesne düalizmine dayanması, bilimin varlıktaki boşluğu dolduramayışı, kesinlik ekseninde ısrar ederek öznelliği bir kenara atması özellikleri sebebiyle, varlığın yüzeyinde kalır ve insanı varoluşsal kaygılarıyla ele alamaz ve inceleyemez. Dahası bilimsel kavramlarla oluşturulan tutarlı bir dünya resmi de mümkün görünmez. Tüm bu kusurlarıyla bilim bir nihilizme yol alır. Oysa insan varoluşunu ancak özgür ve koşulsuz kararla gerçekleştirebilir. Bu durum insanın üç temel özelliğinin; (1) Özgürlük, (2) İletişim ve (3) Sınır durumlarının bilinmesi gerektirir.
Ø Jaspers insanı belirleyen en temel özelliğin özgürlük olduğunu belirterek, seçim ve yönelişlerin bireyin kimliğini oluşturduğunu söyler.
Ø Jaspers tarihsel bir perspektifte ve ardışık olaylar içerisinde anlam kazanan insan hayatının tercihlerle oluştuğunu iddia ederek, özgürlüğün mutlak olmayıp her daim şartlara bağlı olduğuna vurgu yapar.
Ø Existenz olmaya giden yolun sevgiden geçtiğini ileri süren Jaspers, ölüm, acı çekme ve suç gibi sınır durumlarının insan hayatında mevcut olduğunu ve bu durumların bireyin varoluşunu belirlemede etkin olduğunu savunur.
Ø Jean-Paul Sartre (1905-1980): Varoluşçuluğa 20. yüzyılda ün ve popülarite kazandıran filozof Sartre’dır. Sartre, Marksizmin diyalektiğini yeni baştan şekillendirerek ve Freud'un kişileri anlama tarzını yeniden gözden geçirerek düşüncelerini oluşturmaya çalışmıştır. Felsefesinin ilk döneminde Husserl'in fenomenolojisinden etkilense de ikinci dönemde Heidegger’in yöntemini benimsemiş ve praksise dayalı bir felsefe sistemi ortaya koymuştur. Ona göre varoluşçuluk uyumlu bir ateizmin tüm sonuçlarını ortaya koyma girişiminden başka birşey değildir.
Ø Sartre, Kartezyen düşüncenin yönteminin hatalı ve sorunlarla dolu olduğunu iddia ederek, zamansallığı gündeme getiren Hegelci diyalektik ile fenomenolojik yöntemi birleştirerek yeni bir yöntem oluşturmak ister. Bu yeni yöntem, a) araştırılan konunun fenomenolojik tasvirini, b) araştırılan konu ya da nesnenin imkânlarıyla ilgili koşullara doğru geri giden bir yönelimi ve nihayet c) failin içerisinde bulunduğu durumları içeren üç evreye sahiptir.
Ø Sartre’a göre Dünya düzensizidir, pistir ve karşı duran bir şeydir. Dünyada iyi gitmeyen bir şey vardır. Dünya insana göre uyumlu kurulmamış, tam tersine zalim, acımasız, düşmanca ve saçmadır. Birçok insan yapışkanlık içerisinde yaşar. Ancak bulantı bizi bu yapışkanlıktan kurtarır. Ancak bu yapışkanlıktan tiksinti bizi existence olmaya götürür.
Ø Sartre varlık hiçlik diyalektiğinde temel varlık kategorilerini kendinde-varlık, kendisi-için-varlık ve başkası-için-varlık olarak belirler.
Ø Sartre insanın önceden belirlenmiş bir özü olmadığını, onun dünyaya bir yüce varlık tarafından tasarlanıp belirlenmiş bir özle gelmeyip, kendi özünü, özgür ve anlamlı seçimleriyle sonradan meydana getirdiğini, kısacası var oluşun özden önce geldiğini ileri sürer.
Ø Ateizmi savunan Sartre’a göre Tanrı olmadığı için, önceden belirlenmiş bir insan doğası ya da özü de yoktur. İnsanlar önce varolurlar, kendilerini araştırıp soruşturduktan sonra da ne oldukları konusunda bir tasavvura sahip olurlar.
Ø İnsanın kendisini aldatmasının üç farklı yolundan bahseden filozof, ilkinin karar vermekten kaçınma olduğunu söyler. Sartre’a göre seçmemenin kendisi de bir seçim olduğundan, seçimsizlik kişinin özgürlük ve sorumluluktan kaçmasına imkân vermez. İkinci yol ise, "ciddiyet ruhu"nu taşıyamamasıdır. Eğer insan değerlerini kendisine mal etmezse, bu uğurda yaptığı seçimler ona yardım etmez. Üçüncüsü ise kötü niyettir. Sahici olmama anlamında kötü niyet, belirsizliği tercih etmek, seçimlerinin sorumluluğunu üzerine almamak ve dolayısıyla varoluşunu gerçekleştirememektir.
Ø Albert Camus (1913-1960): Camus’ye göre insanın ihtiyacıyla dünyanın anlaşılmaz sessizliğinin karşı karşıya gelişinden saçma doğar. Arzu eden zihin ile düş kırıklığına uğratan dünya arasındaki bu boşluk doldurulamaz ve bu çelişki giderilemez.
Ø Camus’nün saçma felsefesi duyguda ve saçmanın deneyimlenmesinde kök salar. Ona göre, saçmalığın derinden derine farkınavarıldığı dört ayrı insani durum vardır. Bunlardan ilki, hayatın mekanikliği ve tekdüzeliğinin getirdiği bıkkınlıkla insanın varoluşun değerini ve amacını sorgulamasıdır. Saçmayı insana hissettiren ikinci durum ise, geçip giden zamandır. Saçmaya yol açan üçüncü unsur, dünyanın yabancılığının hissedilmesidir.
Ø Camus'nün erdemleri örnekleyen, kendisinin salık verdiği hayatı yaşayan, onun saçma insanı ve hayatını karakterize eden kahramanı Sisyphos'tur. O, saçmayı kabul etmekle birlikte, ona meydan okuyarak yaşayan insan, Tanrısız insandır; o, Tanrısız olduğu için de yarınsız ve umutsuz insandır.
Ø Maurice Merleau-Ponty (1908-1961): Felsefesini bir bütün olarak ortaya koyan, temel görüşlerini özetleyen ve okurun kolayca zihinsel yakınlık kurabileceği bir eser bırakmadığı için anlaşılması zor bir filozof olarak kabul edilmiştir.
Ø Merleau-Ponty, deneyimlerin her zaman tikel ve ayrıcalıklı olduğunu vurgulayarak, bir algı fenomenolojisi oluşturmaya çalışmıştır. Merleau-Ponty, deneyimlerin her zaman tikel ve ayrıcalıklı olduğunu vurgulayarak, bir algı fenomenolojisi oluşturmaya çalışmıştır. modern düşünceye asıl rengini veren temel bileşen durumundaki Kartezyen anlayış karşısına, zihin felsefesinin temel kavram ve kategorilerinin yeniden düşünülmesini sağlayan alternatif yaklaşımlar ortaya koymuştur.
Ø Gabriel Marcel (1889-1973): Sartre’ın ateist varoluşçuluğunun tam karşısında konumlanır. Onun felsefesi, bilgi karşısında varlığın önceliğini vurgulayarak başlayan, hareket noktası olarak bedene bürünmeyi esas alan, soyutlamalar ve genellemelerle ifadesi mümkün olmayan özgün varoluş deneyimleri konu eden bir felsefedir.
Ø Marcel, soyutlama ve objektifleştirme eğiliminin, bilimsel ve problematik düşünceye özgü bir yaklaşım olduğunu ve soyutlama ruhunun insanoğlunu her geçen gün daha fazla etkileyerek, onları yaşamın anlamından ve somut gerçekliklerden uzaklaştırmak suretiyle, totaliter ideolojilerin gelişimine elverişli bir ortam yarattığını ileri sürer.
Ø Marcel, İnsanın, yalnızca fiziksel yönüyle değer kazandığı modern dünyada insan tecrübesinin "ontolojik ağırlığı" ve "aşkınlığın gerekliliği"nin kaybolmaya başlamasını "ontolojik anlam kaybı" olarak nitelendirir. O, varolanların işlevinin ön planda olduğu bir dünyada yaşamın umutsuzluğa ve yabancılaşmaya mahkûm olduğunu ileri sürerek, ortaya koyabilecek çözümlerin varoluşsal ve kişisel bir nitelikte olması gerektiğini söyler.
Ø Marcel, gerçekliğin bilimsel ve fonksiyonel düşünce bağlamında "niceliksel" ve "kontrol edilebilir" bir çerçeveye yerleştirilmeye çalışıldığı bir dünyada insanın objektif olarak anlaşılmaya çalışılmasının "ontolojik itibarının indirgenmesi" anlamına geleceğini haber verir.
Ø Marcel’e göre; Somut felsefeye düşen görev ise, Varlığın tüketilmesi ile kuraklaşan, umutsuzlaşan bir dünyada, insan varlığının sübjektif ve zamansal yönüyle sınırlı olmayan ebedi boyutuna dikkat çekerek, ona ontolojik itibar ve değerini iade etmektir.
HERMENEUTİK
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Anlama kavramına açıklık kazandırmaya çalışan bir düşünme ya da felsefî düşünme geleneği olarak Hermeneutik, hermeneuia'nın esas anlamı çerçevesinde bir başka "dünya"ya ait bir anlam bağlamını o an içinde yaşanılan dünyaya aktarma/çevirme etkinliğini temsil eder. Tarihsel olarak hermeneutiğin temel amacı kutsal kitapların anlaşılması ve yorumlanması olmuştur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] İlk kez Frederich Schleiermacher (1768-1834), Shlegel'in etkisiyle, hermeneutiği evrensel bir anlama ve açımlama öğretisi hâline getirmeyi denemiş ve onu tüm dogmatik ve vesileci yönlerinden çözmeye gayret etmiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Schleirmacher’le birlikte tarihselcilik'e giden yol açılmış ve hermenuetik tüm tarihsel bilimlerin temellerinde yatan zemin olmuştur. O, metafızik bir kavrayıştan hareketle, yaşamanın tekilleştiricibir ilgi ile anlaşılması gerektiğini savunarak, dil'in ve özellikle yazılı esere bağımlıkalan filolojik yorumlamanın ön plana çıkarılmasını vurgulamıştır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Wilhelm Dilthey (1833-1911) tin bilimlerini temellendirme girişimini "yaşama" kavramı ekseninde anlama olarak konumlandırmıştır. Ona göre bilgi elde etmede açıklama ve anlama olmak üzere iki yöntem bulunmaktadır. Açıklama nedensel yasalara dayanan tabiat bilimlerinin amacı iken, anlama insanın zihinsel/ruhsal yönüne ilişkin anlamlara nüfuz etmeye çalışır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Dilthey’e göre her sözcüğün belli bir dönem ya da çağ için yüklendikleri tinsel anlamların ortaya çıkarılması gerekir. Zira tarihsel dünyadaki bütün anlamlar, bütün değerler ve amaçlar, belirli bir zamanda ve belirli koşullarda yaşayan insan bireylerinin deneyiminde kaynağını bulur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Hermeneutik ile fenomenolojiyi bira araya getiren Heidegger, Dilthey'in "yaşama" kavramının yerine "varoluş"u getirir. İnsan varlığını genel olarak Varlıksorunu ve Zamansallık çerçevesinde yorumlamaya çalışan filozof, hermeneutiği insan varoluşunun bizzat kendisini anlama biçimi olarak kabul eder.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Anlamanın varoluşsal bir olay olduğuna ilişkin radikal bir ontolojik düşünce geliştiren Heidegger "olagelme hermeneutiği” ekseninde anlamanın insan varoluşunun temel hareketliliği olduğunu savunur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Hans-Georg Gadamer (1900-1990) hermeneutiği ontolojik bir zemine yerleştirerek pratik bir felsefe oluşturmaya girişmiştir. Doğruluk ve Yöntem'de Gadamer hermeneutiğin genel ve özel problemlerini betimlemeye ve ayrıca çağdaş felsefe akımları karşısındaki konumunu belirlemeye yönelerek, hermenutiğin felsefenin tam odağında yer aldığını; anlamanın da dünyadaki varoluşumuzun temel/ilksel bir tarzı olduğunu iddia etmiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Gadamer, Heidegger’in dikkat çektiği parçadan-bütüne ve bütünden parçaya dönen hermeneutik döngünün metinlerin anlaşılmasında etkin bir role sahip olduğunu savunarak, ön yargısız bir anlamanın olamayacağını ileri sürer.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Gadamer, Bir metnin anlaşılmasında içinde bulunulan geleneğin önemini vurgulayarak, anlamanın esasen bir “ufuklar kaynaşması” olduğunu, geçmiş ile geleceği ancak bir gelenek içerisinde kaynaştırabileceğimizi belirtir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Anlamayı özsel olarak, tarihsel bir şekilde etkilenmiş bir hadise olarak tanımlayan Gadamer, yalnızca sosyal bilimlerin değil, aynı zamanda insani anlama fenomeninin bizatihi kendisinin de bir kavrayışını ortaya koymuştur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Paul Ricoeur (1913-2005) tarafından hermenutiğin anlamı daha da genişletilmiştir. Bir okur ile tarihsel birmetin arasındaki mesafeyi anlamanın önünde bir engel olarak gören Gadamer’den farklı olarak Ricoeur metnin kendi başına bir gerçekliğe sahip olduğunu iddia eder. Ona göre metin bir kez yazılıp insanlara sunulduktan sonra yeni anlamlara açıktır. Bu anlamların metnin yazarının kastettiği şeylerle ve yazıldığı ortamın ve muhataplarının tarihsel bağlamlarıyla örtüşmesi de şart değildir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] Ricoeur, Dilthey’ın anlama ve açıklama arasında yaptığı ayrıma ve Gadamer’in tarihsel-ontolojik varsayımlarına karşı çıkar. Zira anlama ve açıklama, ona göre diyalektik olarak birbirini tamamlayan hususlardır. Ricoeur, Metnin anlamı ve delaletinin her zaman yeni yorumlara açık olduğunu savunmuştur.

ELEŞTİREL TEORİ/FRANKFURT OKULU
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] İlyiç Lenin (1874-1924) ve Jozef Stalin (1879-1973) Sovyetler’de “Sovyet Marksizmi”ni, Mao Zedung Çin'de “Maoizm”i, Maurice Merleau-Ponty, Györgi Lukâcs (1885-1971), Walter Benjamin (1892-1940), Ernst Bloch (1885-1977), Antonio Gramsci (1891-1937), Louis Althusser (1918-1990) gibi filozoflar Avrupa’da “Batı Marksizmi”ni ve nihayet Theodor Adorno (1903-1969), Max Horkheimer (1895-1973) Herbert Marcuse (1898-1979) ve Jürgen Habermas (1929- ) gibi filozoflar “Eleştirel Teori”yi yeni Marksist yorumlar olarak ortaya koymuştur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Gerçeklik hakkında yeni bir praksis kuramını önerenLukâcs, sanatı gerçekliğin değişim projesi olarak gören Benjamin, gerçeklik anlayışını özne ile nesnenin birlikteliğine yönelmiş dinamik ilişki olarak kuranBloch, insani varoluşun toplumsal-tarihsel süreçle özdeş olduğunu söyleyen Garmsci, Marksizmi teorik bir antihümanizm olarak inşa eden Althusser, felsefî yönden çok daha gelişmiş bir Marksizm versiyonu ortaya koymuşlardır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno, Faşizm ve Stalinizmin ortaya çıkış nedenlerini araştırmaya yoğunlaşır. Horkheimer, Marksizm’den uzaklaşıp Schopenhauer’in karamsarlığına kayar, Adorno, kavramsal özeleştirilere yönelir, Marcuse ise Marksist olmayan özgürleşme yolları araştırmaya koyulur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Karl Wittfogel (1896-1988), Friedrich Pollock (1894-1970), Leo Loventhall (1900-1993), Franz Neumann (1900-1954), Otto Kirchheimer (1905-1965), Walter Benjamin (1892-1940) ve Erich Fromm (1900-1980) da okula katkıda bulunmuştur, ancak aralarında kuramsal bir bağlayıcılık yoktur. Yakın tarihte ise Frankfurt Okulu’nun mirasını devam ettiren isim Jürgen Habermas olmuştur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Frankfurt Okulu, pozitivizm ve materyalizmden temizlenmiş yeni bir Marksist düşünce ekseninde kendi kendisini belirleyen bir toplum oluşturmayı hedef edinir. Geliştirmeye çalıştıkları okulun çıkış noktası modern bilim ve teknolojinin temsil ettiği araçsal akla muhalefettir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Frankfurt Okulu Modernitenin kitleler üzerindeki egemenliğinin kültür eliyle gerçekleştirdiğini ve kültürün bireylerin bilinçleri üzerinde yönlendirici etkiler yaptığını; insana yaraşan bir toplumda yaşadığı yanılsamasını yaratarak ve kitleleri uyuşturarak, varoluşun kötü belirleniminin sürüp gitmesine hizmet ettiğini beyan eder.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Frankfurtlu entelektüellere göre Aydınlanma’yı aşmanın yolu akla ve teknolojiye karşı çıkarak daha ilkel evrelere geri dönmek değildir. Bunalımı aşmanın tek yolu, onun görünüşteki karşıtını, bağımsız düşünceyi zincirlerinden kurtarmaktır. Bu çerçevede eleştirel düşünceye düşen görev, nesneyi öznenin yerine geçirmek değil; tüm hiyerarşilerin ilga edilmesidir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Frankfurt Okulu’nun felsefeye yaptığı en büyük katkı, pozitivizmin sorgulanması, sosyal bilimlerdeki temsiliyet yöntem ve anlayışının eleştirilmesi ve modern toplumun bir özeleştiri ihtiyacını keşfetmesi olabilir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Max Horkheimer (1895-1973), Theodor W. Adorno ve Herbert Marcuse gibi kuramcı aydınlar topluluğunun geliştirmiş olduğu bağımsız düşünce akımı öncelikle Aydınlanmanın totaliterlik iddialarına karşı çıkar. Aydınlanmanın ilerleme ve akılcılık gibi dayanaklarının hiç de sağlam olmadığını, Modern dünyanın baskıcı ve zorba bir dünya olduğunu söyleyen okul, modernitenin evreni anlama ve açıklama çabasını da gerçekçi bulmaz. Onlara göre içinde yaşadığımız dünyanın büyüsünün bozulmasının ve efsanelerden kurtarılmasının bedeli, yeni efsanelerin yaratılmasıdır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Max Horkheimer, Theodor W. Adorno ve Herbert Marcuse gibi kuramcı aydınlar’a göre Aydınlanma sahte bir ilerleme iddiasıyla yeni bir kölelik düzeni yaratmış, akıl statükonun devamını sağlayan bir araç haline gelmiş ve özünde taşıdığı değer de yok olmuştur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Horkheimer, kültür endüstrisinin tek tek bireyleri kuşatan sisteminin yalnızca bireysel enerjinin değil, toplumsal enerjinin açığaçıkmasına izin verdiğini ve böylece birey olmanın özgünlüğünün toplumsal alan içinde eridiğini buna bağlı olarak da bireyselliklerin özgün boyutlarının da törpülenmiş olduğunu ifade eder.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Horkheimer’a göre bilinç alanının egemenlerce düzenlenmesi insanı yabancılaşmış, şeyleşmiş bir insan grubunun parçası haline getirmiş, bunun neticesinde kendisinden uzaklaştırılan insan, us dışı bir toplumun üyesi yapılmaya zorlanmıştır. Liberal demokratik rejimler totaliter rejimlere, onlar da faşizmlere yol açmıştır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Horkheimer Akıl Tutulması adlı eserinde, bir zamanlar sanatın ve felsefenin amacının varlıkların ve hayatın anlamını açıklamak, dilsiz olan her şeyin sesi olmak, doğaya acılarını anlatması için bir dilvermek olduğunu söyler. Oysa modern dünyanın insanının dili koparılmış ve doğa mutlak sömürünün nesnesi haline gelmiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Jürgen Habermas (1929- ), öncelikle sivil toplumun ticarileşip feodalleşmesi, siyasi olmayan yapıların bürokratikleşmesi ve medyanın propaganda rolü gibi konularla ilgilenmiştir. İncelemeleri onu tüketime koşullanmış toplumları, rekabete dayalı siyaset sistemlerini ve devlet ile toplum arasındaki kopuklukları eleştirmeye yöneltmiştir. Habermas, insanların gittikçe genişleyen kamusal alanlar içine alınarak baskılandığını ancak çoğulcu demokrasiye yönelik umudunun kaybolmadığını beyan eder.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] Marksizmi de eleştiren Habermes, yarı-aşkın yaklaşımların da dışlanmadan kuramlara yansıması gerektiğini, böylece farklı bilgi türlerinin birbirlerinden daha net ayrılabileceğini ve hiçbir bilgi türünün diğerine indirgenmeden gelişebileceğini düşünür.

YAPISALCILIK ve POSTYAPISALCILIK
o Bir entelektüel modernizm olarak özneye ilgisiz kalan, metafiziğe düşman olan, kurucu ilke olarak süreksizliğe vurgu yapan yapısalcılık 1900’lü yıllarda İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure (1857-1913) tarafından kurulmuştur.
o Ferdinand de Saussure (1857-1913), "göstergebilim" olarak sunulan yapısalcılığın kültürel nesnelerin içsel yapısını ve söz konusu ürünleri mümkün kılan temel yapıları araştırdığını beyan eder.
o Saussure’a göre her linguistik göstergenin iki ayrı yönü vardır; birinci yönü, maddi bir temele dayanmakta olup, bir kavrama tekabül eder; oysa onun ikinci yönü düşünceye dayalı bir şey olup, bir kavrama karşılık gelir. Saussure, bu iki unsurdan fiziki ses ya da ses imgesine gösteren, ilintili kavrama ise gösterilen adını verir.
o Saussure dilin nesnelerinkarmaşık dünyasını idrak etmemizi sağlayan bir göstergeler ağı olduğunu söyler. Buna göre dünyanın yapısıyla dilin yapısı arasında bir koşutluğun, yapısal bir uygunluk ilişkisinin bulunduğu kabul eden filozof, "göstergelerin keyfiliği" tezi ile dünyanın kişiden kişiye veya toplumdan topluma değişmeyen tek ve nesnel bir olma tarzının olamayacağını ifade etmiştir.
o Roland Barthes (1915-1980) yapısalcı gelenek içerisinde Saussure, Levi-Strauss ve Lacan’dan etkilenen Barthes, bir bütün olarak göstergebilime sahip çıkıp, aynı yöntemleri çok çeşitli kültürel fenomenlere özellikle mit ve efsane kavramına uygulamıştır.
o Efsaneleri güçlü toplumsal sınıfların iktidarlarını devam ettirmeye yarayan ideolojik aygıtlar olarak gören Barthes, ikinci döneminde dilin bizi belli şekillerde düşünmeye zorladığını; belirli birtakım düşünme imkânlarını korurken, bazen düşünme biçimlerini tamamen dışta bıraktığını, hatta yasakladığını belirtir.
o Edebiyatı bilimden çok daha temel bir araştırma alanı kabul eden Barthes, bilimsel söylemin diğer söylemler karşısında bir üstünlük taslamasının hiçbir meşruiyeti olmadığını söyler.
o Barthes, kariyerinin ikinci döneminde çağdaş efsaneleri yıkmaya yönelir. Yıktığı ilk efsane "bilim efsanesi", ikincisi ise "yazar efsanesi"dir.
o Jacques Derrida (1930-2008). Post-yapısalcılığın gelişiminde çok önemli bir yer işgal eden bir diğer filozoftur. Onun geliştirdiği "differance" kavramı esasen Batı metafiziğinin temelini oluşturan mevcudiyet düşüncesine, mevcudiyeti temel klasik dil ve varlık anlayışına ve bu arada aklın gerçekliği temsil etmeye muktedir olduğunu dile getiren modern temsil anlayışına karşı çıkışı temsil eder.
o Derrida mevcudiyet metafiziğinin varlık ve bilgi noktasında gözettiği dolayımsızlığa ve buna bağlı olarak da yazı karşısında konuşmaya nasıl öncelik verdiğine işaret edebilmek için söz-merkezcilik veya akıl-merkezcilik anlamında logosantrizmi gündeme getirir.
o Derrida logosantrizmin hatalı ön kabullerini eleştirmek amacıyla "dekonstrüksiyon" ya da "yapıbozum" adıyla yeni bir yöntem ya da felsefe anlayışı ortaya koymuştur. Bu yöntem felsefî metinlerde anlamın, özellikle dışlanan boyutlarını, bastırılan unsurlarını ve metinde geçen argümanlarla tezlerin kendi kendilerine karşı dönebileceklerini gözler önüne sermeye çalışan bir okuma ve anlamlandırma çabasını temsil eder.
o Michel Foucault (1924-1984). 20. yüzyılın hemen hemen tüm akımlarından azımsanamayacak ölçüde etkiler taşıyan Foucault felsefesi, Gaston Bachelard, Georges Canguilhem, Nietzsche ve Heidegger gibi filozofların düşünceleri üzerinde gelişir.
o Felsefesini tamamen özgürlük üzerinde yoğunlaştıran Post-yapısalcı düşünce geleneğinin önemli filozofu Foucault birey ve toplumu psikolojik kafesler içerisine alan tüm yapı ve sınırlamaların tarihsel olarak nasıl inşa edilmiş olduklarını araştırır. O, bunların dışında yüzyıllar boyunca hiç sorgulanmamış olan, sorgulanmadıkları için de doğallaşıp insanlara ikinci bir doğa olarak sunulan ya da normal diye nitelenen düşünce ve anlayışları da sorgulamıştır.
POSTMODERNİZM
§ Postmodernizm her şeyden önce modernliğin akılcılığına ve onun insanlığın tüm problemlerini çözebilecek mutlak otorite olmasına; modern öznede temellenen evrensel etik düşüncesine şiddetle karşı çıkar. Bunun yanı sıra politik veya sosyal nitelikli, küresel, her şeyi kucaklayıcı bütün dünya görüşlerini söz merkezci, aşkın ve bütünselleştirici büyük anlatılar oldukları gerekçesiyle reddeder.
§ Postmodernistlere göre tek, değişmez ve evrensel bir akıl yerine, çeşitli akılların varoluşundan söz etmek ve bilginin göreliliğini ve bağlama bağımlılığını vurgulayıp, akıl, hakikat ya da bütünlük yerine, Wittgensteincı dil oyunlarından bahsetmek gerekir.
§ Postmodern düşüncede teori, belli bir mesafeyi korumak anlamında hiçbir şekilde masum değildir; hakikat ise tarafsızlık ve nesnellik bağlamında naif bir şey olmanın çok uzağındadır.
§ Postmodernizm şu üç şeyden ötürü çıkmıştır. 1) Aydınlanma’dan hemen hemen tüm alanlarda kopuş. 2) Avrupa'nın 20. yüzyıldaki acılarla dolu politik tarihi. 3) Marksist öğretinin tamamlanmış evrimidir.
§ Jean-Frarçois Lyotard (1924-1998) göre postmodernizm bütün insani faaliyetleri ve değerleri bir şekilde kuşatan büyük anlatılara karşı inançsızlığı, totaliteryanizmin her şekline dönük bir ret projesini temsil eder. Bu proje bir taraftan yeni zamanların ruhunu tasvir etme çabası verdiği için betimleyici fakat diğer taraftan modernist yaklaşımın totaliter yönlerini aşmanın bir yolunu kabul ettirmeye çalıştığı için normatif veya buyurucudur.
§ Lyotard’a göre bilgi esas itibariyle farklı bilgi türlerinden meydana gelir ve dolayısıyla diğerlerinin kendisine indirgenebileceği tek bir bilgi türünün varlığından söz etmek mümkün değildir. O halde farklı bilgi türlerinin ya da farklı dil oyunlarının olması bir "sistemler teorisi"ni gerektirir.
§ Jean Baudrillard (1929-2007) Düşüncelerini tüketim toplumu ve onun biçimleri üzerinde yoğunlaştıran filozof, yeni iletişim, enformasyon ve medya teknolojilerinin etkileriyle toplumun modernlikten radikal bir kopuş yaşadığını, yeni ortaya çıkan postmodern toplumun simülasyona dayanan yeni bir söylemi gerekli kıldığını ileri sürer.
§ Baudrillard felsefesinde simülasyon kavramı günümüz postmodern dünyasının gerçek bir toplumdan ziyade semboller ve imajlarla oluşturulmuş olduğunu, böylelikle gerçek ve somut olanın yerini sanalın aldığı bir durumu tasvir etmek için kullanılmıştır.
§ Baudrillard gerçek ile hayal arasındaki ayrımın ortadan kalktığını ifade etmek için bu kez hiper gerçeklik kavramını kullanır. Hiper gerçeklik modern dünyada bireylerin "gerçek olanın ıssız çölünden" kaçıp sığındıkları özellikle eğlence, iletişim ve enformasyon teknolojilerinin yarattığı simülasyon dünyalarıdır.
ÖZET HATIRLATMALAR
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Gerçekliğe nüfuz etmenin yegâney olunun metafizikten geçtiğini ileri süren Bergson, zamanının hemen hemen bütün felsefî görüşleriyle hesaplaşma içerisine girmiş ve sezgi metodu ile eleştirerek kendi sistemini kurmuştur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Whitehead’in süreç felsefesi, sadece rasyonalizmin değil aynı zamanda emprisizmin meşru taleplerini karşılayan, deneyim ve aklın iddialarını uzlaştırmaya çalışan bir girişimi temsil etmiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Pragmatizmin en etkin sözcülerinden biri olan William James ise, rasyonalizm ve amprisizm eğilimlerini “radikal deneyimcilik” felsefesinde birleştirmiş; doğal olgularla uğraşırken rasyonalist; ahlak ve teoloji konusunda ise deneyimci bir tavır takınmıştır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] John Dewey pragmatizmi sosyal meselelere uygulamıştır. Araçsalcılık adı altında geliştirdiği felsefe bir yandan geleneksel felsefeye yönelik bir saldırıyı, diğer yandan da felsefenin farklı bir temel üzerine yeni baştan inşasını içermiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Pragmatizmin diğer bir temsilcisi Mead ise, ortaya koyduğu sosyal felsefede insanın, dünyayı anlamak için nesnelerle doğrudan temas kurması ve onları yönlendirmesi gerektiğini savunmuştur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Analitik felsefenin doğuşunda önemli bir yere sahip olan Moore, doğruluğu sınanamayan iddialarda bulunan metafiziğe karşı çıkmış; öncelikle realizmi savunarak sağduyuya dönüşün temsilciliğini yapmıştır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Gottlob Frege ise, analitik felsefenin en önemli aracını meydana getiren modern matematiksel mantığıön plana çıkartarak, analitik felsefenin seyrini belirlemiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Russell da, geleneksel metafiziği besleyen klasik mantığın yerine yeni bir mantıksal öğreti ve söz konusu yeni mantık temeli üzerinde alternatif bir metafizik geliştirmek istemiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Analitik felsefenin zirvesini temsil eden Ludwig Wittgenstein, iki döneme ayrılan felsefesinin ilk döneminde mantıksal çözümleme, ikincisinde ise dil-çözümsel felsefe anlayışlarını ortaya koymuştur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Mantıkçı Pozitivizm ya da Viyana Çevresi filozofları Metafizik karşıtı bir “bilim adamı/felsefeci” grubunun fikirlerden oluşan bu akım, dış dünya hakkında sadece bilimsel yöntem aracılığıyla bilgi edinilebileceğini savunur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Mantıkçı pozitivizmin katı ampirist tutumu, özellikle doğrulanabilirlik ilkesi ile bilimin birliği tezi, Popper ve Quine tarafından şiddetle eleştirilmiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Kıta Avrupası Felsefesinde; fenomenoloji, varoluşçuluk, hermeneutik, Frankfurt Okulu, post-yapısalcılık, post-modernizm ve feminizm gibi akım ve felsefe anlayışları bulunur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Kıta Avrupası Felsefesi insanamerkezi bir rol veren, her şeyi beşeri özneye akılcı bir biçimde indirgeyen bir hümanizm eleştirisiyle karakterize olunur. Yine Kıta Avrupası Felsefesi, gerek varlığı, gerekse insanı birtakım ikili karşıtlıklar ekseninde ele alan modern düşünceye yönelik bir eleştiriyle belirginleşir. Ayrıca bu felsefede, pozitivizme ve modern düşüncenin karakteristik bir özelliği olan ilerlemeci tarih anlayışına eleştiriler yöneltilir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Fenomenoloji, deneyimde dolaysız olarak verilmiş olanı, yani fenomeni içebakışsal yöntemlerle analiz edip betimleyen bir felsefe anlayıştır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Fenomenolojinin kurucusu Edmund Husserl, 20. yüzyılda doğa bilimlerinin bilimsel aklının, moral ve kültürel değer alanlarını egemenliği altına almaya yönelik yayılmacı eğilimlerine karşı çıkarak, kültürün tüm alanlarını kuşatacak yeni bir felsefe anlayışını inşa etmeye çalışmıştır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Max Scheler ise, Husserl’in fenomenolojik metodunu ahlaka, yani değerler alanına uygulamıştır. Scheler İnsanı insan yapan ilkeyi Tin(Geist) olarak görmüştür.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Heidegger, fenomenolojik yöntemi varlık problemine uygulayarak “varlığın anlamını” araştırmıştır. Batı düşüncesinin unuttuğu varlık sorusunu yeniden gözden geçirmeyi hedeflemiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Jaspers İnsanın bilim ve dinin otoriteleri altında ezilmesinin, kişiliksizleştirmeye yönelttiğini belirterek, insan varoluşunun yeni bir yaklaşımla ele alınması gerektiğini ileri sürmüştür.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Sartre varoluşçuluğu, uyumlu bir ateizmin sonuçlarını ortaya koyma girişimi olarak kabul etmiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Albert Camus, çağının önemli ve insanı bunaltan sorunlarını konulu romanlarıyla dramatize ederek saçma ve başkaldırı felsefesini ortaya koymuştur. Camus felsefesi ateizm, insan ruhunun ölümlülüğü ve dünyanın insanın özlemleri karşısındaki kayıtsızlığını ele alan bir değer sistemini temsil etmiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Merleau-Ponty, felsefesini zihnin doğası ve bilinçle doğa arasındaki ilişkiler üzerinden oluşturmuştur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Gabriel Marcel, bilgi karşısında varlığın önceliğini vurgulayan, hareket noktası olarak bedene bürünmeyi esas alan, soyutlamalar ve genellemelerle ifadesi mümkün olmayan özgün varoluş felsefesi ortaya koymuştur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Hermeneutik, birbaşka "dünya"ya ait bir anlam bağlamını, o an içinde yaşanılan dünyaya aktarma/çevirme etkinliğini temsil etmiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Schleiermacher’ın tarihsel olarak teolojk zeminde ortaya çıkan hermenuetiği, tüm tarihsel bilimlerin temellerinde yatan zemin haline gelmiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Gadamer ise, hermeneutiği ontolojik bir zemine yerleştirerek pratik bir felsefe oluşturmaya girişmiştir.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Frankfurt Okulu düşünürleri, kurdukları Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nde sosyal bilimlerin her birini toplumsal eleştirilere tabi tutmuş, Aydınlanmanın ve rasyonalitenin eleştirisini ortaya koymuşlardır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Özneye ilgisiz kalan, metafiziğe de düşman olan, kurucu ilke olarak süreksizliğe vurgu yapan yapısalcılık; 1900’lü yıllarda İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure tarafından kurulmuştur.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Post-yapısalcılık Akımının önde gelen düşünürlerinden Roland Barthes ise kariyerinin birinci döneminde yapısalcı, ikinci döneminde ise bir post-yapısalcı olarak öne çıkar.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Post-yapısalcılığın gelişiminde çok önemli bir yeri olan Jacques Derrida da Batı metafiziğinin temelini oluşturan mevcudiyet düşüncesine, aklın gerçekliği temsil etmeye muktedir olduğunu dile getiren modern temsil anlayışına karşı çıkışı temsil eder. (Dekonstrüksiyon)
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Felsefesini tamamen özgürlük üzerinde yoğunlaştıran Foucault ise birey ve toplumu psikolojik kafesler içerisine alan tüm yapı ve sınırlamaların tarihsel olarak nasıl inşa edilmiş olduklarını araştırır.
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] Postmodernistlere göre tek, değişmez ve evrensel bir akıl yerine, çeşitli akılların varoluşundan söz etmek vebilginin göreliliğini ve bağlama bağımlılığını vurgulayıp, akıl, hakikat ya da bütünlük yerine, Wittgenstein’cı dil oyunlarından bahsetmek gerekir. Jean-François Lyotard ile Jean Baudrillard postmodern felsefede öne çıkan filozoflar olmuştur.
KRONOLOJİ
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] YENİÇAĞ FELSEFESİ
F. Bacon
Hobbes
Descartes
Malebranche
Spinoza
Leibniz
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] 18.yüzyılın Aydınlanması
John Locke
David Hume
Christian Wolff
Emmanuel Kant
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] 19.YY FELSEFESİ
Alman İdealizmi o Fichte o Schelling o Hegel
Materyalizm o Feuerbach o Marks o Engels
Pozitivizm o Saint-Simon o Auguste Comte
Yararcılık o Bentham o John Stuart Mill
İngiliz Evrimciliği o Spencer o C. Darwin
Yaşam Felsefesi o Schopenhauer o Nietzsche o Kierkegaard
[IMG]file:///D:/DOCUME~1/enes/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG] 20.YY FELSEFESİ
Yaşam Felsefesi o Bergson o Whitehead
Pragmatizm o Peirce o James o Dewey o Mead
Analitik Felsefe o Moore o Frege o Russell o Wittgenstein
Mantıkçı Pozitivizm o Ayer o Popper ve Quine
Fenomenoloji o Franz Brentano o Edmund Husserl o Max Scheler o Heidegger
Varoluşçuluk o Jaspers o Jean-Paul Sartre o Albert Camus o Merleau-Ponty o Gabriel Marcel
Hermeneutik o Schleiermacher o Gadamer o Wilhelm Dilthey o Ricoeur
Eleştirel Teori/Frankfurt Okulu o Max Horkheimer o Theodor Adorno o Jürgen Habermas
Yapısalcılık ve Postyapısalcılık o Saussure o Roland Barthes o Jacques Derrida o Foucault
Postmodernizm o François Lyotard o Jean Baudrillard
__________________

Büyükler fikirleri,Ortalar olayları,Küçükler kişileri tartışır.
Alıntı ile Cevapla

Konu Sahibi Abdulmelik 'in açmış olduğu son 5 Konu Aşağıda Listelenmiştir
Konu Forum Son Mesaj Yazan Cevaplar Okunma Son Mesaj Tarihi
DÜNYA KABE'NİN NERESİNDE Hacc-Umre-Kurban Abdulmelik 0 120 27 Nisan 2020 21:40
T.B.Teknolojileri-2 Vize Konuları Ozet(2017) Temel Bilgi Teknolojileri 2 Abdulmelik 3 1332 06 Ekim 2017 20:31
MBSTS denemesi (120 soru ve cevap anahtarı) Seviye Belirleme Sınavı-(MBSTS) Abdulmelik 2 7707 21 Ocak 2017 10:42
Dirâyet Tefsîrinin Esasları Tefsir Tarihi Ve Usulü Abdulmelik 3 1791 01 Aralık 2016 21:40

Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Konuyu değerlendir
Konuyu değerlendir:

Benzer Konular
Konu Başlıkları Konuyu Başlatan

Medineweb Forum Ana Kategori Başlıkları

Cevaplar Son Mesajlar
İSLAM FELSEFE TARİHİ DERSİ KONU ÖZETİ BU NOTLARI OKU 100 AL. koc117 SİVAS İlitam 0 03 Şubat 2020 17:21
SAKARYA İLİTAM 3. SINIF 2. DÖNEM FELSEFE TARİHİ(EROL 71) mehmet akif2 SAKARYA İlitam 0 26 Ekim 2016 11:24
Atauzem 2014 bahar donemı felsefe tarıhı cıkmıs soruları EyMeN&TaLhA Erzurum Atatürk İlitam 4 05 Şubat 2015 15:55
Sakarya ilitam İLKÇAĞ FELSEFE TARİHİ ÇIKMUŞ SORULAR-2 Medineweb SAKARYA İlitam 0 24 Aralık 2013 14:14
Felsefe 3-4-5. ünite özetleri Abdulmelik Felsefe Tarihi 2 20 Ekim 2013 12:43

Yeni Sayfa 1

www.medineweb.net Ana Sayfa

Tefekküre Davet Köşesi

Medineweb Sosyal Medya Guruplarımıza Katılın

facebookacebook   twitter Twitter   InstagramInstagram

Medineweb alemdarhost.com sunucularında barındırılmaktadır.


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286