M e d i n e w e b Forum Arşivinde Ara
Google ile Medineweb Forumunda Ara
Geri   Medineweb Forum/Huzur Adresi > ..::.MEDİNEWEB FORUM GENEL.::. > Edebiyat > Makale ve Köşe Yazıları
Üyemiz Ol Bugünkü Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Konu Kimliği: Konu Sahibi Hâdimul İslam,Açılış Tarihi:  14 Ağustos 2026 (10:46), Konuya Son Cevap : 14 Ağustos 2026 (22:22). Konuya 2 Mesaj yazıldı

Beğeni Aldı1Kez Beğenildi
Yeni Konu aç  Cevapla
 
Seçenekler Değerlendirme
Alt 14 Ağustos 2026, 10:46   Mesaj No: 1
Medineweb Baş Editörü
Durumu : Hâdimul İslam isimli Üye şuanda  online konumundadır
Medine No : 14593
Üyelik T. : 16 Kasım 2011
Arkadaşları : 15
Cinsiyet :
Konum : MEDİNEWEB
Mesaj : 13.856
Konular : 1568
Beğenildi : 13991
Beğendi : 10044
Takdirleri : 34775
Takdir Et :
Konu Bu Üyemize Aittir!
Standart Süleymancılar Ne İlk Ne de Son

Süleymancılar Ne İlk Ne de Son


Süleymancılar Ne İlk Ne de Son. Peki Ama Ne Yapmalı?

Devletin görevi, dini grupların ekonomik faaliyetlerini şeffaf biçimde yürütmelerini denetlemektir. İnanç içeriğini değil, faaliyetin hesap verebilirliğini.



Türkiye sosyolojisinin en dirençli meselelerinden biri dini cemaat ve tarikat yapılarının siyasetle kurduğu ilişkidir. Bu ilişki her krizde yeniden gündeme gelir, her seferinde aynı iki uçtan birine savrulur: Ya topyekûn bastırma ya da denetimsiz teslimiyet. Oysa mesele bu iki uçtan ibaret değil.

Modern Türkiye öncesinde toplumsal kategoriler inanç temelinde kuruluydu. Toplum Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Dürzi, Yezidi gibi cemaatler çerçevesinde örgütlenmişti. Ulus devletin inşasıyla birlikte din temelli gruplar etnik ya da toprak temelli aidiyetler içinde eritilmeye çalışıldı, bazen başarılı oldu, çoğu zaman ulusal kimliklerin yanında paralel üst kimlikler olarak yaşamaya devam etti. Süryaniler, Rumlar, Ermeniler ulusallıkla dinselliği tek kimlikte birleştirebildiler. “Müslüman cemaati” için aynı bütünleşme mümkün olmadı, Müslümanlar kendi aralarında alt gruplara bölünmüş durumdaydı.

Osmanlı’nın Tarikat Deneyimi

Osmanlı’nın orta döneminde öne çıkan Alevi-Bektaşi tarikatı, Yeniçeri ocağında yani orduda örgütlenmişti. İktidar talebini alışkanlık haline getiren ve devlete darbe girişimlerine karışan Bektaşilik, nihayetinde yasaklandı ve sistem dışına itildi. Osmanlı devlet aklı bu tecrübeden ders çıkararak devlet-tarikat ilişkisini yeniden düzenledi.

İlk dönemde devlet ile tarikat arasında bir işbirliği ve güç dengesi vardı. Bu denge Fatih Sultan Mehmed ile birlikte devlet lehine bozuldu. İmparatorluğa dönüşen Osmanlı, tarikatları da devletleştirerek kendisine bağımlı kıldı; şeyhleri bizzat atadı. Bu politika Safevî-Erdebilî tarikatının siyasal bir tehdide dönüşmesiyle özel bir ağırlık kazandı. Devletleştirilmiş ve kontrol altında tutulmasına rağmen ordudaki Bektaşi varlığı tehdit olmaya devam etti ve sonunda tasfiye edildi. Devlet, şeyh atama yetkisiyle ve tekkeleri vakıflara bağlayarak tarikatları hem siyasi hem ekonomik olarak kendine bağımlı kıldı.

Erdebilî ve Bektaşi tekkelerinden sonra Nakşibendî-Halidî damarı da benzer bir tehdit oluşturdu: Kuleli Vakası olarak bilinen başarısız darbe girişimi ve padişaha yönelik suikast planı bu geriliminin ürünüydü. Osmanlı, “güç eşiğini” aşan tarikatları ehlileştirdi, direnenleri sistem dışına itti. Mehdilik iddia eden ya da siyaseti yönlendirmeye kalkışan şeyhler idam, kürek ya da sürgün cezalarıyla karşılaştı. Tarihi arka plan için Zekeriya Işık’ın “Devlet ve Tarikat | Osmanlı Toplumunda Devlet Tarikat İlişkilerinin İdeolojik ve Sosyolojik Zemini” ve “Şeyhler ve Şahlar | Osmanlı Toplumunda Devlet-Tarikat İlişkilerinin Gelişim ve Değişim Süreçleri” adlı eserlerini tavsiye ederim. Her ikisi de Çizgi Kitabevi’nden çıktı.

Osmanlı’nın çöküş döneminde devlet otoritesinin zayıflaması tarikatların da denetimden bağımsızlaşmasına yol açtı. Bu sorunu çözmek için 1866’da kurulan Meclis-i Meşayih kurumu da II. Abdülhamid döneminde bu grupları kontrol altında tuttu. Konuya dair Mine Durmuş’un “Meclisi Meşayıh” adlı çalışması gayet iyi. (Timaş Yayınları Sufi Kitap) Ayrıca Meclis-i Meşâyih Defterleri de 9 cilt olarak dilimize İSAM Yayınları’nca kazandırıldı.

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise Kemalist rejimin tarikatlara karşı imha ve inkâr politikası, tam tersi bir sonuç doğurdu: Devletleştirilmiş tarikatları bağımsızlaştırdı, onları kontrol dışı yeraltı siyasal aktörlerine dönüştürdü. Kemalizm kendini “küllerinden doğan bir ülkenin yok oluş eşiğinden sıçraması” olarak konumlandıran bir ölüm-kalım ideolojisiydi; Fransız Aydınlanmacılığından devraldığı ilerlemeci perspektif her sorunu güçle çözme eğilimini besledi. Gericiliğin sembolü sayılan tarikatlara yönelik imha siyaseti, rejimin hiç istemediği bir sonucu doğurdu: Tarikatlar, çevrenin merkeze duyduğu mağduriyeti temsil eden bir halk muhalefeti odağına dönüştü.

Üç Yol

15 Temmuz sonrası yeniden alevlenen tarikat-cemaat tartışmasında önümüzde üç seçenek duruyor.

Birincisi, devletin dini ve dini grupları yukarıdan aşağıya dizayn etmesi, tek parti dönemindeki gibi baskıcı yöntemlere dönmesi. İkincisi, devletin bu grupların sosyolojik gücünden faydalanmak için kadrolaşmalarına göz yumması ve fiilen onlara teslim olması. Üçüncüsü, Osmanlı tecrübesinden yararlanarak etkin bir denetim mekanizması kurmak ve yapıları şeffaflaştırmak.

Bugünkü çözüm önerilerine bakıldığında Kemalist çevrelerde tek parti ceberrutluğuna dönüş arzusu yüksek sesle dile getiriliyor. Sosyolojik bir tabanı olan ve bir fenomen olarak varlığını sürdüren tarikat ve cemaatleri toptan düşman ilan etmek makul bir tutum değil; tarih, tepeden inmeci her devlet müdahalesinin yeni mağduriyetler üreterek sorunu çözmek yerine kangren hale getirdiğini defalarca göstermiştir. Ama mevcut grupları kamuoyu denetiminden bağımsız şekilde kendi hallerine bırakmak da çözüm değil. Bu, FETÖ ve Adnan Oktar örneklerinde görüldüğü gibi suç örgütlerine dönüşmelerine açık kapı bırakmaktır.

Üçüncü yol, kamuoyunun demokratikleştirilmesinden ve sivilleştirilmesinden geçiyor. Devlet, bireyin ya da sivil toplumun suç işlemesi halinde kamu düzenini sağlamakla yükümlüdür; dini gruplar da bu dairede kamuoyuna karşı sorumludur. Devletin görevi, dini grupların ekonomik faaliyetlerini şeffaf biçimde yürütmelerini denetlemektir. İnanç içeriğini değil, faaliyetin hesap verebilirliğini. Uzun vadede bilirkişilerden oluşan sivil istişare konseylerinin toplumdaki din kültürünü gözetebileceği bir ortam kurulmalı. Bu ortam kurulabilirse, ki bu aynı zamanda din özgürlüğünün de teminatı olur, marjinal inanç ve uygulamalar kendi alanlarında kalır. İnsanlar saçma ya da makul herhangi bir şeye inanabilir. Ne devletin ne toplumun buna karışma hakkı vardır. Ama devletin ve kamuoyunun suça karşı denetim işlevi vardır. Bir cemaatin sırf güçlü ve etkili olduğu için açtığı Kur’an kursu ya da yurt, denetimden bağımsız kapalı bir kutuya dönüşmemelidir.

Tarikatların bugünkü asıl sorunlarından biri, halkın dini bilgilenme kanallarını kendi lehlerine tıkamalarıdır. Rakip gördükleri grupları ya da hocaları hedef tahtasına oturtarak linç kampanyaları düzenler, böylece kendilerine yönelik her türlü alternatifi bertaraf edebilirler. Bu tekelci baskının önüne geçmenin yolu, kamuoyunun tarikatlara eleştirel yaklaşan isimlere de alan tanımasından geçer.

Liyakatin değil bir etikete mensubiyetin öne çıktığı dönemin sona ermesi, grupçu ve hizipçi kadrolaşmaların önlenmesi için net yasal düzenlemeler gerekiyor; işe alımlarda yalnızca ehliyeti ölçen kriterlere uyulmalı, bu kriterleri karşılayan kişilerin özel hayat tercihlerine de saygı gösterilmelidir.


Tarikatların bir başka yapısal sorunu, içerdikleri sübjektivite ve istismara açık teori-pratik bütünüdür. Rüya, keşif, zuhurat gibi delilsiz ve ölçüsüz alanlar üzerinden bağlıları üzerinde mutlak egemenlik kurabilen hiyerarşik yapıların hem din hem siyaset alanında hurafe üretme kapasitesi yüksektir. Aklı aşağılayan, Kur’an’ın muhkem ilkelerine bağlı kalma ihtiyacı hissetmeyen kült yapılanmalarının ortak özelliği “altın çağcı” olmalarıdır: Bir kurtarıcı (Mesih, Mehdi, Gavs ya da onun temsilcisi sayılan bir müceddid) önderliğinde mahalleden dünyaya uzanan bir ütopya kurma, ülkeyi hatta dünyayı ele geçirip yönetme hedefi. Böyle bir hedef, demokrasiyi, çoğulculuğu, farklılıklarla bir arada yaşamayı kötülük sayan bir faşizmi zorunlu olarak içerir. Bu gibi kapalı devre içe kapanık grupların kendilerine özel üniformaları, kendi aralarında kullandıkları sembolik dilleri, kendi fanuslarında ticari ağları bulunur. Tabandan mutlak itaat istenirken sadece kendilerinin özel seçilmiş azınlık topluluk olduğu telkin edilir.

Genellemeden Kaçınmak

Burada Kemalist şablonun bir başka tuzağına düşmemek gerekir: Genelleme yanılgısı.

“Tarikatlar ve cemaatler” tek bir teoriye mensup değildir. Tasavvufi tarikatlarla, İslamcılığın dünya genelindeki diğer şubeleriyle eş zamanlı olarak Türkiye’de doğup gelişen düşünce akımlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Somutlaştırmak gerekirse ülkede üç ana damar var: Nakşibendî ve Kadirî ana kollarıyla klasik tarikatlar, Nakşibendîlikten doğan ancak zamanla kendi başına büyük bir yapıya dönüşen Nurculuk ve yine Nakşibendî kökenli Süleymancılık.

Ayırt edici ölçüt, bağlılarından mutlak itaat ve teslimiyet isteyen, hiyerarşik örgütlenen, rüya ve zuhurat gibi sübjektif gaybî unsurları merkeze alan yapılanmalar olmalıdır. Bireyin kendini yetiştirmesini eksene alan, lidere itaati dayatmayan (bazılarında lidersiz, çoğulcu fikir kulübü şeklinde işleyen) düşünce ekolleriyle kült halini almış kapalı tarikatları aynı kefeye koymak, sorunu baştan yanlış teşhis etmektir.

Süleymancılığın Kısa Tarihi ve Denetim Sorusu

Süleymancılık, bu üç ana damardan biri olarak, üçüncü yol tartışmasının somut bir sınama alanı sunar. Hareketin kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan, Nakşibendî silsilesine bağlı bir Kur’an hocasıydı; Tek Parti döneminin sıkı laiklik uygulamaları altında, dini eğitimin fiilen yasak olduğu 1930’lu ve 1940’lı yıllarda, gizli Kur’an kursları üzerinden bir öğretim ağı kurdu. Bu yeraltı faaliyeti, dönemin CHP iktidarıyla defalarca karşı karşıya gelmesine yol açtı. 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle din eğitimi alanı kısmen serbestleşince Süleymancı Kur’an kursları yasal bir çatıya kavuştu ve hızla büyüdü.

Tunahan’ın 1959’daki vefatından sonra hareketin liderliği Kemal Kaçar’a geçti. Bu dönemde Süleymancılık, klasik bir tarikat yapısının ötesine geçerek kendine özgü bir ekonomik model kurdu: Sosyolog ve gazetecilerin cemaat araştırmalarında sıklıkla işaret ettiği “kurye teşkilatı” -bağlıların kapı kapı dolaşarak kitap, dergi ve çeşitli ürün satışı yaptığı bir dağıtım ağı- hem cemaatin mali kaynağını hem de saha örgütlenmesini besledi. Bu model, dışarıdan bakıldığında bir ticari şirketler ağıyla bir dini cemaatin iç içe geçtiği, denetimi güç bir yapı ortaya çıkardı.

Kaçar’ın 2000 yılındaki vefatından sonra hareket içinde yaşanan liderlik ihtilafları, farklı vakıf ve derneklerin ayrı çatılar altında örgütlenmesine yol açtı. Bu, kapalı hiyerarşik yapılarda liderlik boşluğunun neredeyse kaçınılmaz sonucudur. Yıllar içinde çeşitli hükümetlerle pragmatik ilişkiler kuran Süleymancı yapı, Kur’an kursu ve öğrenci yurdu ağını genişletmeyi sürdürdü. Aynı süreçte, bu yurtların bir kısmında disiplin uygulamaları ve fiziksel ceza iddiaları zaman zaman ulusal basına yansıdı; bu haberler, Süleymancılığa özgü olmasa da denetimsiz yatılı din eğitimi kurumlarının genel bir risk alanı olduğunu gösteren örnekler arasında sayılageldi.
Yapının o dönemki lideri Arif Ahmet Denizolgun, 28 Şubat sürecine destek verdi. Ardından da bunun ödülü olarak Mesut Yılmaz liderliğindeki ANASOL-D olarak bilinen koalisyon Hükûmeti’nde (55. hükûmet) ulaştırma bakanlığı yaptı. Hükûmet içerisinde partisiz bakan olarak “bağımsız” yer aldı. Bakanlık görev süresi Ağustos 1998 ile Ocak 1999 tarihleri arasındadır. Ayrıca NATO Komisyon Başkanlığı yaptı.

Grubun dikkat çekici özelliklerinden biri, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Millî Eğitim Bakanlığı gibi devlet kurumlarının yanı sıra özellikle İmam Hatip Liseleri ve ilahiyat çevreleri karşısında alternatif yapılanmalar oluşturmaya yönelmesidir. İmam Hatip Liseleri ve ilahiyat eğitimini bütünüyle reddetmek gibi tutumlar, yalnızca dinî bir yorum farklılığı olarak okunamaz. Bunlar aynı zamanda grubun kendisini dinî hakikatin ve meşru otoritenin asıl adresi olarak konumlandırmasının bir parçası olarak değerlendirilebilir.

Son dönemde şeyhin vefatından sonra cemaatin nasıl yönetileceğine ilişkin tartışmalarla gündeme gelen, modern eğitim kurumlarına mesafeli duran veya bu kurumları kendi anlayışları doğrultusunda dönüştürmeyi hedefleyen çeşitli yapılanmaların da benzer bir zihinsel zeminden beslendiği görülüyor. Babalarının vefatının ardından farklı kollara ayrılan yapılar da, medrese ve yurtları kendi kapalı toplumsal alanları olarak gören çevreler de bu tartışmanın farklı örneklerini oluşturuyor. Aralarındaki önemli fark ise yöntemlerinde. Bazıları daha açık ve çatışmacı bir dil kullanırken, bazıları siyasi ve toplumsal iklime daha dikkatli uyum sağlayarak daha temkinli adımlar atıyor. Bu, söz konusu yapıların hedeflerinden ziyade yöntemlerini değiştirebildiklerini gösteriyor. En azından bugüne kadar.

Bülent Şahin Erdeğer
__________________




İnsanı BEDENEN ameliyat için BAYILTMAK gerekir.

RUHEN ameliyat etmek içinse AYILTMAK...


Alıntı ile Cevapla

Konu Sahibi Hâdimul İslam 'in açmış olduğu son Konular Aşağıda Listelenmiştir
Konu Forum Son Mesaj Yazan Cevaplar Okunma Son Mesaj Tarihi
Azerbaycan'da 28 Şubat Günleri: Başörtüsü Yasağı İslami Haberler Hâdimul İslam 1 46 11 Ekim 2026 14:21
Soma'da Yine Maden Acısı Gündem/ Manşetler Hâdimul İslam 0 31 03 Ekim 2026 14:01
Oğullar, Kızlar, Damatlar, Gelinler, Fonlar Gündem/ Manşetler Hâdimul İslam 7 172 29 Eylül 2026 13:27
İnsana Ne kadar Toprak Lazım Kıssalar-Hikayeler-Nasihatler Hâdimul İslam 0 52 27 Eylül 2026 21:29
Bir Emeklinin Son Dilekçesi Gündem/ Manşetler Hâdimul İslam 0 45 27 Eylül 2026 20:53

Alt 14 Ağustos 2026, 17:24   Mesaj No: 2
Medineweb Site Yöneticisi
Durumu : Medine-web isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Medine No : 1
Üyelik T. : 14Haziran 2007
Arkadaşları : 8
Cinsiyet : Erkek
Mesaj : 3.164
Konular : 341
Beğenildi : 1582
Beğendi : 536
Takdirleri : 14554
Takdir Et :
Standart

Bülent kardeşimizin konuyu sunumu, tespitleri ve önerileri gerçekten kayda değer. Acizane birkaç noktayı da eklemek isterim.

Meseleye biraz daha geriden baktığımızda, cemaatlerden tarikatlara, sendikalardan sivil toplum örgütlerine kadar birçok yapının, tek parti döneminden günümüze kadar uzanan kanunlarıyla, kurumlarıyla ve zihniyet kodlarıyla kemikleşmiş bir devlet anlayışının etkisi ve kontrolü altında şekillendiğini görüyoruz.

Sistemin temel mantığı çoğu zaman değişmemiştir:

Kontrol edilebilen, sistem içerisinde tutulabilen ve gerektiğinde kullanılabilen yapı sorun değildir; kontrol dışına çıkan yapı ise tehdit kabul edilir.

Bu durumun farklı dönemlerde ve farklı yapılarda örneklerini görmek mümkündür. Dün başka isimlerle, bugün başka isimlerle aynı mekanizma işletilebilmektedir. Devletin çeşitli kurumlarından güvenlik yapılanmalarına, köy koruculuğundan istihbarat mekanizmalarına, siyasetten bürokrasiye ve hatta toplumun en mahrem alanlarına kadar uzanan bir “kontrol etme ve yönlendirme” aklı oluşmuştur.

Buna kimi zaman derin devlet, kimi zaman üst akıl, kimi zaman devlet aklı denilmiş; kırmızı kitaplardan gizli-açık politikalara kadar farklı araçlarla sürdürülmüştür.

Buradaki asıl problem ise yalnızca kişiler veya kurumlar değildir.

Problem, beşerî sistemlerin kendisidir.

Çünkü beşerî sistemler çoğu zaman hakikatin değişmez ölçüleriyle değil, deneme-yanılma, günün şartları, siyasi hesaplar ve çıkar dengeleriyle yol almaktadır. Kanun, anayasa, tüzük, yönetmelik ve tebliğler sürekli değiştirilerek sistem ayakta tutulmaya çalışılır. Dün doğru kabul edilen bugün yanlışlanır, bugün yapılan yarın yeniden değiştirilir.

Böyle bir düzen ister istemez kendi güvenliğini önceleyen bir yapı üretir.

Tek din, tek dil, tek kimlik, tek fikir, tek millet anlayışı üzerinden çizilen çerçevenin dışına çıkanlar ise çoğu zaman sistemin gazabıyla karşılaşır.

Hükümetler de çoğu zaman bu çerçeveyi bütünüyle değiştirmekten ziyade, derin devletin gazabına uğramadan kitleleri elde tutmanın, siyasi ve maddi çıkarları korumanın ve günü kurtarmanın hesabını yaparlar.

Burada tarikat ve cemaatler meselesine de dikkatle bakmak gerekiyor.

Elbette her yapı, her insan ve her cemaat aynı değildir. Fakat gözlemlediğim ortak bir problem var:

Tabandaki insan ile üst kademe arasında ciddi bir hedef ve algı farkı oluşabiliyor.

Avam dediğimiz geniş kitle içerisinde gerçekten Allah rızasını arayan, samimiyetle hizmet ettiğine inanan, dinini yaşamak isteyen insanlar vardır. Bunların niyetlerini sorgulamak doğru değildir.

Fakat üst yapılara çıkıldığında mesele zaman zaman farklı bir hâl alabilmektedir.

Allah'ın gazabından sakınmanın önüne beşerî güçlerin gazabından korunma endişesi, Allah rızasının önüne üst makamların rızasını kazanma hesabı, hizmetin önüne para, makam, nüfuz, siyaset, bürokrasi ve güç geçebilmektedir.

Daha da vahimi, cemaat mensubu olan saf ve samimi insanlar çoğu zaman üst yapıdaki hesapların tamamından haberdar olmayabilirler.

Onlar şeyhine, hocasına veya liderine duyduğu güvenle hareket ederken; o kişilere zaman içerisinde gavs, hazret, himmet sahibi, kutup, rabıta makamı gibi dinî açıdan çok ağır anlamlar yüklenebilmekte, işin ucu maalesef şirke varabilecek aşırılıklara kadar taşınabilmektedir.

Burada çok ciddi bir çelişki ortaya çıkıyor:

Koyun diye küçümsenen kitle aslında çoğu zaman en saf ve temiz niyetle Allah rızasını arayan insanlardan oluşurken, o kitlenin üzerinde makam ve güç sahibi olanlar beşerî hesapların içerisine sürüklenebiliyor.

Bir başka dikkat çekici husus da son yarım asırlık tecrübedir.

Bugün FETÖ olarak bildiğimiz yapı, dün birçok hükümet tarafından farklı amaçlarla kullanılmış, desteklenmiş veya büyümesine göz yumulmuş bir örnektir. Nihayetinde “besle kargayı, oysun gözünü” denilecek noktaya gelinmiştir.

Fakat burada ders alınması gereken nokta yalnızca FETÖ değildir.

Aynı yöntemle farklı yapıların devlet-siyaset-cemaat ilişkileri içerisinde güç kazanması, büyümesi, kadrolaşması ve uygun şartları beklemesi mümkündür.

İsimler değişir:

Menzil, İsmailağa, Nakşiler, Nurcular, Süleymancılar, Kuytulcular ve daha niceleri...

Her birinin kendi içerisinde farklılıkları, samimi insanları ve farklı tarihleri elbette vardır. Ancak meseleye sistem açısından baktığımızda sorulması gereken soru şudur:

Bir yapı gerçekten Allah'ın rızasını mı merkeze alıyor, yoksa zamanla kendi varlığını, gücünü, makamını ve kitlesini korumayı mı merkeze alıyor?

Çünkü insanın zaafı burada başlıyor.

Önce hizmet için kurulan yapı zamanla makama, makam güce, güç nüfuza, nüfuz siyasete, siyaset de çıkar ilişkilerine dönüşebiliyor.

Sonra aynı yapı kendi kitlesini korumaya başlıyor.

Rakip cemaatler ise artık kardeş değil, adeta Telli-oğulları ve Maho-oğulları gibi görülüyor.

İşin en acı tarafı da budur.

İslam'ın kardeşlik anlayışı yerini cemaat taassubuna, ümmet anlayışı grupçuluğa, Allah rızası ise liderin ve yapının rızasına bıraktığında ortada artık dinin özü değil, beşerî bir organizasyon kalıyor.

Bence asıl sorgulanması gereken de budur.

Devletin, siyasetin, cemaatin, tarikatın veya herhangi bir örgütün büyüklüğü değil;

Allah'ın kitabı ve Resûlullah'ın sahih sünneti karşısında ne kadar doğru yerde durduğu önemlidir.

Çünkü dün FETÖ vardı, bugün başkaları vardır, yarın başka isimler olacaktır.

İsimler değişir, yöntem değişmeyebilir.

Devlet-cemaat-siyaset ilişkisi aynı çıkar ve kontrol mantığı üzerinde devam ettiği müddetçe de aynı hikâyeleri farklı aktörlerle yeniden yaşamamız şaşırtıcı olmayacaktır.

Dolayısıyla Bülent kardeşimizin tespitlerinin bence en önemli tarafı burada ortaya çıkıyor:

Mesele sadece mevcut aktörleri eleştirmek değil, aktörleri sürekli üreten sistemi ve insanı o sisteme bağımlı hâle getiren zihniyeti sorgulamaktır.

Yoksa bugün bir yapı gider, yarın başka bir yapı gelir.

Kurtlar Vadisi'ndeki oyuncular değişir; senaryo aynı kalır.

Asıl mesele, senaryonun kendisini değiştirecek bir ölçünün bulunup bulunmadığıdır.

Ve o ölçü beşerî güçlerin, makamların, cemaatlerin veya devletlerin rızası değil;

Allah'ın rızası ve hakkın ölçüsüdür.
Hâdimul İslam beğendi.
__________________

Büyükler fikirleri,Ortalar olayları,Küçükler kişileri tartışır.
Alıntı ile Cevapla
Alt 14 Ağustos 2026, 22:22   Mesaj No: 3
Medineweb Baş Editörü
Durumu : Hâdimul İslam isimli Üye şuanda  online konumundadır
Medine No : 14593
Üyelik T. : 16 Kasım 2011
Arkadaşları : 15
Cinsiyet :
Konum : MEDİNEWEB
Mesaj : 13.856
Konular : 1568
Beğenildi : 13991
Beğendi : 10044
Takdirleri : 34775
Takdir Et :
Konu Bu Üyemize Aittir!
Standart

Bülent hocamın tespitleri kadar ufuk açıcı tespitler hocam. Allah razı olsun.

İşin en üzücü yanı koyun denilen samimiyetten başka derdi olmayan alt tabaka. Üst tabakaların hesapları bambaşka alt tabakaya gösterilen yüz bambaşka. Gerçekten tek dertleri buralar eliyle ahirete bişeyler götürebilmek, Allah'ın rızasını kazanacaklarını düşündükleri amellerini bu çatılar altında yapmaktan başka dertleri yok. Lakin bedel bu tabakaya ödetilir. Ve bu samimi insanlar "kandırıldık, uyutulduk, aldatıldık" eleştiri ve sorgulaması yerine cemaatlerinin ve hocalarının başlarına gelenleri birer imtihan sayıyorlar. Karşılığı cennet olan bir imtihan... Mucizelere gebe, kurtuluş vesikası saydığı, hocasının gemisinde olmaktan zerre kuşku duymayan tabaka...
Yani gönüllü aldanma var.
FETÖ operasyonları sonrası hapse giren, tutuklu olan, görevden ihraç edilen, hastalıklara kalan, perişan olan hayatları zindan olan cemaat mensuplarının hiçbirinde pişmanlık göremezsiniz. Şaşılacak derece sahip çıkarlar hoca efendilerine.

Bu yapıların üst piramidin de tepişmeler, hesaplaşmalar olsa da, oradaki figüranlar değişse de, piramitin alt kısmı çok sağlamdır. Sağlam itikatli, tam teslimiyetli, öl de ölürüz diyecek alt tabaka yapı taşlarından oluşuyor. Onları inandiramazsınız. Büyümek güç makam bunların her biri onlara Allah'ın lütfu.. Başa gelenler de imtihan Kader.
O yüzden bu yapıları yok edemezsiniz, yok sayamazsınız.
Devletinde böyle bir derdi yok.
Devlette aynı itaati bekliyor tüm tarikatlerden, cemaatlerden.

Evet sorulması gereken "Bir yapı gerçekten Allah'ın rızasını mı merkeze alıyor, yoksa zamanla kendi varlığını, gücünü, makamını ve kitlesini korumayı mı merkeze alıyor?"

Ya alt tabaka dediğimiz samimi dediğimiz cemaat mensupları da; hocalarında ve üst tabakadakilerde gücü, makamı, serveti, siyaseti, iktidara yakın duran lideri seviyor ve kutsuyorsa, lider(şeyh-hoca) karizması olarak olmazsa olmaz görüyorsa !??
__________________




İnsanı BEDENEN ameliyat için BAYILTMAK gerekir.

RUHEN ameliyat etmek içinse AYILTMAK...


Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Konuyu değerlendir
Konuyu değerlendir: